Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for Kasım 2007

>80’lerin ve 90’ların Müziği

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/24 Kasım 2007

Bu yazımda yeni yayımlanan iki mükemmel albümden söz edeceğim. Hani bazı albümler vardır; elinize alır almaz ön kapağa değil, sabırsızlıkla çevirip arka kapağa bakarsınız. Çünkü asıl merak ettiğiniz içinde yer alan şarkılardır. İşte “All Eighties” ve “All Nineties” adlı iki albüm de bu kategoride.

Albümlerin her ikisi de, 80’li ve 90’lı yıllarda ilk gençliğini yaşayanlar için heyecan verici. Her bir şarkı sizi alıp 10 yıl, 20 yıl öncesine götürüyor. Henüz insanın zaman içinde seyahat etmesini sağlayacak makine icat edilemedi, ama müzik bir anlamda bu işlevi görmüyor mu? Örneğin, ilk aşkınızı yaşadığınız sıralarda çok dinlediğiniz bir şarkıyı bugün yine dinlerken gözlerinizi kapatın bakın neler oluyor…

“All Eighties” ve “All Nineties” albümlerinde yer alan şarkılara değineceğim, fakat önce bir sorum var:1980’leri ve 1990’ları düşündüğünüzde aklınıza ne geliyor? Benim aklıma, ne yazık ki, İngiltere kaynaklı Thatcherizm ile Amerika’da türeyip dünyayı sarsan Reaganizm geliyor. Her ikisinin de uyguladıkları neo-liberal politikalarla geniş halk kesimlerini tam anlamıyla ezip geçtiği, zenginin daha zengin olduğu yıllar… O yıllarda ülkemizde ise, 12 Eylül darbesi sonrasında iş başına gelen Özalizm de aynı politikaları izliyor ve tam bir egemenlik sürdürüyordu. Hani “80 Gençliği” diye bir ifade vardır; bu, o dönemde yetişen sosyal bilinçten yoksun gençlerin durumunu anlatmak için kullanılan biraz acıklı, biraz da alaycı bir ifadedir. Kanımca, o yıllarda siyaset arenasında olup bitenlerin müzik dünyasına yansıması, üzerinde araştırma yapılabilecek ilginç bir konudur.

80’li yıllar, aynı zamanda pop müzik ikonlarının tüm dünya gençliğini adeta çılgına çevirdiği yıllardı. Michael Jackson’ın doruğa ulaşması da yine bu döneme rastlar. Tüm zamanların en çok satan albümü Thriller, 1982 yılında çıktığında büyük olay olmuştu. Artık hayatımızda pop müziğin kraliçesi diye adlandırılan, sansasyonlarıyla meşhur Madonna da vardı. Sonunda büyük oranda apolitik bir nitelik kazanan gençliğin yeni ilahları değişmişti. 60’lı ve 70’li yıllarda Bob Dylan, John Lennon, Joe Strummer, Jimi Hendrix, Bob Marley gibi müzisyenlerin yarattığı büyük devrimden sonra 80’lere gelindiğinde gerçek bir değişim yaşanıyordu. Fakat herşeye karşın bu dönemde, olanca gücüyle esen New Wave fırtınasının sayesinde müzik tarihinin en güzel şarkıları da ortaya çıktı. İstanbul ve Ankara gibi büyük kentlerde hala yalnızca 80’lerden şarkıların çalındığı partilerin düzenlenmesi boşuna değil.

UNUTULMAZ ŞARKILAR BİR ARADA

“All Eigthies” ve “All Nineties”, çoğu kişinin anıları nedeniyle bağlı olduğu şarkıları bir araya getirmenin ötesinde, aynı zamanda bir arşiv belgesi niteliği de taşıyor. Öncelikle, EMI Türkiye’nin Pazarlama Müdürü Arzu Güldiken’in hazırladığı her iki albümdeki şarkı seçimi gerçekten çok başarılı. Toplama albüm yapmak, sanıldığı gibi kolay bir iş değildir. Öncelikle, albümü belli bir plak şirketi adına hazırlıyorsanız, o zaman seçenekleriniz, o şirketin kataloğunda yer alan sanatçı ve gruplarla sınırlı demektir. Ayrıca, müzik tarihini iyi bilmeniz şarttır; iyi bir müzik zevkine sahip olmanız gerekir; şarkıların albümde hangi sıralama ile yer alacağını belirlemek ise ayrı bir uzmanlıktır.

Gelelim şarkılara… Her iki albüm de New Wave’in en başarılı grubu Depeche Mode’dan birer şarkı ile açılıyor! 80’lerde “Never Let Me Down Again”, 90’larda “Enjoy The Silence” var. O yıllarda yaygın olan ev partilerine gidip de Orchestral Manoeuvres In The Dark (OMD) eşliğinde dans etmemiş olan var mı? İki OMD klasiği bu albümlerde yerini almış: “Enola Gay” (All 80s) ve “Sailing On The Seven Seas” (All 90s). İki albümde de yer alan bir diğer ünlü grup Duran Duran: “Do You Believe In Shame?” (All 80s) ve “Come Undone” (All 90s). Bryan Ferry ise, “Slave To Love” (All 80s) ve “I Put A Spell On You” (All 90s) ile o dönemlerin vazgeçilmezlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Ve Yazoo! Kısa süren müzikal kariyerine karşın, birçok liste başı olan şarkısıyla unutulmayanlar arasına giren başarılı ikiliden “Don’t Go” 80’ler albümünde. Yine bu albümde bir şarkı var ki, listede adını gördüğünüzde kalbiniz daha hızlı atabilir: Billy Idol’dan “Eyes Without A Face”! Liste uzun, ben burada ancak bazı seçme şarkıları yazabiliyorum.

Ama kısaca diyeceğim şu ki, bu iki albüm, 80’lerin ve 90’ların melankolik sözlü muhteşem melodilerine özlem duyanlar için bire bir. Bir de, dünyanın neo-liberal politikalarla altüst olduğu dönemde apolitikleştirilmeye çalışılan bir kuşağın odalarına kapanıp neler dinlediğini merak edenler için de ilginç olabilir.

Reklamlar

Written by zülalk

25 Kasım 2007 at 18:02

>Dave Gahan’dan İkinci Solo Albüm

leave a comment »

>

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/17 Kasım 2007

New Wave’in en başarılı temsilcilerinden Depeche Mode grubunun solisti Dave Gahan’ın ikinci solo albümü “Hourglass” sonunda yayımlandı. Gahan’ın 2003 tarihli ilk solo çalışması “Paper Monsters”dan çok fazla etkilenmemiş ve onun çok daha iyisini yapabileceğini düşünmüştüm. Çünkü bana göre, Paper Monsters’daki şarkılar Depeche Mode şarkılarındaki tutkuyu yansıtamamıştı. Oysa ses aynı sesti; müzik tarihinin gelmiş geçmiş en büyük seslerinden birisi; Dave Gahan’ın o duyunca bir daha unutamayacağınız kadar belirgin ve güçlü bariton sesi. Kimileri o zaman, Gahan’ın grubun şarkı yazarı Martin Gore olmadan fazla bir şey yapamayacağını söylüyorlardı. Ben Martin Gore’un olağanüstü yeteneğini en çok takdir edenlerden biri olsam da onlarla hemfikir değildim. Çünkü bu görüşün, hep tartışılan Martin-Dave çekişmesinden kaynaklandığını biliyordum. Dave Gahan’ın gruptan ayrı olarak çalışma yapıp içinden geleni ortaya koymak istemesi ise, heyecanla karşılanması gereken bir durumdu.

İki yıl sonra, 2005’te Depeche Mode’un “Playing The Angel” adlı albümü çıktığında haksız olmadığımı gördüm. O albümde ilk kez olarak Dave Gahan’ın çok güzel üç bestesi de yer almıştı. Bazıları alkışlarken bazıları yine burun kıvırdı, ama Dave yoluna devam etti. Aradan iki yıl daha geçti ve şimdi çok daha sağlam bir altyapısı olan Hourglass yayımlandı. Albümde Dave Gahan’a, Depeche Mode’un turlarında davulda yer alan Christian Eigner ve yine turlarda programcı olarak görev alan Andrew Phillpott eşlik ediyor. Bu üçlünün birlikte kaydedip prodüktörlüğü de üstlendikleri Hourglass’ta elektronik öğeler çok daha belirgin bir şekilde kullanılmış. Tüm albümün miksleri ise, Beck, The Kooks ve Air gibi isimlerle çalışan Tony Hoffer tarafından yapılmış.

ŞARKILARLA “RUHA YOLCULUK”

Dave Gahan, bu albümün, içindeki yaratıcı gücü ortaya çıkarmak için büyük bir fırsat sunduğunu ve artık gerçekten kendisine ait bir sesi olduğunu hissettiğini söylüyor. Albüm yaratma sürecini ise, kendi kimliğini tam anlamıyla bulup onunla rahat olmayı öğrendiği bir dönem olarak tanımlıyor. Bu nedenle de albümü, bir tür “ruha yolculuk” olarak niteliyor. Milyonlarca insanın hayran olduğu bir müzisyen olarak tanıdığımız Gahan’ın, korkularıyla ve hatalarıyla kendi kendisini kabul etmesi kolay olmadı. İntihara teşebbüs etti, çocukluğunda yaşadığı ailevi sorunların da etkisiyle bazı psikolojik rahatsızlıklar geçirdi ve 1996 yılında Los Angeles’ta aşırı dozdan hastaneye kaldırılırken ambulansta iki dakika boyunca kalbi durdu. Tıbben ölmüştü ama mucizevi bir şekilde tekrar yaşama döndü. Tedaviye başladığı o tarihten bu yana kendini toparlaması uzun zaman aldı. Belki de bu nedenle yeni albümündeki “Miracles” adlı şarkısında, “Mucizelere inanmıyorum ama her gün mucizeler oluyor. İsa’ya inanmıyorum ama yine de her gün dua ediyorum” diyor.

Tüm albüm aslında, Dave Gahan’ın genel olarak insanlarla ve kendisiyle hesaplaşmasına dayanıyor. Yüksek temposuyla dikkat çeken “Use You” adlı şarkı, insanın kendisine ve çevresindekilere zarar vererek hayattan kaçışını anlatıyor. Benim favorim ise, mükemmel bir konser açılış şarkısı olabilecek nitelikteki “Deeper & Deeper”. Gahan’ın agresif vokaliyle birleşen endüstriyel sound, bu şarkıda olağanüstü güzel bir karışım yaratıyor. Dave Gahan’ı sahnede izleyenler, onun kitleleri nasıl etkilediğini çok iyi bilir. Seksapeli çok yüksek vokalistlerden biridir ve bunu büyük bir başarıyla kullanır. Onu sahnede bu şarkıyı söylerken, “İstediğim zaman sana sahip olacağım” diyerek konser alanını inletirken hayal etmek güç değil. Ortalığın birbirine gireceğini, birçok hayranının, özellikle genç bayanların kendinden geçeceğini tahmin edebiliyorum.

Üzerinde durulması gereken bir diğer şarkı, ilk single olarak yayımlanan ve son günlerde müzik kanallarında videosu sık sık görülen “Kingdom”. Şarkı, daha iyi bir yer varsa da bunun bulutların ötesinde değil, içinde yaşadığımız dünyada olduğu düşüncesine dayanıyor. Akılda kalıcı dinamik melodisiyle iyi bir single seçimi gerçekten.

“Hourglass”ı tümüyle dinledikten sonra, içinizde büyük olasılıkla Depeche Mode albümlerinin bıraktığı o bağımlılık yaratan melankolik etkiyi hissedeceksiniz. Özellikle kapanışı yapan “Down” adlı şarkı, bunu iyice pekiştirecek. Bunun temel nedeni, Dave Gahan’ın sesiyle özdeşleşen ve hafızalarımıza kazınan eski şarkılar mı, yoksa Gahan yine yaptı mı yapacağını?

Written by zülalk

17 Kasım 2007 at 18:12

Dave Gahan, Depeche Mode kategorisinde yayınlandı

>Doğanın ve Şarkıların Ülkesi: Letonya

leave a comment »

>
© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/10 Kasım 2007

Sessizliğin sesini dinlemek ister misiniz? Hayır, Simon and Garfunkel’ın ünlü şarkısı “The Sound of Silence”dan söz etmiyorum. Dolayısıyla, anlatmak istediğim, toplumsal duyarsızlığı işaret eden çağrışımlar değil. Gerçek anlamdaki sessizliği; büyük kentlerde yaşayanların arayıp da bulamadıkları sessizliği kastediyorum. Eğer böyle bir arayış içindeyseniz, onu bulabileceğiniz bir yer var: Letonya’nın başkenti Riga. Şimdiye kadar gördüğüm en yeşil ve en sakin başkent. Toplam 2 milyon 300 bin kişinin yaşadığı Letonya, bir taraftan Baltık Denizi’yle çevrili, diğer tarafta ise Estonya, Litvanya, Rusya ve Belarus’la sınırdaş. Aynı zamanda Baltık ülkelerinin en büyük kenti olan 800 bin nüfuslu Riga ise, özellikle Art Nouveau, Gotik, Barok ve Klasik dönem mimarilerini buluşturan çarpıcı güzellikte bir kent.

Letonya’nın Ankara Büyükelçiliği’nin davetlisi olarak bulunduğum bu kentte görüştüğüm birçok kişiye, yaşadıkları kent için bir reklam sloganı belirleyecek olsalar ne diyeceklerini sordum. “Kuzeyin Paris’i” ya da “Baltıklar’ın Kalbi” diyenler çoğunluktaydı. Şu anda Letonya Parlamentosu’nda Dış İlişkiler Komisyon Başkanlığı görevini yürüten, eski Başbakan Andris Berzins’in yanıtı, “farklı etnik kökenlerin buluştuğu çok kültürlü kent” oldu. Ülkenin toplam nüfusunun yaklaşık yüzde 59’unu Letonyalılar, yüzde 29’unu ise Ruslar oluşturuyor; bunun yanı sıra sayıları az olmakla birlikte Beyaz Ruslar, Ukraynalılar, Polonya ve Litvanya kökenliler de var.

Letonya’ya ayak basar basmaz, daha havaalanında hemen fark ediyorsunuz ki, halkın geniş bir kesimi, ülkenin Sovyetler Birliği ve Almanya işgalinde geçen günlerini acıyla hatırlıyor. Havaalanındaki bekleme salonlarına yerleştirilen televizyonlarda, o dönemleri yaşayanların anılarını aktardıkları belgeseller gösteriliyor. 1991 yılında Sovyetler Bloğu’ndan ayrılıp bağımsızlığını ilan eden ülkenin, 2004 yılında NATO ve Avrupa Birliği’ne girişi bir dönüm noktası olmuş. Sovyet işgalini en başından beri kınayan ve kapitalizme geçiş döneminde kendilerine destek veren Amerika’ya ve Avrupa Birliği’ne karşı Letonya’da belirgin bir sempati söz konusu. “Tarihçiler 2050 yılında Avrupa Birliği hakkında ne yazacaklar?” diye sorduğum her yetkili, büyük bir iyimserlikle, o tarihe kadar var olan sorunların aşılacağını ve birliğin güçlenerek ilerleyeceğini söyledi. Letonyalılar için Avrupa Birliği “güvenlik” anlamına geliyor. Ama “Birlik, tek kutuplu dünyada Amerika’nın gücünü dengeleyici bir unsur olmalı mı?” diye sorduğumda, “Buna gerek yok ki, birlikte çalışırız,” diyorlar.

Ülkede en çok dikkati çeken şeylerden birisi, hem kamu sektöründe hem de özel sektörde en yetkili konumda bulunan görevlilerin çok genç olması. Nereye gitseniz, karşınıza daha 30’lu yaşlarında, çok iyi eğitim almış, yabancı dil konuşabilen, dinamik gençler çıkıyor. Türkiye’nin Riga Büyükelçisi Duray Polat’ın da belirttiği gibi, Letonya halkının eski dönemde kazandığı çok önemli iki şey var: Birincisi, iyi eğitim ve geniş bir kültür. İkincisi ise, sağlam bir altyapı. O döneme duyulan tepki nedeniyle kimi Letonyalılar her ne kadar bunu pek fazla dile getirmeseler de, bu kesin bir gerçek. Sanatın ve özellikle müziğin son derece gelişmiş olduğu bir ülke Letonya. Geleneksel Ulusal Şarkı ve Dans Festivali’nin yüzyıllardır birlik sembolü olarak kutlanması da bunun göstergesi.

Türkiye-Letonya İlişkileri

Riga’da yetkililerin verdikleri bilgilere göre, Letonyalıların tatil için en çok tercih ettikleri ülke Türkiye. Oysa buna karşılık, Türklerin Letonya’yı ziyaret etmediğini söylüyorlar. Bunu küçük bir ülke oldukları için yeterince tanınmamalarına ve hala Rusya’nın bir parçası gibi görülmelerine bağlıyorlar. Bu imajı değiştirmek için de, ciddi bir atak yapmaları gerektiğinin bilincindeler. Benim yetkililere bu konudaki önerim, sahip oldukları eşsiz doğal güzelliğe ve sessizliğe odaklanmaları oldu. Ülkedeki dingin ortam öylesine çekici ki, birkaç gün için kafanızı dinlemek isterseniz, Riga gerçekten iyi bir seçenek olabilir. Seyahat acentalarının programlarına bu kenti de katmalarıyla daha ucuz tatil olanağı sağlanırsa, eminim ilgi çekecektir. Doğu Avrupa kentlerine özgü etkileyici mimarisiyle, temiz havasıyla ve parklarıyla Türk insanı için oldukça farklı bir kent burası. Üstelik insanları, diğer Kuzey ülkelerinde pek de rastlanmayacak kadar yardımsever ve cana yakın. Arnavut kaldırımlı güzelim sokaklarda dolaşırken kaybolsanız da, büyük çoğunluğu İngilizce konuşan insanlar her zaman yardıma hazır.

Ayrıca, kimi Avrupa ülkelerinde Türklere karşı beslenen olumsuz duygulardan bu ülkede eser yok. Bunda her iki ülkenin büyükelçiliklerinin karşılıklı çabaları kadar, kültürel ve ekonomik ilişkilerin güçlendirilmesi amacıyla faaliyetlerde bulunan TELLFA’nın (Türkiye Estonya Letonya Litvanya Dostluk Derneği) da payı var. A. Galip İlter’in başkanlığında çalışmalarını sürdüren dernek, daha bir yıl önce kurulmuş ama kısa zamanda çok yol almışlar ve bu yıl ilk kez T.C. Riga Büyükelçiliği ile birlikte Letonya’da Türk Günleri’ni düzenlemişler. Çeşitli sergilerin açıldığı, konserlerin verildiği, Türk yemeklerinin tanıtıldığı etkinlikler, ülkede büyük ilgiyle karşılanmış. Riga’da olduğumuz süre içinde, piyanist Fazıl Say’ın 29 Ekim gecesi verdiği kapanış konserini de izleme olanağı bulduk. Dinlediğimiz muhteşem performans, Cumhuriyet Bayramı’nda o salonda bulunan bütün Türklerin gurur duymasını sağladı. Fazıl Say, ilk kez konser verdiği Riga’da herkesi tam anlamıyla büyüledi. Letonya Enstitüsü Başkanı Ojars Kalnins’e konserle ilgili izlenimini sorduğumda şu yanıtı aldım: “Fazıl Say’ın kendisine de söyledim; Jimi Hendrix’in gitar çalışı gibi piyano çalıyor!”

Letonya’da yapılan Türk Günleri’nin benzeri olarak bir süredir Türkiye’de de Letonya Kültür Günleri yapılıyor. Bu kapsamda, Letonya’nın gençlik korosu “Kamer…” 19 Kasım’da Ankara’da ve 20 Kasım’da İstanbul’da iki konser verecek. Koronun kurucusu ve baş koro şefi Maris Sirmais, Riga’da yaptığımız söyleşide, ülkedeki koro geleneğinden ve müziğe verilen önemden söz etti. Letonyalıların müzikten böylesine heyecan duymaları gerçekten etkileyici. Letonya belki ekonomik anlamda çok büyük ilişkiler içinde olduğumuz bir ülke değil, ama kültür ve sanatın iki ülke arasında çok sağlam bir köprü kurabileceği kesin.

Written by zülalk

11 Kasım 2007 at 18:19

Letonya, Simon and Garfunkel kategorisinde yayınlandı

>Sarah Chang’den “Dört Mevsim”

leave a comment »

>

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/3 Kasım 2007

Sarah Chang, Kore asıllı Amerikalı bir keman virtüözü. Henüz 27 yaşında ama kısa kariyerine büyük başarılar sığdıran bir harika çocuk. 4 yaşında keman çalmaya başlayan sanatçı, 8 yaşındayken dünyanın en ünlü orkestra şeflerinden Ricardo Muti ve Zubin Mehta’nın önünde başarılı performanslar gösterdi. O tarihten bu yana da, aralarında Philadelphia Orkestrası ve New York Filarmoni olmak üzere dünyanın önemli orkestralarıyla çalışmaya başladı. 1992 yılında prestijli Avery Fisher Ödülü’ne layık görülen Chang, EMI etiketiyle yayımlanan Vivaldi: The Four Seasons adlı yeni albümüyle yine dikkatleri çekti. Bu ölümsüz eseri Grammy ödüllü Orpheus Oda Orkestrası ile yorumlayan Chang, bir kentten diğer kente sürekli seyahat ettiği yoğun programı içinde sorularımızı yanıtlamayı ihmal etmedi.

Önceki albüm kayıtlarınıza baktığımızda daha az bilinen bazı eserleri tercih ettiğinizi görüyoruz. Fakat şimdi klasik müziğin en popüler eserlerinden birini kaydederek dinleyicilerinizi bir anlamda şaşırttınız.

Son yaptığım kayıtlar, Shostakovich ve Prokofiev konçertolarıydı. Bunlar olağanüstü dramatik ve çok duygusal müzikler. Onları Sir Simon Rattle şefliğinde Berlin Filarmoni’yle yorumlamıştık. Büyük orkestra, büyük şef ve büyük eserler… Bu defa buna karşıt bir şey yapmak istedim. The Four Seasons’ı kaydetmek oldukça uzun bir süredir aklımdaydı. Vivaldi’nin müziği öylesine güzel, saf ve kadınsı ki!

Vivaldi’nin müziğine özel bir düşkünlüğünüz var mı?

Kesinlikle var. Vivaldi’nin saflığını ve basitliğini seviyorum. Ana hatları çizdikten sonra yorumcuların The Four Seasons’a kendi damgalarını vurmalarını sağlayacak bir özgürlüğü yaşamalarına olanak vermesine hayranım.

Ünlü kemancı Gidon Kremer bir keresinde, “başka hiç kimsenin The Four Seasons gibi 20. yüzyılı yansıtan bir eser yazma cüretini gösteremediğini” söylemişti. Aynı fikirde misiniz?

Gidon Kremer büyüleyici bir müzisyen! Benim kendime ait düşüncelerim var ama asla Gidon Kremer’le tartışmaya girmem.

Bu eseri telefonda bekletme müziği olarak ya da restoranlarda ve asansörlerde duyduğunuzda ne hissediyorsunuz?

Dehşete kapılıyorum. Bu asansör müziği değil, öyle olmamalı. Eğer bir restoranda bu müzik çalıyorsa orada yemek yiyemem. Popüler olduğu için mutluyum; bu harika, ama bu bir sanat eseri!

Orpheus Oda Orkestrası ile kayıt yapmak nasıl bir duyguydu? Üstelik, bu orkestranın en büyük özelliği şefsiz çalışması.

Hem zorlayıcı hem de eğlenceliydi. İlk kez şefsiz bir oda orkestrası ile çalmaktan dolayı büyük heyecan duydum ve bunun yarattığı sınırları zorlayıcı etkiden hoşlandım. Çok daha fazla sorumluluk gerektiriyordu ama bu tür çalışmanın getirdiği özgürlüğü de sevdim. Ayrıca hoşuma giden bir diğer şey de, orkestradakilerin göz kontağı kurup daha dikkatli dinleyerek birbirlerinin daha çok farkına varmaları ve böylece gerçek bir oda müziği icra etmeleri oldu.

Kemanla olan ilişkinizi nasıl tanımlarsınız? Yalnızca büyük bir sevgi mi var, yoksa bir tür sevgi ve bağımlılık karışımı mı söz konusu? Bazı müzisyenler çalmadıkları zaman boşluk hissettiklerini söylüyorlar. Siz de böyle hissediyor musunuz?

Aynı diğer insanlarla olan ilişkilere benziyor. Çoğunlukla sevgi var. Ama bazen de onu o kadar çok sevmiyorsunuz ve pek iyi anlaşamıyorsunuz. Fakat kemanım benim hayatımın çok büyük bir parçası ve sahnedeki sesim. Bu nedenle ona nazik davranmaya çalışıyorum! Partilere gidip alışveriş yapmak istediğim günler de oluyor. O zaman biraz ayrı kalabiliriz ama sonuçta ondan uzun süre ayrı kalamam.

8 yaşında bir harika çocuk olarak keşfedildiğinizden beri sürekli olarak çalışıp konser vermeye devam ediyorsunuz. Bugün klasik müziğin en yetenekli genç sanatçılarından birisiniz ve kendi kuşağınız için bir esin kaynağısınız. Bir müzisyen olarak başarmak istediğiniz başka bir hedef var mı?

Bugün yaptığım şeyi sürdürebilmeyi isterim. Konser vermeyi ve albüm yapmayı çok seviyorum. Bunun için kendimi çok talihli olarak görüyorum. Parmaklarım ve kalbim izin veridiği sürece bunu yapmayı istiyorum.

Written by zülalk

04 Kasım 2007 at 18:47