Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for Nisan 2007

>Coldcut’la Görsel-İşitsel Yolculuk

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 28 Nisan 2007

Bu gece (28 Nisan) saat 11’de rüya aleminde bir yolculuğa çıkmak ister misiniz? Yanıtınız “evet” ise ve İstanbul’daysanız, o zaman buyrun elektronik/dans müziğinin en yaratıcı isimlerinden biri olan Coldcut’ın Babylon’daki “Journeys by VJ” adlı müthiş performansına! Coldcut, aslında bir ikili ama bu defa Matt Black sahnede yalnız olacak ve geleceğin tekniğini günümüze taşıyacak. Bunun ne olduğunu anlatmaya çalışacağım, ama önce konuya yabancı olanlar için biraz Coldcut’tan söz etmek istiyorum.

Neden Coldcut?

Bu soruya yanıt vermem gerekse, yaptıkları her çalışmada üst düzeyde bir yaratıcılık olduğunu; yeni teknolojik gelişmeleri müziklerine yansıtmak konusunda çok başarılı olduklarını; yirmi yılı aşkın bir süredir punk tavırlarından ve çok kültürlülük anlayışlarından ödün vermeden müzik yaptıklarını ve bu nedenle onların projelerine karşı her zaman heyecan duyduğumu söylerim. Peki, kim bu Coldcut?

“Dans pistlerinin büyücüleri” ya da “turntable cambazları” olarak tanınan Coldcut, 80’li yıllarda Londra’da bir plakçı dükkanında tanışan Matt Black ve Jonathan More’dan kurulu. İkili, 20 yıllık kariyerlerinde elektronika’dan hip-hop’a ve caz müziğine kadar uzanan farklı tarzları bir araya getiren çok sayıda çalışmaya imza attılar. “Ahead Of Our Time” adlı ilk plak şirketlerini kurup, çalışmalarında Led Zeppelin ve James Brown gibi birçok grup ve müzisyenden sample’lar kullanarak dikkat çektiler. 1987 yılında yayınlanan “Say Kids, What Time Is It?” adlı şarkı ile dans kültürüne yeni bir kimlik kazandıran ikili, bir yıl sonra vokalde ünlü şarkıcı Yazz’ın yer aldığı “Doctorin’ The House” ile ilk büyük çıkışını gerçekleştirdi. Yine vokalde Yazz’ın eşlik ettiği “The Only Way Is Up” adlı şarkıyla İngiltere listelerinde bir numaraya kadar çıktılar. Onlara büyük başarı getiren bir diğer şarkı ise, Lisa Stansfield’in seslendirdiği “People Hold On” oldu.

1991’de “break-beat”, “trip-hop” ve “trip-caz” ezgilerini bir araya getiren ilginç çalışmalarıyla dikkat çeken Ninja Tune adlı ikinci plak şirketlerini kurdular. Böylece büyük plak şirketleri tarafından beğenilmeyi bekleyip yönlendirilmek yerine, istedikleri albümü istedikleri zaman yayımlıyorlar. (Buradaki D.I.Y. yani punk felsefesinin temelini oluşturan ve Türkçe’ye “kendin yap” olarak çevrilen “Do It Yourself” tavrına dikkat çekiyorum.) Bu plak şirketini yönetirken izledikleri sistem de takdiri hak ediyor. Çünkü yayımlanması düşünülen her albüm hakkında şirkette çalışan her kişinin, büro işlerini yapanların bile, söz söyleme hakkı olduğunu kabul edip, onların da fikrini alıyorlar. Bağımsız plak şirketleri arasında saygın yerini koruyan Ninja Tune’un yanı sıra, hip-hop ağırlıklı Big Dada adlı bir plak şirketleri daha var. Keşfedilmeyi bekleyen yetenekli müzisyen arayışları yıllardır aralıksız devam ediyor.

Coldcut’ın gerçekleştirdiği en ilginç yeniliklerden birisi, 1997’de görsel ve işitsel eşgüdümü sağlayan VJamm adlı kendi video yazılım sistemlerini yaratmaları oldu.

Yaklaşık dokuz yıl aradan sonra, geçtiğimiz yıl “Sound Mirrors” adlı yeni bir albüm yayımladılar. Hepsinde farklı vokalistlerin kullanıldığı değişik tarzlarda on iki şarkıdan oluşan albüm, ikilinin ilham verici çalışmalarına devam ettiğinin bir diğer kanıtı.
Bu albümden sonra Coldcut’ın bir sonraki projesi, bu yıl İstanbul Bağımsız Film Festivali kapsamında da gösterilen “Sound Mirrors” adlı filmdi. Bu projede, “görülen aslında duyulandır” anlayışıyla yeni bir boyutun kapılarını açtılar. Proje için çok sayıda yönetmenden, kendi görüntülerini en az düzeyde tutacakları, farklı, baş döndürücü ve biraz da komik videolar yapmalarını istemişlerdi. Sonuçta ortaya çıkan videolar, geleneksel müzik videosu kavramını tamamen değiştirdi.

Babylon’daki “Journeys by VJ” Performansı

Yıl 2007… Coldcut’ın nefes kesen serüveni bugünlerde “Journeys by VJ” projesi ile devam ediyor. Sahnede 4 ayrı deck’i (turntable, mikser, sample düzenleyici, ritim kaydedici) farklı birer enstrüman gibi kullanabilen grup, böylece şarkılarını sınırsız bir düzlemde parçalıyor ve yeniden farklı formatlarda birleştirebiliyor. Bu tekniğin nereden geldiğini sorarsanız, yanıtı gerçekten ilginç: Beat kuşağının en renkli yazarlarından biri olan William S. Burroughs’un kolaj tekniğinden. (Ünlü yazar, kitaplarında güçlü bir karışım yaratabilmek için, karikatürlerden, bilimkurgu yapıtlarından, çeşitli filmlerden düşünceler alarak bunları karışık bir şekilde düzenleme tekniğini kullanmıştır.)

Bu ipuçlarından da anlaşılabileceği gibi, bu gece Babylon’da Ninja Tune ezgileri, parti klasikleri, çizgi film ve kült klasiklerin yer aldığı bir görsel-işitsel yolculuk yapılacak.

Written by zülalk

29 Nisan 2007 at 20:32

Coldcut, Matt Black kategorisinde yayınlandı

>3 Kadın 3 Albüm

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/21 Nisan 2007

Bugün üç yeni albümden söz edeceğim. Üçü de muhteşem sesli çok güzel üç kadın sanatçıya ait. Üçü de kansere yakalanıp yaşama veda etti. Ama üçü de hala sesleriyle yaşamaya devam ediyor…

Nina Simone- Remixed & Reimagined

Tam dört yıl önce bugün Nina Simone aramızdan ayrıldı. Bugün onun anısına yayımlanan yeni bir albümü dinliyorum. Nina Simone’u tanıtmaya gerek var mı bilmiyorum. Gelmiş geçmiş en güzel seslerden biri. Besteci, şarkı sözü yazarı, aranjör, piyanist. Irkçılığa karşı verilen insan hakları mücadelesinin en önemli isimlerinden biriydi Nina Simone. Daha 10 yaşındayken verdiği ilk konserinde ırkçılığın ne demek olduğunu yaşayarak öğrenmişti. Konser salonunda ilk sırada oturan annesiyle babası yerlerini beyaz bir çifte bırakmak zorunda kalmıştı. Daha sonraki yıllarda, resmen açıklanmasa da prestijli müzik okulu Curtis Enstitüsü’ne derisinin rengi nedeniyle kabul edilmedi. Erken yaşta yaşadığı bu olaylar, daha sonraki yıllarda sanatının asıl işlevini, içinde yaşadığı dönemi yansıtmak olarak tanımlamasına ve toplumsal konularda hiç çekinmeden tavır almasına neden oldu.

Nina Simone, 2003’te öldüğünde arkasında bestelediği 500’den fazla şarkı, 60’tan fazla albüm bıraktı. Müziği çoğunlukla caz olarak nitelense de o hiçbir sınıflamayı kabul etmedi; ona göre “jazz” sözcüğü birçok beyaz için siyahlarla ve ucuz, değersiz şeylerle özdeşleştiriliyordu. Bu nedenle “jazz” tanımlamasını reddediyor ve siyahların klasik müziğini yaptığını vurguluyordu. Gerçekten de kariyeri boyunca blues, soul, R& B, gospel, funk, jazz gibi birçok müzik türünden esinlenen şarkılar söyledi. Nina Simone’nin hayatı ve müziği; disko dönemi sonrası 70’lerin sonu ve 80’lerin başında New York ve Chicago’da önem kazanmaya başlayan club underground kültürünün yükselişiyle güçlü bir etki yarattı.

Sony & BMG Music tarafından yayımlanan bu yeni albüm ise, Nina Simone’un olağanüstü sesini ve müziğindeki Afrika ritimlerini elektronik altyapı ile buluşturan yaratıcı bir çalışma. Coldcut, François K., Chris Coco, DJ Logic, Organica gibi günümüz dans ve elektronik müziğinin ünlü DJ/yapımcılarının yeniden hayat verdiği bu şarkılar, efsanevi sanatçının 1967-74 yılları arasındaki en sevilen eserlerini kapsıyor. Öyle görünüyor ki, bu şarkılar önümüzdeki günlerde dans kulüplerinde çok sık duyulacak. Her zaman kendi çağının ötesinde bir müzik anlayışına sahip olan Nina Simone, 20. yüzyılın en önemli sanatçılarındandı. Kendi döneminde yaşayan birçok müzisyeni etkilediği gibi, bugün de hala ilham kaynağı olmaya devam ediyor.

Lorraine Hunt Lieberson Sings Neruda Songs

Geçtiğimiz yaz 52 yaşındayken göğüs kanserinden yaşamını yitiren Amerikalı ünlü mezzo-soprano Lorraine Hunt Lieberson’ın Neruda şarkılarını yorumladığı yeni bir albüm yayımlandı. Lieberson, kariyerine keman çalarak başlamış, olağanüstü güzellikteki sesi ve başarılı performanslarıyla sahnelerin yıldızı olmuştu.

2001’de Musical America tarafından “Yılın Vokalisti Ödülü” ile onurlandırılan sanatçı, 2005 yılında eşi Peter Lieberson’un Şilili şair Pablo Neruda’nın aşk şiirlerine yaptığı besteleri, dünyaca ünlü şef James Levine yönetimindeki Boston Senfoni Orkestrası eşliğinde yorumlayarak büyük beğeni kazandı. Ölümünden sonra, bu eserlerden beş tanesi bir araya getirilerek 32 dakikalık bir albüm olarak yayımlandı. Bir anma albümü niteliğindeki bu çalışma, her biri aşkın farklı bir yönünü yansıtan Neruda şiirlerinin Lieberson’un muhteşem sesiyle buluştuğu eşsiz bir bir klasik müzik ziyafeti sunuyor.

Rosemary Clooney-The Reprise Years

Bu isim ilk anda pek tanıdık gelmeyebilir ama soyadını herhalde duymuşsunuzdur. 1950’lerin ünlü caz şarkıcısı ve oyuncu Rosemary Clooney, aynı zamanda günümüzün yaşayan en seksi erkeği olarak ilan edilen aktör George Clooney’in halası. 1968 yılında yakın arkadaşı Robert F. Kennedy cinayetine tanık olduktan sonra, geçirdiği psikolojik rahatsızlık sonucunda çalışmalarına ara veren Rosemary Clooney, 1976 yılında müziğe geri döndü. 2002’de akciğer kanserinden öldüğü tarihe kadar da her yıl bir albüm yayınlamayı sürdürdü.

ER dizisindeki rolüyle Emmy Ödülü’ne aday gösterilen sanatçı, ölmeden kısa bir süre önce 2002 Grammy Ödüllerinde Yaşam Boyu Başarı Ödülü’ne değer görüldü. Bu yıl yayımlanan “The Reprise Years” adlı albüm, efsanevi ses Frank Sinatra’nın markası Reprise Records için kaydettiği 21 şarkıdan oluşuyor. Caz ve blues sevenlere, özellikle 1950’lerin ve 1960’ların caz müziğine ilgi duyanlara hitap edebilecek sıcacık, romantik bir albüm.

Written by zülalk

22 Nisan 2007 at 19:53

>Haftanın Konserleri

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/14 Nisan 2007

Bugün gelecek hafta İstanbul’da konser verecek iki gruptan söz etmek istiyorum. Müzikteki yenilikleri merak edenler için!

New York’tan Heyecan Verici Bir Karışım: Kudu

Caz sevenler, dans müzik dinleyenler, pust-punk’la coşanlar, funk’la coşanlar, goth hayranları, pop hayranları, hip-hop düşkünleri, soul düşkünleri, drum&bass meraklıları, rock meraklıları! Bu duyuru herkese; çünkü 19-20-21 Nisan tarihlerinde İstanbul Ghetto’da Kudu’nun konseri var. Birçok farklı müzik türünün dinleyicisine hitap eden bir müzik yapan bu grup, İlhan Erşahin’in New York’taki kulübü Nublu’nun giderek parlayan yıldızlarından.

Basta ve vokalde etkileyici sesiyle Sylvia Gordon ve davulda Deantoni Parks’dan kurulu Kudu’yu daha önce sahnede izlemiş birisi olarak, Ghetto’daki bu fırsatı kaçırmayın derim. Neden mi? Çünkü Kudu, günümüzde çok büyük ölçüde beyaz müzisyenlerin öne çıktığı indie müzik sahnesine gerçekten farklı bir soluk getiriyor. Onları daha yakından tanıtmak için, grubun kurucularının her ikisinin de başarılarla dolu birer kariyeri olduğunu ve ilk olarak dünyaca ünlü müzik okulu Berkeley’de tanıştıklarını söyleyebilirim. Bas çalmayı okulda öğrenen Sylvia, aynı zamanda şarkı sözlerini de yazıyor. Üç yaşından bu yana davul çalan Deantoni Parks ise çok başarılı bir programcı olarak biliniyor. Bugüne kadar birlikte ya da ayrı olarak, aralarında John Cale, Lauryn Hill, Q-Tip, Vernon Reid gibi müzisyenlerin de bulunduğu çok sayıda isimle çalışmışlar. Müzikleri olabildiğince yaratıcı, dinamik ve elektro-pop ya da nu-pop alanına yenilikler getiren hareketli dans ritimleriyle dolu.

Eğer elektronik keyboard, güçlü davul vuruşları ve kışkırtıcı şarkı sözlerini yorumlayan bir kadın sesinin nasıl özgün bir şekilde bir araya geldiğini ve nasıl hareketli, eğlenceli ve seksi bir sunumla yansıtıldığını görmek istiyorsanız, Kudu’nun konserine gitmeniz gerek. (Biraz uzun bir cümle olduğunun farkındayım ama Kudu’ya uydu bana kalırsa. Onların müziği de ilginç bir karışım sunuyor nasılsa.) Ünlü müzik dergilerinden Mixer, “Kudu’nun konserine gitmek, ilk kez aşık olmak gibidir. Aklınıza takılıp kalan çılgın, yeni ve heyecan verici bir şeye benzer” diyor, benden hatırlatması.

Almanya’dan Elektro-pop: Ms. John Soda

Haftanın ikinci dikkat çekici konseri Almanya’nın Weilheim kentinden. Geçtiğimiz yıl Parkorman’da yapılan Radar Live kapsamında sahne alan Ms. John Soda. Electro-pop’un sevilen grubu, bu kez 22 Nisan Pazar akşamı garajistanbul’da bir konser verecek.

Ülkemizde de çok sayıda hayranı bulunan Ms. John Soda, hem indie rock hem de elektronik müzik dinleyicisine hitap ediyor. Grup esas olarak, deneysel çalışmalarıyla bilinen Couch grubundan tanıdığımız keyboardçu Stefanie Böhm ile The Notwist/Tied&Tickled Trio’daki çalışmaları ile ünlenen basçı Micha Acher tarafından kurulmuş. İkiliye ayrıca yine Couch’dan Thomas Geltinger ve FSK’dan Carl Oesterhelt eşlik ediyor. Stefanie Böhm, Ms. John Soda’nın vokallerinde karşımıza çıkarken, Micha Acher programlamaya imzasını atıyor. İlk olarak 2003 yılında yayımladıkları single No P. Or D. ile indie müzik meraklılarının dikkatini çeken grup, daha sonra çoğunlukla The Postal Service’e benzetilen ve farklı seslerin kullanıldığı elektronik altyapılı müziğiyle adından söz ettirdi. 2006 tarihli Notes and The Like adlı albümleriyse, grubun bütün dünyada elektro-pop kategorisinde yerini sağlamlaştırmasını sağladı.

Ms. John Soda’nın müziği melodik, yumuşak ve basit; altyapı elektronik ama gitar, davul ve kimi zaman da yaylıların kullanımındaki farklılık analog bir özellik de katıyor. Stefanie Böhm’ün olgun bir sesi var ama en önemli özelliği onu nasıl kullanacağını bilmesi. Bazen melankolik bir havada konuşur gibi söylüyor, öyle ki sesini adeta bir enstrüman gibi kullanabiliyor ve bana göre grubun müziğini ilginç kılan en önemli faktörlerden birisi de bu. Ms. John Soda, geçen yıl açık havada oldukça başarılı bir performans sergilemişti. Bakalım bu yıl garajistanbul’daki konser nasıl olacak?

Written by zülalk

15 Nisan 2007 at 20:40

Kudu, Ms. John Soda kategorisinde yayınlandı

>İsveç’in Gizemli Sesi İstanbul’da

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/7 Nisan 2007

“Melankolik şarkıların İsveçli kırılgan sesi” dersem, kimden söz ettiğimi herhalde pek çok kişi hemen anlar: Elbette Jay-Jay Johanson. 1969 doğumlu müzisyenin, ülkemizde özellikle 30’lu yaşlarında olanlar arasında sadık bir hayran grubu var. Yedinci albümünü yayımlayan Johanson, 14 Nisan’da İstanbul Taksim’deki Balans’ta bir konser verecek. Kendisine konser öncesinde merak ettiklerimi sorma olanağı buldum ve doğrusu albümde en beğendiğim şarkının derin bir hikayesi olmadığını öğrenince de şaşırdım. Ama pek ikna olamadım ya da olmak istemedim. “Kes saçlarını/Değiştir ismini/Her son yeni bir başlangıçtır/Bitti artık/Fakat hiçbir zaman aynı olmayacak” diyen bir şarkının nasıl hikayesi olmaz ki?

“Antenna” adlı albümünüzle belirgin bir şekilde electroclash tarzına yönelmiştiniz. Oysa yeni albümünüzde caza özgü unsurlar daha öne çıkıyor. Siz bu son çalışmanızı daha öncekilere göre müzikal açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz?

“The Long Term Physical Effects Are Not Yet Known”, benim için ilk üç albümüm, Whiskey, Tattoo ve Poison’ın devamı niteliğinde. Bu ilk üç albüm dışındakiler, Antenna ve Rush, deneysel çalışmalardı, aslında bir takma isim altında da yayımlanabilirlerdi. Antenna’da daha çok elektronik sound’u denemek istedim. Rush’da ise dans müziği yapabilir miyim diye bakmak istedim. Fakat şimdi bu yeni albümle, dördüncü defa, kendi tarzım olduğunu hissettiğim müziği yaptım. Soundtrack’lerden etkilenen, daha çok gizemli ve karanlık unsurlar var içinde. Bunun benim şarkı yazma tarzıma ve sesime en çok uyan tür olduğunu düşünüyorum.

Müziğinizin eklektik bir paleti var; caz, pop, elektronika ve trip-hop bir arada. Müziğin mutlaka tanımlanması gerekmiyor elbette ama merak ettiğim siz bu çeşitliliği nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sizin bütün bu saydıklarınızla birlikte, insanların folk şarkıcısı/bestecisi olarak tanımladıkları grubun bir parçası olmak isterim. Giderek minimalist ve akustik bir tarza yöneliyorum.

Yeni albümünüzün de dramatik bir havası var ve yine o eski yalnızlık duygusunu barındırıyor. Bu duyguların kaynağı ne? Üzgün şarkıları sevmeniz mi?

Ben buyum ve o duyguları sürekli içimde taşıyorum. Olduğu gibi görünmek ve kırılganlık benim özelliklerim arasında. Fakat evet, üzgün şarkıları sevdiğimi de kabul etmem gerek.

Müziğinizin “yağmur müziği” olarak tanımlanmasına ne diyorsunuz?

Ya da gece yarısı müziği, alacakaranlık şarkıları, karanlık orman melodileri… Bilmiyorum.

Albümdeki en dikkat çekici şarkılardan birisi, “Tell Me When The Party’s Over/Prequiem”. Bu şarkının özel bir hikayesi var mı?


Albümde benim açımdan en önemli şarkılar, Only For You, She Doesn’t Live Here Anymore, Rocks In Pockets, Coffin ve As Good As It Gets. Bunlar hakkında saatlerce konuşabilirim, ama o şarkı sadece bir fikirle ilgiliydi. Orkestra elemanları tam enstrümanlarını akord etmeye başladıkları anda polis helikopterleri de yaklaşıyordu. Ve bunun farkına varmak gerçekten ilginçti.

Albüme “The Long Term Physical Effects Are Not Yet Known” (Uzun Dönemli Fiziksel Etkiler Henüz Bilinmiyor) adını vermenizin nedeni neydi?

Bir süredir içimde taşıdığım bir hissi anlatıyor. Uzun zaman önce keşfettiğim ve benim için çok önemi olan albümler var ve onları hala neredeyse her gün dinliyorum. Nasıldır bilirsiniz, örneğin ilk Chet Baker albümüm, ilk David Sylvian, ilk Portishead unutulmaz… Ben de kendi şarkılarımın, albümlerimin bazı insanlar üzerinde böyle uzun dönemli etkilerinin olmasını ve yirmi yıl boyunca ya da daha uzun bir süre dinlenmesini umuyorum sadece. Fakat bu etkinin olup olmayacağı ya da nasıl olacağı henüz bilinmiyor.

Müzik yaparken nelerden etkileniyorsunuz? Belli bir şeyden söz edilebilir mi yoksa birçok farklı unsur mu bir araya geliyor?

Şarkı yazma/besteleme söz konusu olduğunda etkilendiğim belli bir şey yok, sadece sözcükler ve melodiler var. Fakat düzenleme ve prodüksiyondan söz ediyorsak, o zaman bazı soundtrack çalışmalarının ve düşük tempolu deneysel alternatif müziklerin etkisiyle değişik fikirler edindiğimi söyleyebilirim.

Written by zülalk

08 Nisan 2007 at 20:51

Jay Jay Johanson kategorisinde yayınlandı

>Amerika’nın 44. Başkanı Kim Olabilir? (II. Bölüm)

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Strateji Eki/ 2 Nisan 2007 Yıl:3 Sayı:144

Geçen hafta bu konuyu ele aldığımız ilk yazıda, Amerika’da 4 Kasım 2008 tarihinde yapılacak Başkanlık seçimine katılacak adaylardan öne çıkanları tanıtmış ve seçilebilirliği etkileyecek temek faktörleri sıralamaya başlamıştık. Birinci bölümde, A) Karakter, B) Seçim Kampanyası İçin Yardım Toplama Kapasitesi C) Sosyal Konulardaki Tutumlar: Eşcinsel Evliliği, Kök Hücre Araştırmaları, Kürtaj, Silah Kontrolü olarak belirlenen bu faktörlere, yazının bugünkü ikinci bölümünde devam ediyoruz.

D- Irk ya da Etnik Köke

Seçmenlerin partilerden daha çok adaylara göre oy kullandığı iki partili Amerikan sisteminde, oyların, Demokrat Parti ve Cumhuriyetçi Parti arasında birbirine çok yakın bir oranda dağıldığı göze alınırsa, “kararsız kalan seçmeni de yakalayabilecek ve toplumun geneline hitap edebilecek aday” faktörü çok önem kazanıyor.

Bu faktör, her iki partiyi de en çok düşündüren konu. Demokratlar geçen yıl Kongre seçimlerinde yakaladıkları rüzgarı arkalarına alıp, Bush sonrası dönemde Beyaz Saray’ı da ele geçirmek istiyorlar. Bu nedenle, “Amerikan halkı tarafından seçilebilirliği en yüksek olanı” kendi başkan adayları olarak belirlemeleri gerekiyor. USA Today-Gallup tarafından 2-4 Mart tarihleri arasında yapılan bir araştırmaya göre, Demokratlar arasında Hillary Clinton % 36, Barack Obama % 22, Al Gore % 18 (aday olmayacağını açıklamasına karşın Demokratlar arasında popülerliğini koruyor), John Edwards % 9, Joseph Biden % 3 (Delaware Senatörü-Demokrat), Wesley Clark % 2 (henüz aday değil), Bill Richardson ise % 1 oranında tercih
ediliyor. Bu sıralama karşısında sorulan soru şu: Amerikan halkı bir kadını ya da siyah ırktan bir politikacıyı başkan seçmeye hazır mı? Hillary Clinton ya da Barack Obama önseçimleri kazanıp Demokrat Parti adayı olarak seçime girerse, buna Amerikan halkının tepkisi nasıl olur?

Bir Afrikalı-Amerikalı ya da Hispanik Amerikan Başkanı Olabilir mi?

Cumhuriyet gazetesinin 1 Ağustos 2004 tarihli sayısında çıkan yazımda şu satırlar yer alıyordu: “Kör bir iyimserlikten ya da hakkında konuşmazsak işsizliğin yok olup gideceğini, sağlık sorunlarının kendi kendine çözüleceğini sanan bir boş vermişlikten bahsetmiyorum. Daha temel bir şeyden söz ediyorum. Bu, ateşin etrafında oturup özgürlük şarkıları söyleyen kölelerin umudu; uzak kıyılara kaçan göçmenlerin umudu; Mekong Deltası’nda devriye gezen genç askerlerin umudu; bir işçinin zorluklara göğüs geren oğlunun umudu; Amerika’da kendisine de yer olduğuna inanan garip isimli çelimsiz çocuğun umudu! Bu umudun azmi!”

Bu sözlerin sahibi, 26-29 Temmuz 2004 tarihlerinde Boston’da yapılan Demokrat Parti Kurultayı’nda muhteşem bir konuşma yapan Barack Obama’ydı. Son derece etkileyici üslubuyla, ben dahil salonda bulunan binlerce kişiyi ayağa kaldıran Obama, tartışmasız kurultayın yıldızıydı. Dört gün süren kurultay boyunca, Bill Clinton, James Carter, Hillary Clinton, Al Gore, John Kerry, John Edwards, Nancy Pelosi ve Wesley Clark başta olmak üzere Demokratların önde gelen birçok ismi konuşmuştu ama en büyük alkışı Barack Obama almıştı. Öyle ki, bugün 45 yaşında olan bu genç politikacı, aynı yıl yapılan seçimlerde, Illinois eyaletinden Senato’ya seçilmeyi başardı. Bu, Amerikan tarihinde daha önce yalnızca 4 kez yaşanmış ender bir durumdu. Obama şu anda, Amerikan Senatosu’nda görev yapan tek Afrikalı-Amerikalı senatör.

“Amerika’da kendisine de yer olduğuna inanan garip isimli bu çocuk”, 10 Şubat 2007’de Washington’da başkanlık seçimi için yarışacağını duyurdu. Açıklamayı yaptığı nokta, 1858’de Abraham Lincoln’ün köleliğe karşı savaşını başlattığı ünlü konuşmasını yaptığı yerdi.

Obama’yı 2004’te medyada adeta bir rock yıldızı haline getiren şey, o günlerde Amerikan halkının gerçekten ihtiyaç duyduğu “yeniliği” yansıtması ve parti tabanında heyecan yaratmasıydı. Nitekim, bugünkü stratejisini de aynı temele oturtuyor ve “Artık değişim vakti” diyor. Gençliği ve deneyimsizliği kimilerince eleştirilse de, “Washington’a özgü yöntemleri öğrenecek kadar zamanım olmadı belki ama Washington’un değişmesi gerektiğini anlayacak kadar bulundum orada” diye yanıt veriyor. Afrikalı-Amerikalılar arasında yüksek bir popülariteye sahip olan Obama, aynı zamanda bu kesimin hayallerindeki imajı da destekliyor. “Bizden birisinin başkan olduğu gün, çocuklarımıza bu ülke özgürdür” diyebileceğiz şeklinde konuşanların sayısı az değil. “Rosa Parks, zamanında otobüsteki koltuğundan kalmadığı için bugün Obama aday olabiliyor” diyorlar. Yani Barack Obama’nın adaylığı, Amerika’daki siyah ırkın gösterdiği gelişmenin kanıtı olarak görülüyor. Nitekim, Dışişleri Bakanı Condeleeza Rice da, bu görüşe destek verip, onu politikacı olarak beğendiğini söylüyor. Fakat asıl soru şu: Amerikan halkı, siyah ırktan Kenyalı bir baba ile Kansaslı beyaz bir annenin Barack Hussein Obama adlı oğlunu gerçekten başkan seçer mi? Orta-Batı’daki muhafazakar beyaz Amerikalılar böyle bir adaya oy verir mi? Herkesi düşündüren soru bu. Obama ise, insanların sağlık, eğitim, iş, terörizm konusundaki endişelerine yanıt verdiği sürece, ırk konusunun belirleyici olmayacağına inanıyor.

Bana kalırsa, Barack Obama’nın seçimlerde büyük rol oynayacak siyah nüfusun oylarını garanti göremeyeceğini de göz önünde tutmak gerekir. Bu kesimin ağırlıklı bir şekilde Demokrat adaylara oy verdiği bir gerçek. 2004 seçimlerinde, John Kerry siyah nüfusun oylarının % 89’unu almıştı. Fakat sorun şu ki, siyahlar arasında Obama’yı “yeterince siyah” bulmayanlar da var. Annesi beyaz olduğundan değil, yıllar içinde bu grupla olan bağlarını güçlendirmediğini düşünüyorlar. Bu nedenle de, bu yönde düşünenler sadece siyah olduğu için onu değil, Hillary Clinton’ı tercih ediyorlar. Ne de olsa Hillary Clinton, eşinin başkanlığı sırasında bu kesimle iyi ilişkiler geliştirmeyi ihmal etmemişti. Bill Clinton’a olan bağlılıkları aynen eşine de yansır mı, bunun da değerlendirmesini iyi yapmak gerekir.

2008 başkanlık seçiminin en renkli simalarından bir diğeri de, 59 yaşındaki New Mexico Valisi Bill Richardson. Amerika’nın Birleşmiş Milletler nezdindeki eski büyükelçilerinden olan Richardson, Bill Clinton’ın başkanlığı sırasında Enerji Bakanlığı da yaptı. Bill Richardson seçilirse, ilk Hispanik kökenli Amerikan Başkanı olacak. Enerji bağımlılığını azaltma, iş olanakları yaratma ve okulları daha iyileştirme konularına önem vereceğini bildiren Richardson, merkezci politikalarının Amerikan seçmenlerinden oy alacağını savunuyor. Fakat Richarson’ın Demokrat Parti kongrelerinde Hillary Clinton ve Obama karşısında fazla şansı bulunmuyor ve bu nedenle medya kendisine fazla yer vermiyor.

E- Irak Savaşı Konusunda Aldıkları Tutumlar

1- 2002 Yılında Irak’a Asker Gönderilmesi İçin Kongre’de Yapılan Oylama

Amerika’da siyasi arenaya Demokrat Parti ve Cumhuriyetçi Parti olmak üzere iki büyük partinin tamamen egemen olması nedeniyle, seçimlerde oylar da genellikle birbirine oldukça yakın bir oranda ikiye bölünüyor. Geçtiğimiz yıl yapılan Kongre seçimlerinde Cumhuriyetçilerin ağır bir yenilgi almasının temel nedenlerinden birisi, Irak Savaşı ve terörle mücadelede hükümetin izlediği politikaların halktan onay görmemesi olarak ortaya çıkmıştı.

Irak’ta şiddetin her gün yüzlerce can aldığı ve hala herhangi bir çıkış stratejisinin geliştirilemediği bir ortamda, bu konunun 2008 başkanlık seçimlerine de damgasını vuracağı anlaşılıyor.

Başkanlık yarışı için adaylıklarını açıklayanlar arasında, Irak’a askeri güç gönderilmesi için 2002 yılında Amerikan Kongresi’nde yapılan oylamaya karşı o dönemde olumsuz tavır almış olan sadece birkaç isim var. Ve bu politikacılar, işgalin, başından beri büyük bir hata olduğunu ve olumlu oy kullanarak Bush’un politikasına o gün destek vermiş olanların bugün gelinen durumdan sorumlu olduklarını sürekli olarak hatırlatıyorlar. Aslında, her iki partinin de adayları arasında oylamada karşı yönde oy kullanan tek kişi Demokrat Temsilciler Meclisi Üyesi Dennis Kucinich. Fakat Kucinich’in partinin başkan adaylığını kazanmasına pek ihtimal verilmiyor. Irak’ın işgaline en başından beri karşı çıkan bir diğer aday ise, o dönemde Kongre üyesi olmadığı için oylamaya katılamayan Barack Obama. Obama, seçim kampanyasını başlattığından bu yana, özellikle bu oylama konusunda rakipleri Clinton ve Edwards’ın üzerine gidiyor. Sonunda Edwards, 2002’de hata yaptığını ve asla Irak’a asker göndermeye onay vermemesi gerektiğini kabul ederek özür diledi. Aynı şeyi yapması konusunda baskılarla karşılaşan Hillary Clinton ise, bugün bildiklerini o gün bilseydi onay vermeyeceğini, o dönemde sadece Birleşmiş Milletler’in araştırma yapması için olumlu yönde oy kullandığını, fakat Bush’un onlar işlerini tamamlamadan aceleyle savaşı başlattığını söyleyerek özür dilemeyi reddetti.

2- Irak’ta Asker Sayısını Artırma ve Tamamen Çekilme Sorununa Yaklaşım

Diğer yandan, Bush’un Irak’taki asker sayısını çoğaltma önerisine hep birlikte karşı
çıkan Demokrat Parti adayları, Irak’tan çekilmenin nasıl olacağı konusunda anlaşmazlık içinde. Edwards, 18 ay içinde çekilmeyi ve Kongre’nin Irak için verdiği ödenekte sınırlama yapılmasını önerirken, Obama çekilmenin 2007’de başlaması ve 2008 Mart ayına kadar tamamlanması gerektiğini söylüyor. Irak’taki savaşın yeni başkanın göreve başlama tarihinden önce bitmesi gerektiğini bildiren Clinton ise, çekilme konusunda belirli bir başlayış ve bitiş tarihi vermiyor. Önerisindeki bu belirsizlik nedeniyle de, özellikle Obama tarafından eleştiriliyor. Bu tartışmalar yaşanırken, geçtiğimiz günlerde Demokratlar, Bush üzerinde baskı kurmak amacıyla Kongre’ye yasa teklifi vererek, Irak’taki Amerikan askerlerinin 2008 yılında, en geç eylül ayı başına kadar, çekilmelerini istedi.

Cumhuriyetçi Parti’de ise durum daha farklı. Amerika’nın Irak’ta yaşadığı başarısızlıktan kendilerini soyutlamaya çalışan Cumhuriyetçi adaylar, 2002’deki Kongre oylamasındaki tavırlarını sürdürerek, Irak’ın işgalini hala savunsalar da, daha çok savaşın idare edilmesindeki yöntemler ve bundan sonrasında alınacak kararlarda farklılaşıyorlar. Irak Savaşı’nı başından beri destekleyen John McCain, Bush’un asker sayısını artırma planının da en kuvvetli destekçilerinden. Buna karşın, şubat ayında Senato’da asker sayısı konusunda yapılan oylamalara katılmayarak tepki çekti. Cumhuriyetçi adaylardan Sam Brownback ise, sorumluluğun yavaş yavaş Iraklılara bırakılmasını öneriyor. Öte yandan, Başkan Bush ve generallerin istediği desteğin kendilerine verilmesi gerektiğine inanan Giuliani, Irak’tan kısa dönemde çekilmenin büyük hata olacağı inancında.

Bu farklı tutumlar, değişen öneriler ve karşılıklı suçlamalar ışığında, Irak konusunun önümüzdeki günlerde giderek gerginleşmesi beklenen seçim sürecinde daha fazla konuşulacağı açık. İşgale en başından beri karşı çıkan iki aday, onay verenleri suçlarken; onlarsa, ya Hillary Clinton’ın yaptığı gibi Bush’u suçlayarak, ya da John McCain’in yaptığı gibi, Rumsfeld’i “Amerikan tarihinin gelmiş geçmiş en kötü savunma bakanlarından biri” olarak niteleyerek kendilerini aklamaya çalışacaklar.

F- Cinsiyet: Artı mı, Eksi mi?

New York Senatörü Hillary Clinton, şu anda Demokrat Parti’deki en güçlü aday konumunda. Amerikan halkının hala unutamadığı eski Başkan Bill Clinton’ın zeki, esprili ve hırslı eşi, eğer seçilirse Amerika’nın ilk kadın başkanı olacak. Kuşkusuz ki, Hillary Clinton’ın en büyük şansı Bill Clinton. Fakat endişe duyulan husus, ona duyulan sevginin ne kadarının eşine oy olarak dönüşeceği. Bu endişenin temelinde, muhafazakar Amerikalıların henüz bir kadını ülkeye başkan olarak seçmeye hazır olmadığı gerçeği de yatıyor.

Öte yandan, Amerika’daki seçmenlerin çoğunluğunun kadın olduğu düşünülecek olursa, Hillary Clinton’ın avantajlı olduğu söylenebilir. “Eşit işe eşit ücret” sloganını her fırsatta dile getiren Clinton, önde gelen kadın kuruluşlarının desteğini almış durumda. Ayrıca, Bill Clinton döneminde Dışişleri Bakanı olarak görev yapan Madeleine Albright ta kendisine tam destek veriyor.

Görüldüğü gibi, cinsiyet konusundaki artıların mı yoksa eksilerin mi üstün geleceğini bu aşamada tam olarak tahmin etmek zor.

***
Bütün bu bilgiler ışığında konuyu değerlendirirsek, bu erken aşamada adayların seçilebilirliği konusunda neler söylenebilir? Bu soruya, daha önce sözünü ettiğim Time dergisi araştırmasının bulgularından yararlanarak bir yanıt vermek mümkün.

1-Hillary Clinton’ı tanıyan seçmenlerin % 58’i onun hakkında olumlu düşünürken, % 41’i olumsuz düşünüyor. Hillary Clinton’da +17 olarak belirlenen bu oran, diğer adaylarda onların lehine çok daha fazla: Obama’da +47, Giuliani’de +68, John McCain’de +45.

2- Araştırmaya gore, seçim eğer bugün (yani araştırmanın yapıldığı Ocak 2007’de) yapılmış olsaydı, her iki partiden de en büyük desteği % 56 ile Giuliani alıyor. Onu % 51 ile Hillary Clinton, % 50 ile John McCain ve yine % 50 ile Barack Obama izliyor.
Seçim kampanyasının ilerleyen günlerinde, adayların rakiplerini yıpratmak üzere, karşılıklı olumsuz propaganda yöntemlerine başvurması muhtemeldir. Nitekim, seçim süreci başladığından bu yana, Obama’yı zor duruma sokabilecek haberlerin medyada sık sık yer aldığı görülüyor. Senatör olduktan sonra bazı hisse senetleri aldığı ve bu senetlerin ait olduğu şirketlerin yararına Senato’da yasa çalışmalarına ön ayak olduğu, beyaz ırktan atalarının köle sahibi olduğu, Harvard Hukuk Fakültesi’nde okuduğu günlerden kalan otopark cezasını aday olduktan sonra ödediği yazılıyor gazetelerde. Genç senatör, hisse senetlerinin kendisinin bilgisi dışında yatırımcısı tarafından alındığını ve bunu öğrenir öğrenmez senetleri sattığını bildirse de, önümüzdeki günlerde bu tür haberlerin medyada artması beklenebilir.

Bakalım 2008 Kasım ayına kadar hangi aday kampanyası için en çok parayı toplayıp, halk tarafından “en çok yemeğe davet edilmek istenen politikacı” olmayı başaracak? O da ne demeyin? Amerikan başkanlık seçimleri için yapılan kamuoyu araştırmalarının kilit sorularından birisidir bu. Halk kimi en çok yemek masasında konuk olarak görmek istiyorsa, en popüler olan o demektir.

Written by zülalk

03 Nisan 2007 at 23:52