Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for Haziran 2006

>Bu bir mucize…

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/24 Haziran 2006

Pink Floyd’un kurucusu Roger Waters İstanbul’da muhteşem bir konser verdi

Efsanevi progressive rock grubu Pink Floyd ‘un kurucusu, gelmiş geçmiş şarkı sözü yazarlarının şüphesiz en iyilerinden birisi ve bana göre en iyisi, gerçek bir müzik dehası Roger Waters , geçen salı akşamı İstanbul’da ilk kez konser verdi. O akşam Kuruçeşme Arena’da bulunanlar, anlatılması çok zor olan, ancak yaşanılarak hissedilebilecek bir deneyime tanık oldular.

Ünlü İngiliz müzik dergisi Q’nun 2002 yılında yayınladığı ölmeden önce sahnede görülmesi gereken müzisyenler ve gruplar listesinde Pink Floyd 5. sıradaydı. 1985’te dağılan grubu artık tam kadro bir arada izleme şansı yok. Burada hemen belirteyim ki, 10 Temmuz’da Pink Floyd’un ”Pulse” adlı DVD’si piyasaya çıkıyor. Bu DVD’yi yalnızca grubun hayranlarının değil, müzikle ilgilenen herkesin edinmesi ya da edinemiyorsa bir şekilde izlemesi gerek. Bunu söylüyorum; çünkü ben izledim. 2 diskten oluşan DVD, dört saati aşkın bir sürede olağanüstü bir şölen sunuyor. Konserin dışında kamera arkası görüntüleri ve videolar da ayrı bir arşiv değeri taşıyor.

TİK TAK SESLERİ

Roger Waters’ın turnesine ülkemizin de dahil edilmesiyle, İstanbul gerçekten hafızalardan silinmeyecek bir performansa sahne oldu. Bu nedenle, organizasyonda görev alan herkesi kutlamak gerek. Işık ve ateş şovları, büyük ekranda gösterilen video projeksiyonları ve özel efektlerle donatılan konser, görsel olarak son derece etkileyiciydi. Fakat en az onun kadar etkileyici olan bir diğer şey, 360 derecelik quadrofonik ses sistemiydi. Bu sistem, dinleyicilere sanki ses etraflarında dolaşıyormuş duygusunu veriyor. Örneğin, ”Time” adlı şarkı sırasında her tarafa yayılan ”tik tak” sesleri nedeniyle dev boyutta saatlerin kulağınızın dibinde çalıştığını, ”Money” de başınızdan aşağıya bozuk paralar yağdığını, ”Breath” adlı şarkıda ortalığı kaplayan kalp atışı seslerinin kendi kalbinizden çıktığını, hatta sahnede çalınan tefi arkanızda birisinin çaldığını sanıyorsunuz.

Sahneyle ve müzisyenlerle ilgili her şey kusursuzdu, ama bana göre konser sırasında meydana gelen bazı garip ve ilginç durumlar da vardı. Örneğin, sahnenin hemen ön kısmında demir paravanlarla çevrilerek bir VIP alanı kurulmuştu. Çok önemli kişiler ve medyamızın ünlü yüzleri için ayrılan bu alana, büyük bir kısım davetiye ile, geri kalanlar da normal bilet fiyatının birkaç katı para ödeyerek aldıkları biletlerle kabul edildi. Böyle bir uygulamanın, bir Roger Waters konserinde yapılması bana garip geldi. Çünkü Waters, Berlin Duvarı yıkıldıktan hemen sonra, Batı ve Doğu Berlin arasındaki ayrımın sona erişini kutlamak için ”The Wall” adlı albümüyle yardım amaçlı bir konser veren ve eşitsizliklere şiddetle karşı çıkan bir müzisyen. O demirden duvara baktıkça bunu düşünmeden edemedim. Demirlerle çevrili alanın içinde VIP’ler vardı, ama asıl heyecan tam da o paravanların arkasındaydı. Örneğin, konser için Bursa’dan sabah otobüsle gelip bütün gün İstanbul’da zaman geçiren, konser başlamadan önce önlerde yer tutabilmek için saatlerce bekleyen, bütün şarkıları ezbere söyleyen, yerinden olmamak için su almaya bile gidemeyen, ama konser bittiğinde de mutluluktan uçarak gece yarısı 02.30 otobüsüyle Bursa’ya geri dönen diş doktoru ve onun gibi daha niceleri vardı. Herkes öylesine coşkundu ki, Waters, konser sonunda kalabalığı ”Harika bir izleyici” diye tanımlayarak teşekkür etti.

Bir de değinmeden geçemeyeceğim bir rastlantı meydana geldi. Sahnede yer alan dev ekranda gösterilen video görüntülerinde bir ara bir de ne görelim? Domuzlar, Kuruçeşme Arena’da! Fakat bu domuzların TRT’nin engeline takılan çizgi film Winnie The Pooh ‘taki domuzlarla hiç ilgisi yoktu. Waters’ın yaratıcı zekasının ortaya koyduğu bir başka albüm ”Animals” ta yer alan domuzlardı onlar. İnsanların hayvan türleri şeklinde gruplandırılıp anlatıldığı bu albümde domuzlar, kendi inançlarını herkese empoze eden dinci ikiyüzlüleri temsil eder. Ne ilginç!

Waters konserde, kendi solo şarkılarının yanı sıra, Pink Floyd’un 1973 tarihli albümü ”The Dark Side Of The Moon” un tümünü çaldı. Dünyada en çok satan albümlerden birisi olarak büyük başarı kazanan The Dark Side Of The Moon’un gördüğü bu ilginin ardında, müzikte açtığı çığır kadar, üzerine kurulduğu genel konsept de yatıyor. Sıradan insanların hayatındaki zaman, para, savaş, ruhsal bozukluklar, ölüm gibi konuları ele alan şarkı sözleri, Waters’ın bu alandaki yeteneğinin birer belgesi. Eğer dünyada bir şeyler müzik aracılığıyla değiştirildi ya da değiştiriliyorsa, onu yapanlardan birisi mutlaka Roger Waters’dır. Röportajlarında sosyalist olduğunu söylediği için değil, o politik duruşunu zamana meydan okuyan olağanüstü şarkı sözlerine şairane bir ustalıkla taşıdığı için.

Roger Waters ve kendisine sahnede eşlik eden muhteşem ekibi, net olarak 2.5 saat süren konser boyunca, ”Wish You Were Here” , ”Comfortably Numb” , ”The Great Gig In The Sky” , ”Brain Damage” , ”Another Brick In The Wall” , ”Mother” , ”Perfect Sense” , ”In The Flesh” vb. gibi birçok unutulmaz şarkıyı seslendirdi. Bunların arasında yer alan ”Leaving Beirut” adlı şarkıda, Tony Blair ve George W. Bush da Waters’ın eleştirilerinden kendi paylarına düşeni aldılar. Benim en çok beklediğim şarkı ise ”It’s A Miracle” dı. Ne yazık ki konserde çalınmadı. Bana göre, tüm zamanların en güzel şarkılarından biridir o. Olumlu ve olumsuz yanlarıyla insanı, hayatı, kapitalizmin eşitsizliklerini alaycı ve iğneleyici bir ifadeyle öylesine iyi yansıtır ki, hangi yılda yazılmış olursa olsun, sanki hep bugünü anlatır gibi gelir her dinlediğimde. Uzun bir şarkıdır bu, ama bilmeyenlere fikir vermesi açısından, eğer çalınsaydı Kuruçeşme semalarında hangi anlamdaki sözlerin yankılanacağını örnekleyebiliriz:

And Dağları’nda Pepsi, Tibet’te McDonalds var.

Yosemite Milli Parkı Japonlar için golf sahasına dönüştürüldü.

Brezilyalı bir adam bir ağaç yetiştirdi.

Manhattan’da bir doktor para almadan bir hastayı ölümden kurtardı.

Bu bir mucize.

Tanrı’nın lütfu ve piyasanın baskısıyla insan ırkı uygarlaştı.

Bu bir muzice.

Okyanuslar dolusu şarabımız, tereyağ depolarımız var.

İhtiyacımız olduğunda ise kıtlık var.

Mercedes, Porsche, Ferrari ve Rolls Royce var.

Öyle, seçeneğimiz var.

Dürüst bir adam sonunda ektiği ekinleri biçti.

Ohio’da bir çiftçi aldığı krediyi geri ödedi.

İnsan ırkı uygarlaştı.

Bu bir mucize.

Fazla söze gerek yok. Bu şarkı gerçek bir mucizedir. Roger Waters gerçek bir mucizedir.

Reklamlar

Written by zülalk

25 Haziran 2006 at 19:10

Pink Floyd, Roger Waters kategorisinde yayınlandı

>Cesaria Evora: "Deniz manevi güç kaynağıdır."

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/17 Haziran 2006

Hüzünlü Şarkıların Divası Cesaria Evora temmuzda Türkiye ve KKTC’de

Birçok kişi, Cesaria Evora ‘yı sahnede yalınayakla şarkı söylediği için müzik dünyasının Çıplak Ayaklı Divası olarak tanıyor. Portekiz fadolarından Küba ve Afrika müziklerine uzanan geniş bir yelpazeyi yansıtan şarkılar söylen sanatçı, bugün dünyada albümleri en çok satan sanatçılardan birisi. Grammy ödüllü şarkıcı, muhteşem sesiyle hayat verdiği hüzünlü şarkılarını doğduğu Cape Verde adasından tüm dünyaya yaymayı sürdürüyor ve yeni çıkan albümü ”Rogamar” ın Avrupa turnesi kapsamında gelecek ay ülkemize geliyor.

Cesaria Evora, şu anda turne öncesinde tatilini sürdürse de, sorularımı elektronik posta ile yanıtlamayı ihmal etmedi.

50 yaşındayken torun sahibi olduğunuz bir dönemde uluslararası üne kavuştunuz. Şu anda da 65 yaşındasınız ve yakında yine dünya turnesine çıkacaksınız. Bu nasıl bir his?

”Sadece yaşlanıyorum ve yaşadıklarımdan dolayı memnunum. Yeni albümüm çok başarılı bulunuyor ve hayranlarım da çok mutlu görünüyor. Şu anda Cabo Verde’de tatildeyim. Seyahat etmek bazen çok yorucu olsa da, Haziran sonunda yeniden tura çıkmak için kendimi oldukça hazır hissediyorum.”

Birçok sanatçı tura çıkmanın bir anlamda yıpratıcı olduğunu diğer yandan da sanatçının gelişimini sağladığını söylüyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

”Tura çıkmak, özellikle sanatçının yeni insanlarla ve hayranlarıyla buluşup tanışmasını sağladığı için besleyici ve zenginleştirici bir deneyim. Fakat ne yazık ki, gittiğim yerlerde çevreyi görmek için yeterince zamanım olmuyor.”

Söylediğiniz müzik doğduğunuz yerde ‘morna’ olarak adlandırılıyor. Bu bir çeşit o bölgeye özgü ulusal blues. Bu müzik, daha çok hangi konular üzerinde yoğunlaşır? Morna’nın Cape Verde’de yaşayan insanlar için anlamı nedir?

”Ben Cape Verde’de doğup gelişen ‘morna’ ve ‘coladera’ diye adlandırılan müzik türlerini icra ediyorum. Bu müzikleri dinleyerek büyüdüm, hala da onları dinliyorum. Morna, tamamen Cape Verde’ye özgü bir terim ve diğer dillere tam bir tercümesini yapmak mümkün değil. Aşk, neşe, nostalji, buluşma ve ayrılık gibi konuları işler daha çok.”

1991 yılında, Fransa’nın önde gelen gazetelerinden Le Monde, sizin bar şarkıcılarının aristokrasisi içinde yer aldığınız şeklinde bir yorumda bulundu. Bu yorumu okuduğunuzda ne düşündünüz?

”Kariyerimin çok güzel bir dönemiydi o. Barlarda şarkı söylediğim yıllarda çok şey öğrendim ve o barlar benim gelişimime büyük katkıda bulundu.”

Müziğinizin tüm dünyada bu kadar çok insanı etkilemesini neye bağlıyorsunuz?

”Müziğin sınırları yok. Çok sayıda hayranım konserlerden sonra gelip bana, şarkılarımı dinlerken ne kadar etkilendiklerini anlatıyor, bazıları müziğimi dinledikten sonra hayatlarında ilk kez aşık olduklarını, hatta kimisi yakınlarının cenaze töreninde ‘Sodade’ adlı şarkımı çaldıklarını söylüyor. Bu anıları hayatım boyunca saklayacağım.”

Şarkılarınızı Portekizce ile Afrika dillerinin bir karması olan Creole adlı bir dilde söylüyorsunuz ve dünyada birçok insan o dili anlamadığı halde şarkılarınızı hissedebiliyor. Bunun nedenini neye bağlıyorsunuz? Müziğinizin yansıttığı melankolik havaya mı, sesinizin özelliğine mi?

”Cape Verde’nin müziği çok ahenkli, akılda kalıcı bir müziktir. Taşıdığı melankoli ve yansıttığı his herkesi etkiler. İnsanlar az rastlanan bir sesim olduğunu söylüyorlar. Belki de bunun doğru olduğuna inanmalıyım.”

Bazı sanatçılar yaratıcı olmak için acı çekmek gerektiğini; çünkü keder, yalnızlık ve acının yaratım sürecini beslediğini söylüyorlar. Bu konuda hemfikir misiniz?

”Bilmiyorum. Fakat bir sanatçının söylediği, yaptığı ya da ilgisini çeken her şey, özellikle daha önceden yaşadıklarına bağlıdır.”

Müzik kariyerinizde işbirliği yapmak istediğiniz bir sanatçı var mı?

”Birçok sanatçı ile işbirliği yaptım ve daha başkalarıyla da yapmak isterim. Fakat bu tür şeyler kendiliğinden ortaya çıkıyor.”

Hangi çağdaş müzisyenleri izleyip beğeniyorsunuz?

”Brezilya’dan Caetano Veloso , Marisa Montes , Angela Maria , Fransa’dan Charles Aznavour , Eddy Michel .. Madonna ve birçok diğer sanatçı..

Blues ve soul şarkıcılarının çoğu, kilisedeki gospel müzikten etkilendiklerini söyler. Siz bu tarz müzikten etkilendiniz mi?

”Kilisede çok şarkı söyledim. Çünkü bir zamanlar manastırdaydım. Fakat benim müziğim de gospel gibi keder ve acıyla dolu olsa bile, bu tarz müzikten etkilendiğimi düşünmüyorum. Söylediğim her şarkıdaki esin kaynağı kalbimin derinliklerinden geliyor.”

Fransa’da kaydettiğiniz yeni albümünüzün adı ‘Rogamar’ , ‘rogar’ (dua etmek) ve ‘mar’ (deniz) kelimelerinin birleşmesinden oluşuyor. Deniz sizi ne yönde etkiliyor?

”Cape Verde’de doğan herkes için deniz manevi bir güç kaynağıdır, kendimize olan güvenimizi denizden alırız. Denizciler ve annelerimiz ona sahip olduğumuz için dua ederler. Deniz rahatlatıcıdır ve sanatçılar ona yakın olduklarında ilham alırlar.”

Cesaria Evora, 8 Temmuz’da Bodrum Antik Tiyatro’da, 9 Temmuz’da İstanbul’da ve 10 Temmuz’da 10. Magusa Kültür ve Sanat Festivali çerçevesinde Salamis Antik Tiyatro’da müzikseverlere ve denize merhaba diyecek.

Written by zülalk

18 Haziran 2006 at 19:21

>Efsaneden Sert Yorum / Sigur Ros’dan teşekkür..

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/10 Haziran 2006

Obsesif aşkların marşını yazan müzisyen 14 Haziran’da Kuruçeşme Arena’da

Gelecek hafta İstanbul’da yine birçok sanat etkinliği düzenlenecek. 34. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali başladı. 24 Haziran’a kadar 1000’i aşkın yerli ve yabancı sanatçı her yıl olduğu gibi kente müziğin büyüsünü taşıyacak ve Mozart ‘ın doğumunun 250’nci yılını kutlayacak.

Ne mutlu ki, Mozart hiç ölmedi, yüzyıllardır müziğiyle dünyanın her yerinde milyonlarca insanı mutlu etmeye devam ediyor. İstanbul’da verilecek onca konserin arasında seçim yapmak oldukça zor.

Bunun yanı sıra, festivalin dışındaki konserler için kente gelecek birçok önemli sanatçı daha var. Bunlardan birisi de, 14 Haziran’da Kuruçeşme Arena’da konser verecek olan rock müziğin 55 yaşındaki dev ismi Sting .

Broken Music Tour adını verdiği konserler dizisi kapsamında ülkemize de uğrayacak olan ünlü sanatçının, bu kez iki gitar, bir bas ve bir bateriden oluşan daha sade bir ekiple ama daha sert bir rock tarzında çalacağı belirtiliyor. Boğaz’ın muhteşem manzarasına bakarak

Sting’i dinlemek, acaba kaç kişinin rüyası olmuştur?

O, The Police grubunun solisti olduğu yıllarda obsesif aşkların marşı haline gelen ”Every Breath You Take” adlı şarkıyla dünyanın her yerinde kalpleri kazanan bir müzisyen.

Şarkılarında aşkın yalnız muhteşemliğini değil yıkıcılığını da anlatan ve yağmur ormanlarını korumak için vakıf kuran 12 Grammy ödüllü bir efsane.

Bir müzisyen olarak şarkılarını yazarken sosyal meselelerden yola çıkmadığını söylese de, bu konuları bir dünya vatandaşı olarak önemseyen çevreci bir entelektüel. Bir Katolik olarak yetiştirildiği ve eğitildiği halde, demokrasinin en önemli dayanaklarından birisinin kilise ile devleti birbirinden ayırmak, diğerinin de özgür basın olduğunu savunan eski bir öğretmen…

Gerçekte içe dönük biri olsa da, sahnede tam tersi bir kişiliğe bürünen ve muhteşem performansıyla stadyumları inleten bir sanatçı.

Aslında Sting hakkında daha fazla söz söylemeye gerek yok. Günümüzde en çok tanınan ve albümleri milyonlarca satan müzisyenlerinden biri o.

Tuhaflığın cazibesi: Sigur Ros

Bu başlık kimilerinin tek kaşının yukarı kalkmasına neden olabilir. İddialı bir değerlendirme diye düşünülebilir, fakat zaten Sigur Ros‘un müziği de iddialı.

En yaşlıları 31’inde olan İzlandalı dört gençten kurulu grubun ”Takk?” adlı son albümünden üçüncü single ”Saeglopur” 23 Haziran’da, DVD ise Temmuz ayında piyasaya çıkıyor.

Ve ben, ”müzikle ilgilenenlerin bu grubun farkında olmamaları önemli bir kayıptır” düşüncesiyle, bu haftaki yazımda Sigur Ros’tan söz etmek istiyorum.

1994 yılında kurulan grubun ismi, İngilizce’de ”victory rose” (zafer gülü) anlamına geliyor ve aynı zamanda İzlanda’da sıkça rastlanan bir kadın ismi.

Kimileri tarafından müzikteki post-rock döneminin en başarılı albümü olarak nitelenen ”Takk?” , kimilerince de ”tuhaf” bulunuyor.

Grubun müziği hakkında söylenen ”tuhaf” nitelemesi, eğer ”alışılmamış” ve ”şaşkınlık verici” anlamlarında kullanılıyor ise bu doğrudur. Evet, sözü edilen müzik (olumlu anlamda) ”tuhaf” tır ve o tuhaflığın muhteşem cazibesine kapılmamak da zordur.

Ben şahsen, müzikte ve sanatta sıra dışılığın kalıplarını kıran ”tuhaf” çalışmaları ilgi çekici bulduğumdan, Sigur Ros’tan da asla uzak duramazdım.

Hemen belirteyim ki, bu grup, çalıp oynayabileceğiniz bir müzik yapmıyor; bu anlamda müzikleri oldukça ciddi ve hiçbir kategoriye girmiyor. Bakmayın siz kimi müzik mağazalarında grubun albümlerinin new age bölümüne konduğuna. Bu açıkça müzikten hiç anlamamanın yarattığı bir durumdur.

Oysa Sigur Ros’un müziği, bazen İzlanda’nın buzlu dağlarını anımsatırcasına yavaş, sakin, atmosferik ve melodik, bazen bir rock şarkısı kadar yırtıcı, bazen de bir orkestra yapıtı kadar coşkun, fakat her zaman duyguları harekete geçiren ve dinleyeni bulunduğu ortamdan koparıp başka bir yere götüren çok güçlü ve farklı bir müzik.

Bu öyle bir müzik ki, dinleyicinin şarkı sözlerini kendisinin yazmasını istiyor.

Bu nedenle, grubun iki Grammy ödülü adaylığı bulunan 2002 tarihli üçüncü albümü de isimsiz olarak, yalnızca albüm kapağında yer alan parantez işareti ile yayımlandı. Albümdeki şarkıların hiçbirinin adı da yoktu. CD piyasaya çıktığında herkes epey şaşırdı. CD kitapçığındaki sayfalar da boştu. Çünkü dinleyiciler kendileri dolduracaklardı o boşlukları ve parantezi…

Üstelik şarkı sözleri grubun kendi yarattığı ”Hopelandish” adını taşıyan, kimsenin anlamadığı bir dilde yazılmıştı. Grup elemanları, bunu bilinçli olarak yaptıklarını, insan sesini de bir müzik aleti gibi kullanmak istediklerini söylüyor.

Böylelikle dinleyiciler, şarkı sözlerini anlamasalar da, müziğin etkisiyle o an akıllarında neyi kuruyorlarsa onu canlandırıyor ve duygusal olarak müziğe kendi katkılarını yapıyor.

Ben bu olağanüstü deneyimi bizzat yaşadım. Grubun New York’ta Radio City Music Hall’da verdiği konserde bu müziğin gücüne tanık oldum.

Vokalist Jonsi ‘nin kusursuz performansı sırasında aynı zamanda gitarını bir keman yayıyla çalarak yarattığı o müthiş etkileyici sahne aklımdan hiç çıkmadı ve çıkmayacak.

Salondaki diğer herkes gibi ben de adlarını bilmediğim şarkıların sözlerini anlamıyordum, ama aklımdan geçen düşünceler benim de kendi özel öykümü yazmama neden oldu. Konser salonunda bulunanların bazılarının gözlerinden yaşlar akarken, bazıları yüzlerindeki mutluluk ifadesiyle adeta donup kalmıştıı.

Sigur Ros, yapmak istediğini başarmıştı: Çaldıkları müzik, dinleyicilerin o anda akıllarından geçen düşünceler için adeta bir ”soundtrack” olmuştu!

Salondakiler müziğin bir parçasıydı artık. Çünkü çalınan müziğin ne anlattığını her dinleyici kendi duygu ve düşünceleriyle belirliyordu.

Sigur Ros, dördüncü albümü ”Takk?” ile yeniden İzlanda diline dönse de, aslında şarkılarında anlattıkları karmaşık şeyler değil.

Onlar, çocukluğun sadeliği ve masumluğuna ilişkin birkaç cümlelik kısa öyküler anlatmayı seviyorlar.

Dürüst ve açık duygularla ilgileniyorlar.

Belki de bu yüzden müzik endüstrisinin yerleşmiş kurallarına karşı çıkıyorlar, fotoğraf çektirip görüntüleriyle gündeme gelmeyi ve olmadıkları insanlar gibi davranmayı istemiyorlar.

Neden yalnızca müziğimizin dinlenmesi yetmiyor?” diye soruyorlar.

Müzik dünyasında ün kazanmanın, dış görüntüyle ve magazin basınının gündeminde yer almakla sağlandığı günümüzde bu tavır ne kadar da ”tuhaf” değil mi?

Sigur Ros’un tuhaflıkları bu kadarla da kalmıyor. İngilizce şarkı yapmayı reddediyorlar; çünkü ”Yaparsak bu dürüstlük olmaz,” diyorlar.

Konser verdikleri mekanları çok büyük bir özenle seçiyorlar. Örneğin, Reykjavik Sanat Galerisi tercih ettikleri mekanlardan biri. Müziklerinin ünlü giyim markası Gap America’nın ve British Telecom’un reklamlarında kullanmasına da karşı çıktılar.

Neden böyle davrandıklarını anlamak zor değil aslında. Onlar 300 bin kişinin yaşadığı İzlanda’da Reykjavik kentinin dışında yer alan bir kasabada yetişmişler.

Ayrıca Batı’nın bazı ülkelerinde, özellikle Amerika’da ve ülkemizde pek gözde olan ”celebrity” kavramına ya da diğer bir deyişle, sanatıyla ve başarısıyla değil de, daha çok skandallarıyla ve yaşantısıyla ün kazananların dünyasına çok yabancı bir ortamda yaşıyorlar.

Bu nedenle, yalnızca müzik yaptıkları için onları mazur görebilir ve albümlerini dinlersek, başka bir şey istemiyorlar. O kadar ki, son albümlerinin adını İzlanda dilinde ”teşekkür” anlamına gelen ”Takk?” olarak koymuşlar.

Ne için mi teşekkür ediyorlar? Şu ana kadar yaptıklarını yapabildikleri için, aldıkları takdir için ve mutlu oldukları için…

Written by zülalk

11 Haziran 2006 at 19:31

Jonsi, Sigur Ros, Sting, The Police kategorisinde yayınlandı

>İlk Merhaba, İlk Heyecan ve Morrissey

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/3 Haziran 2006

Bu satırları yazarken büyük bir heyecan içindeyim. Bilgisayarla değil de el yazısı ile yazıyor olsam bunu anlardınız; çünkü titreyen ellerim nedeniyle harflerim yamuk yumuk olabilirdi. Neyse ki, bilgisayar klavyesinde bu sorun ortadan kalkıyor ve herkes gördüğünü okuyabiliyor.

Heyecanlıyım; çünkü Cumhuriyet’in yayınlamaya başladığı bu haftalık ekte ben de yazıyorum. Heyecanlıyım; çünkü gelecek hafta Morrissey konser vermek üzere İstanbul’da olacak.

1980’lerin alternatif rock akımının en önemli gruplarından The Smiths’in vokalisti Morrissey, grubun dağıldığı 1987 tarihinden bu yana kariyerine tek başına devam ediyor ve başarılarıyla hala müzik dergilerinin kapaklarında yer alıyor.

İstanbul, kültür ve sanat etkinlikleriyle giderem dışa açılan önemli bir metropol. Bu şehirde yaşamanın getirdiği birçok sıkıntı var. Ama bana sorarsanız, böyle büyük kentlerde yaşamanın en olumlu yanı, bu ayağımıza gelen kültür ve sanat etkinliklerine katılma olanağı. Morrissey konseri de, bu olanaklardan biri.

Neden bu kadar önemli Morrissey? Böyle düşünmemin bazı kişisel nedenleri olabilir. Örneğin, onun protest ve melankolik şarkılarını seviyor olabilirim. Ya da Morrissey 11 yaşından beri bir vejetaryen ve aktif bir hayvan hakları savunucusu olduğu için ona yakınlık duyabilirim. Fakat bunun çok daha ötesinde dile getirilmesi gereken önemli nedenler var. O nedenle, bunları sıralayarak şu soruyu yanıtlamaya çalışacağım:

“Neden Morrissey müzik tarihinde ayrı bir yere sahiptir?”

-Kolaycılığa hiç kaçmadığı için,
-Sosyal konulara ve çevrenin korunmasına karşı duyarlı olduğu ve tavır aldığı için,
-Politik konularda her zaman aktif olmaktan vazgeçmediği ve İngiliz Kraliyet ailesine, Margaret Thatcher’a, Tony Blair’e ve George W. Bush’a karşı görüşlerini, FBI ve İngiliz Gizli Servisi MI5 tarafından sorgulanmasına yol açacak kadar sorun olsa da hiç çekinmeden dile getirdiği için,
-2004 yılında Amerika’daki başkanlık seçimlerinden önce kendi internet sitesinde bir mesaj yayınlayıp, George W. Bush’un Amerika’yı bu gezegendeki en terör saplantılı ülke haline getirdiğini söyleyerek, Amerikan vatandaşlarına John Kerry’e oy vermeleri çağrısında bulunduğu için,
-”Mexico” adlı şarkısında Amerika’da daha iyi yaşam koşulları arayan Meksikalıları desteklediği için
-2004’te İngiltere’de aşırı sağcı faşist partilere karşı kampanya yapan “Unite Against Fascism” adlı siyasi grubun bildirisini imzaladığı için,
-2004 yılında yayımladığı “America Is Not The World” adlı şarkısında, Amerikan başkanlarının hiçbir zaman siyah ırktan, kadın ya da gay olmadığını, bunun tersi gerçekleşene kadar da Amerika’nın özgürlükler ve fırsatlar ülkesi olduğuna inanmayacağını söyleyip, “Neden Estonya’da Amerika için şişko domuz dendiğini merak etmiyor musun?” diye sorduğu için,
-Bu yıl yayımlanan yeni yarkısı “I Will See You In Far Places” adlı şarkısında Amerikan bombalarıyla ölen Ortadoğulu insanları konu edindiği için,
-Kanada’daki fok avını protesto için bu ülkede konser vermeyeceğini açıkladığı için,
-Kendisini MTV şarkıcılarına değil, İngiltere’nin kuzeyindeki yoksul müzisyenlere yakın hissettiğini söylediği için,
-Amerikan tarihindeki herhangi bir başkan için verilen oylardan daha fazla oyun kullanıldığı “Pop Idol” gibi şov programlarının ve ödül sisteminin müziğe zarar verdiğini, ödül peşinde koşan müzisyenlerin pazarlamacıdan farkı kalmadığını düşündüğü için,
-Kendi özel hayatı hakkındaki bir haberin herhangi birisine faydası olabileceğini sanmadığını söyleyip, bu konudaki soruları yanıtlamayı reddettiği için
-Kafasına uymayan yerlerde yaşamaya boyun eğmeyip, İngiliz köklerini inkar etmese de, tası tarağı toplayıp yaşadığı ülkeyi değiştirecek kadar cesaretli olduğu için,
-”Seks, uyuşturucu ve rock” üçgenini kırmayı başarıp, birçok müzisyenin tersine, müzikte yükselirken diğer ikisinin tuzağına düşmemeyi başarabildiği ve kendisine yöneltilen eleştirilere, “Kafamın içinde çılgın, vahşi bir adam olsa da, sağlığıma önem veriyorum; ilkelerim var. İçip içip sahne ortasında yığılmayı hiçbir zaman hoş bulmadım. Benim tüm hayatım sanatçı olmak adına yapılan bir özveridir. Bu da benim lanetim,” diyerek gülüp geçtiği için,
-Yalnızlığını, müzik endüstrisinde ve toplum içinde daima dışlanan biri oluşunu, “Ben kendimin en iyi dostuyum. Her gece yatağa kendimle gidiyorum, kendimle uyanıyorum. Ben ve kendim asla boşanmayacağız ve hep iyi geçineceğiz, Şanslıyım,” diyecek kadar büyük bir olgunlukla ve akılcı bir şekilde karşıladığı için…

Bütün bu yukarda saydıklarıma karşın, Morrissey, kendi tanımıyla “sadece Manchesterlı bir müzik hayranı” ve 10 Haziran Cumartesi günü Maslak Parkorman’da Efes Pilsen One Love Festivali kapsamında İstanbullulara merhabe diyecek.

Written by zülalk

04 Haziran 2006 at 20:23