Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for Temmuz 2009

>The Prodigy: “Dinozor Değiliz”

with one comment

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 25 Temmuz 2009

Geçen hafta İstanbul Park’ta Rock’n Coke’un altıncısı yapıldı. İlk gün gece yarısı 00.45’te sahneye çıkan The Prodigy de, kalabalığı coşturan gruplardan biriydi.

Konserin hemen öncesinde grubun üyeleri Liam Howlett, Keith Flint ve Maxim Reality ile kuliste sohbet ettik.

MÜZİĞİN KATI KURALLARI YOK

Mart ayında New York konserinize gelmiştim. Dinleyiciler arasında genç bir Asyalı çift vardı. İşin ilginci, 6 aylık bebekleri de yanlarındaydı. Çok yaygın bir dinleyici kitleniz olduğunu biliyorum ama o kadarı da garipti…

Liam: Gerçekten bebek mi vardı? The Prodigy ‘nin müziği kesinlikle bebeklere uygun değil!

Dinleyici kitlenizin son derece karma bir karakteri var. Bunun nedeni ne?

Maxim: Biz hep sınırlara karşı olduk. Müziğimize de bunu yansıttık. Bunun etkisi olabilir.

Keith: Sahneye en yakın yerler her zaman en ateşli hayranlarındır. Onların arkasında herkes yer alabilir. Biz konserimize gelecek insanlar için herhangi bir kural belirlemiyoruz.

Bu sorum Keith’e. “Konserdeki kalabalıklar benim yakıtım,” dediğinizi okumuştum. Konser dinleyicisi ile aranızda nasıl bir ilişki var?

Keith: Dediğim doğru değil mi? Dinleyici yaptığınız müziğe tepki veriyor. Onlardan aldığınız enerjiyle daha canlı çalmaya başlıyorsunuz.

Maxim: Ortaya çıkan enerjiyi paylaşıyoruz. Müzik statik bir şey değil. Bir konserin dinamizmini belirleyen en önemli faktörlerden biridir dinleyici tepkisi. Onu hissedemediğinizde, siz de karşılık olarak fazla bir şey veremezsiniz.

Gelecek yıl 20. yıldönümünüzü kutlayacaksınız. Geriye dönüp baktığınızda, bütün bu dönem içinde kendinizle en çok gurur duyduğunuz şey ne?

Liam: İşler kötü gittiğinde bile gitmek istediğimiz yoldan hiç dönmedik. Bu ilkeden hiç vazgeçmedik.

Maxim: Daha iyisini başarabilmek için gerektiğinde ödün verebildik ve böylece yolumuza devam ettik.

The Prodigy, Big Beat akımının yaratıcılarından biri olarak elektronik müziği en çok etkileyen gruplardan biri. Bu türün bugünkü durumunu nasıl buluyorsunuz?

Liam: Oldukça güçlü. Çok iyi albümler çıkıyor, başarılı gruplar var. Birçok rock grubu, elektronik müziği de işin içine katan çalışmalar yapıyor. Bize göre müziğin katı kuralları yok. O nedenle bunların olması sevindirici. Bugün eski rave kültürünün varlığından söz etmek olanaklı değil, ama hâlâ yeraltında süren deneysel çalışmalar var. Bu da sağlıklı bir durum.

“SADECE KENDİMİZE KARŞI SORUMLUYUZ”

Placebo’nun solisti Brian Molko, “The Prodigy, punk etkisindeki çoğu gruba göre tavır olarak daha punk,” demişti. Katılıyor musunuz buna?

Liam: Pek değil. Bu bir övgü tabii, ama müziğimizle ilgili değil. Yalnızca bir tavır olarak söz konusu olabilir, değil mi Keith?

Keith: Evet, doğru… Bizim için önemli olan inandığımız yoldan dönmemek. İşimizi kendi bildiğimiz yöntemlerle yapıyoruz. Başkası bizim için ne düşünecek diye endişelenmiyoruz. Sadece kendimize karşı sorumluyuz. Biz ruhumuzu asla satmadık.

Liam: Bu, grubun kabul ettiği etik bir kural…

“The Fat of the Land”, 90’ların gençliğini etkileyen en önemli albümlerden biriydi. Yayımlanışından 13 yıl sonra onu yeniden dinlediğinizde nasıl buluyorsunuz?

Liam: Çok etkili şarkılar var orda ama bana göre bütünlüğü olmayan bir albümdü o. Bazı sivri yönleriyle öne çıkmıştı. Oysa yeni albümümüz, kendi içinde çok daha uyumlu bir bütünlük taşıyor.

Keith: Geçmişte bizi temsil eden bazı şeyleri geride bıraktık…

Onları geride bıraktıysanız, geldiğiniz yeni yer neresi?

Keith: Demek istediğim, geçmişte yaşayamazsınız. Yenilikler yapabilmek için eskileri aşmanız gerekir. Biz rave kültürünün içinde ortaya çıktık, fakat dinozor gruplardan değiliz. Günü yakalamak istiyoruz. Ama bunları söylerken, o albümün önemini azaltmaya da çalışmıyorum.

Maxim: BBC Radio 1 geçenlerde bir yayınında albümün tümünü çaldı. Hâlâ çok etkili bir albümdür. Yayımlandığı zaman aldığı tepkileri düşünürseniz, bugün tümüyle çalınıyor olması hayli ilginç.

Bu sorum da Keith’e. Firestarter ilk yayımlandığında büyük tepki aldı. Hatta bazı televizyon kanalları klibi göstermeyi reddetti. Görüntünüz nedeniyle koparılan fırtına için bugün ne diyorsunuz?

Keith: Sadece gülüyorum. Olanları hiç anlamadım. Bana göre hepsi saçmalık…

Liam: Keith, o fırtınanın koparıldığı zaman da şimdikiyle aynı insandı…

Written by zülalk

25 Temmuz 2009 at 21:01

Brian Molko, Placebo, Rock'n Coke, The Prodigy kategorisinde yayınlandı

>Eğrisiyle Doğrusuyla Rock’n Coke

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 21 Temmuz 2009

Türkiye’nin en büyük açık hava etkinliği Rock’n Coke, geçtiğimiz hafta sonunda İstanbul Park’ta yapıldı. Önce olumsuz eleştirilerimi belirtip, sonra alkışladıklarımı yazacağım.

Bu sene mekan olarak Hezarfen Havaalanı yerine İstanbul Park’ın seçilmesi, iyi bir tercih olmadı. İstanbul Park, motor sporları açısından dünyanın en iyi pistlerinden birisi olabilir; ama asfalt zeminin bir müzik festivalinin ruhundan bir şeyler alıp götürdüğü kesin.

Bunun dışında, parlak ışıklarla bezeli oyun alanları da, rock festivalinden daha çok bir fuarı andırıyordu.

Ama mekanın fizik şartları ile ilgili asıl önemli sorun, ana sahnede çalan müziğin alternatif sahnedeki müziği bastırmasıydı. Böyle bir durumun ortaya çıkmaması için, gelecek yıl mutlaka bir çözüm bulunması gerekir.

Festival katılımcılarının yakındıkları bir diğer konu da, bilet fiyatlarının ülke standartlarında pahalı oluşuydu. Çünkü bu tür festivallerin asıl hedef kitlesi üniversite gençliği. Fakat onlar bilet ücretini karşılayamayınca, festivalin izleyici kitlesi dramatik bir şekilde değişiyor. Nitekim hafta sonunda İstanbul Park’a müzik için değil sosyalleşmek için gelen epeyce insan vardı.

Ana sahnenin karşısına yerleştirilen dev sponsor çadırı, sahnenin birçok açıdan görülmesini engelledi. Bu da genel tepki alan uygulamalardan biriydi.

Performans sıralamasında bazı tercihlerin doğru olmadığını da söylemek gerek. Ülkemize ilk kez gelen ünlü alternatif rock grubu Jane’s Addiction’ın Duman’dan önce sahneye çıkmasının nedenini kimse anlayamadı.

Festivalin Yıldızı Janelle Monae

En anlaşılmaz olansa, Janelle Monae alternatif sahneye çıktığında aynı anda ana sahnede Kaiser Chiefs’in olmasıydı. İkisini de ilk kez dinleme şansını bulan dinleyici, tercih yapmak zorunda kaldı. Bu durumda, birçok kişi, herhalde “ana sahne daha önemli” diye düşünerek Kaiser Chiefs’i dinlemeye gitti ve festivalin en iyi performansını kaçırdı.

Janelle Monae, bu yıl Rock’n Coke’da dinlediğim en etkileyici isimdi. Michael Jackson’ı anmak için taburenin üstüne çıkıp, onun en sevdiği “Smile” adlı şarkıyı söyledi. Sonra da çok başarılı bir Moonwalk denemesi yaptı. Ama o muhteşem sesiyle söylerken, ana sahneden Kaiser Chiefs’in inleyen gitarları karıştı müziğe…

Janelle Monae’ye Prince’in kadın versiyonu diyorlar, Amerika’nın Shirley Bassey’i diyenler de var. Ne denirse densin ama kesinlikle olağanüstü bir yetenek. Festival yetkililerine Monae’yi İstanbul’a getirdikleri için teşekkür borçluyuz.

İki gün boyunca vasat olanların yanı sıra, tatmin edici performanslar da dinledik. Linkin Park, güçlü yorumuyla herkesi etkiledi. Dinleyicilerin şarkılara hep bir ağızdan eşlik edişi, festival ortamına canlılık getirdi.

Birinci günün sonunda gece yarısı sahneye çıkan The Prodigy, ülkemizde daha önce konser vermesine karşın yine büyük ilgiyle karşılandı ve festival alanını adeta ateşledi. O ana kadar asfalt üzerinde oturanlar, grubun çılgın ritimlerine dayanamadı ve ayağa kalkıp dansa başladı.

Festivali düzenleyenler bir diğer övgüyü de, Nine Inch Nails konusunda hak ediyor. Sonunda bu efsane grubu İstanbul’a getirmeleri, rock dinleyicisini çok memnun etti. Ben onlar sahnedeyken, kuliste The Prodigy röportajını beklediğim için, performansın önemli bir bölümünü çok üzülerek kaçırdım…

Yorucu ama müzikle dolu güzel bir hafta sonuydu. Katkıda bulunan herkese teşekkürler…

Written by zülalk

21 Temmuz 2009 at 21:09

>David Lynch Etkisinde Moby

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 18 Temmuz 2009

Hayat, müziğin ticari getirisi konusunda endişelenmek için çok kısa…” Bu cümleyi söyleyen Moby

Bunu ondan duymak oldukça şaşırtıcı. Çünkü o, müzik tarihine her şarkısı reklam sektörü için lisanslanan ilk albüm olarak geçen “Play“i yaratan sanatçı…

Son 10 yıldır da, şarkılarının reklamlarda kullanılmasına hep izin verdi Moby. Bu konuda eleştirildiğinde ise, bunu müziğinin daha çok insana ulaşması için yaptığını söylüyordu.

Aslında başarının, satış miktarı ya da kazanılan parayla ölçüldüğü günümüzde, oyunu kuralına göre oynuyordu. Ama artık, gerçek başarının yalnızca “Top Ten” listelerinde yer almak olmadığını kavramış görünüyor. Bunu sağlayan kişi ise, film yönetmeni David Lynch.

Ünlü yönetmenin yaptığı bir konuşmadan etkilenmiş Moby. O konuşmada, Lynch, yaratıcılığın üzerindeki piyasa baskısı kaldırıldığında daha iyi sonuç alınacağını anlatıyormuş.

Bunun üzerine Moby, kendi duymak istediği müziği yapmak üzere kendi sahip olduğu stüdyoya girmiş. Tamamen DIY (Do It Yourself- Kendin Yap) mantığı ile yarattığı “Wait for Me” adlı bu albümde, yine bütün müzikler, şarkı sözleri ve prodüksiyon kendisine ait.

Geçmişte işbirliği yaptığı büyük isimler yerine, bu defa fazla tanınmayan müzisyenlerle çalışmış ve albümü, büyük bir plak şirketi yerine, kendi sahip olduğu “The Little Idiot” adlı şirketten çıkarmış.

Sonuçta ortaya çıkan, bana göre, Moby’nin son 10 yılda yaptığı en başarılı albümdür.

Atmosferik ve Melankolik

“Wait for Me”, Moby’nin bir önceki albümü “Last Night”tan çok farklı. O geceyarısında çalınacak enerjik bir disko albümüyken, “Wait for Me”, bir pazar sabahı evde muhtemelen yalnız dinlemek isteyeceğiniz kadar melankolik…

Kimilerine fazla hüzünlü gelebilir; ama bu albümün güzel olmasını engelleyici bir faktör değil. Hatta albümde bilerek dokunulmadan bırakılan ufak kusurlar da buna engel değil.

Çünkü büyük ticari stüdyolarda yaratılan mükemmel bir sound yerine, ufak bir stüdyoda hataları da içinde barındıran bir albüm yapmak istemiş Moby.

Burada akla hemen ambient müziğin yaratıcısı, Brian Eno’nun 1975’te yayımladığı “Oblique Strategies” (Dolaylı Stratejiler) geliyor. Eno’nun sanatçı Peter Schmidt ile geliştirdiği bu kült strateji, sorunlara farklı yaklaşımlar getiren kartlardan oluşuyordu. Her bir kartın üzerinde bir cümle yazılıydı ve onlardan birinde de, “Hatayı gizli bir hedef gibi kabul et,” diyordu. Moby, belli ki Eno’nun izinden gitmiş.

Albümden yayımlanan ilk single’ın adı, “Shot in the Back of the Head”. Burada ima edilen “kafa arkasından vurulma” durumu, radyolarda çalınmayacak enstrümantal bir şarkıyı ilk single olarak yayımlamayı anlatıyor olsa gerek…

Moby, böyle bir seçim yaparak, piyasa koşulları açısından kendi kendisini vurmuş sayılsa bile, aynı zamanda bu olağanüstü güzel müzikle de dinleyiciyi tam kalbinden vuruyor.

David Lynch, bu şarkı için siyah-beyaz animasyonlarla özel bir video yaptı. İnternette bulup izlerseniz, şarkının deneyselliğine ayrı bir boyut eklendiğini göreceksiniz.

Tarifsiz Bir Duygusal Yolculuk

İkinci single “Pale Horses” ise, uzun zamandır dinlediğim en güzel şarkı. Amelia Zirin Brown adlı müzisyenin yorumladığı şarkı, Moby’nin muhteşem sesler bulma konusundaki yeteneğini bir kez daha kanıtlıyor.

Amelia, New York’ta Lady Rizzo takma adıyla tanınan burlesk yıldızından başkası değil. Ben kendisini birkaç kez sahnede gördüm. “Pale Horses”taki o hüzünlü sesin, şovlarında herkesi gülmekten kırıp geçiren Lady Rizzo’ya ait olduğunu öğrenince de inanamadım…

16 parçanın yer aldığı albümde, 9 şarkı enstrümantal ve geriye kalanların sadece birinde, “Mistake” adlı şarkıda Moby vokalleri üstlenmiş. Post-punk döneminin synthesizer soundu ile yaratılan duygu yüklü şarkılarını seviyorsanız, bu sizin favoriniz olabilir. Özellikle Echo and the Bunnymen, Joy Division ve David Bowie’yi sevenler için…

Albümde öne çıkan bir diğer parça, “A Seated Night”. Buradaki esin kaynağı, Haiti kilise korosunun şarkıları… New York’ta bindiği bir takside, Haitili bir şoförün dinlediği müziğin güzelliğine kapılmış Moby.

Albümde daha sözü edilecek çok şarkı var ama hepsi bu yazıya sığmaz. En iyisi siz, Moby’nin dediğini yapın. Onun dinleyicilerden tek istediği, albümü bir kez de olsa, baştan sona bir bütün olarak dinlemeleri. Çünkü bu yöntemle dinlenildiğinde, insanı tarifsiz bir duygusal yolculuğa çıkarıyor “Wait for Me”…

Herkese iyi yolculuklar…

Written by zülalk

19 Temmuz 2009 at 11:46

>Caza Hava Muhalefeti

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 17 Temmuz 2009

İstanbul Caz Festivali’nin “Yeni Ozanlar” serisini her yıl büyük bir heyecanla beklerim. Bu yıl da öyle bekledim. Ancak festivalin son gününde şiddetli yağmur yağınca, korkulan oldu ve konserin kaderi değişti.

Akustik folkun başarılı ismi Emiliana Torrini’yi İstanbul Modern’in bahçesinde dinlemeyi umarken, konsere saatler kala mekânın değiştirildiğini öğrendik. Zorunlu olarak kapalı bir yer bulunmuştu; ama ne yazık ki orası Emek Sineması’ydı…

Zaten konser için hiç uygun olmayan salonda, bir de ek olarak havalandırma çok yetersizdi. Nefes alınmaz hale gelen salonda asıl perişanlığı yaşayanlarsa müzisyenler oldu.

İzlandalı sanatçı Torrini, gece boyunca yüzünden akan terleri silerken güler yüzünü hep korudu. Hatta “Bir daha hiç yıkanmayacağım. Bütün teri üzerimde tutup Türkiye’deydim diyeceğim,” şeklinde espri bile yaptı.

Ve konser başlayalı henüz bir saat olmuştu ki, dinleyicilere veda etti. Bis için geri dönüp birkaç şarkı daha söyledi; ama konserin toplam süresi 1.5 saati bulmadı.

Bunları yazmamın nedeni, festival organizasyonunu eleştirmek değil. Son anda ortaya çıkan aksiliğin giderilmesi için büyük çaba harcandığına eminim.

Fakat o gece yaşananlar bir kez daha kesin olarak gösterdi ki, Emek Sineması artık hiçbir ihtiyaca yanıt vermiyor. Bu nedenle, bir an önce yenilenip, tarihi önemine yakışır hale getirilmeli!

SESLE YARATILAN FARKLI KİŞİLİKLER

Salon fiziki anlamda gerçekten sıcaktı; ama Torrini’nin seslendirdiği duygular da sıcaktı. İzlanda denilince insanın aklına uzaklarda soğuk bir ülke geliyor. Ama ilginçtir; o ülkeden çıkan müzikler de hep çok dokunaklı oluyor.

Emiliana Torrini’yi İzlanda müziğini konu alan “Music from the Moon” adlı belgeselde izlemiştim. Ülkesindeki insanların yaşama bağlanmak için müziğe tutunduğunu anlatmıştı orada…

Emek Sineması’nda ter içinde şarkı söylerken gülümsemesini sağlayan da yine melodilerdi. Çocuksu sesiyle umutlardan, sevgiden söz ederken, daha çok utangaç bir kız edası vardı üzerinde.

Torrini, ses rengi ve yorumu nedeniyle, ünlü İzlandalı şarkıcı Björk’e benzetilir çoğunlukla. Onu andırdığı anlar var; ama bazı farklı özelliklere de sahip.

32 yaşındaki sanatçı, kimi şarkılarda saflığından sıyrılıp olgun bir kadın haline bürünüyor. Fakat hareketleriyle yapmıyor bunu; çünkü sahnede hep aynı yerde, mikrofonun önünde duruyor.

Torrini’nin sırrı, sesini kullanma tekniğinde. Değişik anlamlar yüklediği sesiyle farklı kişiliklere bürünüyor. Bu da, aldığı opera eğitiminin etkisi olsa gerek…

Bunu özellikle 1999 albümü “Love in the Time of Science”da yer alan şarkıları söylediğinde gözlemlemek mümkündü. Trip-hop etkisindeki tarzıyla, Björk’ü değil, daha çok Portishead’den Beth Orton’ı anımsattı.

Emiliana Torrini, “Yüzüklerin Efendisi: İki Kule” filminin bitiş jeneriği sırasında çalan “Gollum’s Song”u seslendirdiğinden bu yana bütün dünyada tanındı. Umarım İstanbul’a tekrar gelme fırsatını bulur ve biz de daha uygun bir ortamda dinleyebiliriz kendisini…

Written by zülalk

17 Temmuz 2009 at 21:04

>"Küba’da Müzik Her Evin Bir Parçası"

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 11 Temmuz 2009

1996 yılında Havana’da bir kayıt stüdyosu… Ünlü Amerikalı gitarist Ry Cooder ve Kübalı müzisyen Juan de Marcos Gonzales, çok yetenekli bir grup yaşlı Kübalı müzisyeni bir araya getirmiş albüm kaydediyorlar.

Aynı dönemde o binada kendi albümünü kaydeden Kübalı bir sanatçı daha var: Omara Portuondo.

Juan de Marcos’un aklına bir fikir geliyor; Omara’ya “Compay Segundo ile düet yapacak bir kadın sesi arıyoruz. Neden sen yapmıyorsun?” diye soruyor. O sırada 66 yaşında olan Omara’nın yanıtı ilginç: “Yaşlı bir adamla aşk düeti mi?

O aşk düetinin de yer aldığı Buena Vista Social Club albümü, 1997’de yayımlandı ve bütün dünyada büyük ilgi gördü. Belki Küba ve Latin Amerika dışındaki ülkelerde yaşayanlar, Omara Portuondo ismini bu albümle duydular; ama aslında o, kendi ülkesinde sahnenin kraliçesiydi.

Omara, bu yıl, sanat hayatının 60. yıldönümünü “Gracias” adlı solo bir albümle kutluyor. 79 yaşındaki diva, dünya turnesi kapsamında gelecek hafta İstanbul’a da uğrayacak. UNILIFE’in organize ettiği konser, bu defa İstanbul’un Anadolu yakasında, Fenerbahçe’deki True Blue’da gerçekleşecek.

Omara Portuondo ile 60. sanat yılında Küba müziğini konuştuk.

YAŞAM SEVGİSİ VE MÜZİK

Müzisyen olmaya nasıl karar verdiniz?
Şans eseriydi… Çocukken evde çoğu vaktimiz ailemizle mutfakta oturup radyo dinlemekle geçerdi. Müzik sevgim böyle güçlendi. Kızkardeşim dansçıydı; sık sık provalara gider onu izlerdim. Bir gün gruplarındaki dansçılardan biri ayrılınca onun yerini almamı önerdiler. Çok utangaç olduğum için kabul etmedim. Bacaklarımı göstermekten çekiniyordum. Ama annem, onlara yardımcı olmam gerektiğini söyleyince, gruba dahil oldum. Yani müzikli bir projeye ilk adımımı dansçı olarak attım!

Küba müziğinin altın çağını yaşadığı 1930-50 arasında müziğin insanlar için anlamı neydi? Bugün değişen ne?
Müzik, öyle duygu yüklü ki, bize sevgiyi hissettiriyor. Kübalılar için müzik, geçmişte de bugün de, hep çok önemli oldu. Zaman içinde tarzlar değişti ama müziğin önemi hiç azalmadı. Hâlâ çok iyi müzik okullarımız var, fakat yıllar içinde eğitim standardı farklılaştı…

Kübalılar hiç bitmeyen enerjileriyle ünlü ve siz de onlardan birisiniz. Bunun sırrı ne?
Yaşam sevgimiz ve müzik! Biz günü yaşamayı seviyoruz. Bu hayattaki en güzel şeylerden biri müzik. Onun keyfini çıkarırken de enerjiyle doluyoruz.

Küba kültüründeki bu melodik romantizmin kaynağı ne?
Müzik bizim içimizde yaşıyor. Bunu Karayipler’deki bütün ülkelerde, Afrika ve Brezilya’da da görebilirsiniz. Bizim için müzik, her evin, her ailenin önemli bir parçasıdır. Hayatınıza müziği soktuğunuzda her şey farklı olur!

İnsanlar Latin müziğini duyar duymaz dansla eşlik ediyor. Sanki bir insandan diğerine geçip, grup içindeki herkesi etkiliyor. Nedeni Latin ritmi mi?
Evet, insanı içine çekip dansa sürükleyen şey, Latin Amerika müziğindeki ritimdir.

Juan de Marcos, Küba müziğini “kültürel kokain” diye tanımlıyor. Dans etkisi yaratan faktörü de buna bağlıyor…
Ben, o “kokain” tanımından pek hoşlanmıyorum. Ama konser sırasında insanları birleştiren adeta sihirli, çok özel bir enerjinin doğduğunu düşünüyorum.

TÜRKLERİN VE LATİNLERİN ENERJİSİ AYNI

Bir keresinde, Buena Vista Social Club’la turneye çıkmayı geçmişte hayal bile edemeyeceğinizi söylemiştiniz. Nasıl gerçekleşti bu mucize?
Mucize miydi, şans mıydı bilmiyorum… Olanlar için ancak şükran duyabilirim. Bunun bir parçası olabildiğim için de çok şanslıyım.

Compay Segundo, İbrahim Ferrer ve Ruben Gonzales’in ölümünden bu yana Buena Vista Social Club’da ne değişti?
Projenin ruhunda bir değişiklik olmadı. O büyük yetenekler artık aramızda olmasa da, arkadaşlarımız aynı canlılıkla konserler veriyor. Ben, yeni albümüm için turnedeyim; ama sahnede onlara katılmaktan her zaman büyük mutluluk duyuyorum.

Farklı kültürlerden birçok insan yıllardır müziğinizi dinliyor. Şarkılarınız zaman ve mekan kavramını nasıl yok ediyor?
Sanırım bunun nedeni, yaptığınız işi içten gelen büyük bir sevgiyle yapmanız. Dinleyiciler bunu her zaman hisseder.

Geleneksel Küba müziğinin yeniden canlanması hakkında ne düşünüyorsunuz? Genç Kübalı müzisyenlerin geliştirdiği tarzlara nasıl yaklaşıyorsunuz?
Küba’da müzik kültürü kuşaktan kuşağa aktarılır. Okullarda hem klasik müzik hem de geleneksel Küba müziği eğitimi verilir. Gençler bunları alıp, üzerine kendi tarzlarını geliştirir. Her kuşakla birlikte değişim ve gelişim devam eder, ama önemli olan müzik sahnesi hep canlıdır.

Gelecek hafta sizi İstanbul’a bekliyoruz…
İstanbul çok sevdiğim bir şehir; insanları Latinleri anımsatıyor. Konser sırasında bunu hissediyorum. Türklerin ve Kübalıların enerjileri bir araya gelince çok büyük bir dinamizm ortaya çıkıyor. Güzel ülkenize yeniden gelmek için sabırsızlanıyorum!

Written by zülalk

11 Temmuz 2009 at 21:02

>Cazın Yükselen Melody’si

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 9 Temmuz 2009

Amerikalı müzisyen, İstanbul Caz Festivali kapsamında Esma Sultan Yalısı’ndaydı

Müzik aşkın gıdasıysa, çalmaya devam ediniz.” (Onikinci Gece I. Bölüm, Sahne I).

Shakespeare, Melody Gardot’yu sahnede çalarken görse, Onikinci Gece’nin açılışında Dük Orsino’nun ilk sözü, “Müzik aşkın kendisiyse, hiç durmadan çalınız,” olabilirdi…

Tartışılabilir bir görüş belki; ama ben, salı akşamı genç sanatçıyı dinlerken bunu düşündüm. Büyük olasılıkla, Gardot’nun “Erkekler yalnızca aşığım; ben müziğe aşığım,” şeklindeki sözleri çağrışım yapmıştı…

Bu sözler, onu tanımayanlara abartılı gelebilir. Oysa Melody Gardot’nun müzik tutkusunun ardında özel nedenler var. Çünkü 6 yıl önce 19 yaşındayken geçirdiği ağır bir trafik kazası sonrasında, hayata yeniden dönüşünü müzik sağladı.

Bedeninde meydana gelen hasarlar yüzünden, küçük yaşlardan beri çaldığı piyanoyu çalamaz olmuştu. Doktorunun önerisiyle müzik terapisine başladı. Gitar çalmayı öğrendi, müzik sayesinde iyileşip kendi şarkılarını yazdı, albümler yaptı ve şimdi dünya turnesinde…

Norah Jones’dan Daha İyi

Ben, Melody Gardot’nun sesini ilk kez 2006’da duydum. Geçen yılın en iyi caz albümlerinden biri olarak değerlendirilen “Worrisome Heart”ı ilk çıktığında dinlemiş ve etkilenmiştim.

Ama Gardot’nun asıl büyük çıkışı, bu yıl nisan ayında yayımlanan albümü “My One and Only Thrill” ile oldu. Biri dışında tüm şarkıları kendisinin yazdığı bu ikinci stüdyo çalışması, Gardot’yu cazın kadın müzisyenleri arasında önemli bir yere getirdi.

O kadar ki, Jazz Times dergisi, “Gardot, Norah Jones kadar büyüyebilir mi?” sorusunu sordu. Onun gibi büyük bir üne kavuşur mu bilmiyorum; ama şunu söyleyebilirim ki, hem şarkıları hem de sahne performansı Norah Jones’dan daha iyi.

Müziği son derece içten ve yalın… Şarkılarının kimisi romantik, kimisi hüzünlü… Ama yansıttığı duygu her ne olursa olsun, kalbinin derinliklerinden geldiğini hissettirecek kadar yoğun. Yaşanmış ve hissedilmiş çıplak duygular, şiir gibi aktarılıyor Gardot’nun melodilerinde…

Yalınlığın en önemli sebebi, sanatçının kazadan sonra aşırı sese ve ışığa karşı duyarlı hale gelmesi. Bu nedenle sürekli gözlük takıyor, kendisine eşlik eden müzisyenler de, enstrümanlarını adeta incitmekten çekinircesine çalıyor.

Zarif Bir Duygusallık

Esma Sultan Yalısı’ndaki konserde sahneye yine bastonuyla çıktı Gardot. Aldı eline akustik gitarını, ipeksi sesiyle söyledi şarkılarını… Caz, folk ve blues’u Brezilya ritimleriyle buluşturdu.

Siyah beyaz filmlerin moda olduğu dönemleri anımsatan müziğiyle dinleyenleri bir kentten diğerine taşıdı. “Les Etoiles” ile Paris’teydik, “Your Heart Is Black As Night”la New Orleans’ta…

Kendi yazdığı şarkıların dışında, yeni albümünde de yer alan “Over the Rainbow”u da yorumladı. Doğrusu cesaret isteyen bir işti. Çünkü dünya, o melodiyi Judy Garland’ın Oz Büyücüsü’ndeki yorumuyla sevdi.

Zaman içinde başkaları da söyledi aynı şarkıyı; Garland’ınki umut doluyken, Eva Cassidy’ninki hüzünlüydü. Gardot ise, şarkının ruhuna bossa nova katıp dinleyenleri Latin Amerika’ya götürdü…

Yumuşacık sesi, minimalist yorumu, sahneden yansıyan sıcaklığı ve esprileriyle İstanbul’da adeta zamanı durdurup herkesi büyüledi Melody Gardot. Aslında yaptığı, “tek ve biricik heyecanı” müziği paylaşmaktı. Kendisini hayata bağlayan en büyük sevdasını anlattı dinleyicilere…

Dolunayın aydınlattığı o enfes Boğaz akşamı, unutulmaz bir film sahnesi gibi yerleşti zihnimize…

Written by zülalk

10 Temmuz 2009 at 08:57

>“Michael Jackson: Sihir ve Çılgınlık”

with one comment

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 5 Temmuz 2009

The Magic and the Madness… Yazar J. Randy Taraborrelli, 1991’de yayımlanan Michael Jackson biyografisinde ünlü sanatçıyı anlatmak için bu iki sözcüğü seçmişti.

Michael Jackson’ın sihri neydi? Televizyonda ya da gerçek yaşamında onu bir kez görmek yetiyordu büyülenmeye. Üstün yeteneğiydi onun sihri… Ay yürüyüşünün sırrını kimse çözemedi…

Çılgınlıklarla doluydu yaşantısı. Hayatını sayılarla anlatmaya kalksanız, karşınıza çıkanlar hep çok şaşırtıcı.

9 çocuklu bir ailenin 7. çocuğuydu.

Kardeşleriyle kurduğu The Jackson 5 grubuyla ilk sahneye çıktığında 5 yaşındaydı.

50 yıllık yaşamının 45 senesi müzikle geçti. 13 kere Grammy kazandı.

160 kişinin çalıştığı dev bir çiftlikte, hayvanlarla ve çocuklarıyla birlikte yaşadı.

Krallar gibi görkemli bir hayat sürdü. Ama ödüller, albümler, skandallar ve milyonlarca hayran arasında yalnızlıkla geçti ömrü. Ve sonunda hiç beklenmedik bir anda dünyadan ayrılarak herkesi şok etti.

Şimdi ardından yas tutuyor insanlar. Hayranları öldüğüne inanmak istemiyor. İntihar edenler olduğu söyleniyor. Albüm satışları ise tavan yaptı.

Neden Efsaneleşti?

Tüm dünyaya yayılan bu histerinin bazı nedenleri var. O nedenler, Michael Jackson’ın niye efsaneleştiğini de ortaya koyuyor:

1-Michael Jackson, her şeyden önce insanlar, ülkeler ve kültürler arasındaki sınırları kaldırdı. Önce siyahtı, sonra beyaz. Ne tam bir erkek görünümündeydi ne de kadın. Ne yetişkindi ne de çocuk. Herkes, onda kendinden bir şey buldu.

2-1980’lerde yükselen pop döneminin en büyük temsilcisiydi. Müziğe katkılarıyla, büyük sahne şovlarıyla her zaman gündemde kaldı.

Ama bugünün pop yıldızlarından çok farklıydı. Başarının yetenekle kazanıldığı bir dönemde ün kazandı. Pop müzik tarihine hıçkırık soundunu, ay yürüyüşünü, robot dansını ve kısa film benzeri video klipleri kazandırdı.

Tüm dünyada bir kuşağın gençleri, yürüyüşüyle, dansıyla, giyimiyle onu taklit ederek büyüdü.

Michael Jackson, bugün tek bir şarkıyla ünlenen ama ne sesi ne de yeteneği olan yıldızlardan değildi. Sevin ya da sevmeyin, yeteneğine ve azmine şapka çıkaracağınız gerçek bir sanatçıydı.

3-İnsanlar için bir kahramandı o. Herkesin umutlarının ve hayallerinin ağırlığını omuzlarında hisseden bir süperstardı. Hep yaşayacağına ve muhteşem şovlarla ayakta kalacağına inanılan doğaüstü bir yaratıktı sanki…

Amerikan popüler kültürünün en sevilen karakterleri Süpermen ve Örümcek Adam gibi hep genç, fit ve enerjik kalacağı düşünülen bir idoldü…

Bu yüzden, öldüğünde şok etkisi yarattı. Kimse kabul etmek istemedi ölümünü…

4-Son yıllarda çocuk istismarına yönelik iddialar nedeniyle ağır suçlamalarla karşılaştı. Bu iddiaları hep reddetti ama toplum kararını vermişti: O, hasta bir adamdı…

Gazeteler benim uzaylı olduğumu yazınca herkes inanıyor, ama ben uzaylı olduğumu söylersem kimse ciddiye almıyor,” dedi bir keresinde. Hakkındaki iddiaların doğruluğu kanıtlanamadı, ama o toplumdan tecrit edilmiş bir halde sürdürdü hayatını.

Normal bir insan değildi ama normal bir hayat sürmesi de mümkün değildi. Bir gün kimseye haber vermeden, şapka ve gözlük takıp Londra’da bir müzik mağazasına gitti. Yeni çıkan albümlere bakmak istiyordu, fakat bir kişi kendisini tanıyınca birkaç dakika içinde izdiham yaşandı ve polis mağazayı kapatmak zorunda kaldı.

Kendisinin ve çocuklarının yüzünü bezlerle kapatıp dolaştı sokaklarda. Kaçtıkça kovalandı, kovalandıkça kaçtı… “Celebrity” kültürünün son kurbanıydı Michael Jackson…

5-Çocukluğunda despot babası tarafından kötü muamele ve şiddet görmüştü. Kameralar önünde o yılları anlatırken eliyle yüzünü kapatıp ağladı.

Bütün o garipliğinin ve psikolojik bozukluklarının kaynağında o yıllar vardı. Daha 5 yaşında sahneye çıkarılıp ailesi için para kazanmak zorunda bırakılan utangaç Michael, çocukluğunu hiç yaşamadı.

Ve öldüğünde vasiyetinde babasının adını hiç anmadı…

BİR EFSANENİN ACI SONU

Michael Jackson’ın hayat hikayesinin üç ayrı yönü var:

1.Başarılarla dolu muhteşem sahne hayatı

2.Yalnız ve tuhaf özel hayatı

3.Finansal krizle sona eren iş hayatı

Bu üçü arasında en şaşırtıcı olan sonuncusu.

Çünkü bize şu soruyu sorduruyor: 20. yüzyılın en büyük pop yıldızı, nasıl oldu da son günlerini borç batağı içinde, korkunç bir finans sıkıntısı içinde geçirdi?

Öldüğünde ardında 500 milyon dolar borç bıraktığı söyleniyor.

Nasıl oldu da, borçları nedeniyle Los Angeles’taki çiftliği Neverland’in 25 milyon dolarlık ipoteğini bile ödeyemeyecek duruma geldi?

Nasıl oldu da bugüne kadar 750 milyondan fazla albüm satan bir müzisyen böyle bir krize girdi?

Kapitalist Piyasa Sömürüsü

Sorunun birinci yanıtı, müzik sektöründe geçerli olan sömürü ile ilgili.

The New York Times’da yayınlanan bir makaleye göre, Michael Jackson’ın 1980’den bugüne kadar albüm satışlarından kazandığı toplam gelir 300 milyon dolar.

Video, single, reklam ve konser gelirlerini de işin içine katarsanız, buna 400 milyon dolar daha ekleniyor. Bunu yıllara bölerseniz, toplam kazancı yılda 25 milyon doları bulmuyor.

Fox TV’nin American Idol yarışmasının jüri üyesi Simon Cowell’e bile yılda 100-144 milyon dolar arasında bir ücret önerdiğini düşünürseniz, çarpıklık ortada. Bunun nedeni de, müzik sektöründe kazançtan aslan payını alanın büyük plak şirketleri olması.

Michael Jackson’ın finansal krize girmesinin bir diğer nedeni, acımasız kapitalist piyasanın ağına düşmesi…

Yapılan hesaplara göre, Jackson’ın sanat hayatı boyunca 1 milyar dolardan fazla para kazanmış olması gerekiyor. Buna sahip olduğu 500 milyon dolarlık Sony-ATV müzik kataloğunddaki yayın hakları da dahil.

Fakat ünlü müzisyen, çocuk istismarı davalarının görüldüğü 2005 yılında ciddi bir mali krizle karşı karşıya kaldı. Mahkeme, avukat masrafları ve yaptığı aşırı harcamalar yüzünden Bank of America’ya 270 milyon dolar borçlanmıştı. Bu borcu, bankaya çok yüksek bir faiz oranıyla geri ödüyordu.

Plak şirketi Sony Music, Michael’ın sahip olduğu hisseleri istemedikleri birine satabileceğinden çekiniyordu. Bunun için soruna bir çözüm bulmak amacıyla araya girdi. Uzun görüşmeler sonunda, Fortress Investment adlı bir yatırım şirketi ile anlaşma sağlandı.

Buna göre, şirket, Michael Jackson’a düşük bir faizle ayda 5 milyon dolar olarak geri ödeyebileceği bir kredi açtı. Fakat ödemelerde herhangi bir aksaklık olursa, Sony-ATV kataloğundaki hissesinin yarısına Sony el koyacaktı.

Ayrıca Fortress firması, Neverland çiftliğine 25 milyon dolarlık bir ipotek de koymuştu.

Borç ve İlaç Sarmalı

İşte Jackson’ın sonunu bu korkunç borç ve ipotek sarmalı hazırladı. Çocuk istismarı iddialarından mahkemede suçsuz bulundu ama toplumun gözünde aklanamadı…

O günlerde dostum dediği Bahreyn Prensi’ne sığındı. Ama o Bahreyn’deyken Neverland’in kapısına kilit vuruldu. Sigorta masraflarını karşılayamamış, çalışanların ücretini ödeyememişti.

Sonradan Bahreyn Prensi de, Jackson’a albüm çıkarması için para verdiğini ama onun bunu yerine getirmediğini söyleyerek dava açtı.

Son çaresi, yeniden konser verip kazandığı parayla borçlarını ödemekti. Londra’da vereceği 50 konserin sponsorluğu için AEG Live firması ile anlaşıldı.

Ama bu kadar fazla sayıda konsere çıkacak fiziksel gücü yoktu. Yakınlarına son günlerde “Ben bittim,” demesi bu yüzdendi.

Uykusuzluk ve çeşitli ağrılarla mücadele ediyordu. Ağrı kesiciler ve antidepresan ilaçlarda aradı çareyi…

Dünyanın en ünlü pop yıldızı, tefecilerin elinde kıvranırken, konser biletleri karaborsaya düştü.

Yeniden sahneye bekleniyordu…

Çıkamadı. Çünkü bir gün aniden kalbi durdu. Amerikan toplumunun ilaç bağımlılığının son örneğiydi Michael Jackson…

O ilaçları bilerek mi karıştırdı, yoksa doktor hatası mıydı? Yanıtı hiçbir zaman bilinmeyecek.

Kim bilir belki de bir sihir yapıp çılgınca yok oldu ortadan…

O, Thatcherizm ile Reaganizm’in pazarın koşulsuz egemenliğine dayanan politikalarla büyük halk kitlelerini ezip geçtiği 80’lerde, müzikte devrim yapmıştı…

Ama pazarın koşulsuz egemenliği onu da ezdi geçti…

Michael Jackson efsanesinin sonu böyle olmamalıydı. O, iflas eden bir holding patronu gibi ölmemeliydi…

Güle güle Mr. Moonwalker…

Written by zülalk

05 Temmuz 2009 at 21:27

Michael Jackson, The Jackson 5 kategorisinde yayınlandı