Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for Ekim 2006

>Dumanlı Caz Barlarından Dünya Turnesine

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/28 Ekim 2006

Daha önce İstanbul’da da birkaç defa konser veren Amerikalı caz piyanisti/şarkıcı/besteci Patricia Barber, kariyerinin dokuzuncu albümünü yayımladı. Ülkemizde yeni piyasaya çıkan “Mythologies” adlı albüm, Romalı şair Ovid’in yazdığı, Batı edebiyatının ünlü eserlerinden “The Metamorphoses of Ovid” üzerine kurulmuş. Şarkıların esin kaynağı, Morpheus, Orpheus, Persephone, Oedipus, Phaeton, Narcissus gibi ünlü Yunan mitolojisi karakterleri. Barber, şarkıları yazmak için iki sene sürekli çalışıp araştırma yapmış. Örneğin “The Moon” adlı şarkı için Ay hakkında eline geçen her şeyi, bulabildiği bütün şiirleri okumuş.

Albümde yer alan 11 şarkı, sanatçının mükemmel piyanistliğinin yanı sıra, entelektüel konsepti, çarpıcı şarkı sözleriyle çok etkileyici bir müzik-ebediyat birlikteliği ortaya koyuyor. Barber’ın müzikal esin kaynaklarının çeşitliliği de albüme belirgin şekilde yansımış. “Orpheus” adlı şarkıda karşımıza müthiş bir gitar solo çıkarken, “Phaethon”da Chicago Çocuk Korosu’yla gerçekleştirilen ilginç bir rap bölümü yer alıyor.

Patricia Barber’ın, unutulmaz caz şarkıcısı Nina Simone’a adadığı “Icarus” adlı şarkı, albümün en güzel şarkılarından biri. Mitolojiye göre, Daedalus ve oğlu İkarus bir adaya hapsedilirler. Kaçabilmelerinin tek yolu gökyüzünden geçmektir. Baba-oğul günlerce düşünürler ve sonunda kendilerine birer kanat yapmaya karar verirler. Daedalus, haftalarca uğraşarak kendisi ve oğlu için balmumundan kanatlar yapar. Artık hapishaneden kaçma günü geldiğinde baba-oğul yaptıkları kanatlarla gökyüzüne doğru süzülürler. Fakat İkarus kendini o kadar kaptırmıştır ki, uçmanın heyecanıyla aklı başından gitmiş, yükseğe çıkmıştır. O kadar ki, güneşin sıcaklığından balmumu erimiş, kanatlar dağılmış ve bugün adını taşıyan denize düşüp ölmüştür. Barber, “Benim şarkımda İkarus hiç düşmüyor, uçmayı sürdürüyor” diyor. Philadelphia’da bir kulüpte şifon elbisesi içinde şarkı söyleyen Nina Simone ve İkarus, ancak büyük risk alırlarsa uçabileceklerini biliyorlar.

Patricia Barber, bir bayan partneri olduğunu çekinmeden açıklayabilen, hem özel yaşamında hem de müzikte riskler almayı göze alabilen çok yetenekli bir sanatçı. Müzik serüvenine Chicago’nun dumanlı barlarında başlayan sanatçı, bugün dünya çapında konserler veren ünlü bir müzisyen. Son albümü “Mythologies” ise, sadece gece yarısı mum eşliğinde dinlenecek bir caz albümü değil, çok daha fazlası. Hem müzik hem de lirik açısından son dönemde dinlediğim en orijinal ve farklı çalışma diye niteleyebileceğim albüm hakkında Barber’a bazı sorular sorma fırsatını buldum.

Ovid’in Metamorfoz adlı eserinden hareketle bir albüm yapma fikri nasıl gelişti?

Metamorfoz’un bir tiyatro versiyonunu izledikten sonra kitabını aldım. Kitabı okuyunca da karakterlerin, alışılmışın dışına çıkmak isteyen bir besteci için zengin bir konsept ve mükemmel bir kaynak oluşturduğunu gördüm.

“Mythologies”, oldukça eklektik bir müzikal palete sahip; caz, klasik müzik, pop, rock, hip-hop, füzyon ve R&B türlerinden esintiler taşıyor. Açık ki, beste yapmak için zor yolu tercih etmişsiniz. Size göre müzikte sınırları zorlamanın riskleri neler?

Daha kolay olanların yanında gözden kaçma ya da dikkat çekmeme gibi riskler var. Her şeyin çok hızla tüketildiği bir dünyada yaşıyoruz ve insanlar beklentilerini çok hızlı bir şekilde karşılamayı istiyorlar. Oysa yeni bir şey yaratıldığında, bunun anlaşılıp tam olarak sindirilmesi zaman alır. Bunun için ayrıca entelektüel merak ve ihtiyaçlara da sahip olmak gerekiyor.

Albümdeki şarkıları yazarken nasıl bir ruh hali içindeydiniz?

Her şarkı kendi dünyasını yarattı. Masamın üzerinde çok sayıda şiir kitabı yayılmış durumdaydı. Fakat bunun ötesinde bu benim işim. Sabah kalkarsınız, kahvenizi içersiniz ve çalışmaya başlarsınız.

Şarkı sözleri için neler size esin kaynağı oluşturuyor?

Bu çalışma için doğrudan Ovid’den esinlendim. Ovid, çok komik ve zeki; karakterleri de hayat dolu ve oldukça tutkulu. İlk ve en büyük esin kaynaklarım ise Amerikan şarkı yazarları. Joni Mitchell, Cole Porter, Rodgers and Hart, Henry Mancini, Johnny Mandel… Fakat popüler şarkı sözü yazma tekniğini geliştirmek için büyük şairlerin çalışmalarını da ayrıca inceledim.

Seksüel tercihiniz herhangi bir şekilde kariyerinizi etkiledi mi?

İyi ya da kötü, kariyerim üzerinde herhangi bir etkisi olduğunu düşünmüyorum.

Daha önce İstanbul’da birçok kez konser verdiniz. Yakın gelecekte yine konser planınız var mı?

Öyle umuyorum. İstanbul en favori şehirlerimden birisi.

Written by zülalk

29 Ekim 2006 at 19:45

>Kaçırılmayacak Arşivlik Albümler

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/21 Ekim 2006

Bugün müzikseverlerin dikkatini yeni çıkan bazı albümlere çekmek istiyorum.

Caz sever misiniz?

Öyleyse kesinlikle kaçırmamanızı tavsiye edeceğim bir toplama albüm var: Best Jazz 100.

EMI tarafından çıkarılan Best 100 serisinin son halkası olan bu çalışma, altı adet CD’de caz müziğinin önemli isimlerini bir araya getiriyor, üstelik tek CD fiyatına! Bu altı CD’de yer alan toplam 100 unutulmaz şarkıyı, Chet Baker, Ella Fitzgerald, Dianne Reeves, Duke Ellington, Cassandra Wilson, Herbie Hancock, Miles Davis, Joe Lovano, Billie Holiday, Kurt Elling, Bobby McFerrin, Thelonious Monk ve caz dünyasının pek çok önde gelen sanatçısı seslendiriyor.

CD’lerin her birinde ayrı bir caz türü bir araya getirilerek şu şekilde gruplandırılmış:
1. Klasik caz vokalleri;
2. Swing klasikleri;
3. Latin caz;
4. Relaxing caz;
5. Jazz Ballads
6. Legends of Jazz.

Gerçekten müzikle ilgilenen herkesin arşivinde bulunması gereken benzersiz bir çalışma bu. Ben altı CD’yi arka arkaya dinleyip bir caz gecesi yapmak istedim ama gece yetmedi… Akşam 8’de başladım dinlemeye; saat 03:00 olmuştu ama müzik hala bitmemişti. Çünkü toplam süresi 438 dakika 28 saniye! Tabii bu toplama albümdeki CD’lerin her gün birisini dinleyerek zevki bir haftaya yaymak ya da dinlemeye öğlen başlayıp hiç ara vermeden akşam bitirmek de mümkün. Sonuçta söylemek istediğim, Best Jazz 100 adlı bu çalışmayı ne şekilde dinlerseniz dinleyin ama mutlaka dinleyin. Kendinize büyük bir iyilik yapmış olacaksınız.

Söz etmek istediğim ikinci çalışma, 15 ülkenin müziklerinin yer aldığı “The Greatest Songs Ever” serisi.

Afrika, Arjantin, Brezilya, Küba, Fransa, Yunanistan, İtalya, İrlanda, Portekiz, Ortadoğu, Jamaika, İspanya, Şili, Gypsyland ve Türkiye olarak gruplanan bu toplama albümler de benzersiz bir arşiv malzemesi oluşturuyor. Avustralya merkezli bağımsız plak şirketi Petrol Presents ile EMI işbirliğinde yayımlanan bu albümler, insanı dünya çapında müzikal bir geziye çıkarıyor. Fakat bununla da kalmıyor; albümleri alanlar için CD’lerde ayrıca hoş bir sürpriz de var. Her bir albüm kitapçığında ilgili ülkenin geleneksel yiyecek ve içeceklerine ilişkin tariflere yer verilmiş. Örneğin Brezilya CD’sini alırsanız, muz ve rom ile yapılan iki özel içki ile Brezilya usulü pilavın nasıl yapılacağını öğrenebilirsiniz.

Ülkelerin hem geleneksel hem de çağdaş müziklerinden örnekleri bir araya getiren albümlerin kapaklarında farklı meyve-sebze resimleri kullanılmış. Üzerinde karpuz resmi bulunan Türkiye CD’sinde şu şarkılar yer alıyor: “Nükleer Kış”-“Yarım Kalan Hayaller”/Nem, “Uyan Sunam”-“Gücüm Yetene Kadar”/Şükriye Tutkun, “Yaşım 17”/Fuat Güner, “Arap Çiftetellisi”-“Üsküdar’a Gider İken”/Esin Engin Orkestrası, “Şehri İstanbul”/ Cengiz Teoman, “Çal”/ Aydilge, “Gurbet Halayı”/Ali Nafile. “The Greatest Songs Ever” serisi, değişik müziklerle dünya kültürlerini daha yakından tanımak için oldukça ilginç bir proje.

Ve arşivlerde bulunması gereken üçüncü albüm ise “The Very Best Of Freddie Mercury”.

Ünlü rock grubu Queen’in karizmatik solisti Freddie Mercury’nin doğumunun 60. yılında solo kariyerinden örnekleri bir araya getiren bu çalışma, iki CD’lik özel bir set halinde yayımlandı. Birinci CD, birkaç şarkı dışında, ağırlıklı olarak Mercury’nin “In MY Defence”, “The Great Pretender”, “Love Kils”, “Time”, “Barcelona”, “Mr. Bad Guy”, “Made In Heaven” gibi unutulmaz şarkılarının orijinal kayıtlarından oluşurken; ikinci CD’de az bilinen ya da yeni remikslere yer veriyor.

İlk CD’de, “Guide Me Home” adlı şarkının hem Freddie Mercury ile sanatçının dünyanın en tanınmış sopranolarından Montserrat Caballe’nin birlikte seslendirdikleri versiyonunun yanı sıra, ayrıca bir de Thierry Lang piyano versiyonu bulunuyor. İsviçreli caz piyanisti Thierry Lang, Freddie Mercury’nin anısına bu parçanın düzenlemesini yeniden yapıp kaydetmiş. Rock tarihinin gelmiş geçmiş en güçlü seslerinden biriydi Freddie Mercury. AIDS hastalığına yakalanıp öldüğünde henüz 46 yaşındaydı. Ne yazık ki, çok genç öldü ama şarkıları daha uzun yıllar yaşayacak.

>Karanlık Romantizmin İmge Cambazı

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/14 Ekim 2006

“Ne diyeyim sana kardeşim, katilim,

Ne diyebilirim sana?

Galiba özledim seni, galiba affettim

İyi oldu çıktın yoluma.

Bir gün gelirsen buraya,
Jane için ya da bana,

Düşmanın uyuyor olacak, kadınıysa özgür,

Teşekkürler yok ettiğin için sıkıntıyı onun gözlerinden,

Hiç geçmeyecek sanmıştım, bu yüzden dokunmamıştım hiç.”

Bu sekiz mısrada koskoca bir roman yatıyor. Kim bu kadar az sözcükle bu kadar çok şey anlatabilir? Elbette Leonard Cohen.1971 tarihli “Famous Blue Raincoat” adlı şarkının sadece bir bölümü bu.

Bugün büyük bir heyecanla Kanadalı şair/yazar/besteci Leonard Cohen hakkında yazıyorum; çünkü İstanbul’da dün başlayan Film Ekimi kapsamında gösterilecek bir belgesel filme dikkat çekmek istiyorum. İstanbul’da yaşıyorsanız ve 16 Ekim Pazartesi saat 11:00’de ya da 18 Ekim Çarşamba 19:00’da vaktiniz varsa, Beyoğlu Emek Sineması’ndaki bu filmi kaçırmayın derim. (Tabii eğer hala bilet kalmışsa… Film Ekimi’nde gündüz seanslarının biletleri bu yıl da 2.5 YTL!)

Lian Lunson’ın yönettiği 2005 yapımı “Leonard Cohen: I’m Your Man” adlı belgesel, hayatı, aşkı, hüznü ve sosyal adaleti eşsiz bir şekilde anlatan bu alçakgönüllü, vakur sanatçının etkileyici bir portesini çiziyor. Film hem Cohen’le yapılan röportajlarla birlikte, kendi çizimlerini ve arşivinden fotoğrafları yansıtırken, aynı zamanda Sydney’de onuruna verilen bir konserde ünlü sanatçıların Leonard Cohen şarkılarını seslendirdikleri performansları da içeriyor. Bu sanatçıların arasında, başta Nick Cave, U2 grubu, Rufus Wainwright, Martha Wainwright, Beth Orton, Jarvis Cocker ve Antony and the Johnsons grubundan Antony olmak üzere müzik dünyasının birçok başarılı ismi var. Çağımızın en büyük ozanlarından Leonard Cohen’in şarkılarını dinlemek bile tek başına bu filmi görmek için yeterli bir neden. Nick Cave’in seslendirdiği “I’m Your Man” ve “Suzanne”, U2 grubunun Leonard Cohen’e eşlik ettiği “Tower Of Song” ve Beth Orton’un yorumladığı “Sisters Of Mercy” en dikkat çekici performansların başında geliyor. Fakat en çarpıcı ve dokunaklı olanı, “If It Be Your Will”i söyleyen Antony’e ait. Bugüne kadar bir şarkının böylesine içten söylenişine çok ender rastladım.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın hazırladığı Film Ekimi broşüründe şöyle yazıyor: “1960’ların karşı kültür hareketinin simgelerinden, günümüzün en etkili ve saygın sanatçılarından Leonard Cohen, çok fazla göz önünde olmaktan hoşlanmayan, neredeyse içine kapanık bir kişiliğe sahip.” Belgeselin önemini bu cümle oldukça iyi özetliyor aslında.”I’m Your Man”, teknik ya da kurgusal açıdan üstün bir çalışma değil; önemi Leonard Cohen’e odaklanmış olmasından geliyor. Artık yaşayan bir efsane haline gelen bu ender yetenek, filmde merak edilen birçok soruyu kendi ağzından yanıtlıyor.

Leonard Cohen’i akustik folk’tan elektro pop’a kadar uzanan farklı tarzlardaki şarkılarından tanıyor olabilirsiniz. Birçok kişi onun “Dance Me To The End Of Love” adlı şarkısı eşliğinde sevdiğiyle veya bir başkasıyla ama kalbindeki gerçek sevgiliyle dans etmiş olabilir. Ya da Cohen’in bir aşk üçgenini anlattığı 1966 tarihli “Beautiful Losers” (Görkemli Kaybedenler) adlı etkileyici romanı okumuş olabilirsiniz. Müzisyen olarak tanınmadan önce sözcüklerle oynadığı şiirleri okudunuz belki de.

Fakat onun neden 1960’larda Yunanistan’ın Hydra adasında 1500 dolara bir ev alıp orada yaşadığını biliyor musunuz? Evde elektrik yoktu, su akmıyordu. Bütün bir yıl sadece 1000 dolar harcayarak yaşamını sürdürüyor, sonra parası bitince yine Kanada’ya gidiyor, yazılarıyla yeterli parayı toplayınca da yine adaya dönüyordu. Neden?

Hayatı boyunca manik depresif ruh halinden sıyrılamayan Cohen, neden New York kulüplerindeki yıllarından sonra kendisini Los Angeles’taki bir zen manastırında buldu ve orada beş yıl boyunca yaşadı?

“The Future” adlı şarkısında dediği gibi geleceğin katliamla dolu olduğunu mu görmüştü gerçekten?

Yeni bir din arayışında olmadığı halde neden Budizm’i öğrenmeye çalıştı?

Birçok kadının tanışmak için peşine düştüğü müzisyene “Ladies’ Man” denildi. Öyleyse neden o, bunu yalnız geçirdiği binlerce gece boyunca gülmesine neden olan bir şaka olarak niteliyor?

Kimilerinin dediği gibi, yalnızca “kötümserliğin, umutsuzluğun şairi” mi Leonard Cohen?

Onun yazdıklarındaki sözcük oyunları, belirsizlik ve alaycılık unsuru kimi zaman da güldürüp zevk vermiyor mu insanlara?

Bono neden onun “karanlığın içinde çeşitli tonlar yakaladığını ve bunların da renk hissi verdiğini” söylüyor?

Son bir soru daha: O muhteşem “Suzanne” adlı şarkısında neden, “Senin kusursuz bedenine aklımla dokundum” dediğini biliyor musunuz?

Yanıtlar belgeselde.

Written by zülalk

14 Ekim 2006 at 21:20

>Primal Scream’den Bu Defa Blues Rock

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/7 Ekim 2006

Doksanlı yıllarda İngiliz rock tarihinin en iyi albümlerinden biri olarak tarihe geçen “Screamadelica” ve 2000’li yıllarda “XTRMNTR” adlı albümleriyle müzik dünyasını etkileyen Primal Scream grubu, dokuzuncu stüdyo albümünü kısa bir süre önce yayımladı.

“Riot City Blues” adını taşıyan albüm, grubun 2002 tarihli “Evil Heat”teki elektronik soundunu geride bıraktığının kanıtı. Solist Bobby Gillespie önderliğindeki grup, dans müzik etkisindeki rock’tan ilk yıllarındaki blues etkisindeki rock’a dönmüş. Farklı müzik türlerini denemekten hiç kaçınmayan grup, bugüne kadar psychedelic funk’tan glam rock’a, electro-punk’tan klasik rock’a kadar her türde örnekler verdi. Primal Scream’in beni en çok çeken özelliklerinden biri de müzikteki bu deneysel anlayışları.

Her ne kadar grubun elektronik müzikle flörtünün etkisiyle ortaya çıkan tarzı tercih ediyor olsam da, Riot City Blues’u da önyargısız bir şekilde dinledim ve diyorum ki; Rolling Stones sevenler bu albümü kaçırmasın. Özellikle albümün ikinci şarkısı “Nitty Gritty” çalarken, sanki gerçekten Rolling Stones’u dinlediği duygusuna kapılıyor insan.

Hayranları bilir; Primal Scream hiçbir zaman şarkı sözleri için dinlenen bir grup olmamıştır. Bu albümde de sözler özel bir dikkat gerektirmiyor. Hatta fazlasıyla basit ve sıradan denilebilir. Fakat iddiasız bir şekilde “sadece rock and roll yapmak adına” yapılan şarkılar bir o kadar da ilginç.

Adını, Dr. Arthur Janov’un psikoterapide acının tartışılarak değil yeniden yaşanılarak tedavi edilmesini öneren yöntemi “Primal Therapy”den esinlenerek alan grup, ilk başlardan bu yana her zaman müziklerinin de içlerinden geldiği gibi olmasını amaçladı. O nedenle, sözlerde ya da müzikte bir şeyleri kanıtlama adına hiçbir zorlama yapılmaması rastlantı değil. Kimileri ciddiye almayacak olsa da, onlar içlerinden geldiği gibi söylüyor, istediklerini çalıyor.

Britanya adasının bu sivri dilli grubu, 20 yılı aşan kariyerleri boyunca her zaman merakla izlendi. “Swastika Eyes” adlı o ünlü şarkılarında Amerika’daki aşırı sağ tehlikesinden söz eden, “Kill All Hippies” gibi şarkılarda sosyal konulara eğilen Primal Scream’in bu albümünde politik mesajlar ön planda değil. Eğer bu tür şarkılar bekliyorsanız, hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz.

Fakat yine de sendikacı babasından otoriteye baş kaldırmayı miras aldığını söyleyen Bobby Gillespie’nin bu konulara az da olsa bulaşmaması pek olanaklı değil gibi görünüyor. Örneğin, albümde yer alan favori şarkım , “When The Bomb Drops”, molotof kokteyllerini anlatıyor. Bu şarkıda özellikle mükemmel çalınan gitarlara dikkat etmenizi önereceğim. Zaten müziğe duyarlı kulaklar hemen yakalayacaktır bunu. Eh, ne de olsa gruba burada Echo and the Bunnymen’den gitarist Will Sergeant eşlik etmiş.

Will Sergeant’ın yer aldığı bir diğer şarkı ise, Doğu müziğinden etkiler taşıyan “Little Death”. Bu şarkı ayrıca, Primal Scream’in deneysel çalışmalardan öyle kolay kolay vazgeçmeyeceğini de gösteriyor. Albümün diğer ünlü konuk müzisyenleri ise, Nick Cave & The Bad Seeds’den kemancı Warren Ellis ve The Kills’in vokalisti Alison Mosshart.

Müzik dünyasının en ilginç gruplarından Primal Scream girintili çıkıntılı, inişli çıkışlı yoluna, bu defa eğlenceli albümleri “Riot City Blues” ile ve yine Bobby Gillespie’nin çığlıklarıyla devam ediyor.

Written by zülalk

07 Ekim 2006 at 21:31