Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for Temmuz 2008

>Sigur Ros’a Yıldızlı 10

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/26 Temmuz 2008

Bir alternatif müzik grubunun dinleyici kitlesini genişletmesi nasıl mümkün olur? Piyasa koşullarının dayatmalarına boyun eğmeden bunu nasıl başarabilir?

Bu sorulara en iyi yanıtı, son albümüyle İzlandalı post-punk grubu Sigur Ros verdi. (Grubun adı Türkçe’de “Zafer Gülü” anlamına geliyor.)

1994 yılında kurulan grup, “Med Sud I Eyrum Vid Spilum Endalaust” (“Kulaklarımızda bir vızıltıyla hiç durmadan çalıyoruz.”) adlı beşinci stüdyo albümüyle müzikal kalitesinden ödün vermeden tüm dünyadaki hayranları arasına yenilerini kattı.

Sigur Ros’un müziğini dinleyenler iyi bilir; grubun elektro gitarı çello yayıyla çalan Jonsi Birgisson adlı bir vokalisti vardır. Şarkı sözleri İzlanda dilinde veya kendilerinin yarattığı Hopelandish adlı bir dilde yazılmıştır.

Ama Jonsi’nin yüksek perdeli muhteşem sesiyle söylediklerinin ne manaya geldiğini hiç anlamasanız da, dinlerken etkilenmemeniz mümkün değildir. New York’taki bir konserlerinde buna bizzat tanık oldum.

Dinleyicilerin birçoğu konserden huşu içinde ama gözleri yaşlı ayrılmıştı… Bunda Jonsi’nin sesiyle birlikte, efektlerin öne çıktığı atmosferik müziğin de payı var tabii.

Belki herkesin kolaylıkla dinleyebileceği bir müzik yapmıyor Sigur Ros; onların tarzı gerçekten kendine özgü. Zihninizde bir boşluk yaratıyor; onu doldurmak hayal gücünüze kalmış.

İşte Sigur Ros, böyle karakteristik bir müziği son albümüyle yenilemeyi başarmış. İlk dikkati çeken şey, artık Jonsi’nin yaylı elektro gitar sesi yok denecek kadar az. Benim gibi ilk anda buna üzülenler olacaktır, ama yeniliklere önyargılı olmamak gerek.

Bir diğer yenilik, şarkıların önceki albümlere göre daha kısa tutulması. Bu da dinlenilebilirliği artırıcı bir faktör.

Sigur Ros’un dinleyici kitlesini genişletme çabalarından birisi de, ilk kez bir İngilizce şarkıya yer vermesi. “All Alright” adlı bu şarkı, piyanonun tuşlarından çıkan son derece rahatlatıcı bir melodiyle sona erdiriyor albümü.

Bu defa bütün albüme hakim olan sound sanki daha dünyalı…

Fakat bu demek değil ki, İzlandalı dörtlü dünya meselelerine eğilmeye başladı. Hayır, onlar yine insanı iç alemine döndüren şarkılar yapıyorlar.

Ama daha çok kişi tarafından dinlenebilmek için daha az garip olmaları gerektiği de açık. Yine de, bunu yaparken fazla poplaşma tehlikesini bertaraf ettiklerini görmek sevindirici.

Bilinen Sigur Ros müziğine hayran olanlar, albümün ilk şarkısında, “Bu da ne?!” türünden tepkiler verse de, bu uzun sürmüyor. Geri kalan şarkılar hiçbir endişeye yer bırakmayacak kadar Sigur Ros.

Yeni albümün de geçen yıl yayımladıkları iki CD’lik çalışmanın etkisinde kaldığı açık. Grup üyeleri, geçen yıl “Heim-Hvarf” adlı albüm için İzlanda’nın kırsal alanlarını kapsayan bir yıllık bir geziye çıkmış ve bu gezi sırasında köylüler için küçük salonlarda bedava konserler vermişti.

Bu deneyimleri de daha sonra yayımlanan “Heima” adlı bir DVD’ye aktarılmıştı. Bu son albümün de asıl ilhamını o geziden aldığı görülüyor. Otoyoldan kırsal alana doğru koşan çıplak gençlerin göründüğü kapak resmi de bunun bir kanıtı.

Ama bunun yanı sıra, kayıt çalışmalarının New York, Londra ve Havana’da tamamlanmış olmasının yarattığı bir farklılık da söz konusu. İzlanda dışında kaydedilen bu ilk çalışmada daha iyimser bir havası var şarkıların.

Albümün ilk yarısında daha coşkun şarkılar yer alırken, ikinci yarısı akustik gitar ve piyanonun egemenliğinde daha yavaş.

Albüm hakkında internet üzerinde ön fikir edinmek isteyenlerin mutlaka “Ara batur” ve “Festival”i bulup dinlemesini öneririm. Özellikle bu iki şarkı, klasik müzik ile post-punk’ın mükemmel bir birlikteliği. Epik ve teatral!

Son söz olarak diyorum ki, nerede yaşadığınız ya da hangi dili konuştuğunuz önemli değil; Sigur Ros müziğiyle insan ruhuna hitap ediyor.

Hızlı rockçı Tommy Lee’nin bile fetüs biçiminde yere uzanıp Sigur Ros dinlediğini duyunca bundan hiç şüphem kalmadı doğrusu…

Reklamlar

Written by zülalk

26 Temmuz 2008 at 21:22

Jonsi, Sigur Ros kategorisinde yayınlandı

>3D: “Sanat Bir Kaçış Yolu”

leave a comment »

>

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/19 Temmuz 2008

Yazının başlığındaki söz, elektronik müzik devi Massive Attack’ın kurucusu 3D’ye (Robert Del Naja) ait. İngiliz grup, geçtiğimiz hafta sonu İstanbul konseri için Parkorman’daydı. 3D ile konser öncesinde röportaj yapma olanağım oldu. Ama aşağıda okuyacağınız röportajdan önce, konserden izlenimleri de yazmak istedim.

Massive Attack, muhteşem bir performans sergileyip 1 saat 45 dakika boyunca çaldı; fakat o süre kimseye yetmedi. Bis için sahneye tekrar geldiler. Ama dinleyiciler yine doymadı. Duydukları müzikle adeta hipnotize olan kalabalık, yeniden çıkarlar umuduyla mekandan bir türlü ayrılamadı.

Daddy G’den sonra artık grubun üçüncü elemanı gibi olan Horace Andy de vardı konserde. O müthiş sesiyle “Angel”ı söyleyince kalabalık üzerinde yarattığı etki görülmeye değerdi. “Unfinished Sympathy”, “Karmacoma”, “Teardrop”, “Inertia Creeps”, “Mezzanine”, “Safe From Harm” gibi hitlerin yanı sıra yeni parçalar da çalındı konserde.

Röportajda okuyacağınız gibi, 3D’ye hem müzik hem de politikaya ilişkin sorular yönelttim. Karşımda Irak Savaşı’nı ve İngiliz hükümetinin bu konudaki tavrını protesto etmek için gazetelere tam sayfa ilanlar veren bir müzisyen vardı. Ölüm cezasına karşı çalışmalar yürüten Reprieve adlı kuruluşa büyük destek veren, Arap-İsrail çatışmasına dikkat çekmek için yardım konserleri düzenleyen bir grup Massive Attack.

İstanbul konserinde de yine politik mesajlar verdiler. Bu defa sahnedeki barkovizyonda çeşitli yazılar kullandılar. Grubun isteği üzerine Türkçe’ye çevrilen bu yazılar, ilginç bir şekilde ülkemize anlamlı mesajlar gönderiyor gibiydi. Amerikalı gazeteci Horace Greeley’in “Haklarını çiğnediğim herkesten daha aşağıdayım” sözü ile, “Korku, uygar insan aklının doğal yapısına özgü değildir”, “Kanunlar önünde herkes eşittir” ve “Sesini duyur” en çok dikkat çekenlerdi. Amerikalı Senatör Dennis Kucinich’in Bush hakkında Kongre’ye sunduğu 35 maddelik suç duyurusu da yer aldı ekranda.

Röportaja gelecek olursak… Sanatın bir bireysel kaçış olduğu noktasında 3D ile aynı görüşte değilim. Eğer öyleyse neden konserlerde politik mesajlar verip, insanları uyandırmaya çalışıyorlar? Söyleşi süremiz kısıtlı olmasaydı soracak çok şey vardı, ama yine de içtenlikle konuştu 3D.

İngiltere’nin en önemli sanat festivallerinden Meltdown’ın bu yılki küratörlüğünü üstlendiniz. Heritage Orkestrası Blade Runner filminin soundtrack müziğini canlı olarak çalarken sizin de aynı anda mikslediğinizi duydum. Nasıl bir deneyimdi?

“Çok iyiydi. Ama son ana kadar kimse yapılabileceğinden emin değildi. Müziği oldukça elektronik ve orkestral yapmak istiyorduk. Epey zor bir işti. Filmden konuşmaların, örneğin Harrison Ford’un sesinin duyulduğu önceden kayıt edilmiş bölümler vardı. Ama konser günü bunları kullanmayıp sadece müziğe yer verdik. Birçok insan aynı anda ekranda filmi göreceğini düşünerek gelmişti ama biz arka planda ışıklar ve barkovizyon kullandık.”

Sıra rahatsız edici soruda: Yeni albüm ne zaman çıkacak?

“Bittiği zaman…”

Ne zaman bitecek?

“Bu yıl içinde biterse iyi olur. Tamamladığımız şarkılar var ama hangilerinin yeni albümde yer alacağına henüz karar vermedik. Üzerinde çalıştığımız çok sayıda şarkı da var. Yine de kasım ya da aralık gibi bitirip gelecek yıl baharda yayınlayabiliriz herhalde.”

Albümün soundu nasıl? Bir yenilik var mı?

“Bunu ancak ortaya çıktığında bilebiliriz. Önceden bir belirleme yaparak yola çıkarsanız, bazen çok zorlama olabiliyor. Tabii bazıları bu şekilde çalışarak çok başarılı örnekler verebiliyor. Örneğin Radiohead… Yeni albümdeki bazı şarkılar yumuşak, bazıları da daha agresif. Karşıtlıkların bir araya gelişi söz konusu.”

Müziğinizde bir derinlik arayışı var. İnsanları sarsmaya çalışıyorsunuz sanki…

Farklı duyguların bileşimi aslında. Ben kişisel olarak, duygulu, melankolik ve içinde bir tür hüzün barındıran müziklere eğilimliyim. Fakat ilginçtir; bazı neşeli pop şarkıların, örneğin The Beatles’ın kimi şarkılarının da duygusal derinliği var. Ama hayatınızı sürdürmek için paraya ya da çevrenizde insanlara ihtiyaç duyduğunuz bir dönemdeyseniz, mutlu şarkılar yerine bu tür müziklere yönelirsiniz. Reggae, soul, punk ya da new wave olsun, daima bize gerçek ve yakın gelen şey, işin bu en hüzünlü kısmı. Bu nedenle, biz de albüm için bir araya geldiğimizde, yaptığımız müzik daha işin en başında o hüznü taşıyor oluyor.

Reprieve’in kurucusu Clive Stafford Smith ile yaptığınız söyleşiyi okumuştum. O röportajda Smith, “İyi müzik vardır, çok iyi müzik vardır ve politik bir yanı olmadığı sürece de hiçbir müzik çok iyi olamaz” diyor. Katılıyor musunuz bu görüşe?

Bütünüyle değil… Politik olmayan ama çok sevdiğim şarkılar var. Aşk şarkıları mesela. Blues da öyledir. Kişisel acıları yansıtır. Aynı zamanda çalışan sınıfın ortak dertlerini de anlatabilir tabii. Fakat Clive’ın bakış açısıyla aynı görüşte olduğum nokta şu ki, iyi grupların yapabilecekleri şarkı sözleriyle sınırlı değil. Eğlence sektörü, ancak insanların söylediklerinizi dinlemek istedikleri sürece varlığınızı koruyabildiğiniz bela bir sektör. Ama bir şekilde de, bir politik duruş olmalı. Yoksa pop kültürü içinde ürün satmaktan öteye geçmez yaptığımız iş. Ben her zaman politik duruşu olan grupları sevdim. Clive ile bu anlamda aynı görüşteyim.

Pablo Picasso’nun bir sözü var: “Sanat, gerçeği kavramamızı sağlayan bir yalandır.” Sanatçıların toplumdaki rolü açısından bu sözü nasıl yorumluyorsunuz?

İnsanların sanata bunun için ihtiyaç duyduklarını düşünmüyorum. Sanat, bireylere kendilerini topluma gösterme, anlatma olanağı veriyor. Kişisel bir ego var. Sanat bir kaçış yoludur. Bana göre, halk politikayı ve hayatı anlamak için sanata ihtiyaç duymuyor. Okumayan, sanat galerilerine gitmeyen ama televizyon kültürüyle beslenen öyle çok insan var ki…

Sanatçıların Bob Dylan ya da The Beatles döneminde olduğu gibi politik duruş sahibi olması bugün neden zor?

Birçok müzisyen daha güvenli olan yolu seçiyor. Örneğin çevre sorunları gibi. Bugün bu konu artık uluslararası fenomen haline geldi. Ya da aşırı tüketim, küreselleşme karşıtlığı ve ticarette adillik gibi konular var. Önemli sayıda insan artık bu sorunların dünyayı giderek yaşanılmaz bir yere götürdüğü konusunda hemfikir. Dolayısıyla da, bunlar hakkında konuşmak güvenli. Fakat hükümetleri eleştirenler, yaşayacak alan bulmakta zorlanıyor. Çünkü tam bu noktada asıl politika işin içine giriyor. Özellikle siyasi açıdan yarı yarıya ikiye bölünmüş ülkelerde, bu durum, hayranların bir bölümü ile ters düşmek anlamına geliyor. Bu yüzden, gruplar da dinleyici kitlesinin önemli bir kısmını kaybetmekten çekiniyor.

Written by zülalk

19 Temmuz 2008 at 23:11

>Coldplay Yenilendi mi?

leave a comment »

>

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/12 Temmuz 2008

Alternatif rock müziğin en başarılı gruplarından Coldplay’in dördüncü albümü, gecikmeli de olsa, Türkiye’de de çıktı. “Viva La Vida Or Death And All His Friends” adlı albüm, üç yıldır bütün dünyada sabırsızlıkla bekleniyordu. Çünkü grup, 2005 albümleri “X & Y”den sonra yeni bir sound yaratacaklarını iddia etmiş ve epeyce merak uyandırmıştı.

Toplam 10 milyon kopyayla yılın en çok satan albümünü yapan bir grup neden böyle bir çabaya girişmişti? Yeni Coldplay soundu nasıl olacaktı? Ne yapmalıydılar ki daha iyi olsun?

Bu soruları efsanevi prodüktör, ses cambazı Brian Eno’ya sormuş solist Chris Martin. Aldığı yanıtı Rolling Stone dergisinde yayımlanan röportajdan öğrendik: “Şarkılarınız çok uzun. Aynı numaraları çok sık tekrarlıyorsunuz. Aynı sesleri kullanıyorsunuz ve şarkı sözleriniz de yeterince iyi değil.” Söyleyen Eno olunca, ben de olsam doğruluğundan şüphe etmezdim. Ama asıl etkileyici olan, Coldplay gibi büyük bir grubun, daha iyi olma yönünde çaba harcaması ve satış rakamlarına bakmadan kendini yenilemeye çalışması…

Peki, bu çabalarının sonucu nasıl olmuş? 10 şarkının yer aldığı 44 dakikalık bir albüm çıkmış ortaya. Yine orta tempolu melodik şarkılar var. Yine romantik ve melankolik. Ama bu defa piyanonun öne çıktığı stadyum coşturan şarkılar yok. Yaylıların belirgin olarak kullanıldığı albüm, daha yavaş ve karanlık.

Eno’nun etkisi, kimi yerlerde oldukça belirgin. Afrika’dan, Latin dünyasından, Ortadoğu’dan değişik ritimler, ambient tınılar kullanılarak daha deneysel bir ton yakalanmış. Dikkat çeken bir yenilik de, vokal sesin daha düşük tonda tutulması.

EVRENSEL TEMALAR, YARATICI METAFORLAR

Yaşam, ölüm, aşk, savaş, barış, yalnızlık gibi evrensel temaları işleyen şarkı sözleri, dünya meselelerini epeyce dert ediniyor. İlk single olarak çıkarılan “Violet Hill”, tanrılaşan bir tilkiden söz ediyor. Ama o bildiğiniz tilkilerden değil; Amerika’da muhafazakarların propaganda aracı olarak işlev gören Fox News kanalı…

Kapanış şarkısı “Death And All His Friends” ise, dünyaya egemen olan intikam alma duygusuna değiniyor. Gitara eşlik eden piyano, tekrar tekrar gündeme gelen intikamlar döngüsünü reddedişin sesi…

Yaylıların dikkat çektiği “Yes”, yalnızlık canına tak eden bir adamın isyanını anlatıyor. Doğrusu, insan böyle bir şarkıyı, Hollywood’un ünlü oyuncusu Gwyneth Paltrow’la evli ve iki çocuk babası Chris Martin’den dinleyince biraz da garipsiyor…

Albüme adını veren “Viva La Vida”, birçok kişiye hemen Ricky Martin’i hatırlatsa da, esin kaynağı başka. Chris Martin, Meksikalı ressam Frida Kahlo’nun bir eserinde yazan nottan etkilenmiş. İspanyolca’da “Çok Yaşa Hayat” anlamına gelen bu deyimin, ölümden bu kadar çok söz eden bir albüme isim olarak seçilmesi de ilginç. Kahlo’nun onca acıyı çekip resmine bu notu koyması gibi ironik…

Aslında bu isim, albüm kapağında yer alan Eugene Delacroix tablosu ile tamamlanınca, kendine özgü ayrı bir anlam da ortaya çıkıyor. Fransız İhtilali’nin simgelerinden “La Liberte guidant le peuple” (Halka Yol Gösteren Özgürlük) adlı tablo seçilmiş kapak resmi olarak. Özgürlük bir ölüm kalım meselesi değil mi?

“42” adlı şarkıda ise, hayranı oldukları Radiohead’e selam göndermeyi ihmal etmemişler.

Coldplay’in kullandığı metaforları epeyce irdeledik, ama son olarak şunu da eklemek gerekir ki, “Viva La Vida”, kapak resminin çağrıştırdığı ölçüde devrim yaratıp eskiyi yerle bir etmedi. Daha önceleri kendi müziklerini “çok ağır yumuşak rock” olarak anlatmıştı grup üyeleri. Yine aynı tanımı yapmak mümkün. Bazı değişiklikler var fakat şok edici değil. Grubun ilk dönemlerindeki tarzını tercih edenler mutlaka olacaktır, ama bu albümün de yine genel kabul görüp sevileceği kesin.

Ticari başarı konusuna gelince… Coldplay’in albüm pazarlama stratejilerinde önemli farklar var. İlk single’ın bir hafta boyunca internet sitesinden bedava indirilebilmesi sağlandı. Tanıtım için New York, Londra ve Barcelona’da bedava konserler verildi. Bunun sonucunda, albüm Amerika’da ilk yayımlandığı gün 317 bin adet kopyası satıldı. İngiltere’de albümler listesine bir numaradan girdi. Apple’ın dijital müzik satış platformu iTunes’un 5 yıllık tarihinde, ilk haftasında en iyi satan albüm oldu.

Chris Martin, Coldplay’in dünyanın ancak en iyi 7. grubu olduğunu söylüyor, Ama bakalım daha önce defalarca Grammy alan grup bu kez yine ödüle ulaşacak mı?

Written by zülalk

13 Temmuz 2008 at 04:02

Brian Eno, Chris Martin, Coldplay, Radiohead kategorisinde yayınlandı

>Kocaman Yürekli Brezilya İkonu İstanbul’da

leave a comment »

>

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/5 Temmuz 2008

Tarih: 7 Ağustos 1942. Yer: Brezilya’nın kuzeydoğusunda Bahia bölgesi. Genç bir çiftin 5. çocuğu Caetano dünyaya gelir. Çok geçmeden sanatsal yetenekleriyle çevresindekilerin dikkatini çeker; edebiyata, sinemaya ve müziğe meraklıdır. 17 yaşında bossa nova’nın meşhur sesi Joao Gilberto’nun müziğini duyduğu an, hayatında bir dönüm noktası olur.

1960 yılinda Salvador’a taşınır. Üniversitede felsefe okumaktadır. Sinemacı olmak isterken müziğin derinliklerine dalar. Kızkardeşi Maria Bethania için şarkılar yazmaktadır. 1960’ların ortalarında bir grup Bahialının arasına katılır. Kızkardeşinin yanı sıra, Brezilya’nın Kültür Bakanı Gilberto Gil ve Gal Costa da vardır aralarında.

Halkının büyük kesiminin fakirlik içinde yaşam savaşı verdiği Brezilya’da solcu hükümet, 1964 yılında bir askeri darbe ile devrilir. 20 yıl sürecek olan diktatörlük başlamıştır…

Caetano’nun arkadaşlarıyla kurduğu Tropicalismo hareketi, soluyla sağıyla ülkedeki bütün kesimleri rahatsız eder. Çünkü müzikleri alışılmışın dışındadır; geleneksel ile çağdaş arasında köprü kurup farklı bir karışım yaratmaktadır. Fado’dan, psychedelic rock’a, bossa nova’dan klasik müziğe birçok müzik türünü kullanarak folk geleneklerini deneyselci bir anlayışla yeniden yapılandırırlar. Tiyatro ve şiiri de işin içine katarak oluşturdukları söylemlerinde öne çıkan diktatörlük karşıtı görüşler, giderek bir kültürel harekete dönüşür. Yoksulluk, adaletsizlik gibi temaları işleyen şiirsel şarkı sözleri, bambaşka bir boyuta taşır Brezilya müziğini. İçinde punk tavrı olan, başkaldıran bir harekettir bu.

O kadar ki, genç rock grubu Os Mutantes ile verdikleri bir konserde, dinleyicilerin büyük bir kısmı arkalarını sahneye dönerek oturunca, grup üyeleri de onlara sırtlarını dönerek şarkılarını söyler. Portekizli şair/ressam Fernando Pessoa’nın bir şiirini okumaya hazırlanan Caetano, bu durum üzerine kalabalığa doğru bağırarak şunları söyler: “Siz gücü ele geçirmek istediğini söyleyen gençler! Politik tavrınız da müzikteki gibiyse, bittik demektir!” Neye uğradığını şaşıran dinleyici grubu, birden topluca dönerek sahneye bakar.

Uluslararası Sao Paulo Şarkı Festivali’nde yine Os Mutantes’le birlikte plastikten yapılma kıyafetler içinde çıkar sahneye. Amaçları, “E Proibido Proibir” (Yasaklamak Yasaktır) adlı şarkıyı söyleyip, hem müzikte hem de siyasette statükocu ve baskıcı tavra karşı çıkmaktır. Geleneksel Brezilya müziğinin, dans ritimleriyle ve rock soundu ile birleştirilerek zenginleşeceğini savunurlar.

Fakat bu tür özgürlükçü fikirler diktatörlerin hiç hoşuna gitmez…1968 yılı Brezilyası, darbe içi bir darbeye sahne olur. Giderek polis devletine dönüşen ülkede baskılar yoğunlaşır. Caetano ve Gilberto’nun Tropicalismo hareketini durdurmak isteyen faşist yönetim, soruşturma açıp her iki sanatçıyı da tutuklatır. Ardından Londra’da geçen 2.5 yıllık sürgün dönemi gelir.

1972’de ülkesine geri dönen Caetano’nun Londra yılları karanlık ve zordur. 70’ler ve 80’lerde en çok ses getiren eserlerini yazar. Artık Brezilya’da bir ikon seviyesine gelmiştir ve bugüne kadar neredeyse her yıl yeni bir albüm yayımlar.

Müzik yaparken, daima bir sanatçı duyarlılığı ile politik konularda topluma görüşlerini aktarır. 1992 albümü “Circulado”, o dönemde ABD Başkanı olan baba Bush’un “yeni dünya düzeni”ne bir karşı duruşken, 1997 albümü “Livro”, Amerikan kültürünün kendi kuşağı üzerinde nasıl iz bıraktığını anlatır.

Amerika’nın yarattığı kültür emperyalizmini eleştirirken, bir yandan da bu ülke ile onun müziğini ayrı tutmayı başarmıştır Caetano. 2004’te “A Foreign Sound” adıyla tamamen Amerikan şarkılarından oluşan bir albüm çıkarır. Cole Porter, Gershwin, Nirvana, Talking Heads ve Elvis Presley gibi büyük isimlerin şarkılarını yorumlayarak, hayatı daha zengin kıldıkları için onlara teşekkür eder.

Caetano, bugün Brezilya müziğinin en güçlü seslerinden birisi. En çok Grammy kazanan Brezilyalı sanatçı olarak ülkesinin tarihine geçti. Ama etkisi kıtaları aşıp dünyaya yayıldı; David Byrne gibi bir entelektüele, Devendra Banhart ve Beck’in de aralarında olduğu rock müzisyenlerine uzandı.

Öyle ki David Byrne, Caetano’nun bir konseri sonrasında ona duyduğu hayranlığı internetteki günlüğüne yazdı. “Odeio” adlı şarkısında “Senden Nefret Ediyorum” derken bile bunu punk ya da emo gruplar gibi adeta hırlayarak değil, şaşırtıcı bir hüzünle söylediğine dikkat çekti. Şaşırtıcıydı; çünkü kendisini birinden nefret ettiğini söylerken bulmanın yarattığı hüzündü bu…

Sevgili müzikseverler, Caetano Veloso, 10 Temmuz’da Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi’nde! O, yalnızca çağımızın en önemli müzisyenlerinden birisi değil, kocaman yürekli bir insan hakları savunucusu ve yazar. Kaçırılmayacak bir konser!

Written by zülalk

06 Temmuz 2008 at 11:44

Caetano Veloso, Gilberto Gil kategorisinde yayınlandı