Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for Temmuz 2006

>George W. Bush bir rock albümüne daha esin kaynağı oldu…

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/22 Temmuz 2006

ABD Başkanı George W. Bush’un esin kaynağı olduğu albümlere bir yenisi eklendi. Ünlü Amerikalı alternatif rock grubu The Flaming Lips, Bush’un izlediği savaş yanlısı ve dini kullanan politikalardan öylesine nefret ediyor ki, bunu “At War With The Mystics” adlı yeni albümüyle belgeledi.. Böylece, bugüne kadar varoluş, hayatın belirsizliği, umutsuzluk ve uzay temalı şarkılara imza atan grup, ilk kez olarak politika odaklı bir albüm yayınlamış oldu.

Müziğinde funk öğeleri taşıyan “Free Radicals” adlı şarkıda, intihar saldırılarında bombaları atanlara şöyle sesleniyor The Flaming Lips: “Çok radikal olduğunu sanıyorsun ama gerçekte bir fanatiksin” ve “Yoksul adamın Donald Trump’ına dönüşüyorsun”. “Haven’t Got A Clue” adlı şarkıda ise, “Sen her açıklama yaptığında ben yüzüne daha fazla yumruk atmak istiyorum” diyerek Beyaz Saray’ı yönetenlere kızgınlıklarını anlatıyorlar.

Şarkı sözlerini yazan vokalist Wayne Coyne böyle dese de, aslında o hiçbir şekilde fiziksel şiddetten yana değil, röportajlarında “devrimlerin insanın içinde, yani zihinsel olacağını” söylüyor. Müziğin dünyayı değiştireceğini düşünmüyor ama Bush’u ve savaşı görmezden gelmenin mümkün olmadığını da vurguluyor. Ona göre bu son albümleri çok kızgın olduğunuzda duvara attığınız bir yumruk gibi. Albümde dalga geçilen bir diğer konu da, Britney Spears gibi dünyada olup bitenleri umursamadan müzik yapanların kazandığı haksız ün ve bunların yaydıkları boş eğlence zihniyeti.

1983 yılında Oklahoma’da kurulan The Flaming Lips’in bu 11. albümünde, ilk dönemlerindeki “psychedelic” eğilim daha ağırlıklı olarak ortaya çıkıyor. Grup, 2002 tarihli albümleri “Yoshimi Battles The Pink Robots”daki dijital seslerden önemli ölçüde uzaklaşmış. Pink Floyd hayranı olan üçlü, bunu özellikle “Pompeii Am Gotterdammerung”, “The Wizard Turns On”, “The Sound Of Failure” ve “My Cosmic Autumn Rebellion” adlı şarkılarda hissettiriyor. Aslında albümdeki şarkılar zaman zaman farklı müzisyenleri çağrıştırıyor; aklınıza bazen Prince, bazen Black Sabbath, bazen de Marvin Gaye geliyor.

Özel bir dinleyici kitlesine sahip olan The Flaming Lips, şarkılarına koydukları uzun ve garip adlarla da tanınır. Amerika’dan daha çok Avrupa’da ilgi gören grubun kuruluşu da oldukça ilginç. Vokalist Wayne Coyne, ilk olarak bir kiliseden çaldığı müzik aletleriyle işe başlamış. 1993 yılında vazelinle kahvaltı eden bir kadını anlatan “She Don’t Use Jelly” adlı şarkıyla dikkat çeken grubun kariyerindeki asıl çıkış, 1999 tarihli “The Soft Bulletin” adlı albümle oldu. Elektronik aletlerin daha fazla kullanıldığı “Yoshimi Battles The Pink Robots” ise dünya çapında büyük başarı kazandı ve 2003 yılında “En İyi Rock Enstrümantal Performansı” dalında Grammy Ödülü’nü aldı.

The Flaming Lips, tartışmasız müzik dünyasının en yaratıcı ve deneysel gruplarından biri. Hiç çekinmeden, herkesi “Olur mu canım?” dedirtecek çalışmalara imza atıyorlar. Örneğin, “Zaireeka” adlı albümleri 4 CD’den oluşur. Her bir CD’de farklı bir grup elemanının çaldığı bölüm yer alır: yani gitar partisyonları bir CD’deyken davul partisyonları başka bir CD’de toplanmıştır. Müziği tam olarak dinleyebilmek için bu dört CD’yi dört ayrı CD çalarda eş zamanlı olarak çalmanız gerekir. Bu tarz çalışmalar yapmalarındaki tek neden, müziğin sınırlarını zorlayıp yeni deneyimlere yol açmak. Müziğin hemen her türüne açıklar. Flüt, zil, timpani, trompet, bilgisayar, tef, flugelhorn, kontrabas, bongo, davul, elektronik gitar, akustik gitar albümlerini kaydederken kullandıkları müzik aletlerinin başlıcaları.

Grubu tanıyanlar bilir; The Flaming Lips, müziklerindeki yaratıcılığı sahne performanslarına da aynen yansıtır. Grubun elemanları konserlere hayvan kostümleri içinde çıkar; konserin başlamasıyla sahneyi birden bire zebra, tavşan, panda, tavuk, ördek ve kaplan gibi çeşit çeşit hayvanlar kaplar. Konfetiler, kuklalar, balonlar, ışıklar, dumanlar, kanı çağrıştırmak için kullanılan kırmızı boyalar, megafonlar ve dev ekranlarda gösterdikleri şok edici savaş görüntüleriyle konserlerini tam bir gösteriye çevirirler… Ve Wayne Coyne, dev bir plastik uzay balonu içinde sahneye yuvarlanarak gelir. Asıl önemlisi, onların konserlerine giden izleyici artık aktif bir izleyicidir; sadece dinlemekle kalmaz, gördükleri karşısında şok olmuştur, yerinde duramayıp şarkılara eşlik etmekte ve aynı zamanda gördükleri hakkında düşünmektedir. Louis Armstrong’un “What A Wonderful World” adlı şarkısını söyleyerek sahneyi terk eden grup, sanki büyük ve görkemli bir parti vermiş gibidir. Grubu Amerikalı müzisyen Beck’e eşlik ettikleri turne sırasında izledim ve konser salonunda gördüklerimi, sözcüklerle ancak bu kadar anlatabiliyorum.

Kurulduğu günden bu yana inişli çıkışlı çok yol kat eden The Flaming Lips, kanımca bu son çalışmasıyla kariyerinin en başarılı albümlerinden birine imza attı. Wayne Coyne, Roll dergisinde yayınlanan bir röportajında, “en etkili ve güçlü olan, sanat yoluyla düşünce biçimini değiştirmek” diyordu. Bu yolda atılan önemli bir adımdır “At War With The Mystics”.

Written by zülalk

22 Temmuz 2006 at 22:18

>Depeche Mode’un İstanbul Seferi

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/15 Temmuz 2006

1980’lerde başlayan elektronik new wave akımının en başarılı grup larından Depeche Mode ‘un İstanbul’daki ikinci randevusuna çok az kaldı. Kuruçeşme Arena 30 Temmuz’da bu yılki en önemli konuklarından birini ağırlayacak. Ben 2001 yılındaki ilk randevuyu o dönemde yurtdışında olduğum için kaçırdım. Fakat aynı yılın haziran ayında grubu New York’un ünlü konser mekânlarından Madison Square Garden’da izleme fırsatı bulmuştum. O günkü heyecanımı bugün aynen hissediyorum.

MÜTHİŞ ŞARKILAR, KARİZMA VE…

Uluslararası üne sahip müzisyenlerin ya da grupların Atina’ya kadar gelip İstanbul’a uğramadan dünya turnelerini tamamladıkları yıllarda, birçok kişi gibi ben de bu duruma üzülür, hatta kimi zaman öfkelenirdim. Bu nedenle Depeche Mode’un Abdi İpekçi Spor Salonu’nda verdiği konserde bulunamadığıma ayrıca üzülmüştüm. Sonradan arkadaşlarımdan duyduğuma göre konser muhteşemmiş.

Kimi grup vardır, albümleri çok iyidir ama sahnede aynı başarıyı gösteremez. Depeche Mode ise, albümlerindeki başarıyı canlı performanslarına aynen taşıyan ender gruplardan biri. Kanımca bu başarıda üç temel unsur rol oynuyor: Martin Gore ‘un yazdığı ve her biri ezbere söylenen artık klasikleşmiş şarkılar, solist Dave Gahan ‘ın güçlü sesine sahnede eşlik eden müthiş karizması ve grup elemanlarının performansları sırasında sergiledikleri profesyonellik.

1980 yılında İngiltere’de kurulan ve 25 yıldır müzik dünyasında kalmayı başaran Depeche Mode’un bugüne kadar dünya çapında 72 milyon albüm sattığı belirtiliyor. Grubun bu büyük başarısının ardında yatan bir diğer önemli etken de, son derece sadık ve kemikleşmiş bir hayran kitlesine sahip olmaları. Bugün dünyanın birçok ülkesinde, grubun hayranları tarafından kurulan fan kulüpler ve hemen her dilde internet siteleri bulunuyor; Depeche Mode nerede konser verirse versin biletler derhal tükeniyor; grubun müziğine bir tutulan bir daha bırakamıyor. ”Violator” albümü çıktıktan sonra grup elemanlarının Los Angeles’ta bir mağazada imza günü yapacaklarının duyurulmasıyla, mağazaya 17 bin kişinin akın etmesi ise, müzik tarihinin unutulmaz olaylarındandır.

HER ZAMAN UMUT

Bütün bunlardan sonra, ”Peki nedir bu Depeche Mode tutkusunu yaratan?” diye sorulabilir. Yanıt cümlem biraz uzun olacak: Aşkın yarattığı hüsranı, ilişkilerdeki çaresizliği ve karanlık ruh hallerini yansıtan depresif şarkı sözlerinin, synth-pop’un elektronik sesleriyle sağladığı mükemmel ritmik ve melodik birliktelik.

Şarkı sözleri ve yakışıklı solist Dave Gahan ‘a duyulan hayranlık nedeniyle Depeche Mode’u ”kız grubu” olarak değerlendirenler vardır. New York’taki konserde de yakından gözlemlediğim kadarıyla Dave’in kadın hayranları azımsanacak gibi değil, ama benim gözüm hep o olağanüstü şarkıları yazan Martin Gore ‘da. Üstelik, grubun müziği hüzünlü olarak algılansa da, Martin Gore’un söylediği gibi, aslında her zaman bir umut ve dinamizme de sahip. Bunun en güzel örneği, 1989 tarihli hit şarkıları ”Personal Jesus” . Elvis Presley ‘in eşi Priscilla Presley ‘in yazdığı ”Elvis and Me” adlı kitaptan esinlenen şarkı, bir ilişkide sürekli karşısındakini düşünüp onu mutlu etmeye çalışan, o kişi için adeta peygamber gibi davranan insanı anlatır.

Depeche Mode’un 25 yıllık tarihi boyunca elde ettiği bunca başarıya karşın, grup içinde her şey her zaman yolunda gitmedi. 1995 yılından sonra grup elemanlarından Alan Wilder ile Andrew Fletcher arasındaki sorunlar nedeniyle Wilder’ın gruptan ayrılması, kazanılan uluslararası başarıdan sonra grup içinde beliren görüş ayrılıkları, Dave ile Martin arasındaki gerginlik, Dave’in uyuşturucu bağımlılığı nedeniyle ölümden dönmesi, hem Martin’in hem de Dave’in solo çalışmalara yönelmesi gibi birçok olumsuzluk yaşandı. Fakat Depeche Mode yılmadı, Dave tedavi olup hayata döndü ve grup hala yoluna devam ediyor.

Müzik çevrelerinde, Depeche Mode’un her yaptığını 1980’de yayımlanan ”Violator” adlı albümle kıyaslama eğilimi vardır. Çünkü bu albüm, çıtayı grup için o kadar yükseltti ki, sonradan ne yaparlarsa yapsınlar hep o nokta referans gösterildi. 2001 tarihli albümleri ”Exciter” fazla iyi eleştiriler almadı. Fakat geçen yıl yayımlanan 11. albümler i ”Playing The Angel” , grubun daha sert ve gitar ağırlıklı müzikal formuna dönüşü olarak yorumlanabilir.

Bu albümde, 21 yıl sonra ilk kez Dave Gahan’ın yazdığı oldukça başarılı üç şarkı da yer alıyor. İstanbul konserinde Depeche Mode’un kitleleri ayağa kaldıran hitlerinin yanı sıra, mutlaka bu albümden de şarkılar çalınacak. Benim gibi yılmaz bir Depeche Mode hayranı değilseniz bile, onların şarkıları hiçbir zaman sizin en yakın dostlarınızdan biri olmadıysa da, olanağınız varsa müzik dünyasının bu en uzun soluklu gruplarından birini sahnede izleme fırsatını kaçırmayın. Onlar bir efsane.

Written by zülalk

15 Temmuz 2006 at 22:30

Dave Gahan, Depeche Mode, Martin Gore kategorisinde yayınlandı

>Kudsi Erguner: "Kültürel Tsunami Yaşıyoruz."

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/08 Temmuz 2006

Kudsi Erguner yine ilginç bir konserle Caz Festivali’nde

Kudsi Erguner , ney ile icra edilen otantik tasavvuf müziğinin ülkemizdeki ve dünyadaki en önemli temsilcilerinin başında yer alıyor. Uzun yıllardır Paris’te yaşayan ve bu kentte kurduğu ney okulunda klasik Türk müziği üzerine araştırmalar yapan Erguner, İstanbul Caz Festivali’ndeki konseri öncesinde sorularımı yanıtladı.

Caz Festivali’nde ünlü kontrbasçı Arild Andersen ve Brezilyalı perküsyoncu Nana Vasconcelos ile çalacaksınız. Daha önce bu sanatçılarla ortak çalışma yapmış mıydınız, yoksa bu bir ilk mi?

Arild Andersen’le daha önce Berlin’de bir CD çalışmasında beraber olmuştuk ve büyük keyif almıştık. Bunun üzerine, Yapı ve Kredi Bankası adına hazırladığım ve Abdülmecit Köşkü’nde verdiğimiz konsere katılmak üzere Arild’i İstanbul’a davet ettim. Bu iki çalışmanın ardından, geçtiğimiz yıl Norveç’teki Molde Caz Festivali’ne Nana, ben ve Arild bir trio olarak katıldık. Aslında doğaçlamaya dayalı her konser bir ilk olmak durumunda, ancak bu ikinci konserin bizi müzikal olarak daha da yakınlaştıracağına inanıyorum.

Ney’inizin 15 Temmuz’da kontrbas ve perküsyonla randevusu var. Ney’in sesi her zaman rahatlatıcı ve yumuşak ama perküsyon ve kontrbasın ne yapacağı pek belli olmuyor. O akşam Aya İrini’de nasıl bir birlikteliğe tanık olacağız?

Her müzik aletinin bir karakteri olsa da, çalan kişinin zevk ve müzikalitesine göre bambaşka renklere bürünebiliyor. Ayrıca zıtların bir araya gelmesinin de ayrı bir güzellik olduğuna inanıyorum. Müzikolojik olarak ‘Swing’ kelimesinin tanımını, gerilim ve yumuşama olarak kabul edersek, Ney’in rahatlatıcı ve yumuşak sesi ile kontrbas ve perküsyonun bir araya gelişi, cazın temeli olan Swing’e yol açabilir.

Ney, Klasik Türk şiirinde acının sembolü ama çok olgun bir hüznü yansıtıyor. Bunun temel nedeni nedir?

Mevlana, Mesnevi’nin en başında, Ney’in yani mecazi olarak insanın, kendi tabiatına esir düşerek Hak’dan uzaklaşıp, yaşamının bir ayrılık hikayesine dönüşmesini şu mısralarla anlatır: ”Dinle neyden kim hikayet etmede/ Ayrılıklardan şikayet etmede.” Nasıl balık sudayken suyun kendisi için önemini fark edemezse, insan da bu dünya yaşamı olmadan, neden ayrıldığını bilemez. Hatta ayrılık olmadan aşk olmayacağına göre, Ney’in hikayesi, hem hüzün ve acı hem de bu bilincin neşesi olabilir. Mesnevi’nin bir başka bölümünde ise, Ney’in sesini hava sanma, ateştir; kimde bu ateş yoksa ona yazıktır der. Demek ki, insanın bu ayrılığı hissetmesi ve anlatabilmesi de büyük bir lütuftur. Ney’in sesinde anlayana hem ayrılık hüznü, hem de vuslat (kavuşma) neşesi vardır.

Doğu müziği ile Batı müziğinin birlikteliği son yıllarda bir trend halini aldı. Bunun kitlesel müzikte kullanımını bir yana bırakırsak, sizin farklı bir boyutta yarattığınız müzikal kaynaşmalara temel düşünce nedir?

20 yüzyılın sömürgecilik ve neo sömürgeciliğinin hemen ardından başlayan Globalizm dönemi, tüm dünyayı tek bir kitle kültürüne doğru götürüyor. Şu anda iletişim olanaklarının güçlü olduğu Batı ülkelerinden, özellikle Kuzey Amerika’dan gelen kültürel tsunami her şeyi silip süpürmekte. Bu akıma ayak uydurmaya çalışan Doğulu sanatçılar da evrenselliğe ulaştıklarını veya yenilik yaptıklarını sanarak, kendi ülkelerinin en yüksek değerlerini dahi hiç çekinmeden hoyratça bu fırtınanın içine atıveriyorlar. İşin acı tarafı, o ülkelerin aydınlarının da bu kültür erozyonunu önemli sanat olayı gibi alkışlaması. Benim acizane altını çizmek istediğim, dünya kültürü oluşumuna, dünyanın farklı medeniyetlerinin ve kültürlerinin de eşit şartlarda katılabilmesidir. Tek renkli, tek müzikli, tek düşünceli dünya bence bir felakettir ve buna karşı her sanat ve fikir adamı kişilik mücadelesi vermek zorundadır. Bu mücadele şovenist nedenle değil, dünyanın bu çeşitliliğe gereksinimi olduğu için verilmelidir.

Özellikle ‘kültürlerin çatışması’ şeklinde bir kavramın türetildiği ve farklı tarihsel, kültürel ve dinsel geçmişleri olan toplumların birbirlerine toleranslarının azaldığı bir dönemde müzik aracılığıyla insanların birbirlerine yakınlaşması sağlanabilir mi?

Hoşgörü veya tolerans bence sadece Doğu insanından beklenilmemeli, çünkü Batı kültürünün de bağnazlıkları olduğu kesin. Batı’nın kendine benzemeyen kültür ve medeniyetleri nasıl hor gördüğünü tarih ortaya koymakta. Bugün Batı’nın olmasını istediği bir Doğu ve ona reaksiyon gösteren bir Doğu var. Ancak kendisi gibi olmaya çalışan Doğu da kendi medeniyet ve kültürünün mirasını ve estetiğini tamamen kaybetmiş durumda olduğundan, verdiği mücadele sadece kuru bir gürültüden öteye gidemiyor. Sonuçta, kitle kültürünün içinde belki de hamburger kültürüne mayonez olmaktan öteye gidemeyen çalışmalarla kimlik buluyor. Farklı müziklerin dinlenmesi için, farklı kültürlere ait müziklerin yozlaşmamış versiyonlarının dinlenebilir olması gerekiyor. Aksi takdirde, bugün yakınlaşma zannedilen müzikler ters etki yapacaktır. Aslında tolerans ve hoşgörü kelimeleri bir hiyerarşi içeriyor ve güçlünün başkasının verdiği rahatsızlığa lütfen (!) tahammül etmesi anlamına geliyor. Hoşgörü kelimesini siyasal olarak ise, döven ve öldüren güçlünün, zulmettigi zavallıya verdiği ahlak dersi olarak tanımlayabiliriz. İnsanların en derin hislerine tercüman olabilen müzik sanatı, içinde yasadığımız bu vahşet dolu adaletsizlik ortamında, insanlıktan ümit kesenlere bir ümit kapısı açabilir.

Saraydan Kız Kaçırma’ya yanıt

Füzyon müziğe dünyanın farklı yerlerindeki yaklaşımlar ve tepkiler nasıl?

Müzikte füzyonun gerçekleşmesi için, iki yol vardır: Ya bir müzik diğerine adapte olur ya da birbirine benzer ortak noktalar ortaya konularak uyuşulamayacak veriler terk edilir.

Ben bunun tersine, yapmaya çalıştığım füzyonlarda farklılıkları yok etmemeyi denedim. Bence müzikler değil müzisyenler füzyon olabiliyor. Batılı müzisyen arkadaşlarım, özellikle caz müzisyenleri, bu konuda Batı müziği yapan çoğu Türk müzisyenden çok daha saygı ve yakınlık gösterdiklerinden, ürettiğimiz CD’ler ve verdiğimiz konserler her zaman ilgi gördü. Örneğin bu ay Saint Denis Festivali’nde ünlü klarnet ustası Michel Portal ile verdiğimiz Mozart üzerine doğaçlamalar konserinden sonra, konunun bu büyük ustası bana, ”Sayende müziği yeniden öğrendim,” diyecek kadar alçakgönüllü olabiliyor.

Bugüne kadar birçok ünlü müzisyen ve sanatçı ile çalışmalar yaptınız. Peter Gabriel, Peter Brook, Martin Scorsese, Carolyn Carlson bunlar arasında yer alıyor. Bu tür yeni projeleriniz var mı?

Maurice Bejart ile gerçekleştirmeyi arzu ettiğimiz ”Mevlana” projesi henüz gündemde, ancak kendisinin ilerleyen yaşı ve hastalanması nedeniyle şu anda beklemede. Ünlü Fransız yazarı Jean Claude Carriere, Mevlana’nın Divan-ı Şems-i Tebrizi adlı eserinden yapılan tercümeleri, okudu ve ben kendisine Ney’imle eşlik ettim. Bu çalışma bir CD olarak Gallimard yayınevi için hazırlandı. Mozart’ın ”Saraydan Kız Kaçırma” operasına cevaben hazırladığım ”Saraya Dönüş” adlı opera çalışmamı Fransızca’ya tercüme ederek yeniden hazırlamaya başladım.

Written by zülalk

09 Temmuz 2006 at 18:46

>Müziğin İstanbul’a Seyahati

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/01 Temmuz 2006

İsmet Sıral Yaratıcı Müzik Atölyesi İstanbul’da Kuruluyor

Bu yılki İstanbul Caz Festivali’nin programına bakanların mutlaka dikkatini çekmiştir; 8 Temmuz akşamı Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi’nde son derece ilginç bir konser var. ”Creative Music Journey: Woodstock-İstanbul” başlıklı bu konserde kimler yok ki? İlk kez birlikte sahne alacak olan Mercan Dede, Ömer Faruk Tekbilek ve Mısırlı Ahmet , Brezilyalı çılgın ritim ustası Cyro Baptista , trompetçi Graham Haynes , Afrika ve Hindistan vurmalı çalgıları konusunda uzmanlaşan perküsyoncu Tani Tabbal , ünlü kompozitör, piyanist ve vibrafoncu Karl Berger ve daha birçok sanatçı o gece ”yaratıcı müzik” zemininde buluşacak. Aslında bu konser, İstanbul’da kurulan İsmet Sıral Yaratıcı Müzik Atölyesi’nin (İsmet Sıral Creative Music Studio-ISCMS) bu yılki etkinliklerinin kapanış konseri. Evet, İstanbul’da bu yıl bir yaz okulu kuruluyor. Bu okulun amacı, dünyadan ve Türkiye’den müzik ustalarını bir araya getirerek birikimlerini birbirleriyle ve genç yeteneklerle paylaşacakları uzun soluklu, uluslararası bir öğrenim ve üretim merkezi yaratmak. Bu kapsamda, 6-7-8 Temmuz tarihlerinde Boğaziçi Üniversitesi’nde atölye çalışmaları ve konserler düzenlenecek. Bu heyecan verici proje hakkındaki sorularımı ISCMS Direktörü Dost Kip yanıtladı.

İsmet Sıral Yaratıcı Müzik Atölyesi ile ilgili projeyi siz yürütüyorsunuz. Projenin tam olarak ne olduğunu anlatır mısınız?

”Aslında bu, ülkemizin ilk caz orkestrası kurucularından İsmet Sıral’ın hedeflediği bir projeydi. Bu okul, her şeyden önce bir yaz okulu. Fakat okul deyince insanların aklına birkaç katlı bina, konservatuvar gibi konseptler geliyor, fakat bu o tarz bir oluşum değil. Mobil olmaya çok açık; eğitimler bir gün bir yerde, bir başka gün başka bir yerde yapılabilir. Çünkü içeriği yerinden çok daha ön planda olan, daha çok ufuk açmak için gelinen bir okul. Proje henüz başlamadan nasıl böyle konuşabilirim? Çünkü tarihten aldığımız belli bir modelimiz var. O da, 1971-84 yılları arasında New York, Woodstock’ta faaliyet gösteren Creative Music Studio (CMS). Bu öyle bir okul ki, bugün dünyanın önemli müzik festivallerinde konser veren, caz ve etnik müzik alanlarında tanınan belli başlı müzisyenlerin çok büyük bir bölümü oradan gelip geçmiş. Gerçekten bir yıldızlar geçidi gibi ama tabii bugünkü gibi ticari anlamda yıldızlar değil. O kadar mütevazı bir oluşum ki, sanatçılarla okula devam edenler arasında usta-çırak ilişkisi yaşanıyor, birlikte çamaşır yıkayıp yemek yiyorlar. Zaten öğretmen diye tanımlamıyoruz bu müzisyenleri, rehber sanatçı diyoruz.”

Aslında bu sanatçılar açısından da yaratıcılığı geliştirici bir süreç olsa gerek.

”Kesinlikle. Öyle olduğu çok açık. Orada ders verip de bir şey öğrenmediğini iddia eden yok, hatta daha çok öğrendik diyorlar.”

Proje nasıl ve ne zaman başladı?

”Babam Ali Kayral Kip de eski cazcılardandır. Kendisi İsmet Sıral’la ilk orkestra deneyimini yaşamıştı. Benim içinse aile dışındaki en önemli figürdü İsmet Sıral. 2001 Aralık ayında bir belgesel çalışması yapmak üzere konu ararken, babam, onun hayat hikayesini önerdi. Onu bir portre olarak çizmek bile ağır bir çalışmaydı; yurtdışı boyutunu hiç düşünmemiştim. Araştırmaya başlayınca gördüm ki, Türk caz tarihi diye bir şey de yok ortada. Türkiye’deki araştırmaları bitirdikten sonra, Woodstock kısmını da yoklamayı düşündüm. Orası hakkında kitap yazan bir yazar aracılığıyla okulun kurucusu Karl Berger ‘e ulaştım ve kendisinden çok olumlu bir tepki aldım. Onun aracılığıyla diğer müzisyenlere de ulaştık. Sonra Woodstock’a gidip birçok müzisyenle görüştüm. Toplam 60 saatlik bir görüntü var şu an elimde. Henüz kurgu aşaması tamamlanmadı ama 8 Temmuz tarihinde verilecek konserden önce bu görüntülerden bir bölümünü izleyicilere göstereceğiz. Sonuçta sanatçılardan çok büyük destek alınca rotayı okul projesine çevirdim. Belgeseli okul projesini kapsayacak hale getirirsek daha da ilginç olur diye düşündüm.”

Burada kurulacak olan okul, İsmet Sıral’ın bir dönem ders verdiği New York, Woodstock’taki Creative Music Studio’nun devamı niteliğinde mi olacak?

”Evet, o okul 1984 yılına kadar devam etti. Şimdi yeniden İstanbul’da canlanmış olacak. CMS, şu anda şöhretinin zirvesinde olan sanatçıların zamanında gelip geçtiği ve gönülden bağlı oldukları bir okul. Bu projenin altyapısında böyle yüzlerce büyük sanatçının bulunması ve hepsinin destek vermesi çok önemli.”

Bu yıl yapılacak etkinliklerden söz eder misiniz? İnternet sitenizdeki programda birçok atölye çalışması, panel ve konser yer alıyor.

”Bu yılki etkinlikler sadece üç gün sürecek. Daha çok tanıtım gibi olacak aslında. Gelecek yıldan itibaren etkinlikler en az bir haftaya, on güne, sonra giderek iki haftaya ve İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti seçildiği 2010 yılında bir aya yayılacak. Her yıl farklı sanatçılar gelecek ama sürekli katılacak müzisyenler de olacak. Bu yıl 23 sanatçı katılıyor. CMS’nun kurucusu Karl Berger geliyor. John Coltrane ile birlikte ”Om” albümünden beri var olan, çok büyük müzisyenlerle çalmış yıldız isimlerden biri Carlos Ward var. En ünlü isimlerden bir diğeri efsanevi kontrbasçı Henry Grimes . Hintli perküsyoncu Trilok Gurtu , bu yılın belki de en büyük yıldızı diyebiliriz. Mısırlı Ahmet, Erkan Oğur, Mercan Dede, Ömer Faruk Tekbilek, Hacı Ahmet Tekbilek, Erol Parlak Bağlama Beşlisi de katılıyor. Bu sanatçılar hem atölye çalışmaları yapacaklar, hem de 6 ve 7 Temmuz’da Boğaziçi Üniversitesi kampusünde, 8 Temmuz’da ise Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’nde konser verecekler.”

Programda yer alan atölye çalışmalarının başlıkları neler?

”Örneğin Karl Berger, CMS deneyiminin bütün özünü ortaya koyan ”Kutunun Dışına Çıkmak” başlıklı bir seminer verecek, hem çalacak hem anlatacak. Trilok Gurtu, Hint müziği, doğaçlama ve caz bağlantısı üzerine yine uygulamalı olarak bir workshop düzenleyecek. Bunun gibi katılan bütün müzisyenler çeşitli seminerlerde konuşup çalacaklar.”

Etkinliklere katılmak isteyenlerin ne yapması gerekiyor?

”Bunun için http://www.iscms.org adresindeki internet sitemizde bir başvuru formu yayınladık. O formu dolduran adaylar arasından ancak olumlu yanıt verilenler katılabilecek etkinliklere. Ortak dil İngilizce olacağı için, başvuranlarda İngilizce bilme koşulu aranacak. 8 Temmuz akşamı verilecek konser hariç, üç günlük etkinliklerin tümüne katılım ücreti 200 YTL.”

Böyle bir projeyi hayata geçirmek için hangi kuruluşlardan destek aldınız?

”Normalde 5-6 büyük sponsorla yürütülebilecek bir proje aslında, çapı onu gerektiriyor. Projeyi düzenleyen ve ana sponsorluğu yapan Argos Kültür Sanat. Bir de benim sahip olduğum Ataşehir’deki Çorba da Çorba adlı bir restoran var, bütçeyi denkleştirebilmek için onu da işin içine katmak durumunda kaldık. Boğaziçi Üniversitesi mekanlarını açarak desteğini verdi. Caz Festivali’nde birlikte çalıştığımız için İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın desteği söz konusu. Bir de MAS Matbaaları basım işlerimizi yapıyor. Güral Porselen’e bağlı olan Art Craft ta katkı sponsorluğu yaptı.”

Caz camiasının bir numaralı şefi

Türkiye’nin ilk profesyonel caz orkestrası kurucularından, saksofon, flüt ve ney ustası İsmet Sıral, 1950’lerden 60’lara uzanan süreçte İstanbul caz camiasının bir numaralı orkestra şefiydi. 1962-66 yılları arasında orkestrasıyla Avrupa’ya açıldı. 1960’ların sonundan itibaren Mevlevi felsefesine ve Anadolu’nun müzikal zenginliğine yönelerek Türk müziği ile caz arasında köprüler kurduğu çalışmalarına başladı. 1969 yılında uluslararası bir müzik okulu kurmak amacıyla Marmaris Turunç’ta bir arazi satın aldı ve Neyzen Aka Gündüz’den ney çalmayı öğrenerek deneysel çalışmalarına başladı. 1978-80 arasında New York’taki Creative Music Studio’da dünya müziğinin dev isimleriyle birlikte dersler ve konserler verdi ve oradaki caz ustalarını Türk müziği ile tanıştırdı. 1980-87 arasında Marmaris İçmeler’e yerleşerek okul projesine yöneldi, ancak kurduğu yanlış ortaklıklar nedeniyle arazisi elinden çıktı. En büyük hayalini yitirmenin acısına dayanamayarak 1987 yılında yaşamına kendi eliyle son verdi.