Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for Nisan 2009

>Bir The Prodigy Konseri

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 25 Nisan 2009

Yaz yaklaşırken, bu yıl ülkemizde konser verecek konuklar da birer birer açıklanmaya başladı. Bunların arasında heyecanla beklenen gruplardan birisi de The Prodigy. 1990’larda breakbeat ve punk rock unsurlarını birleştirerek büyük başarı kazanan İngiliz grup, temmuz ayında Rock’n Coke kapsamında İstanbul’a geliyor.

Elektronik müziğin dehalarından biri kabul edilen programcı Liam Howlett ile karizmatik vokalistler Keith Flint ve Maxim Reality’den kurulu ekip, daha önce 1998 ve 2004’te de İstanbul’da konser vermişti.

The Prodigy, şu sıralarda, geçtiğimiz ay yayımlanan beşinci albümü “Invaders Must Die” için çıktığı dünya turnesini sürdürüyor. Onları İstanbul’a gelmeden, turnenin New York ayağında yakaladım!

KONSERDE 6 AYLIK BİR BEBEK!

Manhattan’daki Roseland Ballroom’da gerçekleşen konser için 52. Sokak’a gittiğimde, grubun hayranlarının oluşturduğu uzun bir sırayla karşılaştım. O geniş sokak yeterli olmamış, Broadway Caddesi’nin üzerine taşmışlardı.

Binanın kapısına yaklaşır yaklaşmaz, iriyarı bir görevli tarafından durduruldum. O anda, EMI Türkiye’den Arzu Güldiken’e yürekten teşekkür ettim. Çünkü adımı konseri izleyecek basın listesine yazdırmıştı. Görevliye durumu anlatıp içeri girince, sahneyi iyi görebileceğim bir yer bulabildim.

Şunu söylemeliyim ki, New York’ta gittiğim en garip konserlerden biriydi. Daha önce The Prodigy konserine gidenler bilir; konserden öte bir tür rave partisidir bu. (80’lerde, özellikle acid house akımı ile bir altkültür fenomeni olarak gelişen, hızlı ve tekrar eden ritimler eşliğinde ışıkların kullanıldığı, uzun süreli dans partileri.)

O gece de, hem 20’li yaşlarında gençler vardı, hem de 40’larını sürenler… Yüzü boyalılar, punk saçlılar, sanki pazar yürüyüşüne çıkmış gibi sıradan görünenler, her türden insan gelmişti. Ama 6 aylık bebekleri ile gelen Tayvanlı bir ikili, gariplikte herkesi gölgede bıraktı…

Sağ tarafıma bir baktım ki, bir bebek arabası ortada duruyor, baba elleri havada dans ediyor, anne biberonla bebeğin karnını doyuruyor… Kocaman arabayla salona nasıl girdiklerini hiç anlamadım. Bir bebek için son derece uygunsuz bir ortamdı; her şeyden önce, ses düzeyi, insanın kulak zarlarını titretecek kadar yüksekti …

“FIRESTARTER” HEP BİR NUMARA

The Prodigy sahnede görününce, yarattıkları etkiyi anlatmak olanaksız. Yeni albüme adını veren ilk şarkıyı çalmaya başladıklarında, çığlıklar birbirine karıştı. Çılgın ritimlere uyan ışıklar yanıp sönerken, salondakilerin havaya kalkan elleri görülmeye değerdi.

Arkasından ikinci single “Omen” geldi. Yeni albümün soundu, bu kez de çok enerjik. 1997’den beri grubun üç üyesini de tekrar bir araya getiren ilk çalışma olması da, hayranları arasında büyük bir heyecan yaratmış durumda.

Foo Fighters’dan Dave Grohl’un bateride eşlik ettiği “Run With the Wolves” ise, rock severleri memnun etmiş gözüküyor. Fakat yine de, “Invaders Must Die”ın, 1997 tarihli olağanüstü albüm “The Fat of the Land” gibi çığır açmadığı kesin…

Nitekim, konserde de arka arkaya çaldıkları yeni şarkılarla hava ısınıyor; ama herkesin beklediği “Firestarter”. Yayımlandığında haftalarca listelerin bir numarasında kalan o muhteşem şarkı duyulduğu anda, salonda adeta bir arbede yaşanıyor. Bir şarkının, yüzlerce insan üzerinde aynı anda bu kadar kuvvetli bir etki yaptığına, çok ender tanık olursunuz. Sanki hepsine elektrik verilmiş gibi!

Keith Flint, şarkının videosunda yaptığı, kendine özgü garip dansı, aynen sahnede de tekrarlıyor. Artık şaçları, o videodaki gibi kafasının iki yanından çıkan boynuzları andırmıyor.

Dansı ve bir deliyi çağrıştıran görüntüsü, bir zamanlar az gürültü koparmamıştı. Birçok televizyon kanalı, videoyu göstermeyi reddetmiş, radyolar şarkıyı çalmamıştı. Keith, bugün artık o tür bir saç kesimine ihtiyaç duymadığını, görüntüsü etrafında koparılan fırtınanın da saçmalık olduğunu söylüyor.

Elektronik müziğin küçümsendiği dönemde, dünya çapında rock yıldızı statüsüne ulaşan ilk rave grubu olmuştu The Prodigy. 90’lı yıllarda gitar rifflerini dans müziğine taşıyarak devrim yarattılar. Bugün o devrimin izinden gidiyorlar ama yeni bir şey eklemeden…

Konserin sonunda dinleyiciler, kulakları daha az duyar bir halde, enerjileri tükenmiş ama mutlu bir şekilde ayrılıyor salondan… Bebekleri ile gelen Tayvanlı aileye ne mi oldu?

Gece boyunca eğlendiler, ama konserin bitimine 15 dakika kala güvenlik görevlileri tarafından sorgulanmaya başladılar. Başlarına üşüşen televizyon kameralarından korkan anne, bebeğine sıkıca sarılmış ağlıyordu. İlk rave konserine gelen bebek ise, geceyarısında gözlerini kocaman açmış etrafa bakıyordu… Dedim ya, garip bir konserdi…

Written by zülalk

25 Nisan 2009 at 21:20

Dave Grohl, Rock'n Coke, The Prodigy kategorisinde yayınlandı

>Jane Birkin: "Çok Şanslı Bir Kadınım!"

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 18 Nisan 2009

Jane Birkin… Ünlü İngiliz müzisyen ve oyuncu… 1960’lı , 70’li yılların ikonlarından… 21 Nisan’da TİM Show Center’da bir konser vermek üzere İstanbul’a geliyor.

Dünya, onu, İtalyan yönetmen Antonioni’nin 1966 tarihli filmi “Blow-Up” ile tanıdı. İngiltere’de porno olmayan bir filmde tamamen çıplak gözüken ilk kadın oyuncuydu. Daha 20 yaşındaydı ve sıska bedeni ile beyazperdeye erotizmi taşımıştı.

O sıralarda tanınmış besteci John Barry ile evliydi. Fakat bir kız çocuğuna sahip olmalarının üzerinden çok geçmeden ayrıldılar. 1968 yılı, Birkin’in yaşamında bir dönüm noktası oldu. Yönetmen Pierre Grimblat, “Slogan” adlı filminde oynayacak bir İngiliz oyuncu arıyordu.

Birkin’in Fransızcası hiç iyi değildi ama yeteneğiyle rolü kaptı ve kendisini Fransız kültürünün kural bozan kült figürü Serge Gainsbourg’ün karşısında buldu. Bridget Bardot ile beraberliğini yeni noktalamış olan Serge, setteki tavırlarıyla Jane’i ağlatsa da, sonraları ayrılmaz bir ikili oldular.

Aynı yıl, sansasyonel bir olayı da beraberinde getirdi. Gainsbourg, ayrılmadan önce Bardot için “Je taime… moi non plus” adlı erotik bir şarkı yazmış ve vokalleri de birlikte kaydetmişlerdi. Fakat ilişkileri bitince, Bardot, şarkının o şekliyle yayınlanmasına izin vermedi. Bunun üzerine Serge, kaydı Birkin’le yapmayı önerdi. Jane Birkin’in kadın orgazmını çağrıştıran inlemelerini içeren şarkı, yayınlandığı anda büyük tepki gördü. Papa olayı kınadı, BBC şarkıyı yasakladı… Ama bu durum, plağın milyonlarca kopya satmasını daha da kolaylaştırmıştı.

Birkin ile Gainsbourg’ün fırtınalı ilişkisi, yaklaşık 11 yıl sürdü. Fakat ayrılsalar da, birbirlerinin hayatında hep var oldular. Gainsbourg,1991’de yaşama veda etti… Ama Jane Birkin için sanki hiç ölmemiş gibi… 62 yaşındaki sanatçıyı Paris’teki evinde bulup konuştuğumda, hala Serge’den tutkuyla söz ediyordu…

BİZ KIŞ ÇOCUKLARIYDIK

Son albümünüz “Enfants d’Hiver” (Kış Çocukları) için turnedesiniz ve birkaç gün sonra İstanbul’da konseriniz var. Ama daha önce de gelmiştiniz Türkiye’ye…

İlk geldiğimde kızım Lou ile birlikteydim. 15 yaşındaydı o zaman. Birlikte Ankara’ya gittik. Atatürk’ün mozolesini görmek istedik. İstanbul’da 2004 yılında da bir konser verdim ve kenti gezme olanağım oldu. Her şey harikaydı! İnsanlarını ve doğasını çok sevdik. Eski mimari, tarihi yerler, Topkapı Sarayı ve halıcılar muhteşemdi. Bu defa Serge’in kızkardeşi ile birlikte geliyorum. Ailesi zamanında İstanbul’a göç etmek zorunda kalmış. Serge’in babası İstanbul’da çeşitli barlarda çalmış o dönemde. Benim babam da İstanbul’u çok severdi. Hatta Londra’dan ayrılıp orada yaşamak isterdi. Bu nedenle çok heyecanlıyım!

Bu albümde ilk kez şarkı sözlerini kendiniz yazdınız. Geçmişinizden izler hissediliyor o satırlarda…

Evet, kendi geçmişimden, özellikle çocukluk yıllarımdan esinlendim. Daha çok babamla ilgili anılarım var. İngiltere’de yazları geçirdiğimiz bir ev vardı. Orada babamla tepelere doğru yürüyüşler yapardık. Erkek kardeşim, babam ve ben… Ayrıca soğuk kış günlerinde aile ile geçirdiğimiz tatilleri de hatırlıyorum. Kış çocuklarıydık biz… Hayatımın en güzel günleriydi! Bu albümdeki şarkılar bir aileye sahip olmanın önemi hakkında…

Hem çok yetenekli ve ünlü bir erkekle birlikte olup, hem de kendi ayakları üzerinde durabilen bir kadın olmaya çalışmak nasıl bir deneyimdi?

Bu aslında hem avantaj hem de engel olabilir. Ama Serge’in benim için yazdığı şarkılar olmasaydı, bugünkü noktada olmazdım… 20 yaş fark vardı aramızda… Serge ile tanıştığımda oyunculuk kariyerime başlamıştım. İlişkimiz bana çok şey kattı. Müthiş yetenekli ve çok komik bir insandı. Hala onun şarkılarını söylüyorum…

Bir röportajınızda, geçmişteki şok edici olayları, sevdiğiniz erkekleri memnun edebilmek için yaptığınızı, çünkü onları kaybetmekten korktuğunuzu söylediniz. Aslında bütün o olaylar nedeniyle de dolu dolu bir hayat yaşadınız. Bugün daha sakin bir hayatınız var. 20 yaşındaki Jane bugünkü Jane hakkında ne düşünürdü?

Kesinlikle şaşırırdı! Üç ayrı ilişkimden olan üç kızım var. Hepsi de başarılı kariyerlere sahip. Zaman zaman onların çocuklarıyla tüm aile bir araya geliyoruz. Kendi evimde onlara yemek yapıyorum. Artık bir büyükanneyim! Müzik ve sinema çalışmalarım sürüyor, konserler veriyorum. Bunun dışında insan hakları çalışmalarına destek veriyorum.

SERGE’İ BİR ŞAİR OLARAK ÇOK ÖZLÜYORUM

Parislilerin Serge Gainsbourg’ü bir tür Woody Allen-Bob Dylan karışımı olarak gördüklerini okumuştum. Mitterand ise, onu “bizim Baudelaire’imiz” olarak tanımlamıştı. Sizin için neydi Serge?

İlişkimiz bittikten sonra bile benim için 45 tane şarkı yazdı… Onun hayatımda olması büyük mutluluktu. Bugün onu en çok şair olarak özlüyorum… Fransızların Fransızca’yı kullanma şeklini değiştirdi Serge… Fransızlar ne kaybetmiş olduklarını bugün daha iyi anlıyor, hala birçok sanatçı onun etkisinden söz ediyor.

Bir defasında onun için “hayatımın direği” demiştiniz…

Öyle… Ama sadece onu “direk” olarak tanımlamam, sevdiğim diğer insanlara haksızlık olur. En önemli dayanaklarımdan birisi de babamdı. Serge ile çok güzel zamanlarımız oldu. Ben çok şanslı bir kadınım!

Bugün Jane Birkin olmanın en iyi tarafı ne?

Özgür olmak!

Birçok kişi için siz hep özgür kadındınız… Kendinizi geçmişte öyle hissetmiyor muydunuz?

60’lı yıllarda çok gençtim… Aşık olduğum insanı mutlu etmekten başka düşündüğüm bir şey yoktu… Şimdi toplumsal bilinç geliştirme konusunda çalışmalara katılıyorum. Biliyorsunuz, Serge, politika ile fazla yakın olmadı. Ben insanların değişim yaratabileceğine inanıyorum. Bu değişime katkıda bulunabildiğim için de kendimi özgür hissediyorum. Saraybosna’da, Vietnam’da, Çin’de insan hakları kampanyalarına katılıyorum. Son albümümde, Burma’da siyasi tutuklu Aung San Suu Kyi için yazdığım bir şarkı var. Albümdeki tek İngilizce sözlü şarkı da odur. Daha çok sayıda insan İngilizce konuşabildiği için mesajı anlamalarını istedim. Bugün bazı sanatçılar, insan hakları uygulamalarını protesto için Burma’ya, Çin’e gitmiyor. Bana göre, bu yanlış…

Çünkü sorunların kaynağı halklar değil, hükümetler…

Kesinlikle öyle… İnsanlarla konuşup tepki göstermek gerekli. Benim yapmaya çalıştığım da, toplumsal sorumluluktan kaynaklanıyor.

Bu tür kampanyalarda aktif olmanızın bir nedeni de, babanızın eski bir savaş kahramanı olması mı?

Evet, benim bu konulardaki uyanışımı babam sağladı. Daha 12 yaşındayken ölüm cezasına karşı yürüyüşe götürdü beni… Çocukluğum ve ilk gençliğim sırasında ondan duyduklarımdan çok etkilendim. Ayrıca, Serge ile babamı birkaç gün arayla kaybettiğim dönemde tamamen yıkılmıştım. Bir süre şarkı söyleyemeyeceğimi düşündüm… Saraybosna’ya gittim ve oradaki insanların halini görünce kendi durumumu başka gözle değerlendirdim. Kendi sorunlarım hakkında üzülmeyi bırakıp, onlar için ne yapabileceğimi düşünmeye başladım. Bu da çok etkili oldu.

Written by zülalk

19 Nisan 2009 at 10:40

Jane Birkin, Serge Gainsbourg kategorisinde yayınlandı

>Alternatif Rock’ın En İyileri

with one comment

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 11 Nisan 2009

Bloc Party mi daha iyi Glasvegas mı? İkisi de dünyanın en başarılı alternatif rock grupları listesinin en üst sıralarında…

Böyle bir soruya verilecek yanıt, kişiye göre değişebilir. Benimki de birkaç hafta öncesine kadar çok kesin olmayabilirdi; ama artık yanıtım net bir şekilde “Bloc Party”… Çünkü geçtiğimiz günlerde, iki grubu da New York konserlerinde dinledim.

Bugünlerde İskoçyalı grup Glasvegas için “İngiltere’nin en iyi grubu” tanımlaması yapanlar bir hayli fazla… Dile kolay; müzik dergisi NME bile kapaktan ilan etti bu durumu…

Grubun adı, müzik dünyasında 2007’de parladı. “Dady’s Gone” adlı ikinci single’ın yayımlanışıyla bütün dikkatleri çektiler. Grupla aynı adı taşıyan ilk albümleri “Glasvegas”, bütün dünyada müzik eleştirmenleri tarafından, 2008’in en iyileri arasında sayıldı.

Kullandıkları gitar riffleri nedeniyle, İskoçya’nın ünlü alternatif rock grubu The Jesus and Mary Chain’e benzetiliyorlar. Ama bana göre, vokalistleri James Allan’ın şiirsel şarkı sözleri ve duygusal söyleyiş tarzı, işin içine önemli ölçüde romantizm katıyor.

Post punk ile 1950’lerin ve 60’ların pop soundunu çok güzel bir şekilde birleştiriyorlar. Bu nedenle de, dinleyicileri arasında farklı kuşaklardan insanlar var. Brooklyn’deki konsere, anne ve babaları ile gelen gençler de oldukça fazlaydı.

Grubun dört üyesi de, sahneye her zamanki gibi baştan aşağı siyah kıyafetler içinde çıktı. Ama onların bu siyah tutkusunun ardında, Johnny Cash’inki gibi bir felsefi/politik duruş yatmıyor. Sürekli turnede olduklarından, yılın sadece 15 gününü evde geçirebildiklerini ve bu durumda siyah giymenin fonksiyonel olduğunu söylüyorlar.

Perküsyonist Caroline McKay, sıra dışı bir şekilde ayakta durarak çalıyor önündeki aletleri. James Allan, baskın İskoç aksanı ile şarkı söylerken öylesine ciddi ki, şarkı aralarında hiç konuşmuyor.

Böyle bir tavırdan sonra, konserden sonra hemen çekip gideceklerini sanarken, beklenmedik bir şey yapıyor; ön sıradan kendisine uzanan ellere karşılık veriyor. Erkeklerin ellerini tek tek sıkıyor, kadınlarınkini büyük bir nezaketle öpüyor…

İkinci kez sahneye çağrılıyorlar. Büyük bir uyum içinde çaldıklarına ve çok profesyonel olduklarına hiç kuşku yok. Fakat şunu da belirtmek gerekir ki; konser bittiğinde insanın aklında kalan tek şarkı “Dady’s Gone” oluyor. Diğerlerinin hepsi, sanki aynı şarkıymış gibi geliyor…

BLOC PARTY’NİN ENERJİSİ MÜTHİŞ

İngiliz grup Bloc Party, 2005’te yayımladığı ilk albümü “Silent Years”dan bu yana, müzik dergilerinin kapaklarını süslüyor. Yakaladıkları başarıyı, iki yıl aradan sonra çıkardıkları “A Weekend In The City” ile daha da üst noktalara taşıdılar. 2007’de bütün büyük müzik festivallerinin konuğu oldular.

Artık dünya çapında ünlenmiş, özellikle The Cure ve Manic Street Preachers’ı andıran tarzlarıyla büyük bir hayran kitlesi kazanmışlardı. 2008 yazında çıkan üçüncü albümleri “Intimacy” için daha deneysel bir yol izlediler. Alternatif rock ile elektronik müziğin bütünleştirildiği, vokal manipülasyonlarıyla öne çıkan yeni bir sound yarattılar.

Grubun daha geleneksel şarkı yazma tekniklerini kullandığı ilk ilki albümünü sevenler, biraz garipsedi bu durumu. Oysa yeni ses arayışları heyecan vericiydi.

New York Terminal 5’daki konserde, daha çok son albümden olmak üzere, sevilen bütün şarkılarını çaldılar. Dört müzisyenden oluşan grubun her bir üyesi ayrı bir yetenek. Malezyalı-İngiliz melezi Matt Tong, bugün rock müziğin en dikkat çekici bateristlerinden birisi. Grubun diğer üyeleri gibi o da yalnızca tek bir alet çalmakla kalmıyor; aynı zamanda geri vokallere katkıda bulunuyor.

Gitarda harikalar yaratan Russell ve Gordon bir yandan synthesizer çalarken; Nijerya asıllı vokalist Kele Okereke, ritim gitarıyla gruba en önemli katkıyı yapıyor. Enerjisini bütün salona yayıyor; çok hareket ediyor, seyircilerin arasına karışıyor, zaman zaman da yere yatarak söylüyor şarkıları…

Yazdığı sözlere ilham olan olayları sahnede yeniden yaşıyor gibi… Alternatif müziğin ikonlarından biri haline gelmesine neden olan da, o sözler zaten…

Röportajlarda kendisinden söz etmekten hiç hoşlanmasa da, şarkılara yüklediği anlamlarla merak uyandırmayı iyi biliyor. Sesini farklı tonlarda ustaca kullanarak, anlamları vurgulamadaki ustalığı da cabası…

Konserde hemen herkesin ezbere söylediği şarkı sözleri, Bloc Party’nin yakaladığı başarıda önemli bir anahtar. Dinleyiciler, kendileri de eşlik edince çok daha fazla zevk alıyor konserden… Ve grup, tam üç kez yeniden geliyor sahneye…

Punk rock karıştırılmış bir tür dance-rock olarak anlatmak olanaklı Bloc Party’nin müziğini. Ama sadece tek bir grubun ya da tek bir türün etkisinde değiller. Geleneksel yöntemlerin dışına çıkarak, kendi şarkı yazma tekniklerini kendileri geliştiriyorlar.

Sahnedeki profesyonellik, farklı enstrümantasyon, ilginç şarkı sözleri ve Kele Okereke bir araya gelince, Bloc Party çıkıyor ortaya. Fark ettiğiniz gibi, bu grubun “olmazsa olmaz”ı Kele Okereke…

Written by zülalk

11 Nisan 2009 at 21:34

>New York’tan Alternatif Gruplar

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 4 Nisan 2009

Geçen hafta New York’tan konser izlenimlerimi anlatacağımı söylemiştim. Bu kentteki konserlerde son dönemde dikkat çeken bazı gelişmeler şöyle:

1. Artık konserlere daha fazla dinleyici çekebilmek için, aynı gecede birkaç grup ya da müzisyen performans gösteriyor. Tek bir grubun konserine bilet alıyorsunuz; ama biliyorsunuz ki, en az iki ya da üç grup dinleyeceksiniz.

Büyük grupların konserlerinde ön grupların çalması zaten alışılmış bir durum. Fakat artık gruplar arasında sahnenin hazırlanması sırasında, yerel DJ’ler performans sergiliyor. Böylece hem beklerken sıkılmıyorsunuz, hem de yeni bir müzisyen tanımış oluyorsunuz.

2. Bu nedenle, en fazla iki saat süreceğini düşündüğünüz konserler, artık 3-3,5 saatten önce bitmiyor.

3. New York’ta konser biletlerinin çoğu, hala çıktığı hafta tamamen tükeniyor. Eskiden de böyleydi; ama kanımca, ekonomik krize karşın durumda değişiklik olmamasının nedeni, birinci maddedeki gelişme… İnsanlar ödedikleri paranın karşılığını fazlasıyla alacaklarını düşünüyor.

LES SAVY FAV

Bu yazıda ilk olarak, Les Savy Fav grubunun konserinden söz edeceğim. Bu ismi henüz duymamış olabilirsiniz; ama art punk’tan hoşlanıyorsanız, bir an önce dinlemenizi öneririm.
( http://www.lessavyfav.com )

Beş müzisyenden oluşan grup, New York deneysel hardcore rock sahnesinin en ilginç müzisyenlerinden Tim Harrington liderliğinde kuruldu. Geçenlerde Brooklyn Masonic Temple’da verdikleri konsere giderken, sıra dışı bir gece yaşayacağımı tahmin etmiştim. Fakat salonda gördüklerimden sonra şaşırmadığımı söyleyemem…

Harrington’ın dinleyiciler ile ilginç diyaloglara girdiğini, sahneden kalabalığın arasına atladığını, değişik kostümler giydiğini duymuştum. Bunların hepsini o gece de yaptı…

Üzerinde penye askılı kadın geceliği ve başında bone ile çıktı sahneye… Ayakkabıları, sakalı ve her yerinden fışkıran kılları ile oluşturduğu tezat görülmeye değerdi. Boneyi çıkarınca taktığı uzun peruk çıktı meydana… Onu da atınca, kel başı göründü.

İlerleyen dakikalarda gecelikten de kurtulup iç çamaşırı ile kaldı… Kocaman göbeği ile kendini ordan oraya atan, seyircilerin arasına dalan bir adam düşünün…

Kendisi ile bu kadar barışık bir insan zor bulunur. Bir gün önce baba olduğu için enerjisi de iyice artmıştı Harrington’ın. Her zamanki gibi hem güldürdü, hem coşturdu, hem de grubuyla enfes bir müzik ziyafeti sundu.

Harrington, sahneyi birbirine katarken diğer grup üyelerinin sanki hiçbir şey olmamış gibi son derece sakin bir havada çalışı da bir başka tezat…

Konserin sonuna doğru grup sahneye tekrar geldiğinde tüm elemanlar pijama giymişti. Ama tüm konseri benzersiz bir şova dönüştürüp tek başına sırtlayan, sesiyle, bedeniyle, tüm benliğiyle kendisini ortaya koyan Tim Harrington…

Yaptıkları o denli içten ki, dinlerken saygı duymamak elde değil. O gece Kyp Malone’un (TV on the Radio) da aralarında bulunduğu dinleyicilerin hissettiği de buydu…

FRANCIS AND THE LIGHTS

Prince sever misiniz? Yanıtınız “evet” ise, hemen şu adrese girin: http://www.francisandthelights.com

Ve orada “A Modern Promise” adlı şarkının videosunu izleyin. Gördügünüz gibi artık yeni bir Prince’imiz var! Evet, ne dediğimin farkındayım; efsane müzisyen Prince’den bahsediyorum.

Les Savy Fav’in konserinde ön grup olarak çaldı Francis and the Lights. Vokalist Francis, sahneye çıkar çıkmaz müthiş karizmasıyla odak noktası oldu. Siyah frak giymiş, saçlarını The Cure’dan Robert Smith gibi taramıştı… Ama dikkat çeken sadece görüntüsü değildi; sesi ve karakteristik dansıyla büyüledi herkesi.

Bir ölçü Phil Collins, bir ölçü Roy Orbison ve üç ölçü de Prince olarak anlatılabiliriz Francis’i. Çok geniş bir ses aralığına sahip ve insanı hayrete düşürecek kadar yetenekli.

80’lerin pop’unu, funk ve soul müzik ile mükemmel bir uyumla buluşturan gurubun, gelecekte çok ünleneceğini düşünüyorum. Les Savy Fav’den çok farklı bir müzikleri var ama en az onlar kadar etkileyiciler.

Grubun sitesinde özellikle Kanye West’in “Can’t Tell Me Nothing” adlı şarkısına yaptıkları cover’ı dinlemeyi ihmal etmeyin.

LONGWAVE

Brooklyn’de yaşayan dört müzisyenden kurulu Long Wave, New York’ta canlı dinleme olanağı bulduğum indie rock gruplarlardan biri.

Geçen yıl “Secrets Are Sinister” adlı dördüncü albümlerini yayınladılar. Television, Radiohead ve My Bloody Valentine’ı hatırlatan bir tarzları var. Konserlerinde dinleyicilerin eşlik etmesine olanak veren, akılda kalıcı melodik şarkılarıyla ünlüler. Shoegaze tarzını sevenler için iyi bir alternatif olabilir. ( http://www.longwavetheband.com )

Written by zülalk

05 Nisan 2009 at 09:58