Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for Ocak 2008

>Müzik Endüstrisi Sarsılırken…

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 26 Ocak 2008

2000’li yıllar, ilerde tarihçiler tarafından müzik endüstrisinde büyük değişimlerin yaşandığı yıllar olarak anılacak. İnternetin artık hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelmesi ve müziğin dijital ortamda dinleyicilere ulaşması, sektörü derinden etkiledi. Müzisyenler, her fırsatta dertlerini anlatmaya çalışıyorlar, ama olup bitenleri tekrar tekrar gündeme getirmekte yarar var.

MÜZİĞİN DİJİTAL MACERASI

Son yıllarda yaşanan en önemli değişikliklerden birisi, müziğin internetteki dosya paylaşım siteleri aracılığıyla ücretsiz dolaşımının sağlanması. Bu, dinleyicinin müziğe erişimini kolaylaştırıyor, fakat bir yandan da müziği yaratanları büyük bir sorunla karşı karşıya getiriyor. Özellikle Türkiye gibi gelir düzeyinin düşük olduğu ülkelerde artık kimse müziğe ulaşmak için para ödemeye yanaşmıyor. Çünkü internet, yasal olmayan bir şekilde bedava şarkı indirilebilen sitelerle dolu. Öyle ki, artık birkaç yıl önce sokak kaldırımlarında neredeyse adım başı gördüğümüz kopya CD’lere de pek rastlamıyoruz. Çünkü CD’lerin de dönemi geçiyor, müzik dijital olarak tüm sınırları aşıyor, dünyanın bir ucundan diğerine ücretsiz iletebiliyor.

Müzik şirketleri ise, bu durum karşısında korsanla mücadele için çeşitli yöntemler geliştiriyor. Örneğin, Amerika’nın dev müzik firması Universal’ın 2006 yılında kendi kataloğundaki sanatçıların şarkılarını ve videolarını Amerika ve Kanada’da internetten bedava yayınlamak üzere, reklam gelirlerine dayanan SpiralFrog adlı internet sitesiyle sözleşme imzalaması büyük olay olmuştu. Bu siteden indirilen dosyalar CD’ye aktarılamıyor, iPod’la değil ama Microsoft’la uyumlu. Bunun gibi yöntemler denenmesine karşın, yine de korsanın önüne bir türlü geçilemiyor.

Bütün bu gelişmeler sonucunda, şu anda müzik endüstrisinde tam bir kaos yaşanıyor. Albümler satmıyor, plak şirketleri tanınmayan sanatçılara albüm yapma riskini göze alamıyor, ancak popüler müzisyenlerin ilgi görebileceği düşünülen çalışmaları albüm olarak yayınlanıyor. Sonuçta, yeni yetenekler için ve hatta tanınmış sanatçılar da olsa, risk almayı gerektiren, deneysel çalışmalar için kapılar kapanıyor. Tamamen piyasa koşullarına odaklanan bu üretim de, müzikteki kaliteyi düşürdükçe düşürüyor.

Bunlar olurken, aynı anda bir başka gelişme daha yaşanıyor. İlginçtir; yaratıcı çalışmalar yapmak ve adını duyurmak isteyen müzisyenlerin can simidi olan bu gelişme, yine internetle olanaklı hale geldi. MySpace adlı sitede hiçbir ücret ödemeden kendinize ait bir sayfa düzenliyor ve şarkılarınızı, videolarınızı yayınlıyorsunuz. Şimdiye kadar bu yolla büyük üne kavuşanlar oldu. İngiltere’de listelerden düşmeyen Arctic Monkeys, Lily Allen gerçek birer MySpace yıldızı. Plak şirketlerinin de gezinerek patlama yapabilecek isimler aradıkları bunun gibi siteler, aynı zamanda ünlü sanatçıların yeni yetenekleri keşfetmelerinin de yolunu açarak ilginç işbirliklerine zemin hazırlıyor. Örneğin, modern müziğin önde gelen ismi Moby, yakında çıkacak son albümü “Last Night”ın ilk single’ı “Alice” adlı şarkıda rap yapan Jamaikalı Aynzli’yi MySpace’deki şarkılarını dinleyerek keşfetmiş.

Bu siteden bu kadar çok söz edince, şu ilginç bilgiyi de eklemek gerek: MySpace’in sahibi ünlü medya devi Rupert Murdoch… Murdoch’un 2005 yılında neden 580 milyon dolar ödeyip MySpace’i aldığı epeyce tartışılmış, her yeri reklamla dolu olan sitenin cazipliği ortada olsa da, bu alımın arkasındaki temel etkenin MTV’ye rakip bir platform oluşturmak olduğu iddia edilmişti. İnternetteki bilgilere göre, 18 Aralık 2007 itibarıyla bu siteye 300 milyonu aşkın üyelik olduğunu göz önünde bulundurursak, özellikle gençlere ulaşmayı hedefleyen Murdoch’un hesaplarını sağlam yaptığı ortada.

PLAK ŞİRKETLERİ NE OLACAK? MÜZİSYENLER NASIL AYAKTA KALACAK?

Yazının bu aşamasında aklınıza şu sorular gelebilir: “Peki, albüm satamayan plak şirketleri ne yapacak? Şarkıları internette bedava dağıtılan müzisyenler nasıl para kazanacak?” Plak şirketleri, tüm dünyada çok ciddi bir darboğazın içinde. Kriz öylesine derin ki, işten çıkarma ve masrafları kısma gibi yöntemlerle atlatılacak gibi değil. Geçtiğimiz yıl, Radiohead ve Prince gibi büyük isimlerin isyan bayrağını çekip albümlerini kendi yöntemleriyle dağıtmaya başlaması da, plak şirketlerinin varlığının sorgulanmasına neden oldu. Radiohead, son albümü “In Rainbows”un MP3 versiyonunu kendi internet sitesinde “istediğin kadar öde” esasına dayalı olarak satınca kızılca kıyamet koptu. Pek çok kişinin bu yöntemin başarılı olmayacağını öngörmesine karşın, grubun, plak şirketini ve prodüksiyon masraflarını aradan çıkaran bu yöntemle, önceki albümlerinin satışına yakın bir gelir elde ettiği belirtiliyor. Bu tür yöntemlerin, diğer gruplara da esin kaynağı olacağını söylemek yanlış olmaz. Öyle görünüyor ki, plak şirketleri, dijital platformdaki gelirlerini artırmaya çalışacak ve daha çok menajerlik ile konser organizasyonu gibi hizmetlere yönelecek.

Müzisyenlerin durumu ise çok daha zor. MySpace, YouTube gibi çeşitli platformları kullanarak ilgi çekebilenler şanslı. Albüm çıkaramayanlar ya da albümlerden para kazanma olanağı olmayanlar, konserlere ağırlık vermeye çalışacak. Tabii içinde yaşadığımız dönemin bir başka gerçeği de, dev konserler döneminin sona erişi. Belki hiçbir zaman yeni bir Led Zeppelin de çıkmayacak. Indie rock’ın beğenilen temsilcileri Interpol ya da TV On the Radio gibi gruplar, belki hiçbir zaman milyonlarca albüm satamayacaklar ve stadyumlarda konserler vermeyecekler, ama daha küçük salonlarda daha çok konser vererek varlıklarını sürdürecekler. Ne yazık ki, ülkemizdeki müzisyenlerin durumu, Telif Hakları Yasası’ndaki eksiklikler nedeniyle daha da vahim. Eğer müziği gerçekten seviyorsak ve kaliteli müzik dinlemek istiyorsak, müzisyenleri destekleyelim, gerekli yasal düzenlemeleri yaparak korsanlığı önleyelim!

Reklamlar

Written by zülalk

27 Ocak 2008 at 10:11

>Gorillaz’ın Veda Albümü (mü)?

leave a comment »

>

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 19 Ocak 2008

Gorillaz cephesinde neler oluyor diye merak ederken “D-Sides” adlı iki CD’lik yeni albümleri ile karşılaştık. Gorillaz’ı tanıyan tanıyor ama hiç duymamış olanlar için anlatmak istersek, müzik tarihinin ilk sanal elektronik rock grubu diyebiliriz. Geçtiğimiz yıl bu ilginç gruptan üzücü bir haber aldık. D-Sides’dan sonra yeni bir stüdyo albümü yayımlamayacaklarını, sadece grubun yaratım sürecini anlatan “Bananaz” adlı bir belgesel film yaparak Gorillaz macerasına son noktayı koyacaklarını duyurdular.

EN BAŞARILI SANAL MÜZİK GRUBU

Guinness Rekorlar Kitabı’na göre “En Başarılı Sanal Müzik Grubu” ünvanını hala elinde bulunduran grubun, 2001 yılında çıkan ilk albümü “Gorillaz”, tüm dünyada 7 milyondan fazla satarak büyük ilgi gördü. Britpop’un ünlü grubu Blur’un vokalisti Damon Albarn ve Tank Girl adlı komedi kitabının yaratıcısı Jamie Hewlett’in birlikte kurdukları grup, alternatif rock, hip-hop, elektronika ve trip-hop türlerini karıştırarak kendilerine özgü bir sound oluşturdu. Grubun temelde iki yaratıcısı var, ama aslında Gorillaz projesinde 50’den fazla müzisyen ve prodüktörün görev aldığı biliniyor. Medyada yer alan haberlerde ise, grubun 2D, Noodle, Russel ve Murdoc adlı 4 üyesi olduğu belirtiliyor, fakat bunların hepsini de birer animasyon karakter olarak görüyoruz.

Gerçekten müzik dünyasının en yaratıcı projelerinden biriydi Gorillaz. 2001 yılında New York’taki konserlerini izleme olanağı bulmuştum. Yaklaşık iki saat boyunca sahneye indirilen elektronik perde üzerinde bu üç boyutlu animasyon karakterlerin verdiği konseri izlemiş ve sahne gerisindeki gerçek müzisyenleri görmemiştik. Konserin sonunda Damon Albarn, perde arkasından çıkıp selam verdiğinde herkes gibi ben de şaşkınlık içindeydim.

ÇİN’DEN NEW YORK’A, LONDRA’DAN İZLANDA’YA; İLGİNÇ BİR KARIŞIM

Gorillaz hakkındaki bu kısa bilgiden sonra gelelim D-Sides ile ilgili ayrıntılara…

İlk CD, grubun daha önce “Demon Days” adlı albümünden çıkan single’larda yer alan B-Side kayıtları ile şarkıların daha önce yayımlanmamış demo kayıtlarından oluşuyor. İkinci CD’de ise, yine bu albümdeki şarkıların DFA, Junior Sanchez ve Hot Chip gibi günümüz elektronik müzik dünyasının başarılı isimleri tarafından yapılan çeşitli remiksleri var. Grup, daha önce ilk albümleri “Gorillaz”ın ardından 2002 yılında aynı türde “ G-Sides” adlı bir toplama albüm yayımlamıştı; D-Sides’ı da yine bu türde bir çalışma olarak değerlendirmek gerekiyor.

Gorillaz’ın bu albümü, oldukça eklektik bir tarzda başlayıp sona eriyor. “Demon Days” gibi listeleri alt üst edecek bir albüm değil ama dikkat çekici çalışmalar da yok değil. Örneğin “People” adlı şarkı, Gorillaz’ın birkaç yıl önceki hit şarkısı “Dare”in bir tür funk versiyonu. Sitar sesleriyle bizi Uzakdoğu’ya doğru seyahate çıkaran “Hong Kong”, albümün en keyifli şarkılarından birisi. Bu şarkı, daha önce savaş kurbanı çocuklara yardım amacıyla kurulan War Child (Savaş Çocuğu) adlı uluslararası kuruluşa destek için yapılan ortak albümde yer almıştı.

Sugarcubes’dan Einar Örn ile birlikte kaydedilen “Stop the Dams” ise, İzlanda müziğinden esintiler taşıyor. Bunların dışında anılmaya değer bir diğer şarkı, daha önce internet üzerinden yayımlanan “We Are Happy Landfill”. Adına uygun olarak neşeli bir müziği olsa da, aslında şarkı, silahlardan, gözleri kör eden yalanlardan söz ediyor.

Albümdeki remiks CD’si ise, daha çok Gorillaz’ın sıkı hayranlarına ve elektronik müzikle ilgilenenlere yönelik. Bu gruplardan birisine dahilseniz, özellikle “Feel Good Inc.” adlı şarkının Stanton Warrior Remiksi’ni özellikle dinlemenizi öneririm. Gorillaz’ın New York’lu hip-hop grubu De La Soul ile işbirliği yaptığı bu şarkı, 2006 yılı Grammy ödüllerinde “En İyi Pop Vokal İşbirliği” dalında ödül kazanmıştı. Çin enstrümanlarıyla renklendirilen, Mandarin dilinde rap dinlemek ister misiniz? Evet diyorsanız, “Dirty Harry”nin Chinese New York Remiksi’ni kaçırmayın.

Keşke Gorillaz’dan bugünlerde bir açıklama daha gelse ve deseler ki, “Biz başka albüm yapmayacağız derken şaka yapmıştık. Yeni albüm için stüdyoya girdik bile!”. Grubun müziğini D-Sides albümü ile ilk kez dinleyenler, belki buna katılmayabilirler ama Gorillaz’ı 1998 yılından bu yana izleyenlerin benimle aynı görüşte olduklarını biliyorum. Kim bilir, belki de yakında ikinci sanal müzik grubumuz kurulur… Bu da tesellimiz.

Written by zülalk

20 Ocak 2008 at 10:19

Damon Albarn, DFA, Gorillaz, Hot Chip, Jamie Hewlett, Junior Sanchez kategorisinde yayınlandı

>Eskilerden Yeniler

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/12 Ocak 2008

Bir süredir masamın üzerinde yeni çıkan bazı albümler duruyor. Elbette CD’leri dinledim, ama iş bu albümler hakkında yazı yazmaya gelince hep erteledim durdum. Nedeni; geçmişte severek dinlediğim, ama artık eskisi kadar gündemde olmayan grupların yeni albümleri çıktığında yaşadığım garip bir tedirginlik. Bugün bana bunu hissettiren iki yeni albümden söz edeceğim.

DURAN DURAN- RED CARPET MASSACRE

1980’lerdeki New Romantics (Yeni Romantikler) akımının efsane gruplarından Duran Duran, geçtiğimiz yılın sonuna doğru yayımladığı yeni albümünde epey maceracı davranmış. Müzikal maceraları ilginç bulan ve destekleyen bir müziksever olarak, bu albümü de heyecanla karşıladım. Fakat itiraf etmeliyim ki, son yıllarda pop müziğin ilahı haline getirilen Justin Timberlake ve bugünlerde adı çok sık duyulan prodüktör Timbaland ile işbirliğinde yapılan albüm, ilk dinleyişte olumsuz bir şaşkınlığa yol açtı. Duran Duran yine dans sahnesinde; fakat bu defa kulaklarım, grubun hip-hop dünyası ile yakın temasını garipsedi. Acaba bunun nedeni, grubun aklıma artık her biri klasik olan şarkılarla kazınmış olması mı? 30 yıla yaklaşan kariyerlerinde yaptıkları “Come Undone”, “Ordinary World”, “Planet Earth”, “Wild Boys”, “Notorious”, “Hungry Like the Wolf” gibi şarkılar, aradan onca yıl geçse de, müzik tarihinin en güzel eserleri arasında yer alır.

İşte bu yazıyı ertelememin nedeni, albümü önyargıyla değerlendirme tehlikesine düşmemekti. Kulaklarımın duyduğu müzik, aklımda yerleşen beklentilerden çok farklıydı. Ama acaba o farklılıktan zevk alınamaz mıydı? Bu düşünceyle, albümü tekrar tekrar dinledim ve dinledikçe “The Valley”, akustik gitarların öne çıktığı “Box Full O’Honey”, enstrümantal “Tricked Out”, “She’s Too Much” ve “Dirty Great Monster” adlı şarkıları benimsemeye başladım. Fakat ne kadar dinlersem dinleyeyim, “Red Carpet Massacre”, “Tempted”, “Last Man Standing”, Justin Timberlake’in eşlik ettiği “Falling Down”, Timbaland ve Justin Timberlake ile kaydedilen “Nite-Runner” ve yine Timbaland’ın prodüktörlüğü üstlendiği “Skin Divers” gibi şarkılara alışamadım.

Gitarist Andy Taylor’un, 2006’de yeni albüm hazırlıkları sırasında neden grubun diğer üyeleriyle anlaşmazlığa düşüp ayrıldığını anlamak pek zor değil. O sırada yeni albümün adının “Reportage” olacağı duyurulmuştu, ama yaşanan bu gelişme üzerine o albüm için yapılan tüm çalışmalar bir yana bırakıldı ve sonrasında grup, Timbaland ve ekibi ile bambaşka bir albüm için bir araya geldi. Andy Taylor’un gidişiyle ortaya çıkan boşluk ise, Timbaland’ın ekibinden Nate “Danja” Hills ve Jimmy Douglas’ın gruba eşlik etmesi ve prodüktör koltuğuna oturtulmasıyla doldurulmaya çalışıldı. Garip olan şey şu ki; Simon LeBon yine o muhteşem sesiyle şarkı söylüyor, Nick Rhodes, John Taylor ve Roger Taylor yine grupta ama dinlediğiniz müzik sanki Duran Duran değil… Yine de Timberlake-Timbaland şarkılarından hoşlananlar için ilginç olabilir.

ANNIE LENNOX-SONGS OF MASS DESTRUCTION

İskoçya’nın dünyaya armağan ettiği en tanınmış seslerden birisi Annie Lennox. Sweet Dreams (Are Made of This) adlı Eurythmics şarkısını başka kim onun kadar güzel söyleyebilirdi diye çok düşünmüşümdür. Herhalde kimse söyleyemezdi. O müthiş alto ses, “Love Is A Stranger” ile birçok kişinin hayatının soundtrack’i olmadı mı? 25 yıldır hem Eurythmics grubunun vokalisti olarak hem de solo albümleriyle kariyerine devam ediyor Lennox. 4. solo albümü “Songs of Mass Destruction”, geçen yılın sonlarında çıktı.

Albüm, tüm dünyadaki yardımsever kuruluşlarda ve sivil toplum örgütlerinde çalışanlar ile barış görevlilerine adanmış. Lennox, albüm kitapçığında, Nelson Mandela’yı bir zamanlar hapis yattığı hücrenin konuşma yaparken dinlediğini ve Afrika’daki AIDS hastalığının bir soykırım olduğunu onun ağzından duyduğu o andan itibaren bu konuya dikkat çekmek için çalıştığını anlatıyor. Bu amaçla dünyaca ünlü 23 kadın sanatçıyla birlikte kaydettiği “Sing” adlı bir şarkı da yer alıyor albümde. Bu sanatçılar arasında Madonna, Celine Dion, Faith Hill, k.d. Lang, Beth Orton, Pink, Kelis, Shakira, Anastacia, Dido da bulunuyor.

Her zaman akıllıca yazılmış şarkı sözleri ile farklılığını ortaya koyan Lennox, bu albümde de yine aynı yolda ilerliyor. O yol neresi? “Bu karanlık bir yol,” diyen “Dark Road” adlı şarkı ile karamsar bir havada başlayan albüm, aynı havada sona eriyor. “Karanlık bir albüm ama zaten dünya da zaten karanlık,” diyor 53 yaşındaki sanatçı. Bununla da kalmayıp duygusal boşluklardan ve dünyadaki acılardan söz ediyor. “Ghosts In My Machine”de kadınların acı çekmek için doğduğunu söylüyor, fakat ardından “Sing” adlı şarkıda ekliyor: “Kadın cinsi güçlüdür.” Tüm albüm öylesine bir kadın duyarlılığı ile bezenmiş ki, “Womankind” adlı ayrı bir şarkı bile var. Suyu şaraba döndürüp, kendisine her zaman sevgi gösterebilecek bir sevgilisi olmasını istediğini anlatıyor Lennox. Hangi kadın bunu istemez ki?

Bu albümde eski Eurythmics hitleri yok, ama müzik televizyonu VH1 tarafından “yaşayan en iyi beyaz soul vokali” olarak değerlendirilen Annie Lennox’un yılların eskitemediği olağanüstü güzel sesi var.

Written by zülalk

13 Ocak 2008 at 10:36

>İlhan Erşahin: Günümüzün Müziğini Çalıyoruz

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/5 Ocak 2008

New York underground müzik dünyasının önde gelen kulüplerinden Nublu’nun ve Nublu Records’ın yaratıcısı müzisyen/prodüktör İlhan Erşahin, son aylarda ülkemizde iki yeni albüm yayımladı. Birincisi, ünlü caz müzisyeni Lawrence D. “Butch” Morris yönetiminde kaydedilen “Nublu Orchestra”. Bu albümün özelliği, bir yandan doğaçlama tekniğine dayanırken aynı zamanda orkestranın “Butch” Morris’in gerçek zamanda müzikal düzenleme yapmak için kullandığı hareketlerle yönetilmesi. İkinci albüm ise, üçlü bir serinin ilk çalışması olarak yayımlanan “Wax Poetic İstanbul”. Erşahin’le bir konser öncesinde Babylon’da buluştuk ve albümler üzerine söyleştik.

“Wax Poetic İstanbul”, dinlerken İstanbul’a özgü renkleri sezdiriyor. Bir kentin müziğinizi etkileme süreci nasıl gelişiyor? Örneğin İstanbul için bu nasıl oldu?

İstanbul’da beni günlük hayat etkiliyor. Sabah bir yerde kahvaltı ediyorsunuz, o semtteki insanları görüyorsunuz, belki orada birisiyle tanışıyorsunuz. Yani daha çok sokaklardaki hayat etkiliyor. Ben her zaman şehirlerin içine girmeye, onları yaşamaya çalışıyorum.

Albümde oldukça dinamik, hareketli ve biraz da kargaşa içinde bir İstanbul var ama daha çok kentin keyifli yanları öne çıkmış, pek hüzün yok.

Evet, belki İstanbul’da yaşamadığım içindir. Ayrıca diğer şehirler daha problemli benim için. Bu serideki üç albüm de bu açıdan birbirinden değişik.

Bu albümü yaparken tanınmış Türk müzisyenlerle çalışmışsınız.

Bizim İstanbul Sessions adında bundan ayrı bir grubumuz var. Önce Alp Ersönmez, Turgut Alp Bekoğlu, İzzet Kızıl ve ben dördümüz stüdyoya girdik aslında. Ondan sonra Siya Siyabend grubundan Murat Toktaş’ı çağırdım. Nil Karaibrahimgil’i tanıyorum, onu çağırdım. Hep çevremdeki arkadaşlarımla çalıştık daha doğrusu. Ablamın kızı Dilara ve Athena’dan Gökhan Özoğuz şarkı söyledi. Bu albümde daha çok bir duygu yakalamak peşindeydim. Onu yakaladık sanki.

Nublu Orchestra ise New York’u, daha doğrusu o kentin Lower East Side (Aşağı Doğu Yakası) denilen bölgesinin çok kültürlü ortamını yansıtıyor. Başka bir kentte yaşıyor olsaydınız böyle bir albüm ortaya çıkar mıydı?

Hayır, çıkmazdı. New York’taki kulübümüz Nublu da tamamen New York’a özgü zaten. Nublu Orchestra’nın kaynağı da kentin o bölgesi. Sanki Miles Davis, James Brown, Prince’in devamı gibi yani onların etkisi var. Ayrıca Ornet Coleman, avantgarde caz, dans, elektro etkisi de var.

Farklı müzik formlarının kendilerine has özelliklerini koruyarak ama diğer yandan da büyük bir özgürlük içinde kalarak kolektif bir sound yaratıyorsunuz. Bunun sırrı ne?

Bunu “Butch” Morris şefliğinde yapıyoruz. O Butch’un yarattığı bir konsept ama bu albümde Nublu konseptine uyarladı onu.

Bugün farklı görüşte olanların birbirine tahammül edemediği bir ortamda yaşıyoruz. Ayrıca kalıplaşmış müzik formlarının insanlara dayatıldığı aşırı ticarileşmiş bir müzik ortamı var. Oysa siz bu albümde, biz kendi özelliklerimizle varız ama bir bütün olarak da var olabiliriz diyorsunuz. Bunun arkasında bir duruş var gibi…

Evet, öyle tabii. Nublu sanki özel üyelik gerektiren bir kulüp gibi ama aynı zamanda herkese ve farklı müziklere çok açık.

Nublu Orchestra’nın albüm kapağında İlhan Koman’ın eserlerinin fotoğrafları yer alıyor. Bu da albümün konseptiyle çok uyumlu olmuş.

O kolektif sound ile çok uydu gerçekten. Çağın gençleri de bu şekilde müzik dinliyor. Sabah başka bir tür dinliyorsunuz akşam başka. Her şeye açık, karma bir şey. Yaşlı bir basçı arkadaşım, Nublu gerçekten 2007’ye ulaştı diyor. Çünkü günümüzün müziğini çalıyoruz. Çünkü aslında rock, soul, caz, funk, bunların hepsi eski. Bizim müziğimizde bu türlerin hepsi var ama yine de yeni, bugüne ait bir şey olarak var. Ben zaten yaptığımız hangi türe giriyor diye düşünmüyorum, önemli olan müzik, hangi tür olduğu ya da olmadığı değil.

“Wax Poetic İstanbul” albümünden sonra Copenhagen ve Brazil CD’leri çıkacak. Bu seride başka albüm olacak mı?

Hayır, bunları bir proje olarak gerçekleştirdim. Sadece bu üçü olacak. Bu projede duygusal bir şey vardı; kendimi sanki üç ayrı tablo yapmış gibi hissediyorum. Şimdi artık yeni Wax Poetic albümüne başladık.

Written by zülalk

06 Ocak 2008 at 10:42

Butch Morris, Wax Poetic, İlhan Erşahin kategorisinde yayınlandı