Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for Şubat 2009

>Morrissey: Yine Aşksız, Yine Yalnız

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 28 Şubat 2009

Morrissey’i son gördüğümde, 2006’nın haziran ayında İstanbul’da Parkorman sahnesindeydi. Smokini ve papyonuyla, çok şık görünüyordu. Konsere başlarken, “Merhaba, Zeki Müren… Morrissey!” dediğinde, onu yakından tanımayanlar ne demek istediğini anlayamamıştı…

Ünlü İngiliz alternatif rock grubu The Smiths’in eski vokalisti Morrissey (yaygın adıyla Moz), müzik dünyasının en şair ruhlu yeteneklerinden birisidir ve şarkı sözlerinde kullandığı çağrışımlarla ünlüdür. Simgeleri öyle yerinde kullanır ki, bir sözcükle bile çok şey anlatır…

Zeki Müren’i anarak, Türkiye’yi “Sanat Güneşi” ile özdeşleştirmiş ve ona olan hayranlığını anlatmıştı. Ama aynı anda da, müzik basınında sürekli tartışılan kendi cinsel kimliğine vurgu yapmıştı…

Moz’u canlı olmasa da, internet üzerinde gördüm geçenlerde… Yüzünde mağrur bir ifadeyle, başını hafif yukarı kaldırmış, kucağında bir bebek tutuyordu. Yeni yayımlanan albümü “Years of Refusal”ın kapak fotoğrafıydı bu. Bebek mutlu görünüyor; ama Moz’un yüzünde, meydan okuyan bir tavır var…

Bazıları, bu fotoğrafın ne anlama geldiğini de kestiremedi… Bunu anlamak için, albümdeki şarkı sözlerine bakmak gerekiyor. Özellikle son şarkı, “I’m OK by Myself”, bunun işaretlerini veriyor. Kendinden memnun olduğunu ve ayakta kalmak için başkalarının ahlaki değerlerine ihtiyaç duymadığını anlatıyor bu şarkıda…

Moz’un, basın mensuplarına, o fotoğrafta photoshop kullanılmadığını, bebeğin de kendisinin olduğunu söylerken, herkesi nasıl şaşırtıp eğlendiğini tahmin edebiliyorum…

Son günlerde müzik dünyasını karıştıran bir başka fotoğrafı daha var Moz’un… “I’m Throwing My Arms Around Paris” adlı ilk single’ın iç kapağında yer alan fotoğrafta, kendisine eşlik eden grup üyeleriyle birlikte çırılçıplak görüyoruz karizmatik müzisyeni… Beş erkek çırılçıplak, sadece cinsel organlarının üzerine birer 45’lik plak kondurulmuş!

Söz konusu Morrissey olunca, bu tür sansasyonel olaylar şaşırtıcı değil tabii. İroniyi sever, kışkırtmayı iyi bilir o… Neyi merak ettiğinizi biliyorum; acaba 50 yaşındaki Moz çıplak nasıl görünüyor? Sanırım Google, bu konudaki merakları giderecektir…

PARİS’İN DUVARLARINA SARILAN ADAM…

Albümden çıkan ilk single, Morrissey’in hayatı boyunca arayıp bulamadığı aşkı anlatıyor. “Aşkın olmadığında kollarımı Paris’e doluyorum. Çünkü bir tek taş ve çelik kabul ediyor aşkımı,” diyerek umutsuzluğunu dile getiriyor.

Başka bir müzisyen söylese, pek de üst düzey bir yaratıcılık gerektirmeyen bu sözler, sıkıcı bulunabilir. Ama rock dünyasında bunu söyleyip komik olmayacak birisi varsa, o da Morrissey’dir. Sesinin büyüsünden midir, yoksa karizmasından mı bilmem; ama, Moz kendisini o isyankar romantizmiyle benimsettirdi herkese…

The Smiths döneminde toplumsal içerikli şarkılara daha çok yönelirken, solo kariyerinde iyice kendine döndü. Aşkı bulamayan yalnız adamın hüznünü, drama dizisi gibi sürdürdü yıllarca… Bunun kaynağı da, elbette kendi özel hayatıydı…

The Smiths’in dağılma sürecinde yaşanan sancılardan sonra tek başına var olma mücadelesi verdi Morrissey. Seksi tamamen dışladığını söylediği dönemlerde cinsel yaşantısıyla ilgili tartışmalar hiç bitmedi. Akolü, uyuşturucuyu reddeden yaşam biçimi ve katı vejetaryenliği nedense hep tepki çekti. Son olarak da, İngiltere’deki göçmenlik konusundaki görüşleri nedeniyle, müzik dergisi NME tarafından ırkçılıkla suçlanıp dava açtı.

Kuralları kendisi koyup kendisi bozan, lafını eğip bükmeden konuşan, güçlü bir kişilik Morrrissey. Böyle olunca da, bazı kesimlerden tepki topluyor.

Bana göre, bu yeni albüm, bütün bu eleştirilere ciddi bir yanıt veriyor. Albüme hareketli bir giriş yaptığı ilk şarkı “Something Is Squeezing My Skull”da, hemen herkesin antidepresan ilaç kullandığı bir toplumda, hissettiği yalnızlığı anlatıyor. Modern dünyada aşkın olmadığını söylüyor ve herhangi bir umut da içermiyor…

Aslında sözlere fazla takılmadan müziğe odaklanabilirseniz, hiç de depresif bir havası yok albümün… Aksine, gitar ağırlıklı enerjik bir rock soundu hakim. Bunun önemli bir nedeni de, prodüktörlüğü, daha önce Bad Religion, Green Day ve The Offspring gibi punk rock gruplarla çalışan Jerry Finn’in üstlenmesi.

Morrissey, “Years of Refusal”ı bugüne kadar yaptığı en iyi albüm olarak tanımlıyor. Ben aynı görüşte değilim; ama en önemli çalışmalarından biri olduğunu kabul ediyorum. Umarım bu son albümü olmaz…

Filter dergisine verdiği röportajda, bir noktada müziği bırakacağını; çünkü çok uzun süre bu işi sürdürmenin, olacakları görme yeteneğinden yoksunluk ve haysiyetsizlik olarak değerlendirileceğini söylemiş…

Morrissey bu; eminim, başarısız olup unutulmaktansa, zirvedeyken ayrılmayı tercih eder… “All You Need Is Me” adlı şarkıda, “Gittiğimde beni özleyeceksiniz,” demesi de bu yüzden…

Written by zülalk

28 Şubat 2009 at 23:06

>Müzik Sektörü Çökerken…

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 21 Şubat 2009

Rock and roll öldü mü?” Sürekli tarışılan bir sorudur bu… Kimisi “öldü” der, kimisi “Rock’n roll hep var olacak,” fikrini savunur. Ben, rock ’n’ roll’un öldüğüne değil, form değiştirdiğine inananlardanım.

Ama geçenlerde bu konuda okuduğum bir röportajda, benim de katıldığım düşünceleri dile getirip, “Rock ’n’ roll öldü,” diyen bir yoruma rastladım.

Sözünü ettiğim röportaj, Amerikan Şarkı Yazarları Birliği’nin Başkanı Rick Carnes ile yapılmış olduğu için ayrıca ilginç. Dünya müzik endüstrisini yönlendiren bir ülkede, önemli bir konumdaki bir kişi böyle söylüyorsa, üzerinde durmak gerekir.

Carnes’ın savunduğu düşünce şöyle: “Rock müziğin cazibesinin bir nedeni de, herkes tarafından çalınabilmesidir. Bu müzik, amatörler tarafından yazılıp, diğer müzik türlerinin gerektirdiği yıllarca süren zorlu bir eğitime sahip olmayan gençler tarafından çalınabilir. Ne yazık ki, mükemmel bir ‘ticari’ müzik olmasının nedeni de budur.

Para kazanıp ailesine yardım etmek zorunda olmayan çocuklar bulunur ve hiçbir yetişkinin imzalamayacağı sözleşmeler imzalatılır. Böylece plak şirketleri, o sözleşmelerin sonuna kadar gençlerin haklarını sömürür.

Sözleşme sonunda iş, koşulları yeniden görüşmeye gelince de, onların yerine yeni bir grup bulunur. Burada müziğin kolaylığı, büyük plak şirketlerinin müzisyenleri geçici işçi gibi değerlendirmesinin yolunu açıyor.

Umarım ki, günümüzde bu sistemin çöküşüyle, sonunda yıkıcı ticari rotasından çıkan müzik, olması gereken yola girecektir.”

Rick Carnes, rock and roll’un ölüşünü böyle açıklıyor. Aslında rock müziğin tür olarak öldüğünü değil, büyük plak şirketleri tarafından dayatılan sistemin sona erdiğini söylüyor…

Bunun en iyi tarafı, aradan büyük plak şirketleri çıkınca, albüm fiyatlarının düşmesi… Sonuçta bu şirketler, artık geçmişte kazandıkları astronomik paralardan yoksun kalıyor. Fakat onların cebinden çıkan para, tam müzisyenlerin ve halkın cebine girecekken, bir başka bela ile boğuşuyor müzik dünyası: İnternet üzerinden yasadışı müzik indirme…

YASADIŞI MÜZİK İNDİRMEK HIRSIZLIKTIR

Son yıllarda, teknolojik gelişmelerin etkisiyle, müzik sektöründe çok önemli değişiklikler yaşandı. Bugün artık birçok müzisyen, internet sitelerinde kendi tanıtımını kendisi yapıyor, hayranlarıyla doğrudan iletişim kuruyor…

Müziğin dijitalize olmasıyla, albümler internet üzerinden indirilebilir hale geldi. Bu durumda, albüm çıkarmak için büyük plak şirketleriyle sözleşme imzalamak, müzisyenler için hayati derecede önemli değil. Kendi seslerini duyurabilecekleri, internet gibi eşsiz bir platform var.

Fakat internet bu eşsiz olanağı sağlarken, bir yandan da büyük bir haksızlığa ortam yaratıyor. Şarkıların yasadışı bir şekilde, hiçbir ücret ödemeden indirilmesi, müzik sektörüne öldürücü bir darbe indiriyor. Bu yüzden, hayatlarını albüm satışlarından elde ettikleri telif haklarıyla kazanan şarkı yazarları, bugünlerde işsiz…

Şarkıcılar, çıktıkları ekstralar ve reklamlardan para kazanırken, onların söylediği şarkıları yazanlar, albüm satışı da olmayınca, ciddi şekilde mağdur oluyor.

Çevremde çoğu kişinin, para ödeyip albüm almak yerine, sanal ortamda yasal olmayan dosya paylaşım siteleri üzerinden müziğe ulaştığını üzülerek izliyorum… Bu davranışlarına gerekçe olarak, albümlerin, özellikle yurtdışından ithal edilenlerin, çok pahalı olmasını gösteriyorlar. Yaptıklarının bir mağazadan CD çalmakla eşdeğer olduğunu söylediğinizde, “Herkes yapıyor, ben yapmasam ne değişir,” sözlerine sığınıp, kirlenmeye kılıf uyduruyorlar…

Kapitalizmin toplumda yarattığı yozlaşma, bedavacılığı kışkırtıp, her türlü etik değeri altüst ediyor… “Birileri banka soyuyor diye sen de mi soyacaksın?” diye sorduğunuzda, “Aynı şey değil,” diyorlar; ama farkını da açıklayamıyorlar. Oysa korsan yazılımlarla sanat ürünlerinin kopyalanmasının hırsızlık olduğu çok açık…

Bu yazdıklarım kimilerine ağır gelebilir; evi zor geçindiren insanların müziğe para ayıramadığını söyleyebilirler. Hiçbir gerekçe, bu tür bir keyfi hırsızlığı haklı kılmaz. Ben, Türkiye’de kendilerini yavaş yavaş öldüren sigara için daima para bulan insanların, isterlerse kültürel ürünler için de para bulabileceklerine inanıyorum…

İnternet gibi, hayatımıza hız, eşitlik ve özgürlük getiren büyük bir platformu böyle yasadışı işlere alet etmeyelim. Müziği seviyorsak ve daha kaliteli müzik dinlemek istiyorsak, sanatçıların haklarını yemeyelim. Albümlerin uzun çalışmaların ürünü olan sanat yapıtları olduğunu unutmayalım ve nasıl her şeye para ödeyip sahip oluyorsak, albümleri de satın alalım. Dijital olarak almak istiyorsak, yasal müzik sitelerinden yararlanalım.

Tabii bu arada, asıl söylenmesi gerekeni de unutmayalım: İnternet Veri Merkezi (IDC)’nin son araştırmalarına göre, Türkiye’de korsan yazılım kullanma oranı, % 65’e çıktı. Türkiye Cumhuriyeti, bir hukuk devletiyse, sanat eserlerine yönelik bu yasadışı faaliyetlerin üzerine gitmek ve etkili yasal yaptırımlar uygulamak zorundadır. Aksi halde, bunlar da, yapanın yanına kâr kalacak hukuksuzluklardan biri olacaktır…

Written by zülalk

21 Şubat 2009 at 22:01

müzik endüstrisi, rock'n roll kategorisinde yayınlandı

>Doğanın İsyanını Dinleyin…

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 14 Şubat 2009


Bu yazıda esin kaynağını doğadan alan, biraz melankolik bir albümden söz edersem, “Bugün Sevgililer Günü! Bize aşk şarkıları lazım,” diyerek karşı çıkanlar olur herhalde… Fakat albüm hüzünlü de olsa, kanımca, iki insan arasında paylaşılacak en güzel anlara eşlik edebilir. Nasıl mı?

Müthiş piyano baladlarını doğada var olan seslerle buluşturan şarkılar, Antony’nin benzersiz sesiyle vokal yaptığı minimal orkestral düzenlemeler, son derece çarpıcı bir şiirsellik ve en önemlisi içtenlik… Hepsi Antony and the Johnsons’ın “The Crying Light” adlı yeni albümünde toplanmış. İnsan böyle bir güzelliği ancak çok sevdiği bir insanla paylaşmalı…

Bugün için planınız, sakince oturup, doya doya güzel bir müziğin zevkini çıkarmaksa, “The Crying Light”ı dinleyin. Orkestra düzenlemelerini klasik müzik bestecisi Nico Muhly’nin yaptığı albümden bir Philipp Glass tadı alacaksınız.

YOK ETTİĞİMİZ DOĞAYLA HESAPLAŞMA

Vokalist Antony Hegarty ve altı müzisyen arkadaşının kurduğu Antony and the Johnsons grubu, pek çok insanın hayatına bir önceki albüm “I Am a Bird Now” ile girdi ve bir daha da çıkmadı. Nasıl çıksın ki? Bariton sesi ve teatral sahne performansıyla, günümüzün en sıra dışı müzisyenlerinden biri Antony…

I Am a Bird Now”da, cinsiyet farklarına ve ayrımcılığına yoğunlaşmıştı grup. Bu defa, insanın yok etmekte olduğu doğayla ilişkisi mercek altına alınmış. Deniz, gök, toprak, güneş, ağaç, su, hayvanlar ve insan… Bunların hepsi, bu albümde, barışı arayan insanın içini döktüğü bir manifestonun özneleri olmuş.

Örneğin, “One Dove” adlı şarkının baş kahramanı, başka bir dünyadan huzur getirecek bir güvercin… Antony’nin duygusal vokali ile şarkının ortalarında araya giren saksofonun hissettirdiklerini, hiçbir yazılı metnin anlatması olanaklı değil.

“Gözlerini aç, kapa gözlerini,” diye tekrarlıyor Antony ve o arada sizi alıp başka bir dünyaya götürüyor. O anda anlıyorsunuz ki, huzuru getirecek olan güvercin o müziğin kendisi… Adeta bir terapi etkisi yaratıyor bu şarkı…

Daylight and the Sun” adlı parçada şarkı söyleme sanatının doruğuna varıyor Antony. Yaylılar ve piyano ile karşılıklı konuşuyor sanki… Piyano hırçınlaşıyor, o daha agresif söylüyor; yaylılar araya girip sakinlik öneriyor, o uysallaşıyor…

Kimileri Antony’nin sesine bu kadar hakim olmasını abartı ya da gösteriş yapma olarak değerlendirebilir. Örnek olarak da “Dust and Water”daki vokali gösterebilirler. Alışılmadık bir şarkı söyleme tarzı olduğu doğru…

Antony, bu şarkıda kelimeleri öyle farklı telaffuz ediyor ki, sanki İngilizce değil başka bir dilde söylüyormuş sanıyorsunuz. Ama bunun nedeni gösteriş yapmak değil. Bunu anlamak için, Antony’yi konserde canlı dinlemek gerek.

2007’de İstanbul Caz Festivali’ne geldiğinde, tarihi Şan Tiyatrosu’nun kalıntıları arasında onu dinlerken buna tanık olduk. Eşi görülmemiş şekilde kendini tamamen müziğe kaptırıyor Antony. Ellerini, kollarını, bedenini bile kontrol edemiyor… Onu sahnede görmeden o içtenliği tahmin etmek zor.

Bu içtenliğin bir sonucu da “Aeon” adlı şarkıda ortaya çıkıyor. Diğer şarkılardan farklı olarak elektro gitarın kullanıldığı bu parçada, coşkuyla “Hold that man I love so much!” diye bağırıyor Antony. Tutup bırakmamalarını söylediği o adam kim bilmem, ama onun için epeyce acı çektiği belli…


KAZUO OHNO’YA SAYGI

“I Am a Bird Now”ın kapağında, Andy Warhol’un esin perisi Candy Darling’in bir fotoğrafı vardı. AIDS’e yakalalan transseksüel Darling’i ölüm yatağında gösteren fotoğraf çok yankı uyandırmıştı. Bu kez, kapakta Antony’nin idolü, efsanevi Japon Butoh dansçısı Kazuo Ohno yer alıyor. Albümün tümü de, şu anda 102 yaşında olan Ohno’ya adanmış.

Bu iki seçim arasında bazı benzerlikler var. Her iki fotoğraf da siyah-beyaz. İki albümde de, ölüm ile doğum, hüzün ile umursamazlık vurgulanıyor. Bu temalara dikkat çekmek için, Canny Darling ve Kazuo Ohno’dan daha iyi iki simge olamazdı…

Antony and the Johnsons albümlerini farklı yapan özelliklerden biri de bu… Kılı kırk yararak, her ayrıntı düşünülerek yapılan ince çalışmaların ürünü bu albümler… Dünya hakkındaki duygularınızı değiştirip, çevrenizi daha farklı görmenizi sağlayabilir… Zaten müziğin gücü de bu değil mi?

Written by zülalk

15 Şubat 2009 at 14:47

>63. Doğum Yılında Bob Marley

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/31 Ocak 2009

Tarih 22 Nisan 1978… Jamaika’da iyice kızışan siyasi kavga, ülkeyi kana bulayıp iç savaşa dönüşmüş… Huzurun sağlanması amacıyla ulusal stadyumda büyük bir barış konseri düzenleniyor ve bir müzisyen sahneye çıkıp, rakip iki partinin liderine çağrı yapıyor: “Herkese bir araya gelip bütünleşebileceğimizi göstermek için el sıkışmanızı istiyorum!”

Bunun üzerine dinleyiciler arasındaki iki lider sahneye geliyor. Müzisyen, ikisinin ellerini de tutup havaya kaldırıyor ve “Jammin’ ” adlı şarkısını söylüyor: “Bizi artık kurşunlar durduramaz. Ne yalvarırız, ne eğilip bükülürüz, ne de satın alınırız. Hepimiz haklarımızı savunuruz…

Şarkıyı söyleyen Bob Marley ya da asıl adıyla Robert Nesta Marley… Jamaikalı şarkıcı, söz yazarı ve gitarist… Onun çağrısına uyup sahneye çıkanlarsa, daha sağda politikaları savunan, muhafazakar Jamaika İşçi Partisi (JLP) lideri Edward Seaga ve demokratik sosyalist çizgideki Ulusal Halk Partisi ( PNP) lideri Micheal Manley

Bob Marley, kuşkusuz 20. yüzyılın en önemli müzisyenlerinden birisi. Önemli; çünkü bir üçüncü dünya ülkesinden çıkıp dünyaca tanınan bir yıldız olmayı başarabilen ilk müzisyen… Önemli; çünkü sadece müzikte başarılı olmakla kalmadı, müzikteki gücünü sivil haklar mücadelesine yansıttı…

Bugün hâlâ konserlerde kalabalıklar, “Kalk, ayağa kalk, hakların için ayağa kalk” diye şarkı söylüyorsa, bunun nedeni Bob Marley… Yoksulluk, kölelik, eşitsizlik ve emperyalizm kıskacında ezilenlerin sesiydi o… Halkının ve içinden çıktığı sınıfın yaşadıklarını anlatıyordu şarkılarında…

Onun zamanında kölelik kalkmış olsa da, siyahlara ve yoksullara karşı ayrımcılık, yaşadığı topluma derinden kök salmıştı. 50 yaşında, İskoçya kökenli beyaz bir denizci ile 18 yaşında, Jamaikalı siyahi bir genç kızın ilişkisinden meydana geldiği için, arada kalmanın zorluklarını yaşadı. Ne beyazdı ne de tam olarak siyah… Çoğu kişi için, Obama’nın deyimiyle, bir “kırma”ydı o…

Ama Bob Marley, kimilerince dezavantaj olarak görülebilecek bu durumu avantaja dönüştürmeyi bildi. Çünkü insanlığa ve eşitliğe odaklanmıştı; tek istediği, bütün insanların barış içinde yaşamasıydı.

Bu dileğini gerçekleştirmek için de müziğini aracı yaptı. Peter Tosh ve Bunny Livingstone’un da yer aldığı The Wailers grubu ile Afrika’nın müziğini herkese duyurdu. Jamaika sokaklarından atılan çığlık, kısa sürede tüm Afrika’ya, oradan da tüm dünyaya yayıldı.

Marley’in şarkı sözleri öylesine doğrudan, açık ve etkileyiciydi ki, üçüncü dünya ülkelerinin müzikal peygamberi gibi görüldü… Kısa yaşamına büyük başarılar sığdırdı. Afrika insanına yönelik yardımlara şarkılarıyla destek verdiği için, Birleşmiş Milletler Barış Madalyası’nı aldı. Zimbabwe, 1980’de İngiltere’den bağımsızlığını kazandığında, hükümet tarafından resmi törene davet edildi ve o gün için özel olarak yazdığı “Zimbabwe” adlı şarkıyı söyledi.

Ülkesinin kültürüne katkılarından dolayı Jamaika’nın en büyük ödülü Merit Ödülü’nü aldı. Öldükten sonra Yaşam Boyu Grammy Ödülü verilen sanatçılar arasına katıldı… The Wailers ile 1977’de yayımladığı “Exodus” albümü, 1999 yılında Time dergisi tarafından 20. yüzyılın en önemli albümü ilan edildi.

MESAJLARI HÂLÂ CANLI…

1980 yılında futbol oynarken meydana gelen bir kazadan sonra ayak başparmağında enfeksiyon meydana geldi. Deri kanseri olduğu ve parmağının kesilmesine Rastafari inancına bağlılığı nedeniyle karşı çıktığı söyleniyordu. 1976’da sağ eylemciler tarafından yapılan silahlı saldırıdan kurtulmuştu ama kanserden kurtulamadı… Aylarca süren kemoterapiden sonra 36 yaşında yaşama veda etti.

Bugüne kadar gelen bazı söylentilere göreyse, bu işte CIA ya da MI5’ın parmağı vardı. Marley’in “Her insanın kendi kaderini kendisinin belirleme hakkı vardır”, “Kendini düşünsel kölelikten kurtar” gibi beyazların ve zenginlerin sömürüsüne karşı çıkmayı vurgulayan sözleri ve savunduğu Birleşik Afrika düşüncesi, o dönemde bazılarını rahatsız ediyordu…

Bob Marley, artık fiziken yaşamıyor olsa da, şarkılarıyla verdiği mesajlar, ilk günkü gibi canlı… Ölürken başında bekleyen oğlu Ziggy Marley’e, “Para hayatı satın alamaz…” demişti. Hayatını barışa, eşitliğe ve sevgiye adamış bir müzisyenin son sözleriydi bunlar… 21. yüzyılın para ve iktidar mücadeleleriyle geçen günlerinde bundan daha iyi bir mesaj olur mu?

Gelecek cuma, reggae müziğin bu ölümsüz kahramanının 63. doğum yıldönümü… Dünyanın çeşitli yerlerinde anma etkinlikleri düzenleniyor. Bunlardan birisi de, 6 Şubat akşamı İstanbul Tünel’deki Babylon’da yapılacak. Sekiz Türk müzisyenden kurulu Sattas grubu, caz, ska ve dub ritimlerini reggae tadında yorumlayacak. Hep birlikte “Sevgi bizi tek başımıza bırakmaz / Karanlıkta doğmak zorunda ışık” diye şarkı söylerken Marley’in ruhunu şad edeceğiz…

Written by zülalk

01 Şubat 2009 at 09:26

Uncategorized kategorisinde yayınlandı