Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for Mart 2007

>Bu Kasabian Başka!

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/31 Mart 2007

Kasabian’ı bilir misiniz? Hayır, 60’lı yılların sonunda Amerika’nın en karanlık isimlerinden Charles Manson’ın kurduğu hippi komününün içinde yer alan Linda Kasabian’dan değil, ismini ondan alan İngiliz rock grubu Kasabian’dan söz ediyorum.

Grup üyeleri, sadece kelimenin telaffuzunu beğendikleri için bu ismi seçmişler. Açıkçası, bir grup için biraz garip bir isim tercihi, ama belki de istedikleri bu yolla dikkat çekmekti ve bunu fazlasıyla başardılar.

Onları hala hatırlamadıysanız, bir ipucu daha: Geçen yaz Rock ‘N Coke Festivali kapsamında konser veren ve solistleri Tom Meighan’ın belirgin İngiliz aksanıyla sürekli “İstanbul” diye bağırdığı grup vardı ya? İşte o.

Son yıllarda parlak bir çıkış yapan Leichesterlı ilginç bir grup Kasabian. Müzik dünyasının ünlüleriyle girdikleri polemiklerle sık sık müzik dergilerinde gündeme geliyorlar. Neyse ki, Oasis’in tam onayını almış durumdalar. Hatta Noel Gallagher, bir konserde sahnede gruba eşlik bile etti. Kendilerinden bahsederken hiçbir zaman alçakgönüllü olmadılar. Bu tavırları, kimilerince ukala bulunup eleştirilse de, onlar hiç geri adım atmadılar.

Üstelik, “Empire” adlı yeni albümlerinin, Oasis’in 1994’te yayımladığı “Definitely Maybe”den bu yana yapılmış en iyi albüm olduğunu bile söylediler. Nasıl tepki çektiklerini tahmin edersiniz herhalde.

FARKLI TÜRLERDE DENEYSEL BİR MACERA

Bir milyona yakın satılan ilk albümlerinin getirdiği başarının ardından yayımladıkları bu ikinci albümleri şubat ayında ülkemizde de satışa çıktı. Kasabian, acid rock ile electronica’yı karıştıran tarzı nedeniyle benim de ilgi alanıma giriyor. Müzikleri sık sık Primal Scream’e de benzetilen grubun, hayranları arasında Bobby Gillespie’nin de olması boşuna değil demek ki.

Müziklerindeki benzerliğin yanı sıra, müzik üretimine yaklaşımlarındaki tercihin de aynı oluşu dikkat çekici. Kasabian da Primal Scream gibi, farklı müzik türlerini denemekten hiç kaçınmıyor. “Neden tek bir müzik türüne takılıp kalalım ki? Farklı türleri bir araya getirmekten ya da farklı davul seslerini kullanmaktan korkmuyoruz” diyorlar. Bana çekici gelen de bu. Nedense, genellikle müzisyenlerin bir albüm yaparken tek bir tür içinde kalması sanki daha uygun görülür. Oysa, iyi bir müzisyenin çeşitliliği denemesi çoğunlukla olumlu sonuçlar yaratıyor.

“Empire”ı dinlediğinizde, hem Led Zeppelin, Oasis ve Primal Scream ve John Lennon’dan, hem de DJ Shadow, Chemical Brothers, Fatboy Slim, New Order ve Muse’dan izler buluyorsunuz. Her şarkının ayrı bir havası var.

Daha önce Editors ve Arctic Monkeys gibi gruplarla çalışmış olan Jim Abbis’in prodüktörlüğü üstlendiği albüm, 70’leri anımsatan rock şarkılarını, akustik baladlar ve techno müziğe özgü vuruşlarla dengeleme başarısını gösterebilen, deneysel bir çalışma olarak tanımlanabilir.

Tabii, bu farklı müzik denemelerini, “grubun henüz kendi tarzını bulamadığı” şeklinde yorumlayanlar da var, ama bence tam tersi; bu bir arayış değil, grubun bilinçli olarak tercih ettiği bir yol.

SAVAŞI DURDURUN! HEPİMİZ HARCANIYORUZ!

Kasabian, bana kalırsa, John Lennon’ı anımsatan “British Legion” gibi baladlardan daha çok, “Stuntman” gibi indie rock ile acid house tınılarını birleştiren enerjik şarkılarda daha başarılı. Nitekim, albümün bir diğer dikkat çekici şarkısı, bas gitarın vurucu seslerini elektronik seslerle bütünleştiren “Sun Rise Light Flies”. Tam bir kitle coşturma şarkısı. Kralların gelip geçici olduğunu haykıran, “Shoot The Runner” da özellikle gitar seslerinin öne çıktığı aynı türden bir şarkı.

Albüme adını veren “Empire” ise, içindeki tempo değişiklikleri nedeniyle, ancak birkaç kere dinlenildiğinde oturuyor. İlk single olarak yayımlanan bu şarkı, savaş karşıtı sözleri ve grup elemanlarının Kırım Savaşı’ndaki askerler gibi gözüktükleri video klibiyle de çok konuşuldu.

Çünkü, habercilik yapan küçük çocuğun vuruluşuyla başlayan klip, meydana gelen yıkıma ve ölümlere karşı “Durun! Hepimiz harcanıp gidiyoruz!” diyerek savaşmayı reddeden askerin kendi komutanı tarafından öldürülüşüyle devam ediyor ve en sonunda ekranda “Dulce et decorum est pro patria nori” yazısı beliriyor.

Bu, Romalı şair Horace’in “Odes” adlı şiirinin bir mısrası. Türkçe’de “Vatan için ölmek tatlı ve yüce bir şeydir” anlamına geliyor. 1. Dünya Savaşı sırasında asker olan ve ateşkese bir hafta kala meydan savaşında ölen İngiliz şair Winfred Owen, bir şiirini bu sözün koca bir yalan olduğunu söyleyerek bitirmişti.

Bütün şarkıları, gruba gitar, synth ve arka vokallerde eşlik eden Sergio Pizzorno’nun yazdığı albümün tek konusu savaş değil elbette; yalnızlık, korkular, aşk ve gözyaşları da var.

Kasabian, henüz yedi yıllık genç bir grup ama bu ikinci albümüyle indie rock gruplar arasındaki yerini sağlamlaştırdı. “Empire”, cesaretle, farklılıkları denemekten korkmadan yapılmış, dinamik ve eklektik bir albüm. Kim ne derse desin, onlar diyor ki, “Bizi sevebilir ya da nefret edebilirsiniz ama bizi görmezden gelemezsiniz.” Bilmem siz ne dersiniz?

Written by zülalk

31 Mart 2007 at 20:17

>ABD’nin 44. Başkanı Kim Olabilir (I. Bölüm)

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Strateji Eki/ 26 Mart 2007 Yıl:3 Sayı: 143

Amerikan halkı, gelecek yıl George W. Bush’tan sonra görevi devralacak olan 44. başkanını ve Dick Cheney’den sonra göreve gelecek 47. Başkan Yardımcısını seçecek. 4 Kasım 2008’de yapılacak seçim için süreç şimdiden başladı. Demokrat Parti’den ve Cumhuriyetçi Parti cephesinden adaylıklarını erkenden açıklayanların kimlikleri, bunun Amerikan tarihinin en çekişmeli, renkli ve heyecanlı seçimi olacağını gösteriyor. Çünkü hem birçok ilk aynı anda yaşanıyor, hem de Amerikan tarihinde 1928’den bu yana ilk kez, ne görevde olan başkan ne de başkan yardımcısı seçime katılıyor. (İngilizce’de “open-seat” olarak tanımlanan durum.) Bu da demek oluyor ki, Beyaz Saray’ın ev sahipleri tamamen değişecek.

Öne Çıkan Adaylar Kimler?

2008 yılında Amerika, ilk kez bu kadar farklı köken ve gruplardan gelen adayların yarıştığı bir başkanlık seçimine sahne olacak. Her iki partiden öne çıkan adaylar şöyle: Başkanlık için aday olan ilk Afrikalı-Amerikalı senatör Barack Obama (Demokrat); seçilirse ilk kadın başkan olacak eski First Lady Hillary Clinton (Demokrat); ilk Latin kökenli aday New Mexico Valisi Bill Richardson (Demokrat); 2004’te Demokrat Parti’nin adayı olarak Bush’la yarışan John Kerry’nin başkan yardımcısı adayı eski senatör John Edwards; Cumhuriyetçi Parti’nin nihai adayı olarak seçilirse, bu partiden başkanlığa aday gösterilen ilk Katolik olarak tarihe geçecek olan eski New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani (Cumhuriyetçi); Irak’ta savaşı kazanmak için şiddetle asker sayısının artırılmasını savunan Arizona Senatörü John McCain (kampanyasına yardım toplamak için komite kurdu fakat adaylığını resmen nisan ayında açıklayacağını duyurdu); New Orleans kasırgasından sonra yaptığı bazı açıklamalar nedeniyle ırkçılıkla suçlanan Newt Gingrich (eski Temsilciler Meclisi Sözcüsü); sonradan Katolikliğe geçen eski bir Evanjelist, Kansas Senatörü Sam Brownback (Cumhuriyetçi); seçilirse ülkenin ilk Mormon başkanı ünvanını alacak olan eski Massachusetts Valisi Mitt Romney.

Her iki partiden adaylık için yarışacağını duyuran başka politikacılar olsa da, şu ana kadar partilerin kendi içinde yaptığı araştırmalara göre, tercihler özellikle bu adı geçen adaylar üzerinde yoğunlaşıyor. Önümüzdeki günlerde sürpriz bir büyük isim ortaya çıkmazsa, Amerika’nın yeni başkanı bu isimlerden birisi olacak. Fakat adayların önce kendi partileri içinde yapılacak eyalet kongrelerindeki önseçimleri kazanmaları gerekiyor. Seçim takvimine göre, bu kongrelerin ilki 14 Ocak 2008’de Iowa eyaletinde yapılacak. Daha sonra ülke çapındaki diğer eyaletlerde yapılacak önseçimlerde delegelerden en çok oyu alan aday, her partinin kurultayında resmi başkan adayı olarak belirlenecek. Demokrat Parti Kurultayı, 25-28 Ağustos 2008’de Denver’da, Cumhuriyetçi Parti Kurultayı ise 1-4 Eylül 2008’de Minnesota’da gerçekleştirilecek.

Seçilebilirliği Etkileyecek Temel Faktörler

A-Karakter

Söz konusu Amerikan başkanlık seçimi olduğunda, Amerikan halkının, adayların ülke meseleleri hakkında benimsedikleri politikalardan daha çok karakterlerine önem verdiği bilinmektedir. Mart ayının ilk haftasında Associated Press-Ipsos tarafından yapılan kamuoyu araştırması göre, % 55 oranındaki katılımcı, dürüstlük başta olmak üzere diğer değerleri ve karakteri, bir adayda aranan en önemli nitelikler olarak belirledi.

Araştırmaya göre, Demokratlar arasında % 38 ile Hillary Clinton başı çekerken, onu % 21’le Barack Obama, % 14’le Al Gore, % 10’la John Edwards izliyor. Karaktere önem verenler arasında Hillary Clinton, kamuoyundaki güçlü karakteri, zeki ve hırslı imajıyla ve önem verdiği konuların üzerine giden tavrıyla puan topluyor. Fakat kanımca, Hillary Clinton ile ilgili olarak göz önünde bulundurulması gereken bir diğer husus, onun Demokratlar arasındaki popülaritesinin genel halk ölçeğine yansımayabileceği. Çünkü, Amerikalıların alışmadığı bir şekilde oldukça aktif olarak geçirdiği “First Lady”lik döneminde, ülkenin bir bölümünün kalbinde yer kazanırken, bir bölümünde de ona karşı büyük bir antipati gelişmiş durumda. Ya çok seviliyor ya da nefret ediliyor. Bu durum da, kararsız ve merkezdeki seçmenden fazla oy alamayacağını düşündürebilir. Ocak ayı başında açıklanan bir CBS News araştırması, toplam seçmenin % 38’inin ve Cumhuriyetçilerin % 78’inin Hillary Clinton’a olumlu bakmadıklarını ortaya koydu.

Barack Obama’nın Hillary Clinton ile baş başa geldiği nokta ise, henüz kısa olmasına karşın senatörlük döneminde yürüttüğü çalışmalar. Kamuoyunda yeterince tanınmaması bu aşamada handikap olarak ortaya çıkıyor. Çünkü diğer iki rakibi, Clinton ve Edwards, uzun yıllardır kampanya yürütüyorlar.

Fakat eğer adayların benimsedikleri politikalar ana kriter alınacak olursa, Clinton’ın bu konuda zorlanacağı söylenebilir. Senato’daki çalışmaları sırasında kimi zaman Cumhuriyetçilerle birlikte hareket ederek, büyük şirketler lehine desteklediği yasa teklifleri ve savunduğu merkezci politikalar nedeniyle de oportünist olmakla eleştiriliyor. Hatta, 1996 ve 2000 seçimlerinde Yeşil Parti’den, geçen yıl da bağımsız olarak başkanlık yarışına katılan Ralph Nader, dış politikada “Demokratik bir Şahin” olarak tanımladığı Hillary Clinton’ın büyük ticari sermaye ile ilgili konularda Cumhuriyetçilerle çok benzeştiğini, bu nedenle de Cumhuriyetçilerin karşılarında onun gibi bir aday olunca ne yapacaklarını şaşırdıklarını yazdı. Acaba bu oynak zemin, Clinton’ı nereye taşır? Sonuç olarak, Demokratların adayı olarak belirlense bile, karşısına Rudy Giuliani gibi halkın takdirini kazanmış bir aday çıktığında ne yapabileceği şüphelidir.

Cumhuriyetçi Parti’de ise, ilk üç sırayı Giuliani (% 35), John McCain( % 22), Newt Gingrich (% 11) paylaşıyorlar. Karakter ve liderlik niteliklerine önceliği verenler arasında Giuliani önderliğini sürdürürken, McCain, bir liderdeki en önemli özelliği deneyim olarak görenler arasında Giuliani’ye yetişiyor.

B- Seçim Kampanyası İçin Yardım Toplama Kapasitesi

Amerikan siyasetini yakından izleyen herkes bilir ki, seçim kampanyasında en çok yardımı kim toplarsa, onun kazanma şansı da en yüksektir. Amerika’da başkan adayları, en başta kampanyalarına para toplamak için yarışırlar ve hangisinin bu konuda kabiliyeti fazlaysa, o en şanslı aday durumuna gelir. Çünkü bu durumda kampanyasını yürütmek için en fazla parayı toplamıştır ve böylelikle, rekabetin acımasızca sürdüğü, şampuan ilaç seçiminden başkan seçimine kadar her şeyin reklama dayandığı bu ülkede, en çok reklamı da o yapacaktır. Yürütülen kampanyaların boyutları öylesine kapsamlıdır ki, internetten, televizyona, radyolardan gazetelere, el broşürlerinden evlere açılan telefonlara kadar, adaylar her yolu deneyerek seçmenlere ulaşmaya çalışır. Bu nedenle, başkanlık yarışına katılacak adayların şu andan itibaren Kasım 2008’e kadar milyonlarca dolar toplaması gerekmektedir.

Federal Seçim Komisyonu’nun (FEC) yaptığı açıklamaya göre, 2008 başkanlık seçimi için 1 milyar dolardan fazla para harcanacak. Yani seçimde Cumhuriyetçi Parti’yi ve Demokrat Parti’yi nihai olarak temsil edecek olan iki aday, 500’er milyon dolar para toplamış olacak. Kendilerinden önceki adayların önseçimler sırasında topladıkları paralar da eklenince, bu miktar 1 milyar doları aşacak.. FEC Üyesi Michael E. Toner’in verdiği bilgiye göre, “her bir adayın ciddi bir aday durumuna gelmesi için, 2007 sonuna kadar en azından 100 milyon dolar para toplaması gerekiyor.”

Durum böyle olunca, adaylar içinde en şanlısının Hillary Clinton olduğunu belirtmek gerek. Amerika’da Watergate skandalı sonrasında yolsuzlukları önlemek ve kampanyalara yapılacak yardımları sınırlamak için yürürlüğe konan 1974 tarihli FECA (Federal Seçim Kampanyası Yasası), başkanlık seçimini kısmen kamu finansmanına bağlıyor. Buna göre, kamu finansmanından yararlanmak isteyen adayların, alacakları yardımların miktarını sınırlamayı ve yapacakları harcamaları belli bir düzeyde tutmayı kabul etmeleri gerekiyor. Yasaya göre, bu limit önseçimler için 50, genel seçimler için 84 milyon dolar. Hillary Clinton, kamu finansmanı almadan bu miktardan daha fazla toplayabileceğini belirterek, hem önseçimler için hem de genel seçim için sistemden yararlanmayı reddetti. Böylece Clinton, 1974’te uygulama başladığından bu yana seçim süresince hiçbir şekilde kamu finansmanı sağlamayacağını duyuran ilk politikacı oldu. Bu şekilde, istediği kadar yardım toplayıp istediği kadar harcayacak. Clinton’ın ardından John Edwards da onu izleyerek aynı yönde açıklama yaptı. Fakat Barack Obama’nın Federal Seçim Komisyonu’na yaptığı önerinin kabul edilmesi üzerine, John McCain ve Obama başka bir yöntem belirlediler. Buna göre, her iki aday da, önseçimlerde kamu finansmanını kullanırken, genel seçim için bu sistem dışında para toplamaya başlayacaklar. Eğer önseçimleri kazanıp genel seçimde partiyi temsil edecek aday olurlarsa, karşı partinin adayının da aynı öneriyi benimsemesi durumunda topladıkları parayı iade edip, kamu finansmanını seçebilecekler. Henüz kesin bir karar açıklamayan Giuliani ise, genel seçime yönelik olarak para toplama çalışmalarına başlamış durumda.

Bu arada, Hillary Clinton’ın para toplama konusundaki kendisine güvenli tavrı, son günlerde Hollywood’dan gelen bir haberle bir miktar sarsılmış durumda. Geçmişte Bill Clinton’ı destekleyen Dreamworks’un kurucularından David Geffen, bu defa Barack Obama’nın kampanyasına destek verdi. Ayrıca seçim kampanyalarının yardım şampiyonu ünlü iş adamı George Soros, kamu finansmanı yasasına göre ferdi olarak yapabilecek en büyük yardımı yaparak, adaylığı açıklanır açıklanmaz Obama’nın kampanyasına 2100 dolar gönderdi. Diğer yandan, Bill Clinton eşinin yardımına yetişti ve haftada 1 milyon dolar toplamayı hedefleyen bir email kampanyası başlattı. Anlaşılan o ki, Amerikan tarihinin bu en pahalı başkanlık seçimi dolarların kıyasıya rekabetine sahne olacak.

C-Sosyal Konulardaki Tutumlar: Eşcinsel Evliliği, Kök Hücre Araştırmaları, Kürtaj, Silah Kontrolü

Amerikan toplumunda son yıllarda gündemi işgal eden sosyal konularda adayların almış olduğu tavırlar da seçimin sonucunu belirleyecek önemli faktörler arasında. Özellikle eşcinsel evliliği, kök hücre araştırmalarına izin verilmesi ve kürtaj konularında Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasında derin görüş ayrılıkları bulunuyor. Demokratlar, bu konulara bireysel özgürlük temelinden yaklaşıp kişilerin tercih haklarına saygı duyulmasını savunurken, Cumhuriyetçiler, toplum ahlakı ve din açısından karşı çıkıyorlar.

Demokratlar arasında bu konularda herhangi bir anlaşmazlık görülmezken, Cumhuriyetçiler arasında farklı fikir ve tavırlar ortaya konulabiliyor. Örneğin, Cumhuriyetçi Sam Brownback, kürtaj hakkına ve eşcinsel evliliklerine karşı savaşmak için yarışa girdiğini açıklarken, Rudy Giuliani, “kürtaja ahlaken karşı olsa da, sonuçta bir kadının bu nedenle hapse atılamayacağını ve tercih hakkı olabileceğini” söylüyor. Bir zamanlar rahip olmayı düşünen ama sonradan kendini politikada bulan Katolik Giuliani’nin, bu tavrı almasının asıl nedeninin New York Belediye Başkanlığı’na aday olduğu sırada, çoğunluğu liberal olan eyalet nüfusunun oylarını alabilmek için yaptığı bir manevra olduğu da iddia ediliyor. Giuliani’nin muhafazakarlar tarafından eleştirilmesine neden olan bir diğer tavrı, silah kontrolünü savunması. Rudy Giuliani’nin Cumhuriyetçi politikalara ters düşen bu görüşlerinin, eğer inandırıcı olabilirse, son aşamada merkeze yakın bazı Demokratlardan ve kararsızlardan oy toplamasına neden olması da bir başka olasılık. Çünkü Amerikan halkı, onu 11 Eylül sırasında New York Belediye Başkanlığı sırasındaki başarılı yönetimiyle hatırlıyor. 2001 yılında Time dergisinin “Yılın Kişisi” seçtiği Giuliani, halk tarafından “Amerika’nın Belediye Başkanı” olarak tanımlanıyor.

Amerikan halkını bıçakla kesilmiş gibi ikiye ayıran bu konuların seçim sürecinde iyice kızışacağı anlaşılıyor. Fakat şurası kesin ki, eşcinsellerden Cumhuriyetçilere oy yok.

Written by zülalk

27 Mart 2007 at 23:42

>Baharla Gelen Yeni Albümler

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/24 Mart 2007

Bahar geldi, heyecan başladı! Güneşli havadan dolayı değil; benim heyecanımın asıl sebebi, festivaller döneminin başlaması ve her baharda çıkan yeni albümler. Bu nedenle, bu hafta baharımızı şenlendirecek albümlerden üzerine yıldız koyduklarımı yazmak istedim. Mutlu ve bol müzikli bir bahar dileğiyle…

BRYAN FERRY- DYLANESQUE

Doğrusu, Bryan Ferry ile Bob Dylan isimlerini bir gün aynı albümde göreceğimi düşünmemiştim. Birisi, 1960’larda art-rock akımıyla ortaya çıkan Roxy Music’in solisti, glam rock idolü. Diğeri de, Amerikan folk-blues efsanesi büyük ozan. Fakat yanılmışım. Ve iyi ki de yanılmışım. Bryan Ferry, bir hafta boyunca stüdyoya kapanmış ve en sevdiği Dylan şarkılarını yorumlamış. “Knockin’ On Heaven’s Door”, “All I Really Wanna Do”, “If Not For You”, “Baby Let Me Follow You Down”, “Make You Feel My Love”, “Just Like Tom Thumb’s Blues” gibi ünlü şarkıların yer aldığı albüm, hem Dylan hem de Ferry hayranları için arşivlik malzeme niteliğinde. Bana göre en ilginç yanı da, Bryan Ferry’nin Dylan’ın şarkılarını onun orijinal yorumuna sadık kalmadan kendi tarzına göre yorumlaması.

MOBY- GO-THE VERY BEST OF MOBY

Bugün çağdaş müziğin dahi ismi olarak tanınan Moby, kariyerine başladığı yıllarda bir “Best Of” albüm çıkarabileceğini hayal bile etmediğini itiraf ediyor. Fakat aradan geçen yıllarda öylesine büyük başarılara imza attı ki, bu kaçınılmaz oldu. Geçen yılın sonunda çıkan “Go-The Very Best Of Moby” albümünden sonra şimdi de albümün remiks versiyonu yayımlandı. Remiksleri yapanlar arasında kimler yok ki? Armand Van Helden, Mylo, Sandy Rivera, Rollo ve Sister Bliss (Faithless) ve Bob Sinclar’in de aralarında bulunduğu, elektronik müzik dünyasının en başarılı prodüktörleri bu albümde bir araya gelmiş.

Moby, bu albümün bir pazar sabahı yatağınıza uzanıp Jean Baudrillard okurken uygun olmayabileceğini, ama cumartesi gecesi partilerine çok uygun düşeceğini söylüyor. Benim gibi remikslere meraklıysanız mutlaka dinlemenizi öneriyorum; cumartesi gecesi parti yoksa bile evde tek başına dinlemek de harika oluyor. Özellikle “Natural Blues”un Katcha Remix’i ya da “Porcelain”in Murk Remix’i çalarken kim umursar partiyi? Evde yalnızsanız da, odanız olur kocaman bir dans kulübü, eşyalar dönüşür dans eden insanlara!

AIR-POCKET SYMPHONY

Fransız elektro-pop grubu Air’in yeni albümü “Pocket Symphony”, 15 Şubat’ta tüm dünyada ilk kez internet üzerinde yayımlandı. Ben de dinlemek için şifre alanlar arasındaydım. Böyle merakla beklememin nedeni, grubun 2004 tarihli albümü “Talkie Walkie”yi çok beğenmiş olmamdı. Bir grubun büyük beğeniyle karşılanan bir albümden sonra yaşayabileceği sıkıntı onların da başına geldi. Herkesin yeni albümden beklentisi çok yüksekti. Peki, 2004’teki çıtayı aştılar mı? Bana sorarsanız hayır. Fakat bu Pocket Symphony’nin başarısız olduğu anlamına gelmiyor. Bu defa şarkılar fazla akılda kalıcı değil belki ama minimalist ve melodik müziği ve deneysel yaklaşımıyla bu türün dinleyicisi için yine önemli bir çalışma. Dinlerken, o müziğin yalnızca “bu çok satar” mantığına odaklanarak yapılmadığını hissediyorsunuz.12 şarkının yer aldığı albümün bir özelliği de, konukları arasında Pulp’tan Jarvis Cocker’ın ve The Divine Comedy’den Neil Hannon’un bulunması.

THE ORIGINAL DIVAS ALBUM

40’lı ve 60’lı yılların caz ve blues şarkılarını seviyorsanız, bu albüm sizin için. İyi bir toplama albüm bulmak pek kolay değildir. Hemen hepsinde sevdiğiniz bir iki şarkıyı bulursunuz ama kalan şarkılar genellikle sizin favorileriniz değildir. Oysa bu albümde hiç boş yok; gerçekten de geçmiş yılların en ünlü divalarının seslendirdiği 23 klasik şarkı bir araya toplanmış. Shirley Bassey, Peggy Lee, Ella Fitzgerald, Judy Garland, Nina Simone, Edith Piaf, Julie London, Dinah Washington… Şarkılar da diva listesi kadar heyecan verici: I’ve Got You Under My Skin, Walk On By, Strangers In The Night, Exactly Like You, April In Paris, Fly Me To The Moon… Daha fazla söze gerek var mı?

>İstanbul Modern Sinema’da Şölen Var!

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/17 Mart 2007

Bu hafta sonundan başlayarak ay sonuna kadar İstanbul Modern’e gitmek için üç büyük nedeniniz var. Çünkü İstanbul Modern Sinema’da mart ayında üç önemli etkinlik yapılacak.

Birincisi, 2003 yılında üniversite öğrencileri tarafından düzenlenen “Uluslararası Animasyon Festivali”ne katılan Türk ve uluslararası yapıtlardan oluşan bir seçki sunulacak. Animasyondan hoşlanıyorsanız, bu festivale katılan çalışmaları 22 Mart Perşembe günü saat 19:00’da izleyebilirsiniz.

İkincisi, 23-31 Mart arasında, Uzakdoğu sinemasının parlak yönetmenlerinden Yimou Zhang’ın büyüleyici bir görsel şölen olan son filmi “Altın Çiçeğin Laneti” gösterilecek.

Üçüncü ve bana göre en önemli nedense, “Donnie Darko” adlı filmin mart ayı sinema programında yer alması. Aslında, bu olağanüstü filmin gösterilmesinin nedeni, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle, oyuncu Maggie Gyllenhaal’a “Özgür Ruh” başlıklı özel bir bölüm ayrılmış olması. Amerikan bağımsız sinemasının en yetenekli oyuncularından biri olan Gyllenhaal da, bu kült filmin oyuncularından.

29 Mart’a kadar sürecek bu özel bölümde, genç oyuncunun seksi, mazoşist ve ateşli sekreter rolüyle kariyerinin dönüm noktasına ulaştığı filmi “Secretary”nin yanı sıra, sıra dışı komedisi “Lütfen Beni Öldürme” (Stranger Than Fiction) ve yalnızca İstanbul Modern Sinema’da gösterilecek olan ödüllü son filmi “Sherrybaby” de yer alıyor.

Donnie Darko: Gelmiş Geçmiş En Yaratıcı Filmlerden Biri

Fakat benim bugün üzerinde durmak istediğim asıl konu Donnie Darko. En beğendiğim filmleri sıralamam gerekse, mutlaka ilk beşin içinde yer alacak olan, o yaratıcılığın doruklarında gezinen, karanlık, garip, provokatif ve son derecede ilginç film. Korku, şüphe, psikolojik dram, kara komedi, bilim kurgu, hepsi Donnie Darko’da bir araya gelmiş. 2001 tarihli film, bugün 32 yaşındaki olan genç yönetmen Richard Kelly’nin eseri.

Maggie Gyllenhaal dışında, Drew Barrymore, Patrick Swayze, Jena Malone ve ER dizisiyle tanınan Noah Wyle de rol aldığı filmin başrolünde, geçen yıl Brokeback Dağı adlı filmle büyük çıkış yapan Jake Gyllenhaal rol alıyor. Canlandırdığı karakter, Orta Amerika’da bir banliyöde tipik ailesiyle birlikte sıradanmış gibi görünen bir hayat süren ve sorunlu bir ergenlik dönemi geçiren 16 yaşındaki Donnie Darko’dur. Donnie, gördüğü şizofreni tedavisi için ilaç kullanan antisosyal bir gençtir. Annesiyle babası oğullarının davranışlarından endişe duysalar da onu anlamazlar. Gündüzleri sıkıcı ve normal bir yaşam süren Donnie uyurgezerdir. Bir gün yine uykusundan bir sesle kalkıp evinden dışarı çıktığında insan boyutlarında adı Frank olan bir tavşanla karşılaşır. Frank, ona 28 gün, 6 saat, 42 dakika ve 12 saniye sonra dünyanın sonunun geleceğini söyler. Ertesi gün bu defa pijamalarını giymiş bir halde bir golf sahasında uyanır ve bileğinde 28:06:42:12 yazılı olduğunu görür. Evine döner, fakat odasının üstüne bir jet motoru düşmüştür. Uyurgezer olması sayesinde ölmekten kurtulur. Donnie’nin yalnızca üç dostu vardır: Tüm garipliklerine karşın onunla çıkmayı kabul eden kız arkadaşı, hipnozla sorunları aşacaklarına inanan psikiyatristi ve yalnızca kendisinin görebildiği insan boyutlarındaki tavşan ya tavşan kostümü içindeki adam. Fakat Frank, Donnie’nin içindeki öfkeyi ateşleyip onu yıkıcı davranışlarda bulunmaya yöneltmektedir.

Amerikan Banliyölerindeki Hayata Eleştiri

Baştan sona garip ama ilginç diyaloglar ve sanrılarla dolu olan filmi izlerken, bir sonraki sahnede ne olacağı konusunda hiçbir tahminde bulunamıyorsunuz. Filmi izledikten sonra bile hiçbir şey anlamadığını söyleyenler az değil. Aslında, 1988 yılında Amerikan başkanlık seçimi sırasında geçen film, Reagan dönemine ve her şeyin normalmiş gibi gözüktüğü Amerikan banliyölerindeki hayata ciddi bir eleştiri getiriyor. David Lynch filmlerinde olduğu gibi, o banliyödeki insanlar sanki başka bir dünyadanmış gibi geliyor.

Donnie’nin hoşlanmadığı muhafazakar öğretmenine, çevresinde iletişim kuramadığı insanlara olan tavrı, okul, kilise, ev üçgeninde önceden biçimlendirilmiş hayat tarzını kabul edemeyişinden kaynaklanıyor. Ailede herkes birbirini umursuyor görünse de kimse gerçekten birbirini tanımıyor. Kullandığı ilaçlar, Donnie’nin iyileşmesine değil, aksine sürekli olarak hayal dünyasında gezmesine ve yalnızlığının giderek derinleşmesine yol açıyor. Film, 1980’lerin sonunda geçmesine karşın, bugünkü Amerikan toplumuna da ışık tutuyor.

Küçük bir bütçeyle çekilen bağımsız bir film olduğu göz önünde bulundurulursa, Donnie Darko, özel efektleri, Rene Magritte ya da Marc Chagall resimlerini andıran fantastik ve masalsı sahneleriyle de çok başarılı. Frank’in en masum hayvanlardan biri olan tavşan olarak seçilmesi ise ironik. Filmin övgüye değer yanlarından bir diğeri de müzikleri. Bana göre tüm zamanların en güzel şarkılarından iki tanesi filmin soundtrack albümünde yer alıyor: Echo and the Bunnymen’den “The Killing Moon” ve Joy Division’dan “Love Will Tear Us Apart”! Ayrıca Duran Duran’dan “Notorious”, Tears For Fears’den “Head Over Heels” ve The Church’den “Under The Milky Way” gibi unutulmaz şarkılar çok büyük bir incelikle kullanılmış.

Donnie Darko hakkında sayfalarca yazılabilir. Fakat yazılsa da böyle bir film tam olarak anlatılamaz. O nedenle, izlememiş olanlara kaçırmamalarını öneriyorum. Filmden hoşlanmasanız bile Jake Gyllenhaal’un muhteşem performansını görmüş olursunuz. İyi seyirler!

İstanbul Modern Sinema’da Donnie Darko gösterim gün ve saatleri:
17 Mart Saat 17:30/ 20 Mart Saat 20:00/ 23 Mart Saat 17:30
http://www.istanbulmodern.org

Written by zülalk

17 Mart 2007 at 21:39

Donnie Darko kategorisinde yayınlandı

>New York Doğumlu Brazilian Girls

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/10 Mart 2007

Gelecek hafta sonu İstanbul’da oldukça renkli konserler var. Müzikseverler olarak yine tercihte zorlanacağımız anlaşılıyor. Bir yanda Ankara, İstanbul ve İzmir illerini kapsayan bir turne için ülkemize gelen Pink Martini, diğer yanda ise dub, punk, funk, reggae, electronica, jazz ve bossa nova karışımı dinamik müziğiyle Brazilian Girls.

Neyse ki Brazilian Girls, İstanbul’un Beyoğlu’nda yeni açılan mekanı Ghetto’da 16 ve 17 Mart tarihlerinde iki gece sahneye çıkacak. Onları daha önce izlemeyenlere önerim; ne yapıp edip bu konserlerden birisine gitsinler. Çünkü sahne performansı bu kadar başarılı az grup izledim. Onları ilk kez birkaç yıl önce caz müzisyeni İlhan Erşahin’in New York’taki mekanı Nublu’da gördüm. Zaten grup da, 2003 yılında orada doğaçlama bir şekilde çalarken kurulmuş. Brazilian Girls, New York’un en iyi canlı müzik mekanlarından biri olarak görülen Nublu’nun küçüklüğünü avantaja dönüştürebilen gruplardan biriydi. Çılgınca dans eden seyirciler ile aralarında yarım metre bile olmadan, adeta yan yana durup, göz göze gelerek performans sergilemek, her müzisyenin yapabileceği bir şey değil. Nitekim, sahne şovları giderek öylesine ünlendi ki, Nublu’da mekanın tıka basa dolduğu haftalık konserler vermeye başladılar.

TEATRAL SAHNE PERFORMANSI

Brazilian Girls’ü 2005’i 2000’ya bağlayan yılbaşı gecesi, yine New York’ta yeni açılan bir başka kulüpte izleme şansım oldu. Bu defa, seyircilerin bulunduğu sahne dans pistinden yukarda ve uzaktaydı. Nublu’ya göre çok daha büyük bir mekandaydık, ama onlar herkesi, hatta yeni yıla eğlenceden tavana vurup sonra da bayılana kadar dans ederek girme beklentisi içinde olanları bile eğlendirmeyi yine başardılar.

Sahne performansı bakımından değerlendirecek olsam, Brazilian Girls, 10 üzerinden 10 verebileceğim az sayıda gruptan biri. Bunda caz vokalisti olarak müzik kariyerine başlayan ve Almanca, İspanyolca, Fransızca, İtalyanca ve İngilizce olmak üzere beş farklı dilde şarkı söyleyen Sabina Sciubba’nın rolü büyük. Bir İtalyan-Alman çiftin kızı olarak Roma’da dünyaya gelen Sciubba, Münih ve Nice’te büyümüş. Sabina Sciubba’nın tek özelliği, şarkı söyleme yeteneği değil; aynı zamanda o yeteneğini sahnede ortaya koyduğu teatral görsellikle birleştirerek çok ilginç bir hale getirebiliyor. Maskeler ve çarpıcı dekolte kıyafetler, seksi şarkı sözleri ile bir araya gelince gerisini siz düşünün artık… Sadece düşünmekle yetinmek istemezseniz, grubun internet sitesine girip, “Jigue” adlı şarkıya çektikleri klibi izleyin.( http://www.braziliangirls.info ) Tarzı Alison Goldfrapp’ı andırsa da, Sabina sahnede çoğunlukla gözlerini bantla kapatıp şarkı söylediği için sanki başka bir dünyadan gelmiş gibi duruyor. Bana kalırsa bu oldukça akıllıca… Kim uzaylıları merak etmez? Üstelik öyle güzel şarkı söylüyorlarsa! Sciubba, gözlerini kapamasının nedenini, “biraz şaka olsa da, biraz da politik” diye açıklıyor: Sokakta kimse onu tanımazsa ne isterse onu yapabileceği için. Öyleyse, koca bir alkış Sabina’ya!

BREZİLYALI KIZLAR BREZİLYALI DEĞİL

Grubun pop kültürünü alaya alan tavrı, isimlerine de yansımış. Çünkü, Brazilian Girls adını taşıyorlar ama grup elemanlarının hiçbirisi Brezilyalı değil, hepsi New York’ta yaşıyor. Üstelik solist Sabina dışında diğerleri de erkek. Didi Gutman keyboard, Jesse Murphy bas, Aaron Johnston bateri çalıyor. Ama itiraf edin, adı “Brezilyalı Kızlar” olan bir grup kimin dikkatini çekmez ki?

Seksi şarkı sözleri deyince, bütün şarkılarının yalnızca bu konuya odaklandığını düşünmeyin. Aristokratlara karşı çiftçilerin savaşını anlatan “Die Gedanken Sind Frei” (“Thoughts Are Free”) ya da ünlü şair Pablo Neruda’nın “Me Gustas Cuando Callas” (“I like you when you’re silent”) adlı şiirinden esinlenen romantik şarkıları da var. Burada biraz konuyu saptırıp, Neruda’nın şiirinin güzelliği kadar sarsıcılığını da belirtmeden geçemeyeceğim. Neden Neruda sevgilisini o sessizken sever? Yaşasaydı ve olanağım olsaydı sormak isterdim ona. Neden Martin Gore (Depeche Mode) sözcüklerin gereksiz olduğunu söyleyip “Enjoy The Silence” (Sessizliğin Keyfini Çıkar) der? Neden Gabriel Garcia Marquez aşık olduğu genç kızı o uyurken seyretmeyi sever ve konuşmasını istemez? Üzerinde düşünmeye değer…

Konuya geri dönersek, 2005 yılında grupla aynı adı taşıyan ilk albümle dikkatleri çeken Brazilian Girls, geçtiğimiz sonbaharda ikinci albümleri “Talk To La Bomb”u yayımladı. Gösterdikleri başarı onları David Letterman’ın şovuna bile taşıdı. Bu şov, Amerika’da üne kavuşmanın en iyi yollarından biri olduğuna göre, sanırım bundan sonra onların adı müzik dünyasında çok daha fazla duyulacak. Zaten Amerikalılar, grubun İngilizce olmayan şarkılarını bile sevip beğendiğine göre bu işte var bir iş…

Brazilian Girls’ün bu yılki turne planı oldukça yoğun. Dünyanın her yerinde verdikleri konserlerin yanı sıra, en önemli müzik festivallerinden Coachella ve Bonnaroo’ya katılacakları da kesinleşti. İstanbul’daki konserden hemen sonra Miami’deki meşhur elektronik müzik festivali Ultra’da sahneye çıkacaklar. Bu koşuşturma içinde onları ilk Avrupa turneleri kapsamında hemen yanı başınızda yakalamışken kaçırmayın derim. Eğleneceğiniz garanti.

Written by zülalk

10 Mart 2007 at 21:48

>Konser Salonlarındaki Sigara Terörü

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/3 Mart 2007

A: “Sigaranızın dumanını olduğu gibi yüzüme üflüyorsunuz, farkında mısınız?”
B: “Sigara içmek yasak mı burda? Böyleleri gelmiş konsere, yazık olmuş! Evde oturmalı bunlar!”

Beyoğlu’nda bir konser salonunda geçen bu diyalogda ben, acı kokulu sigara dumanının bombardımanı altında kalıp neye uğradığını şaşıran A’yım. Karşımdaki de yirmili yaşlarında gözüken bir bayan. Buna benzer diyaloglar giderek yaygınlaştığı ve konser salonlarında terör estirdiği için, sonunda bu konu hakkında yazmaya karar verdim. Aslında gazetenin cumartesi günleri yayımladığı bu ekin, daha çok insanlara hayatın güzel yanlarını yansıtması hoşuma gidiyor. Zaten yeterince sorunlarla boğuşan insanlar, en azından hafta sonu kültür ve sanat haberleriyle biraz olsun rahatlayabilirler diye umuyorum. Fakat bu hafta, bazılarının hiç hoşuna gitmeyeceğini bilsem de, olumsuz bir yazı yazacağım. Çünkü bazen olumsuzluğu yazmamanın kendisi, sonunda en büyük olumsuzluğu yaratabiliyor.

Ben, hem işim gereği, hem de sevdiğim müzisyenleri canlı dinlemekten çok zevk aldığım için sık sık konserlere gidiyorum. Fakat sigara dumanı yüzünden her defasında hevesim kursağımda kalıyor. Ne yazık ki bu, benim kişisel bir sorunum olmaktan çok öte, birçok insanın ortak şikayeti. O nedenle, bu yazıyı benim gibi düşünenler adına yazıyorum.

TOPLUM İÇİNDE YAŞAMAK VE FARKLI OLANA HOŞGÖRÜ

Gazetelerde geçen günlerde çıkan bir haberle karşılaşmışsınızdır; Fransa gibi sigarayı icat eden bir ülkede bile artık kamuya açık kapalı alanlarda sigara içilmesi yasaklandı. Avrupa’nın birçok ülkesinde ve Amerika’da artık bu konu tartışılmıyor bile. Nedeni basit. Burada sigaranın insan sağlığına verdiği zararları ortaya koyan bilimsel gerçekleri sıralayacak değilim. Bu gerçekleri bilerek sigara içme tercihinde bulunanlara bir diyeceğim yok. Elbette, her birey sigara içip içmeme konusunda kendi tercihini yapmakta serbesttir. Fakat kapalı bir alanda bir arada bulunmak durumunda kaldığımızda, bir başkası içiyor diye ben de onun dumanını solumak zorunda olmamalıyım. Bu kadar açık aslında. Hep söylenir ya; birisinin özgürlüğü bir başkasının özgürlüğünü engellememelidir.

“Niye bu kadar büyütüyorsun?” diye soranlar olabilir. “Sigara dumanının üzerine yapışan kokusundan rahatsız oluyorsan konserden sonra evine git, gir banyoya yıkan, temizlen. Kıyafetlerini de at makineye yıka, paltonu kuru temizlemeciye gönder” diyebilirsiniz. Bunları zaten yapıyorum ama benim asıl sorunum, solumak zorunda kaldığım, genzimden geçerek gözlerimden yaşlar akmasına ve midemin bulanmasına neden olan o acı dumanla. Çok sevdiğim ve günlerce heyecanla beklediğim Echo & the Bunnymen konseri sona ermeden salonu terk etmeme neden olan o dayanılması olanaksız dumanla.

Sorun öyle boyutlara varmış durumda ki, sanki başkalarının sağlığını tehdit eden davranıştan sigara içmeyenler sorumluymuş gibi, onların konser salonlarına gelmemesi istenebiliyor! Oysa sigara içmeyenler içenlere, “evinizde oturun, gelmeyin konsere” demiyor, sadece sigarayı kapalı alanda içmemelerini istiyorlar. Kent içinde beraber yaşamanın ana kuralının başkalarına saygıdan geçtiğini unutan bir toplum olma yolunda hızla ilerliyoruz. İnsanlar artık kendisine benzemeyene, kendisi gibi davranmayana hoşgörüyle yaklaşamaz oldu. Bu soruna, “Sigara içmiyorsan gelme konsere, evinde otur!” diyecek kadar faşizan bir yaklaşımla herhangi bir çözüm bulunabilir mi?

DÖNEN ÇARKLAR VE SİGARA

Gittiğim konserlerde karşıma çıkan üzücü bir gerçek de, çoğunluğu üniversite öğrencisi olan gençlerin, sigara içmeyi, “hoş, havalı” anlamında kullanılan, yaygın deyimle “cool” ifadesiyle tanımlaması… Ama inanın, artık 2007 yılında bu hiç de “cool” değil. Bir zamanlar öyle görülüyordu belki. Hollywood filmlerinde John Wayne’i ya da Humphrey Bogart’ı kısık gözleriyle sigara dumanını havaya üflerken gören insanlar etkileniyordu mutlaka. Gerçi filmlerde hala böyle sahneler var.

Sigara paketlerinin üzerinde kocaman harflerle yazan, “Sigara Öldürür” yazısına karşın, neden hala insanların bir de üstüne para vererek onu içmeye devam ettiklerini soruyorum kendime. Filmlerde rol alan aktörlerin yanı sıra, konserlerde kimi müzisyenler de kendisine hayran gençlere bakarak sigarasını tüttürüyor. İdolleri, arkadaşları, aile bireyleri içiyorsa onlar neden içmesin? Bir de bakıyorsunuz, hemen her konserde, salonun girişinde bir sigara firmasının renkli ışıklarla süslü standı kurulmuş; parlak, seksi kıyafetler içindeki genç kızlar gelen geçene bedava çakmak dağıtıyor. Çünkü o firma konsere sponsor olmuş… Reklam yapılacak… Dünyada günde 11 bin, yılda 4 milyon kişi sigara yüzünden ölürken, bazıları sırf pasif içici olma nedeniyle sağlığını kaybedip, ağır bedeller öderken, birileri de para kazanacak. Bu çark ve sistem böyle dönecek…
Siz bunu mu “cool” buluyorsunuz?

Written by zülalk

02 Mart 2007 at 22:03

sigara terörü kategorisinde yayınlandı