Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for Ocak 2009

>Amaç Hayko’yu Dinlemekti…

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/24 Ocak 2009

Salı akşamı Beyoğlu’ndaki Jolly Joker Balans’ın kapısından içeri girdik. Hayko Cepkin’in akustik-senfonik projesini tanıtacağı performans için oradaydık. Müziği dinleyip performans hakkında bir yazı yazmayı düşünüyordum, ama evdeki hesap çarşıya uymadı… Çünkü mekana kapasiteyi aşan sayıda insan alınmış olduğundan, uğultudan başka bir şey duyamadık. Oysa amacımız, Hayko’nun muhteşem çığlıklarını ve brütal vokallerini akustik bir set eşliğinde dinlemekti…

Sahneye kendisine eşlik eden üç müzisyenle birlikte çıktı Hayko: Akustik gitarda Umut Töre, akustik davulda Murat Cem Ergül ve kontrabasta Poyraz Kılıç. Kendisi de e. piyanosunun başında oturuyordu tamamen siyah giysiler içinde… “Bu nasıl senfoni?” diyenlere yanıt şu: Kalabalık bir senfoninin dört kişilik sadeliği…

Hayko Cepkin, kanımca, ülkemizin son yıllarda çıkardığı en özgün ve en yetenekli müzisyenlerden birisi. İlk albümünden bu yana altyapısı sağlam bir müzik yapıyor. Kendini yenileyip, daha önce denenmeyen işlere girişmesi de, onu dinlenmeye değer kılıyor.

Roll dergisi bir röportajında, Hayko Cepkin’i sahnede canlı seyretmemiş olmanın, Kapadokya’ya gitmemiş, Hisar’da kahvaltı etmemiş, Nevizade’de içmemiş olmak kadar büyük bir eksiklik olarak görüldüğünü yazmıştı.

Doğrudur; müzikle ilgilenen herkesin Hayko Cepkin’i sahnede mutlaka görmesi gerekir. Ama sorun şu ki, onu dinlemeye gidip de dinleyememe gibi bir durum da söz konusu… Salı akşamı bizim başımıza geldiği gibi… Kendinize bir yer bulup oradan sahneyi görmeyi umut ederken, birisi arkadan iter, diğeri önden sıkıştırır, bir başkası yandan vurur… Sahne yerine önünüzdeki adamların kafalarını izlersiniz, müzisyenler sahneye çıktığında parmaklarınızın ucunda yükselip bir şeyler görmeye çalışsanız da nafiledir…

Sonunda pes edip ince uzun koridor şeklindeki mekanın en arka taraflarına gider, orada perdeye yansıtılan görüntüleri izlersiniz… Sanki televizyon seyrediyormuş gibi hissedersiniz. Ama anteni oynayan televizyon ekranında olduğu gibi sürekli kayan, parazitlenen görüntülere bakmak bir süre sonra dayanılmaz olur… Üstüne bir de hiç durmadan bağırarak konuşan kalabalık eklenince, birkaç metre ötedeki müzisyenleri dinlemek olanaksızlaşır…

Salonun balkon katında VIP’ler için bir bölüm ayrılmıştır; istenmiştir ki, bazı “celebrity”ler konseri rahatça dinleyebilsin… Ama onların da müziği dinlemek gibi bir amaçlarının olmadığı tavırlarından bellidir. “Sosyalleşmek” adına oradadır birçoğu… Sosyalleşmekle hiç ilgisi bulunmayan, tek amacı müzik dinlemek ve konser hakkında yazı yazmak olan müzik yazarları ise, geceyi sahneyi görebileceği bir yer arayıp, müziği duymaya çalışmakla geçirir… Ve bu nedenle, siz okuyucular da, müzik yerine, bu garip durum hakkında bir yazı okursunuz…

Oysa bu iş yurtdışındaki organizasyonlarda çok farklıdır. Her gazetenin, derginin müzik yazarı vardır ve onlar bir müzik etkinliğine gittiklerinde basın için oluşturulmuş bir alana alınırlar. VIP konuklarını düşünen organizasyon yetkilileri, basını da unutmaz. Çünkü o yazarların orada işlerini yapmaya çalıştıkları bilinir. İsterse Tanzanya’dan olsun, her basın mensubu aynı muameleyi görür. Bu tür bir anlayışın ülkemizde de yerleşmesini dilerim. O zaman bol bol müzikten söz edip, konsere ilişkin ayrıntıları anlatabiliriz.

İlginç bir ayrıntı olarak söyleyebileceğim tek bir şey var. Parmaklarımın üzerinde yükselip sahneye bakmaya çalıştığım bir anda Hayko’nun rakı içtiğini gördüm. Piyanosunun yanına koymuş küçük bir sehpa, üzerinde de rakı bardağı… Hem keyifle içiyor, hem de çalıp söylüyordu.

İlerleyen saatlerde neler oldu bilmem. Çünkü konser salonunda olup müzik dinleyememe durumuna daha fazla dayanamadım ve oradan ayrıldım… Ama siz yine de Hayko’nun canlı performansını yakalarsanız kaçırmayın, bakarsınız belki şansınız yaver gider ve o akşam müzik dinlemek isteyenler gelir konsere…

***

NOT: Depeche Mode’un 14 Mayıs’ta İstanbul’da vereceği konser öncesinde, 28 Ocak’ta Taksim’deki The Hall’da bir parti düzenleniyor. Depeche Mode Türkiye Fan Club’ın da katılımı ile hazırlanacak gecede, Depeche Mode müzikleri çalınırken, grubun daha önce hiç görülmemiş görüntüleri izlenecek. Partide ayrıca bilet alanlar arasında yapılacak bir çekilişle, konser afişi, DVD, konser davetiyesi gibi sürpriz hediyeler dağıtılacak. DM hayranlarına duyurulur…

Reklamlar

Written by zülalk

24 Ocak 2009 at 22:09

Depeche Mode, Hayko Cepkin kategorisinde yayınlandı

>Bowie’nin Berlin Yılları

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/17 Ocak 2009

Hangi David Bowie sizi temsil ediyor? İnternet, bu soruya yanıt arayan testlerle dolu. Yanıtlarınızı veriyor ve sonunda hangi Bowie karakterine daha yakın olduğunuzu buluyorsunuz.

Kırmızı saçlı, uzaylı Ziggy Stardust; onun yüzü boyalı, Amerikalı versiyonu Aladdin Sane; “The Labyrinth” adlı filmdeki yaratık misali Jareth the Goblin King; kısa sarı saçlı, beyaz eldivenli The Thin White Duke

Bunların hepsi 20. yüzyılın en esin verici müzisyenlerinden David Bowie’nin “alter ego”ları. 8 Ocak’ta 62 yaşına giren Bowie, kariyeri boyunca öyle farklı alternatif kişiliklere girdi ki, sonunda “rock müziğin bukalemunu” dendi ona…

Mutlaka bir Bowie karakterini daha çok sevmek gerekir mi emin değilim… Her biri onun farklı bir müzikal dönemini temsil ettiği için ayrı bir öneme sahiptir. Sıkı Bowie hayranlarının bunlar arasında bir tercih yapması kolay da değildir… Ben de onlardan biri olarak, bu konuda oldukça zorlansam da, Bowie’nin Berlin Üçlemesi’ne karşı daha eğilimli olduğumu yadsıyamam…

New York’un en güzel kitapçılarından St. Mark’s Bookshop’da “Bowie in Berlin” adlı yeni bir kitaba rastlayınca, adeta mutluluktan uçmamın nedeni de bu… Bowie’nin 1976-1979 arasında Berlin’de geçirdiği dönemi anlatan kitabın yazarı Thomas Jerome Seabrook… Bu ismi görünce ilk tepkim, “Bu bir şaka mı?” şeklinde oldu. Ama şaka değil gerçek bu!

İlginç bir tesadüf gerçekten… Bowie’nin 1976 tarihli “The Man Who Fell to Earth” adlı filmde canlandırdığı karakterin adı Thomas Jerome Newton’dı. Gelmiş geçmiş en güzel bilimkurgu filmlerinden biri olan bu yapımda Bowie, sonu gelmekte olan gezegeni için su bulmak üzere Dünya’ya gelen insana benzeyen uzaylıyı oynuyordu. Kitabın yazarı olan Thomas Jerome ise, gerçek bir dünyalı; müzik yazıları yazan bir İngiliz…

YENİ BİR KENTTE YENİ BİR KARİYER

Bowie’nin Berlin yıllarının ilgi çekmesinin iki önemli nedeni var. Birincisi, elbette o dönemde yayımlanan üç albüm: Low (1977), Heroes (1977) ve Lodger (1979). Krautrock’tan etkilenen, prodüktörlüğü efsanevi Tony Visconti’nin üstlendiği, bir diğer büyük isim Brian Eno’nun şarkı yazım ve yapım aşamasında etkin bir rol üstlendiği, dinlendiğinde başka bir dünyaya aitmiş duygusu veren ve üretildikleri dönem için oldukça ilerici, olağanüstü albümler…

İkinci nedense, uyuşturucu bağımlılığı ile boğuşan ve Los Angeles’ın şatafatlı hayatından bunalan, bitik haldeki bir müzisyenin yeni bir kente taşınıp orada yeni bir kariyere başlama macerası… Bowie’deki o müthiş yetenek ve azim olmasa, Berlin yılları bir facia ile noktalanabilirdi. Ama o, içindeki cevherden mucizeler yaratıp yeniden doğmayı başardı.

O yıllarda yalnızca kendisini değil, bugün “Punk Rock’ın Büyükbabası” olarak anılan Iggy Pop’ın kariyerini de şekillendirdi. Pop’ın ilk iki solo albümünün (“The Idiot” ve “Lust For Life”) çıkmasına yardım ederken, turnesinde de sıradan bir müzisyenmiş gibi geri vokal yapıp, klavye çaldı.

Bowie’nin dibe vurduğu o dönemde Iggy Pop ile kurduğu yakınlık, aslında her ikisinin de dayanağı oldu. Ve bugün rock müziğin en güzel albümleri arasında sayılan çalışmalar ortaya çıktı. Bunalımlı Soğuk Savaş yıllarında, komünizm ve kapitalizm arasında ikiye bölünmüş bir kentte, kendilerini bulmaya çalışan iki sıra dışı müzisyenin ilişkisi, kanımca, rock tarihinin en ilginç konularındandır.

David Bowie hayranı olduğum için, sık sık “En sevdiğin Bowie albümü hangisi?” sorusuyla karşılaşırım. Her albümünde ayrı bir tat bulduğum için olsa gerek, bir ayrım yapmayı pek istemem. Ama ısrar edilirse, “Low” derim… Kraftwerk esintili soundu, sonik sesleri ve enstrümantal parçaları ile adeta soyutlanmış bir atmosfer sunar bu albüm. Bana çekici gelen de, tam da bu soyutlanmışlık halidir…

Berlin Üçlemesi’nin yaratım sürecini merak edenler için Thomas Jerome Seabrook’un bu yeni kitabı iyi bir kaynak olabilir. Daha önce Bowie hakkında yazılan kitaplarda okuduğumuz anekdotlara yer vermekle birlikte, ayrıntılı müzikal değerlendirmelere de yer veriyor bu çalışma.

Bowie’nin yanlış anlaşılan mesajı nedeniyle medya tarafından Nazileri desteklemekle suçlanması, uyuşturucunun etkisiyle çıkardığı skandallar, aşırı kilo kaybı ve ölümden dönmekten kurtuluşu gibi olaylar, 70’li yıllarda çok konuşuldu.

Ama o günler geldi geçti… Bowie, bugün 70’lerin hedonistik tarzından çok uzakta bir yaşam sürüyor… Mick Jagger, İngiltere Kraliçesi’nin verdiği “Sir” unvanını kabul ederken, o, sadece müzisyen olmak istediğini söyleyip bunu reddetti.

Berlin yıllarından geriye ne kaldı derseniz; “Heroes”u dinleyelim derim. Berlin Duvarı yıkılıp tarihe karıştı; ama o duvarda buluşan iki sevgilinin hikayesini anlatan bu şarkı hala dillerde… Erkek kral, sevgilisi kraliçe olacak; her şeye karşın duvarın dibinde buluşup, hiçbir şey yıkılmayacakmış gibi öpüşecek ve bir günlüğüne kahraman olacaklar… Çok yaşa Bowie!

Written by zülalk

17 Ocak 2009 at 22:04

Brian Eno, David Bowie, Iggy Pop, Mick Jagger, Tony Visconti kategorisinde yayınlandı

>Gerçek Tom Jones Bu Albümde

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/10 Ocak 2009

60’lı ve 70’li yılların popüler müzik idolü, Gal Kaplanı Tom Jones’un yeni albümünü dinlemek üzere CD çalara koydum. Başka birşeyle ilgilenmeyip, sadece müziğe odaklanarak, sanki bir Tom Jones konserindeymiş gibi dinledim albümü…

1969 tarihli bir Tommy James and the Shondells klasiği “I’m Alive” ile başladı şov… 68 yaşındaki Gal Kaplanı, bu şarkıyla öylesine enerjik bir giriş yaptı ki, sahnelerin kralı olduğunu bir kez daha kanıtladı.

Ardından aşk ve hayat hakkında bir dizi itiraflarda bulunduğu şarkılar geldi… 60’lardan esinlenen melodilerle, anlayışı ve sevginin peşinden gitmeyi öğütledi…

The Road” ve “Never” adlı şarkılarda 51 yıllık eşi Linda ile olan ilişkilerini anlattı, yaptığı hatalar nedeniyle bir bakıma özür diledi… Arada bir yine romantizmi bırakıp, bossa-nova etkisindeki müzikle dansa çağırdı.

Sonunda da albüme adını veren depresif bir şarkıyla bitirdi şovu.. Son dakikalarını yaşayan bir insanın hislerini anlatan bir şarkı “24 Hours”…

“Olmaz; bir Tom Jones albümü böyle bitmez,” diyordum ki, kapanış şarkısının ardından, tam 30 saniye sessizlikten sonra, gizlenmiş sürpriz bir şarkı çalmaya başladı. Ve aşk dünyasının sorunlarından bıkan Jones, “Daha yeni başlıyorum / Geri götürün beni partiye” diyerek aslına döndü.

Böylece, hala canlı olduğunu duyurarak başladığı neşeli şovunu, aşk acılarını bir yana bırakıp, partiye dönme isteği ile tutuşarak yine neşeyle kapadı…

Kadınları peşinden koşturan Tom Jones imajına uygun bir sondu bu; ama keşke müzikal açıdan bu kadar sıradan bir disko şarkısı ile bitmeseydi albüm… 13 şarkıdan 8’ini diğer müzisyenlerle ortak yazdığı ve ilk kez bu kadar kişisel olmak gereğini hissettiği bir albüme daha vurucu bir son yakışırdı…

BONO’NUN GÖZÜYLE TOM JONES

Albümü dinlerken, Tom Jones’un bu defa daha öncekilerden farklı birşeyler yapmak istediği anlaşılıyor. Şarkıların birçoğunun özel hayatından izler taşımasının nedeni de bu. Pişmanlıkları, düşkünlükleri ve hatalarıyla gerçek Tom Jones’u anlatıyor “24 Hours”…

Örneğin, “Zamanın ilerleyişinin nedeni var / Bunlar benim hayatımın mevsimleri” diyerek geçmişiyle yüzleştiği “Seasons“, oldukça duygusal ve mükemmel bir balad…

Albümün en eğlenceli şarkılarından birisi, U2’nun solisti Bono’nun Tom Jones için yazdığı ve gitarist The Edge‘in de eşlik ettiği “Sugar Daddy”. Bono’nun kaleme aldığı esprili şarkı sözleri, Jones’un karizmasını en yetkili ağızdan bir kez daha onayladığı için ayrıca ilginç…

Gal Kaplanı’nın ünlü vokal yeteneğinin ise, bu albümde en üst düzeyine ulaştığını belirtmek gerek. Öylesine güçlü bir sese ve geniş bir ses aralığına sahip ki, Elvis Presley bile onun sesini radyoda ilk duyduğunda siyahi olduğunu düşünmüş.

Bugüne kadar country, rock, soul, R&B, dans müziği gibi birçok farklı türde şarkı söyleyip, hepsine kendi tarzını yansıtmayı başaran ender müzisyenlerden biri Tom Jones.

Yeni albümde yer alan “The Hitter” adlı şarkı da, bu özelliğini tartışmasız bir şekilde ortaya koyuyor. Bir boksörün dokunaklı hikayesini anlatan parçayı mükemmel yorumlamış Jones. O kadar ki; şarkının yazarı Bruce Springsteen bile daha iyi söyleyemez diye düşündürtüyor insanı…

Romantik-maço tarzıyla yıllardır milyonlarca insanı, özellikle kadınları peşinden sürükledi Tom Jones. Bariton sesinden yansıyan seksapeli görüntüsüyle ve danslarıyla destekleyerek, bir dönemin seks sembolü oldu. 45 yıldır da sahnedelerde…

Hayata bir maden işçisinin oğlu olarak başlayıp, sıvacılıktan süpürge pazarlamacılığına kadar birçok işi yapmış olsa da, artık çok ünlü ve çok parası var… Buna karşın, müzikten kopmamasının, hala Los Angeles’ta kabare tarzı şovlarını sürdürüp albüm yayınlamasındaki tek nedenin, içinde yanan ateş olduğunu söylüyor. Ne eski dönemin şarkılarından vazgeçiyor, ne de yeni kuşağın genç yetenekleriyle işbirliği yapmaktan kaçınıyor…

Son albümü için, büyük bir alçakgönüllülükle, “Dükkanı yeniden açtım. Bakalım kapıdan içeri kimler girecek?” diyor. Ben girdim ve o dükkan da hoşlandım.

Written by zülalk

11 Ocak 2009 at 12:34

>Müzikte Büyük Geri Dönüşler Yılı

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/3 Ocak 2009

2009, müzik dünyasında büyük birleşmelerin yılı olacak gibi görünüyor. Led Zeppelin’in tam kadro bir araya gelme umudu, Robert Plant “Ben yokum,” deyince suya düştü, ama sevindirici başka birleşme haberleri var.

BLUR VE THE PRODIGY YENİDEN BİR ARADA

Britpop’un en büyük gruplarından Blur, gelecek yaz Londra Hyde Park’ta bir konser vermeye hazırlanıyor. Konser duyurusu öylesine heyecan yarattı ki, biletler tam anlamıyla kapışıldı. 50 bin bilet satışa çıktıktan tam iki dakika sonra tükenince, hemen ikinci bir konser planlandı.

Gitarist Graham Coxon, 2002’de Blur’dan ayrılınca, grubun dağıldığı söylentileri yayılmıştı. Fakat vokalist Damon Albarn, baterist Dave Rowntree ve basçı Alex James yollarına devam edip, 2003’te “Think Tank” adlı albümü çıkardılar. Rowntree ile o yıl Londra’da yaptığım bir röportajda bu dağılma konusunu da sormuştum. Böyle bir şey olmadığını söylüyordu; ama bu albümün sonrasında grup üyeleri, kendi özel projelerine yöneldi.

Bu dönemi müzik açısından en verimli kullanan Damon oldu. Mali’ye gidip yerel müzisyenlerle albüm yaptı; animasyon karakterlerden oluşan ilk elektronik rock grubu Gorillaz ile büyük başarı kazandı; The Good, The Bad and the Queen adlı rock grubunu kurdu; son olarak da “Monkey” adlı bir opera yazdı…

Graham Coxon, kendini solo albüm yapmaya verdi. Küçük bir caz grubuyla çalışmalar yapan Alex James’in peynir üreticiliğine soyunduğu, Rowntree’nin ise parlamentoya girmeyi düşündüğü haberleri geliyordu. Tam bu sırada Blur’un orijinal ekibiyle konser vereceği duyulunca, yüreğimize su serpildi.

Son zamanlarda duyduğum en iyi geri dönüş haberi ise, breakbeat’in unutulmaz üçlüsü The Prodigy’den geldi. Grup, kısa bir süre önce, yeni albümleri “Invaders Must Die”ın, 2009 Mart başında çıkacağını duyurdu. Albümle aynı adı taşıyan ilk single’ı internette dinledim. Yine old school rave ile teknolojinin geliştirdiği dans müziğini buluşturdukları anlaşılıyor.

Bu albümün bir özelliği de, 1997’de yayımladıkları “The Fat of the Land’den sonra grubun üç üyesini (Liam Howlett, Keith Flint ve Maxim Reality) buluşturan ilk çalışma olması. Ayrıca, rock grubu Foo Fighters’dan Dave Grohl ile işbirliği yapmış olmaları da, albüme yönelik merakımızı kamçılıyor.

THE SMITHS VE TAKE THAT İÇİN UMUT VAR

Kesinleşen bu birlikteliklerin yanı sıra, henüz tam olarak netleşmeyen ama olumlu işaretlerini aldıklarımız da var. Bunlardan birisi, gelmiş geçmiş en önemli gruplardan The Smiths!

Sadece 1982-1987 arasında müzik yaptılar ama adeta indie rock’ın alfabesini yazdılar. Synthesizer ağırlıklı new wave akımına karşı gitar temelli rock müziğini öne çıkararak birçok grubu etkilediler. Morrissey, yazdığı çarpıcı şarkı sözleri, olağanüstü güzel sesi ve güçlü kişiliği ile büyük beğeni kazandı.

Gitarist Johnny Marr ile Morrissey’in izlenecek müzikal rota konusundaki sürtüşmeleri artınca, grup, dört stüdyo albümü yaptıktan sonra bir anda dağıldı. 87’den bu yana, hayranları Morrissey’in solo çalışmalarını yakından izlemeyi sürdürse de, The Smiths hiç unutulmadı…

Son gelen haberlere göre, Marr ve Morrissey birkaç aydır görüşüyorlar. Basçı Andy Rourke ve baterist Mike Joyce’u da alıp eski kadroyla yeniden konser verirlerse stadyumlar dolmaz mı? Hele bir de “Meat Is Murder”ı çalarlarsa, muhteşem olmaz mı?

Son iyi haber de, 90’ların sevilen pop grubu Take That hakkında. Grubun Robbie Williams dışındakı dört üyesinin, 2005’den bu yana yeniden bir araya gelip albüm çıkardıklarını biliyoruz.

İngiltere’nin en sevilen müzisyenlerinden Robbie Williams ise, 95’te gruptan ayrıldığından beri çalışmalarını tek başına sürdürüyor. Bugüne kadar yaptığı albümlerle sayısız ödül kazandı, bir gün içinde 1.6 milyon konser bileti satıldığı için Guinness Rekorlar Kitabı’na bile girdi.

Fakat dünya çapında ün ve yığınla para, Robbie Williams’a pek de mutluluk getirmedi. Alkol ve uyuşturucu batağına saplandı genç müzisyen. Los Angeles kliniklerinde tedavi görüp hayata yeniden dönüş yaptı. Bir büyük dönüşü daha Take That’e katılarak yapabileceği söyleniyor. Kendisi de, bunu gerçekten istediğini internet sitesinden duyurdu. Geçmişte kavgalı olduğu vokalist/şarkı yazarı Garry Barlow ile konuşuyorlarmış bir süredir…

Bu arada, Take That’in geçen ay çıkan “Circus” adlı albümü, İngiltere’de tüm zamanların en hızlı satılan ikinci albümü oldu. Şimdi yanlarına Robbie gibi bir yeteneği yeniden alırlarsa, kimse tutamaz onları…

Written by zülalk

03 Ocak 2009 at 22:04