Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for Şubat 2008

>Aşkta Devrim Zamanı

leave a comment »

>

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/23 Şubat 2008

Başlıktaki düşünce, Lenny Kravitz’e ait; aynı zamanda sanatçının yeni yayımlanan albümünün adı: “It Is Time For A Love Revolution”. Rock müziğin en karizmatik seslerinden birisi olan Kravitz’den bunu duymak, ilk anda çok garip gelmiyor insana. 1989’da ilk albümü “Let Love Rule”u yayımladığı günden bu yana aşk üzerine şarkılar söyledi Kravitz. Ama 43 yaşındaki bir erkek, böyle bir devrimin gerekliliğinden söz ediyorsa, herhalde bunu es geçmemek gerekir. Üstelik bunu söyleyen kişi, daha geçen ay verdiği röportajlarda, mükemmel kadını bulup evleninceye kadar cinsel yaşantısına ara verdiğini açıklamışsa… Nicole Kidman, Madonna, Penelope Cruz gibi sinema ve müzik dünyasının en güzel kadınlarıyla birlikte olmuşsa… Şimdiye kadar yaklaşık 30 milyon albümü satılan, dört Grammy ödüllü, zengin, genç ve başarılı bir müzisyense…

Durum böyle olunca denilebilir ki; Lenny Kravitz’in aşk meselesinden canı çok yanmış. Sanatçının kendisi buna başka bir açıklama getiriyor ve onun yaşında artık kadınların yalnızca bedenleriyle değil, akıl ve ruhlarıyla da öne çıktıklarını, son üç yıldır cinsel yaşantısına ara verdiğini ve evlenene kadar da bu sözünü tutacağını söylüyor. Bunların işin magazin tarafı olduğunu düşünenler olabilir ama albüme ilham kaynağı olan atmosferi yaratması açısından ilginç bir bilgi.

70’LERİN KLASİK ROCK’I İLE FUNK’IN BİLEŞİMİ

Lenny Kravitz, 19 yıl önce ilk albümünü yayımladığında, en büyük esin kaynakları olan Rolling Stones, Led Zeppelin, The Beatles, Aerosmith, Prince ve James Brown’un etkisiyle, 70’lerin rock sounduyla funk’ı harmanlamış ve başarılı bir çıkış yapmıştı. Sanatçı, aradan geçen yıllar içinde, bu esin kaynaklarının izinden ayrılmadı; rock, funk, reggae, soul, psychedelic, folk ve baladları bir araya getiren tarzıyla yoluna devam etti. 2004 tarihli bir önceki albümü “Baptism”in sanatçının hayranlarından pek de olumlu eleştiriler almaması, Kravitz’i o çok iyi becerdiği ve kendini artık kanıtladığı rotaya dönmeye itmiş olmalı. Yeni albümde, yine klasik rock ile funk, Kravitz’in retro tarzıyla bir arada. Öyle ki, albümü dinlerken sanki 70’lerden kalma şarkıları dinliyor gibi oluyor, nostaljik duygulara kapılıyorsunuz. (Bana, özellikle Deep Purple ve Led Zeppelin’i anımsattı.) Albüm herhangi bir yenilik getirmiyor; gitar ağırlıklı, psychedelic tınıların ve funk ritimlerin dikkat çektiği, klasik rock severleri memnun edebilecek bir çalışma.

Albümün açılış parçası, “Love Revolution”da “Aşkta devrim zamanı/ Yeni bir oluşum zamanı” diyor Kravitz. Albüm aşk şarkılarıyla dolu olsa da, röportajlarını okuduğunuzda, sanatçının dünyanın gidişatından hoşnut olmadığı da seziliyor. Lenny Kravitz, herşeyin sevgiyle başladığını belirtiyor, ama bu devrim isteğini yalnız aşkın sınırları içinde tutmayarak şunu da ekliyor: Dünya bugün yönetildiği gibi yönetilmeye devam ederse, hiçbir gelişme olmayacak. Haksız mı Lenny Kravitz?

Şarkı sözlerinde aşk sorunlarının yanı sıra, dünya meselelerine ilişkin bazı yorumlar da yapıyor sanatçı. Amerika’nın Irak politikasına dokunduran “Back In Vietnam” ve materyalist dünyayı kınayıp, asıl ihtiyacımızın sevgi olduğunu haykıran “Love Love Love” gibi.

Alışılmadık bir şekilde hızlı ritimli bir aşk şarkısı olan “Will You Marry Me”de Kravitz’in üzerindeki James Brown etkisi açıkça ortaya çıkıyor. “This Moment Is All There Is”de Prince’i; “A New Door” ve etkileyici melodisiyle dikkat çeken “Good Morning”de ise The Beatles’ı hissedebilirsiniz. Led Zeppelin’i hatırlatan blues-rock türündeki “Bring It On”, albümün en güzel şarkılarından birisi. Sanatçıya bu şarkıda, efsanevi Hintli müzisyen Ravi Shankar’ın kızı Anoushka Shankar sitarıyla eşlik ediyor. Birisi, “I Love the Rain”deki gitarların, “Baby I’m Gonna Leave You”daki Jimmy Page’i anımsattığını söyleyecek olursa, ağzım açık kalmaz ama buna içim elvermez… Sonuçta Lenny Kravitz, albümlerindeki bütün enstrümanları kendi çalıyor olsa da, Jimmy Page’in ustalığından uzak…

KRAVITZ, TEMMUZ’DA İLK KEZ TÜRKİYE’DE

Yazıyı, Lenny Kravitz hayranları için bir müjde ile noktalayalım. Ünlü sanatçı, “Love Revolution” adlı turnesi kapsamında bu yaz ülkemizde de bir konser verecek. İstanbul Kuruçeşme Arena, 30 Temmuz akşamı Kravitz’in Türkiye’deki ilk konserine sahne olacak. Önceden alınacak avantajlı bilet fiyatlarının ücreti 85 YTL olarak açıklandı; konser günü yaklaştıkça bu fiyatın artacağı belli. Gelmiş geçmiş en büyük 100 hard rock sanatçısı arasında sayılan Lenny Kravitz’i izlemek için bilet alabilecek kadar şanslı olanlara duyurulur.

Written by zülalk

24 Şubat 2008 at 18:42

Lenny Kravitz kategorisinde yayınlandı

>Dubstep’in Yeni Kahramanı Burial

leave a comment »

>

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/16 Şubat 2008

Son iki yıldır underground müzik çevrelerinde ismi efsane gibi dolaşan birisi var: Burial.

2006 yılında kendi ismiyle ilk albümünü yayımlayan bir müzisyenin bu kadar kısa sürede böylesine dikkat çekmesinin üç önemli nedeni var. Birincisi, dubstep adı verilen elektronik müzik türüne yeni bir açılım getirerek daha geniş kitlelere yayması. İkincisi, müziğinin gece karanlığındaki kentli yalnızların atmosferini büyük bir başarıyla yansıtması. Üçüncüsü, gerçek kimliğini gizlemesi.

Burial, çok ender olarak verdiği röportajlardan birisinde, ailesi dışında yalnızca beş kişinin kendisinin “Burial” adıyla albüm yayınladığından haberdar olduğunu söyledi. Önceleri kadın mı erkek mi onu bile bilmiyorduk, sonraları Londra’nın güneyinde yaşayan 20’li yaşlarında bir erkek olduğunu öğrendik. Uzaktan çekilen ve sadece belli belirsiz gölgesini gösteren birkaç imaj dışında hiçbir fotoğrafı yok. İyi müzik yapmasa, bu gizliliğin dikkat çekmeye yönelik bir yöntem olarak uygulandığını düşünebilirsiniz. F

akat durum böyle değil; 2007’nin son aylarında çıkan albümü “Untrue”, önde gelen birçok müzik dergisi ve internet sitesinde yılın en iyi albümleri arasında gösterildi. Öyleyse, böyle başarılı bir müzisyen neden kimliğini gizler? Burial, melodiler ile tanınmak istediğini ve eğer kimliği ile ortaya çıkmazsa insanların daha çok müziğine yöneleceklerine inandığını söylüyor. Bu nedenle de, canlı performans yapmıyor, radyo/tv programlarına çıkmıyor ve fotoğraf çektirmiyor. Bana göre, insanların kendileriyle ilgili her türlü gereksiz ayrıntıyı medya aracılığıyla ortaya döktüğü bir çağda, bir sanatçının bu tuhaf ortamın dayattığı kurallara karşı çıkmasına ancak saygı duyulur. Bir müzisyen için önemli olan insanların hayatında müziğiyle yer almaksa, cafcaflı fotoğraflara ve skandallara gerek yok, bırakın şarkılar konuşsun.

GARAJLARDA DOĞUP GELİŞEN MÜZİK

Gelelim Burial’in yaptığı müziğe… “Dubstep” denilen bu tür, yaygın olarak bilinmediğinden, önce bu konuda kısa bir açıklama yapmak gerek. Dubstep, ilk olarak 1990’lı yıllarda, İngiliz garaj müziği prodüktörlerinin, dub, reggae, house, two-step ve elektronik müziğin farklı sesleri ile oluşturdukları drum’n’bass adı verilen türü geliştirmesiyle ortaya çıktı. Sürekli değişen sert ritim örgüsü, ön plandaki basları, karanlık havası ve barındırdığı geniş prodüksiyon olanaklarıyla şaşırtıcı bir tür bu. Öyle ki, müziği yapan prodüktörlerin önceliklerine göre kimi zaman daha tempolu, kimi zaman daha yavaş olabiliyor; bazen insan sesleri kullanılırken bazen vuruşlar öne çıkabiliyor, altyapısı sürekli gelişip değişiyor. Önceleri Londra’nın arka sokaklarındaki garajlarda üretilen bu prodüksiyonlar, yeraltı müzik çevresindeki partilerde çalınırken, 2000’li yıllara gelindiğinde, giderek daha geniş bir kitleye hitap etmeye başladı. Bunda Hyperdub Records’un bu türdeki çalışmalara öncülük etmesinin büyük bir etkisi oldu.

Burial’ın sırrı ise, dubstep’in karanlık ve çoğu zaman da soğuk tonlamalarının içine günlük yaşamdan izleri ve duyguları sokmaktaki başarısında yatıyor. “Untrue” adlı albümü, kentlerdeki, özellikle Londra sokaklarındaki yalnızlığı yansıtıyor. Sirenler ve konuşma sesleri, uğultular, yağmur ve çakmak sesi, dış dünyaya ait anlık kıpırtılar… Bozularak farklılaştırılan ve cinsiyetini bile tahmin edemediğiniz insan sesleri, nereden geldiği belli olmayan ve eski plak kayıtlarını andıran çıtırtılar; gerçek hayatla hayalleri harmanlayan sınırsız bir ses manipülasyonu… Burada albüme, “Untrue” (Doğru olmayan) adının koyulmasında ironik bir yaklaşım olduğunu belirtmek gerek. Duyduklarınızın hangisinin ne olduğu, biraz da dinleyenin hayal gücüne kalıyor. Karışık bir iş; insanların çoğunun oldukları gibi davranmadıkları hayatta neyin gerçek olduğunu anlamak gibi…

Burial’in müziğinin etkileyiciliği, dinlerken adeta insanı çevreleyen bir atmosfer yaratmasından geliyor. Çünkü yaşanan anın müziğini yapıyor Burial. Garip bir melankoli var şarkılarında, fakat ritimler daha çok bundan kurtulma çabasını sezdiriyor. “In McDonalds” adlı şarkıyı ilk dinlediğimde, adında “McDonalds” geçen bir şarkı nasıl bu kadar melankolik olur diye merak etmiştim. Yanıtımı, İngiliz müzik dergisi “The Wire”da Burial ile yapılan bir söyleşide buldum: “Benim müziğim, genç yaşta hayatın zorluklarıyla mücadele ederken, sizinle ilgilenecek bir meleği düşlediğiniz anlarla ilgili. Gidecek hiçbir yeriniz olmadığında, yapabileceğiniz tek şeyin gece geç bir saatte McDonalds’da oturmak olduğu anlarla ilgili.” Albümün en güzel şarkısı “Archangel” ise, Burial’in köpeği öldüğünde üzüntüsünü aşmak için bestelediği bir şarkı.

“Untrue”, son aylarda dinlediğim en ilginç ve heyecan verici albüm. Buna karşın, herkesin bu görüşte olmadığını da tahmin ediyorum. Düşük tempolu olduğundan, özellikle dans pistlerine uygun değil. Burial’ın kendi anlatımıyla, “Uzaktan duyduğunuz ama kendinize yakın hissettiğiniz bir ses gibi. Yağmurun sesini ya da balinaların şarkılarını duymak gibi, karanlıkta uzaktan bir yerlerden gelen sesler gibi.” “Untrue”, dinlerken düşündürüyor, aklınıza takılıp kalıyor ve sizi hiç yalnız bırakmıyor…

Written by zülalk

17 Şubat 2008 at 19:02

Burial, dubstep kategorisinde yayınlandı

>!F 2008’de Müzik-Sinema Buluşması

leave a comment »

>

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 9 Şubat 1008

14 Şubat, bütün dünyada Sevgililer Günü olarak kutlanıyor olabilir ama bu yıl İstanbullular için ayrı bir önemi daha var. Çünkü tam on gün boyunca sürecek olan !f İstanbul AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali de aynı gün başlıyor. Bu yıl ilk kez 28 Şubat-2 Mart tarihleri arasında Ankaralı sinemaseverlerle de buluşacak olan festivalin programı, birbirinden ilginç ve heyecan verici filmlerle dolu. Fakat benim bu yazıda üzerinde durmak istediklerim, festivalin “Life In Sound” (Sesli Yaşam) adlı bölümünde gösterilecek olan müzik belgeselleri.

PETER HOOK, “JOY DIVISION” BELGESELİ İÇİN İSTANBUL’DA!

Festivalde müzikle sinemayı buluşturan belgesellerden ilki, efsanevi post-punk grubu Joy Division’ı anlatıyor. Yapımın yönetmeni Grant Gee, müzikle ilgilenenlere yabancı bir isim değil. İngiliz yönetmen, daha önce Radiohead grubunun 1997 yılı turnesini izleyip “Meeting People Is Easy” adlı bir belgesel yaptı. Ayrıca, Gorillaz, Blur, Badly Drawn Boy, Spooky, Coldplay ve Suede’in de aralarında bulunduğu birçok grubun videolarını da çekti. Gee’nin “Joy Division” adlı belgeseli, son yıllarda grup üzerine yapılan üçüncü büyük yapım. İlk olarak 2002’de Michael Winterbottom imzalı “24 Hour Party People”i izledik.

Geçtiğimiz yıl ise, Anton Corbijn’in “Control” adlı filmi, Cannes Film Festivali’nin açılışında gösterildi. Fakat Gee’nin belgeselinin, bazı açılardan her iki yapımdan da farklı olduğunu belirtmek gerek. “24 Hour Party People”, yalnızca Joy Division’a değil, 1970’lerin ortalarında Manchester’daki müzik ortamına ve o dönemdeki post-punk grupların ortaya çıkışına odaklanmış.

“Control” ise, Joy Division’ın solisti Ian Curtis’in eşinin anılarından yola çıkarak daha çok Ian Curtis’in özel yaşamını aktarmıştı. Oysa Gee’nin belgeseli, Joy Division’ın karanlık müziğinin arkasındaki etkenlere, örneğin Beat kuşağının önde gelen temsilcilerinden Amerikalı romancı William S. Burroughs’un Ian Curtis üzerindeki etkisine, fabrikalarla kuşatılmış sanayi kenti Manchester’ın grubun müziğine yansımasına değiniyor. Ayrıca yapım, grupla plak anlaşması yapan Factory Records’ın ve ünlü kulüp Haçienda’nın kurucusu Tony Wilson, Ian Curtis’in Belçikalı sevgilisi Annik Honore ve prodüktör Martin Hannett ile yapılan röportajların yanı sıra, temelde Joy Division’ın yaşayan üyeleriyle yapılan söyleşilere odaklanması nedeniyle de, diğer filmlerden farklı bir bakış açısı sunuyor.

!f 2008’in bu yılki sürprizlerinden birisi de, Joy Division’ın basçısı Peter Hook’u festivalin açılış partisi için İstanbul’a getirmesi. Hook, Joy Division belgeselinin gösteriminde yalnızca özel bir söyleşiye katılmakla kalmayacak, aynı zamanda 16 Şubat gecesi Beyoğlu’ndaki The Hall’da DJ’lik de yapacak. 131 yıllık tarihi bir kilisenin içine konumlandırılmış The Hall’da “Love Will Tear Us Apart”ı dinlemenin zevkine az kaldı!

SCOTT WALKER: 30 YÜZYILLIK ADAM

Festivalin merakla beklenen ikinci müzik belgeseli “Scott Walker: 30 Century Man”. Scott Walker, doğduğu ülke Amerika’da bile yalnızca müzikle haşır neşir olanların tanıdığı bir müzisyen ama, aslında o, müzik tarihinin en yaratıcı isimlerinden birisi…

David Bowie’nin idolü, Jarvis Cocker’ın yeteneğine gıpta ettiği tek kişi, Radiohead, Blur gibi grupların büyük ilham aldıklarını söyledikleri olağanüstü yetenek, yaptıkları müziğin Amerika’da pek de takdir edilmediğini görerek İngiltere’ye yerleşip popüler olan 60’ların grubu The Walker Brothers’ın karizmatik solisti, Brel şarkılarının muhteşem yorumcusu…

Uzun yıllardır gözlerden uzak kalarak ama derin etkiler bırakarak müzikal çalışmalarını aralıksız sürdüren Scott Walker’a olan hayranlığım, 80’li yıllarda dinlediğim The Walker Brothers şarkısı “No Regrets” ile başladı. Duyduğum o eşsiz bariton sesin sahibini yıllar içinde izleyip müziğe yaklaşımına tanık oldukça da, hayranlığım giderek arttı. Scott Walker, dinlenmesi zor, avangard müzik yaptığı gerekçesiyle her zaman eleştirilere hedef oldu. Belgeselin yönetmeni Stephen Kijak, müzk dergisi Harp’a verdiği röportajda güzel bir yanıt veriyor bu tür yorumlara: “Dünyadaki herkesin Scott Walker’ı sevmesi gerekmiyor. Ama en azından açık fikirli olun: Bu film, bir sanatçıyı ve onun serüveninin keşfini anlatıyor.” Üstelik bu öyle bir sanatçı ki; kariyeri, “bunu ancak Scott Walker yapabilir” dedirten şarkılarla dolu…

12 BÖLÜMLE PHILIP GLASS’IN PORTRESİ

!f 2008’in “Sesli Yaşam” bölümünün ağır toplarından birisi de, minimalist klasik müziğin en önemli bestecilerinden Philip Glass. Yönetmenliğini Scott Hicks’in üstlendiği yapım, günümüzün en tanımış ve en tartışmalı müzisyenlerinden Glass’ın bilinmeyen yönlerine 12 bölümde ışık tutuyor. Belgeselde ünlü bestecinin aile üyelerinin yanı sıra, Martin Scorsese, Errol Morris, Chuck Close ve Christopher Hampton gibi çalışma arkadaşlarıyla yapılan röportajlara da yer veriliyor.

SİGUR ROS’U DAHA YAKINDAN TANIMAK İÇİN

Birkaç yıl öncesine kadar İzlanda deyince, müzikseverlerin aklına yalnızca Björk gelirdi. Ama artık hayatımızda post-rock grubu Sigur Ros da var. Dört İzlandalı genç, şarkılarını, anlamı olmayan, kendilerine özgü bir dilde söylüyor, keman yayıyla gitar çalıyor, atmosferik ve minimalist müzikleriyle dinleyenleri muhteşem bir hayal alemine sürüklüyor. Dünyanın en anlaşılmayan ve en utangaç grubunu biraz daha yakından tanımak istiyorsanız, grubun 2006 İzlanda yaz turnesinin arka planını aktaran “Heima” (Homeland: Evde) adlı bu filmi kaçırmayın.

Written by zülalk

10 Şubat 2008 at 09:30

>Zamana Meydan Okuyan Ses: Aretha Franklin

leave a comment »

>

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 2 Şubat 2008

“Soul Müziğin Kraliçesi” ifadesi, son yıllarda birçok şarkıcı için kullanılmaya başlandı. Fakat gerçek şu ki; bu tanımlamayı en çok hak edenlerin başında Aretha Franklin gelir. 65 yaşındaki sanatçı, zamana meydan okuyan sesi ve başarılarıyla bugünlerde yine müzik gündeminin üst sıralarında. Kısa bir süre önce, Franklin’in ünlü şarkıcılarla yaptığı düetleri bir araya getiren “Jewels in the Crown: All-Star Duets With the Queen” adlı yeni bir albüm yayımlandı. Ayrıca, Amerikan Müzik Kayıtları Akademisi’ne bağlı MusiCares Vakfı, 8 Şubat’ta bu yılki MusiCares Person of the Year (Yılın Adamı) ödülünü Aretha Franklin’e sunacak. 1989 yılından bu yana verilen bu ödül, müzik dünyasının en prestijli ödüllerinden biri.

Aretha Franklin’in olağanüstü sesini bugüne kadar hiç duymamış olan herhalde pek fazla değildir. 1967 tarihli Otis Redding bestesi “Respect”e getirdiği yorum ile şarkıyı adeta feminist hareketin adeta marşlarından biri haline dönüştürdüğünü hatırlayanlar vardır mutlaka. Ya da 1998 Grammy Ödül Töreni’nde “Nessun Dorma”yı söyleyişini hafızasından çıkaramayanlar olmalı. Aslında o törende bu aryayı Luciano Pavarotti’nin söylemesi planlanmış, fakat sanatçı aniden rahatsızlanınca onun yerine Aretha Franklin sahneye çıkmıştı. Bu durum kendisine törenden yalnızca 10 dakika önce bildirilmiş olduğu için prova yapma olanağı bile bulamamış ama performansıyla beğeni kazanmıştı.

RAHİP BABANIN ÜSTÜN YETENEKLİ KIZI

Aretha Franklin, müzikal kariyerindeki başarılarıyla en popüler sanatçılardan biri olmayı başardı. Üstelik bunu, günümüzün moda olan yöntemlerine başvurmadan, yani özel yaşamının ayrıntılarını reklam olsun diye gazete sayfalarına taşımadan yaptı. Ünlü sanatçı, yaşamını filme çekmek için yapılan önerileri bugüne kadar hep reddetti, ama yine de onun hakkında çok yazılıp çizildi, biyografiler kaleme alındı. Rahip bir baba ve piyanist bir annenin beş çocuğundan birisi Aretha Franklin. Annesiyle babasının evliliği, sorunlu bir evlilik. Bu birliktelik, o 6 yaşındayken boşanmayla sonuçlanıyor ve henüz 10 yaşındayken, kalp krizi geçiren annesini kaybediyor. Piyanodaki yeteneği ve güçlü sesiyle etrafındaki herkesin dikkatini çekiyor. İlk esin kaynağı, kilisede çalınan gospel müzik. 14 yaşına geldiğinde üstün yetenekli bir çocuk olarak ilk plak sözleşmesini imzalıyor. İlk gençlik döneminde, 13 ve 15 yaşlarında hamile kalıyor ve iki oğlan çocuk dünyaya getiriyor. 18 yaşında Colombia Records ile sözleşme imzaladıktan sonra, kariyerinde hızla yükseliyor ve yıllar içinde dünyaca tanınan bir ses haline geliyor.

Bunlar, Aretha Franklin’in yaşamının sadece ana hatları; daha nice büyük zorluklar ve müthiş başarılar var bu 65 yılın içinde. Örneğin, bugüne kadar 17 kez kazandığı Grammy ödülleri; yine aynı ödüller kapsamında 1991 tarihli “Yaşayan Efsane” ve 1994 tarihli “Yaşam Boyu Başarı” ödülleri var. 1999 yılında ABD Başkanı Bill Clinton tarafından Ulusal Sanat Madalyası verilen ünlü sanatçı, 2005 yılında da George W. Bush tarafından en yüksek Amerikan sivil ödülü olan “Özgürlük Madalyası” ile onurlandırıldı. Ahmet Ertegün’ün kurduğu Rock and Roll Hall of Fame’e (Rock & Roll Şöhretler Kulübü) kabul edilen ilk kadın sanatçı olmasının yanı sıra, Time dergisinin kapağında yer alan ilk siyah kadın da o oldu.

YENİ ALBÜME KADAR ESKİ DÜETLER

Bugünlerde müzik dünyasında Aretha Franklin’in bu yıl yeni bir albüm yayımlayacağı ve bunun otobiyografik olacağı söylentileri dolaşıyor. Sanatçının hayranları, bu albüme kavuşmak için biraz daha bekleyecek. Ama bu bekleyiş sürerken, geçtiğimiz günlerde yayımlanan düet albümünü dinlemek mümkün. Bu arada, bu albümdeki düetlerin çoğunun Franklin’in eski albümlerinde yer aldığını belirtmek gerek. Bunlar arasında George Michael, Frank Sinatra, Elton John, Annie Lennox, Whitney Houston, Gloria Estefan, Luther Vandross, Keith Richards, Mary J. Blige gibi pop, rock, R & B ve soul müziğin ünlüleriyle yapılan düetler bulunuyor.

Albümün diğer derleme albümlerinden tek farkı ise, sunduğu iki yeni şarkı. Birisi, Franklin’in 2004’te Amerikan Idol Yarışması ile üne kavuşan Fantasia ile yorumladığı “Put You Up On The Game”; diğeri de R & B’nin son yıllarda büyük çıkış yapan isimlerinden John Legend ile seslendirdiği “What Y’All Came To Do”. Fakat bana sorarsanız, ne Fantasia ne de John Legend, albümün diğer düetlerinde duyduğumuz mükemmel yorumlara erişebiliyor. Sonuç olarak, “Jewels in the Crown”, bu iki yeni şarkı için değil ama, eğer arşivinizde yoksa, meşhur eski düetleri için dikkate değer.