Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for Eylül 2007

>Babylon’un Görkemli Açılışı

leave a comment »

>
© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/29 Eylül 2007

İlerde bir gün İstanbul’un müzik tarihi yazılacak olursa, 25 Eylül 2007 bu tarihçede özel bir yer tutmalı. Çünkü o gün punk rock’ın ilham perisi Patti Smith ve grubu Babylon sahnesindeydi! Yalnızca İstanbul’un değil, ülkemizin en iyi canlı müzik mekanı olan Babylon, 9. sezon açılışını öylesine görkemli bir şekilde yaptı ki, o gece hiç unutulmayacak bir şekilde hafızalara kazındı.

Tam iki saat on dakika süren konserde, hem çok sevilen eski şarkılarını, hem de yeni albümü “Twelve”de yer alan cover şarkıları söyledi Patti Smith. Özellikle “Gloria”, “Because the Night”, “Revolution”, “People Have the Power” ve konserin kapanışını yapan “Rock’n Roll Nigger” adlı şarkılarda salondaki hemen herkes kendisine eşlik edince de çok mutlu oldu.

Sahneden elini uzatıp tek tek insanlarla el sıkıştı; dinleyicilerin arasında dans etti; kalabalık içinden atılan laflara karşılık verip herkesle diyalog kurdu; espriler yaptı; dinamizmiyle gençlere taş çıkartacak bir performans sergiledi ve punk rock kraliçeliğini kimseye kaptırmadığını kanıtladı.

Bir ara dinleyicilerden birisi, sosyal başkaldırıyı doruğa taşıyan şair olarak tanınan Allen Ginsberg’ün ünlü “Howl” adlı şiirinin de bulunduğu kitabı uzatınca alıp cebine koydu.

Sonra bis için tekrar sahneye geldiklerinde kitabı açıp şiirin ünlü kapanış bölümünü ritmik gitar ve bateri eşliğinde okudu. O okudukça kalabalık hareketlenip kabardı, kitabı Patti Smith’e veren dinleyici ise tam anlamıyla transa geçti. Müzisyenlerle dinleyicilerin karşılıklı yoğun etkileşim içinde oldukları olağanüstü güzel bir konserin en muhteşem dakikalarıydı belki de…

“PATTI SMITH” İSMİ NE ANLATIR?

Patti Smith ismini duyunca aklınıza ilk ne geliyor? O hiç eskimeyen, 1975 tarihli ilk albümü “Horses” olabilir.

Üzerinde kot pantolonu, beyaz gömleği ve sırtına attığı ceketiyle albüm kapağındaki erkeksi görüntüsü olabilir. Robert Mapplethorpe’un çektiği o ünlü fotoğraftan bu yana 32 yıl geçti; Patti Smith bugün 61 yaşında, adı efsaneleşti ama o hiç değişmedi. Salı akşamı Babylon’daki konserinde üzerindeki giysiler bir tek farkla aynı gözüküyordu. Beyaz gömlek yerine, üzerinde barış işareti olan “Love” yazılı beyaz bir tişörtle çıktı sahneye. Saçları şimdi daha uzun ve aklarla dolu, ama o yine bildiğimiz Patti Smith: Kariyerine Paris’te sokak performansları yaparak başlayan o şiddet karşıtı, duygu yüklü, naif punk şarkıcı…

Benim Patti Smith’le canlı olarak ilk karşılaşmam, bir konser mekanında olmadı. 2003 yılında New York Borsası’nın önünde “People Have the Power”ı söylerken gördüm onu. Irak işgalinin sona erdirilmesi ve Bush’un aleyhinde soruşturma açılması için yürütülen kampanyaya destek veriyordu.

Yanında Amerikan solunun önemli isimlerinden, eski Başkan adayı Ralph Nader vardı. Kalabalık nedeniyle Wall Street civarındaki sokaklar trafiğe kapatılmış, polisler etrafa bağırarak talimatlar yağdırıyordu. Ama yaşanan kargaşa kimsenin umurunda değildi. Çünkü Patti Smith’in mikrofondan sokaklara yayılan sesi, gücün halkta olduğunu büyük bir inançla haykırıyordu. Hafızama öyle bir kazındı ki o görüntü, şimdi artık ne zaman Patti Smith adını duysam o anı yeniden yaşıyorum.

Onu ikinci kez gördüğümde, New York’ta aynı Babylon büyüklüğünde bir mekanda sahnedeydi. 30 Aralık 2006 gecesi bu defa grubuyla birlikte şarkı söylüyordu. 31 Aralık doğum günüydü. Saatler gece 12’yi geçince herkes, “Happy Birthday!” diye tempo tutunca önce hafif utanarak gülümsedi, sonra sahneden inip dinleyicilerle kucaklaştı.

Yıl 2007… Irak Savaşı tüm hızıyla sürüyor; milyonlarca insan öldü ve Başkan Bush hakkında soruşturma açılamadı ama Patti Smith Amerika’yı yönetenleri eleştirmekten vazgeçmedi: “Bazılarımız elinden geleni yaptı ama biz hükümetimizin bir başka ülkenin topraklarını haksız yere işgal edip bombalamasına engel olamadık. Hükümetlerinizi sorgulayın. Savaşlara izin vermeyin! Adil savaş yoktur!”

Benim için Patti Smith, popüler olmak ya da daha çok para kazanmak uğruna hiçbir zaman inandığı yoldan şaşmayan; erkek egemen rock sahnesinde bir kadın olarak ama cinsiyetini öne çıkarmadan ayakta kalmayı başaran; yazdığı şiirlerle akıllara girip kalpler kazanan; politik konularda görüşlerini söylemekten korkmayan; karizmatik, entelektüel bir hikaye anlatıcısı.

Herşeyin parayla alınıp satılabildiği, çıkar peşinde koşanların bir günde tamamen değişebildiği bir dünyada, bir insanın inandığı ilkeleri yaşadığı sürece aynı güçle, hiç yılmadan savunabileceğinin kanıtı o.

Albümleri çok satsın diye soyunanların, skandallar yaratarak gündemde kalmaya çalışan kadın şarkıcıların cirit attığı bir ortamda, Patti Smith, gerçek bir sanatçının erdemini temsil ediyor.

O, benim için bir umut kaynağı. Bazı güzel şeylerin değişmeden kalabileceğine inanmamı sağlıyor. Çok yaşa Patti Smith!

Written by zülalk

30 Eylül 2007 at 20:40

Patti Smith kategorisinde yayınlandı

>Özgün, Dahi ve Ölümsüz…

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/22 Eylül 2007

Barbra Streisand- Live In Concert 2006 (Sony BMG)

Bu yazının başlığına, müzik dünyasının ünlü isimlerinden Jay Landers’ın bir albüm kapağında çıkan yazısı ilham verdi. Landers’ın ilhamı ise, Amerika’nın en başarılı kadın sanatçılarından Barbra Streisand. 65 yaşındaki çok yönlü sanatçıyı bu üç sıfatla anlatıyor Landers. Streisand’ı zaten tanıyanların bu tanımlamaya hiçbir itirazları olmayacaktır. Ama onu tanımayanların da, “Streisand Live In Concert 2006” adlı iki CD’lik albümü dinledikten sonra bu görüşe katılacakları kesin.

Sanatçının geçen yıl gerçekleştirdiği 20 konserlik turnesinden sonra yayımlanan bu albüm, şarkı seçiminden ses kalitesine kadar öylesine özenle ortaya çıkarılmış ki, gözlerinizi kapayıp dinlerseniz kendinizi konserde sanabilir, hatta kendinizi kaybedip kulağınızda yankılanan alkışlara siz de katkıda bulunabilirsiniz. Toplam 31 şarkının yer aldığı albüm, farklı konserlerden en güzel performansların bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş. Şarkı aralarında anekdotlar halinde anılarını anlatıp espriler yapıyor Streisand. Örneğin “Happy Days Are Here Again” adlı şarkıyı anons ederken, 1932 yılında Amerika’da Demokrat Parti’nin bu şarkıyı kampanya şarkısı olarak seçtiğini anlatıyor ve geçen yıl yapılan Kongre seçimlerini kastederek ekliyor: “Umarım bu yıl 7 Kasım’da bu şarkıyı yeniden söyleyebilirim.” Uzun yıllardır Demokrat Parti’ye aktif olarak destek veren sanatçı, her fırsatta Başkan Bush’a karşı olan görüşlerini dile getirmeyi sürdürüyor.

Streisand hayranları için bu albümü ilginç kılabilecek bir diğer özellik, şimdiye kadar hiçbir yerde yayımlanmayan şarkıları da içermesi. “Starting Here, Starting Now”; Broadway müzikali “Nine”dan “Unusual Way”, dünyaca ünlü pop opera grubu Il Divo’nun eşlik ettiği “The Music Of The Night” ve “Somewhere”, en dikkat çeken performanslar.

Amerikan tarihinde Grammy, Emmy, Altın Küre ve Tony ödüllerinin hepsini birden kazanma yeteneğini gösterebilmiş az sayıdaki sanatçıdan birisi Barbra Streisand. Oyuncu, prodüktör, besteci, şarkıcı ve yönetmen… 2006 turnesiyle adını taşıyan vakıf için 92.5 milyon dolar gelir elde etmiş. Şimdiye kadar 60’dan fazla albüm yapmış ve 60 altın, 30 platin, 13 multi-platin albüm ödülüne değer görülmüş. Bu sayılar çok başarılı olduğunun birer göstergesi. Çok güzel olmadığı için sahneye uygun olmadığını düşünürmüş annesi. Nasıl da yanılmış! O, 47 yıldır sahnede ve en önemlisi unutulmaz yorumlarıyla ölümsüz kalacağı da kuşkusuz.

Dean Martin-Forever Cool (Capitol Records-EMI)

Bugünkü yazıya, ana başlıktaki tarife uygun ikinci bir isim konuk oluyor: Dean Martin. Çünkü ilerleyen teknoloji sayesinde Martin’in popüler sanatçılarla yapılan düetlerinden oluşan “Forever Cool” adlı toplama albüm piyasaya çıktı ve ilk haftasında Billboard Top 200 listesine 39 numaradan giriş yaptı. İnternet üzerinden şarkı indirilen sitelerdeki popülaritesi ise kayda değer; iTunes’un Top 10 Albüm listesinde beş numaraya ulaşmış.

Bir zamanlar birisi Dean Martin’e bir gazete kupürü vermiş. Uzun yıllar boyunca Martin’in soyunma odasının duvarında asılı duran bu kupürde bir karikatür varmış. Sıkıcı bir işte çalışan bir memur diğerine sızlanıyormuş: “Tekrar hayata gelirsem, Dean Martin olarak gelmek istiyorum.” Dean Martin dünyaya ne olarak geri gelmek isterdi bilinmez ama hala kendisi olarak varlığını sürdürüyor. Ses sanatçısı olmanın en garip ama en güzel yönlerinden birisi bu olsa gerek. 1995 yılında yaşama veda eden bir sanatçı, derleme bir albümle çok satanlar listelerine geri dönüyor! Üstelik artık fizik olarak var olmasa da, sesi, dönemin en popüler isimleriyle yapılan düetler aracılığıyla yeni kuşaklara ulaşıyor. Dean Martin’in Kevin Spacey, Chris Botti, Robbie Williams, Joss Stone, Charles Aznavour gibi tanınmış isimlerle düetlerinden oluşan albüm, özellikle 50’lerin ve 60’ların caz müziğinden hoşlananlar için kaçırılmayacak bir çalışma.

Dean Martin’in tüm zamanların en beğenilen erkek sanatçılarından birisi olduğu tartışılmaz. Hatta Elvis Presley bile, en hoş yani “cool” olanların kralının Dean Martin olduğunu itiraf etmiş. Romantik şarkılarıyla özellikle kadınların kalbini kazanmış bir ikondur o. Smokini, şapkası, siyah rugan ayakkabıları ve karizmatik gülüşüyle yarattığı imaj hafızalara kazınmıştır. Kendisi yaşarken hep başarılı bir sinema oyucusu olarak anılmak istemişse de, biz onun dinlerken insanı garip bir şekilde rahatlatan sesini hiç unutmuyoruz.

Albümde Joss Stone’la, “I Can’t Believe That You’re In Love With Me” (Bana Aşık Olmana İnanamıyorum) adlı şarkıyı söylüyor Dean Martin. Sorun annenize ya da anneannenize neden aşıklarmış Dean Martin’e… Çünkü çocuklarınız ve torunlarınız da size soracaklar aynı soruyu. İşte bu da Dean Martin’in ölümsüzlüğünün kanıtı.

Written by zülalk

22 Eylül 2007 at 19:25

>Interpol 3. Kez Aynı Rotada

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/15 Eylül 2007

Bir indie rock grubunun (yani bağımsız, küçük plak şirketlerinden albüm çıkararak ana akım müziğe alternatif oluşturan bir grubun) büyük bir plak şirketine geçişi, her zaman endişeli bir bekleyişe neden olur. Acaba plak şirketi albümün daha fazla satması için bazı dayatmalarda bulunacak mıdır? Bunun sonuncunda grup popülerleşme yolunda bazı ödünler vermeye zorlanacak mıdır? 10 yıldır müzik serüvenini sürdüren New Yorklu grup Interpol’ün geçtiğimiz yıl büyük bir plak şirketiyle (Capitol Records) anlaşmasından sonra da yine aynı endişeler gündeme geldi. Interpol’ü yakından takip eden biri olarak, ben de bu anlaşmanın grubun kariyerini nasıl etkileyeceğini ve yeni albümün nasıl olacağını merak ediyordum. Yanıtımı kısa bir süre önce aldım: Yeni albüm “Our Love To Admire” bütün endişelerimi boşa çıkardı!

Hipnotik bas ve gitar sesleriyle, solist Paul Banks’in Ian Curtis’i andıran yorumuyla, dramatik ve karanlık şarkılarıyla tanıyıp sevdiğimiz Interpol, bildiği yolda ilerlemeye devam ediyor. Hatta, post-punk akımını 2000’li yıllarda yeniden canlandıran gruplardan biri olan grubun, bu üçüncü stüdyo albümünde prodüksiyon ve düzenlemelerde daha ileri bir seviyeye ulaştığını söyleyebiliriz. Müziklerinde radikal bir değişim yok ama Our Love To Admire, biraz daha atmosferik, daha orkestral ve şarkılar hissedilir ölçüde klavye tabanlı.

ÜNİVERSİTE KAMPUSÜNDEN DÜNYAYA YAYILAN BAŞARI

1998 yılında New York Üniversitesi kampusünde tanışan öğrenciler tarafından kurulan grup, önceleri Interpol adını alana kadar belli bir isimleri olmadan konserler vermeye başladı. 2001 yılına kadar olan dönemde, birkaç farklı ismi deneyerek kendi olanaklarıyla CD’ler yayımladılar. Belli bir hayran kitlesi edinip Interpol ismini aldıktan sonra, 2002 yılında bağımsız plak şirketi Matador’dan çıkan “Turn On The Bright Lights” adlı ilk albümleriyle büyük beğeni kazandılar. O yıl, New York’un sokaklarında, barlarında, hemen her yerde bu albüm, özellikle de “NYC” adlı şarkı çalıyordu. Paul Banks’in “Bu yalnız geceleri kendimi umursamaz olmak için eğitmekle geçirmekten bıktım” diyen sesi, herhalde kentte yaşayan birçok kişinin kalbinin derinliklerine ulaşıyordu.

Doğrusu benim Interpol ile ilgilenmemin ilk nedeni, müziklerinin çok sevdiğim Joy Division grubunu hatırlatmasıydı. Ama The Cure’un öncesinde sahneye çıktıkları bir festivalde sergiledikleri canlı performans, Interpol’ü favori gruplar listeme dahil etmeme neden oldu. Sahneden kalabalığa yansıttıkları cezbedici karanlığa kayıtsız kalmak olanaklı değildi. (“Cezbedici karanlık da ne?” diye sorarsanız, referansım yine Joy Division olacak.) Interpol, 2004 yılında ikinci albümü “Antics”i yine Matador’dan yayımladı ve bu albümle daha geniş kitlelere ulaştı. Antics, birincisine göre daha az sert bulunsa da, albümde yer alan “Slow Hands” ve “Evil” gibi şarkılar, grubun indie rock sahnesindeki yerini sağlamlaştırdı.

BİTEN İLİŞKİLER, YALNIZLIK, MÜCADELE…

Yıl 2007. Merakla beklenen üçüncü albüm artık raflardaki yerini aldı. Bir grubun beş yıl içinde arka arkaya aynı rotada giden üç başarılı albüm yapması, takdir edilecek bir başarıdır ve bu Interpol’ün şarkı yazmadaki ustalığının da kanıtıdır. Büyük olasılıkla bu ustalık, özellikle grup içinde uygulanan demokratik şarkı yazma tekniğinden besleniyor. Grubun dört üyesinin de her şarkıda eşit söz söyleme hakkının bulunması, hepsinin her bir şarkıya katkıda bulunması fark edilir bir dinamizm sağlıyor.

Çarpıcı şarkı sözleri, yine sona eren ilişkileri, yalnızlığı ve hayatın zorluklarıyla mücadeleyi anlatıyor. İlk dinleyişte hemen dikkat çeken şarkılardan “No I In Threesome”, artık yeni bir şey denemenin zamanının geldiğini söyleyen bir ayrılık şarkısı. “Rest My Chemistry”, belki de Interpol’ün bugüne kadar yaptığı en akılda kalıcı melodiye sahip. Paul Banks’in mükemmel vokaline eşlik eden dramatik gitar sesi eşliğinde başlayan “The Lighthouse”, albümün en ilginç şarkısı. Perküsyonun yalnızca şarkının sonlarına doğru devreye girdiği bu parça, Our Love To Admire’ın etkileyici finalini de yapıyor.

Written by zülalk

16 Eylül 2007 at 19:34

Ian Curtis, Interpol, Joy Division, Paul Banks kategorisinde yayınlandı

>Bir Festival Sezonunun Ardından…

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/8 Eylül 2007

Geçen hafta sonunda yapılan Rock’n Coke’la birlikte 2007 festival sezonu sona erdi. Bu yazı ardı ardına gerçekleştirilen organizasyonlarla müthiş hareketli geçiren İstanbul, yeniden sonbaharın dingin günlerine merhaba diyor. Bu aşamada geriye dönüp belli başlı konaklamalı müzik festivallerini değerlendirmek yararlı olabilir. Çünkü aynı organizasyonlar seneye yine tekrarlanacak, hatta belki yenileri de yapılacak! Maddeler halinde sıralarsak dikkatimizi çeken konuları şöyle özetlemek mümkün:

1-Konaklamalı festivallerde en önemli işlerden birisi güvenliğin sağlanması. Bu yılki organizasyonlarda kamuoyuna yansıyan önemli bir olayın yaşanmamış olması, festival düzenleyicilerinin bu konuda gerekli özeni gösterdiğini ortaya koyuyor.

2-Bir diğer önemli başlık ise temizlik. Bu yıl festivallerde çevre kirliliğine neden olunmaması için özel çaba harcandığı gözlemlendi. Örneğin Rock’n Coke’da 500 ton katı atık çevre korumacı yöntemlerle tahliye edilirken, temizlik hizmetleri bir çevre mühendisi gözetiminde 30 kişilik bir ekip tarafından verildi. Tuvaletlere gelince… Her festivalin en büyük kabusudur o mobil tuvaletler. O kadar ki, tuvaletiniz gelecek diye korkar ve bira içmemeyi bile düşünürsünüz. Yüzlerce mobil tuvalet vardır festival alanında, ama festival başladıktan birkaç saat sonra etrafa korkunç kokular yayan tuvaletlerden herhangi birinin kapısını açmak cesaret ister. Bu yıl bu sorunun daha sık temizlik yapılarak bir ölçüde giderildiğini söylemek olanaklı. Fakat ben bu konuda festival düzenleyicilerini değil, tuvaletleri o hale getiren kullanıcıları sorumlu görüyorum. Tuvalet eğitimi 18’inden sonra verilemiyor tabii…

3-Çevre koruma konusunda Rock’n Coke ekibini kutlamayı gerektirecek bir yeni uygulama, bilinçli su tüketimi için pompalı olarak tasarlanan muslukların kullanılmasıydı. Susuzluktan kıvranan bir ülke için çok akıllıca bir uygulama!

4-Her yıl yaşanan yemek sorunu bu yıl da sürdü. Bu konuda kişisel olarak da çok mağdur olduğum için festival yöneticilerine sesleniyorum: Lütfen satışa sunulan yemek çeşitlerine karar verirken vejetaryen ve vegan olanları da düşünün! Bu tür festivallerde alana dışardan yiyecek sokamadığınız için ne satılıyorsa onu alıp yemek zorundasınız. Eğer et yemiyorsanız iki ya da üç gün süren bir festivalde işiniz zor… Ama vegansanız; yani hayvansal ürünlerin hiçbirini tüketmiyorsanız, o zaman hayatınız tehlikede olabilir. Radar Live ve Rock’n Coke’da en azından aç kalmamayı başarmak mümkündü, ama Masstival’de sadece et ürünleri satıldığından bu konuda büyük sıkıntı yaşandığını belirtmeliyim. Masstival bu yıl ilk kez düzenlendiğinden, bu sorunun gelecek yıl aşılmış olacağını umuyorum. İstenilen özel bir yemek değil; yalnızca elma, muz gibi raf ömrü daha uzun meyveler bulunsa o da yeterli olur.

5-Buraya kadar sıraladıklarımın hepsi müziğin dışındaki faktörlerle ilgili. “O kadar önemli mi bunlar?” diye soranlar olabilir. Önemli, ama konu müzik festivaliyse elbette öncelik müziktedir. Ben de müziği oksijeni olarak tanımlayan biri olarak, eğer sahneye çıkan grup ya da sanatçılardan hoşnutsam, festivallerdeki kaliteyi etkileyen bu hizmetler kimi zaman aksasa bile fazla şikayet etmeyebilir, hatta aç kalabilir ya da tuvalete az gitmek için bira içmeyebilirim. Bu yılki konaklamalı müzik festivallerini ülkemize getirdikleri sanatçılar açısından değerlendirirsek, 2007’nin en başarılısı Radar Live oldu derim. Hem günümüz müziğine yön veren en parlak isimleri ve yıllardır ülkemizde beklenen Marilyn Manson, James gibi grupları aynı festivalde buluşturdu, hem de elektronik, rock, dans, pop gibi farklı türlerde müzik yapan geniş sanatçı katılımıyla hemen herkese hitap edebilecek bir etkinlik oldu. Bir sahneden diğerine koşarken arada kaçırdığımız şarkılara üzüldük sadece…

6-Rock’n Coke’un “Müzik Kasabası” düşüncesi her müzikseveri heyecanlandırmaya yetecek bir projedir. Düşünsenize; binlerce insan bir araya geliyor, kamp kurarak açık havada birçok müzisyeni dinleme olanağı buluyor ve rutin dünyasından birkaç gün için uzaklaşıyor! Rüya gibi bir şey! Fakat bu yıl dikkatimi çeken bir şeyden söz etmeden geçemeyeceğim. Festival alanında birden bir kalabalık gözüme çarpıyor. Bir çadırın önünde oldukça fazla sayıda insan (% 99’u erkek) toplanmış, pür dikkat tv ekranlarına bakıyor. O da ne! Futbol maçı seyrediyorlar. Bu kalabalık iki gün boyunca hiç azalmıyor. Hatta maçlardan sonra sloganlar atılıyor, tezahürat yapılıyor ve maç yorumlarının yapıldığı programlar izleniyor. Neden insan festival için bilet alıp İstanbul’a bir saat uzaklıktaki Hezarfen Havaalanı’na gelir ve konserler devam ederken maç izlemeyi tercih eder? Neden bunu evinde yapabilecekken bir müzik kasabasında yapar? Eğer orası söylendiği gibi bir “Müzik Kasabası” ise, acaba futbol maçı yayınlayan tv ekranlarının yerleştirilmesi konsepte uyuyor mu? Belki de “Eğlence Kasabası” dense daha doğru bir tanımlama olabilir…

Bütün bu olumlu ve olumsuz eleştiriler, aslında beklentilerin karşılanma düzeyini artırmaya yöneliktir. Bunlara ek olarak mutlaka vurgulanması gereken bir nokta daha var: Ülkemizde son yıllarda sayıları giderek artan müzik organizasyonları, festival kültürünün yerleşmesi bakımından son derece önemli bir işlevi yerine getiriyor. O nedenle, bu etkinliklerin finansmanını sağlayanlara ve düzenlenmesinde emeği geçen herkese teşekkür etmek gerekir. Gençlerin bütün bir hafta sonunu müzik dinleyip, çocuklar gibi koşup oynayarak, dans ederek geçirmelerini ve en önemlisi bunu kendi ülkelerinde yapmalarını sağlayanlara teşekkürler!

Written by zülalk

09 Eylül 2007 at 20:02

Masstival, Radar Live, Rock'n Coke kategorisinde yayınlandı

>Beastie Boys’dan Enstrümantal Albüm

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/1 Eylül 2007

Bu yıl 17 Haziran’da Efes One Love Festival kapsamında izlediğimiz Beastie Boys yine yapacağını yaptı ve bu defa “The Mix-Up” adlı tamamen enstrümantal bir bir funk/caz albümle karşımıza çıktı. Bu haber, asıl ününü rock ve punk etkisindeki hip-hop çalışmalarıyla kazanan New Yorklu grubu iyi tanımayanlar için çok şaşırtıcı olabilir. Fakat Beastie Boys’un 28 yılı bulan uzun kariyeri boyunca yaptığı çalışmaları yakından izleyenler, eminim hiç de hayrete düşmemişlerdir. Çünkü 1979 yılında The Young Aborinies isimli bir punk rock grubu olarak kurup, daha sonraki çalışmalarıyla hem rock ve dans listelerine giren şarkıları yapanlar ve hem de hip-hop camiasının en büyük gruplarından biri olarak tüm dünyada başarı kazananlar da onlar. 1995 yılında toplam sekiz şarkının yer aldığı ve yalnızca 11 dakika süren “Aglio e Olio” adlı bir hardcore punk albümü yayınlayan ve ertesi yıl daha önce yayımlanmış enstrümantal şarkılarını bir araya getirerek “The In Sound From Way Out!” bir derleme albüm piyasaya süren de yine onlar.

Bu nedenle müzik çevrelerinde albümün garip karşılanmasını anlamak zor. Bana göre The Mix-Up, bugüne kadar punk rock, hardcore, funk, rock, bossa nova, rap gibi birçok farklı müzik türünü bir araya getirerek başarılı örnekler veren bir grubun, piyasa koşullarına rağmen özgürce yaptığı deneysel bir çalışma. Rap müziğin popülaritesinin en yüksek düzeyde olduğu, rapcore ve rappop gibi türlerin müzik dünyasını ele geçirdiği bir dönemde, hip-hop’ın gelmiş geçmiş en büyük gruplarından birisi olan Beastie Boys, enstrümantal bir albüm yapmayı tercih etmişse, buna ancak saygı duymak gerekir.

MİKROFONLAR YERİNE MÜZİK ALETLERİ

The Mix-Up’ın en önemli özelliklerinden birisi, Beastie Boys elemanlarının 1992 tarihli albümleri “Check Your Head”de olduğu gibi yine kendi enstrümanlarını kendilerinin çalması. Bu defa rap yaparken kullandıkları mikrofonları ve bilgisayarları bir yana bırakmış ve müzik aletlerini ellerine almışlar. Mike Diamond’ın (Mike D) davul, Adam Horovitz’in (Ad-rock) gitar ve Adam Yauch’ın (MCA) bas gitar çaldığı albümde, grubun turntable’da harikalar yaratan olağanüstü yetenekli elemanı Michael Schwartz (Mix Master Mike) yok. Onun yerine keyboardda “Money” Mark (Mark Ramos-Nishita) ve perküsyonda Alfredo Ortiz ekibe katılmış.

Aslında Beastie Boys’u haziran ayında İstanbul konserlerinde canlı dinleme olanağı bulanlar oldukça şanslı. Çünkü grup o konserde, sevilen eski şarkılarının yanı sıra, o sırada henüz yayımlanmamış olan bu son albümden de yeni şarkılar çalmıştı. “Ch-Check It Out”, “So What’cha Want”, “Remote Control”, “Body Movin’ ” gibi hareketli şarkılardan sonra birden yeni albümden enstrümantal örneklere geçince kalabalık ne olduğunu pek anlamamış, bunun üzerine Adam Horovitz, “Size bugün yeni şarkılarımızı çalıyoruz” deme gereğini duymuştu.

DENEYSEL VE FARKLI

12 şarkının yer aldığı albüm, dinlerken bir “jam session” hissi uyandırıyor. Beastie Boys üyeleri birer enstrüman kapıp kapanmışlar stüdyoya ve canları ne istiyorsa çalıp çıkmışlar gibi geliyor insana. Toplam 40 dakika 25 saniye süren albümde dikkat çeken şarkılarından birisi, YouTube’da videosu da izlenebilen “Off The Grid”. El çırpma sesleriyle ritmik ve yavaş bir tempoda başlayan şarkı, ortalarına doğru giderek keyboard eşliğinde iyice yavaşlayıp sonra birden adeta bir rock şarkısına dönüşüyor. Özellikle Ad-rock’ın gitarda sergilediği ustalık çarpıcı.

Grubun video çektiği bir diğer şarkı ise, tüm şarkı boyunca süren etkileyici bas sesleriyle “The Gala Event”. Yine siyah-beyaz çekilen videoda siyah camlı gözlükleriyle bir takip sahnesinde gözüken Beastie Boys, bu şarkıyla bir casus filminin müziğini yapmış sanki. Söz etmek istediğim bir diğer şarkı “The Rat Cage”. Adam Yauch’un Young Marble Giants grubunu anımsatacak şekilde bas gitarda öne çıktığı şarkıda, fare gıcırtılarını andıran garip sesler müziği daha da ilginç kılıyor. Hint müziğinin temel enstrümanlarından sitarın kullanıldığı “Dramastically Different”; davula eşlik eden org, tef, bongo sesleriyle hareketli ve farklı bir etki yaratan “14th St. Break” de albümün en güzel şarkılarından.

Şunu da belirtmek gerekir ki, bu albüm, grubun bol bol sample’lar kullandığı, rap’in ağırlıkta olduğu punk tarzını sevenler tarafından tatmin edici bulunmayabilir. Ama müziğin her türüne açık olanların ve özellikle dub ve chill-out tınılarıyla bezenmiş funk/caz türüne ilgi duyanların The Mix-Up’ı es geçmemelerini öneririm. Beastie Boys, bu albümle daha önce kimsenin yapmadığı herhangi bir şey sunmuyor. Muhtemelen albüm listelerin üst sıralarında yer almayacak ve geniş kesimlere de ulaşmayacak. Ama bana kalırsa, The Mix-Up, grubun kariyerinde önemli bir çalışma olarak anılacak.

Written by zülalk

01 Eylül 2007 at 20:09