Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for Ağustos 2009

>David Byrne Bina Çalıyor!

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 29 Ağustos 2009

David Byrne’ü nasıl bilirsiniz? Talking Heads’in solisti, film yönetmeni, yazar, fotoğrafçı, opera ve film müzikleri bestecisi, deneysel projelerin çok yönlü yaratıcısı…

57 yaşındaki ünlü sanatçı, bugünlerde yine hayranlık uyandıran bir projeyle sanat dünyasının gündeminde. Byrne’ün son projesi, bir binayı dev bir müzik enstrümanına dönüştüren interaktif ses yerleştirmesi…

Playing the Building” adını taşıyan proje, aslında Byrne tarafından ilk kez 2005 yılında Stockholm’de, geçen yıl da New York’ta gerçekleştirilmişti. Bu defa seçilen yeni mekan, Londra’nın Camden Town bölgesinde yer alan Roundhouse.

Victoria döneminden kalma 160 yıllık bu görkemli binada, bugüne kadar Pink Floyd’dan The Ramones’a kadar çok sayıda efsane müzik grubu performans gösterdi.

David Byrne de, grubu Talking Heads’le birlikte 1976 yılında konser verdiği bu binayı hiç unutmamış. 31 yıl aradan sonra, bu kez Roundhouse’da çalmıyor ama binanın kendisini çalıyor!

TAMAMEN MEKANİK BİR SİSTEM

“Playing the Building”in başlangıcı, Byrne’ün 10 yıl önce New York’ta bir grafikerin stüdyosunda eski bir org bulmasıyla başlıyor. Bedava alıp eve götürebileceği söylenince de tutuyor bir kamyonet, taşıyor orgu kendi stüdyosuna. Yıllarca sadece Halloween’de “Phantom of the Opera”yı çalmak dışında pek de dokunmuyor bu alete…

Birkaç yıl önce aklına bir fikir geliyor ve bir binayı org aracılığıyla müzik çalan bir enstrümana çevirme işine girişiyor. Önce Stockholm’deki eski bir fabrika binasının ortasına yerleştiriyor orgu…

Sonra, aletin arka kısmından tuşlarına bağlanan plastik kablolar, binanın tavanına doğru uzatılarak kalorifer borularına ulaştırılıyor. Orgun tuşlarına basınca, hava kompresörleri aracılığıyla borulara dolan hava farklı sesler çıkarıyor.

Binanın çelik ve metal borularına, sütunlarına çarparak titreşen bobinler ve kocaman birer flüte dönüşen kalorifer boruları, bütün sistemi devasa ve karışık bir örümcek ağı görüntüsüne sokuyor.

Hiçbir elektronik aletin, amplifikatör ve hoparlörün kullanılmadığı bu düzenek tamamen mekanik. Ve en önemlisi de, sistemi harekete geçirmek için profesyonel bir müzisyene ihtiyaç yok. Ses çıkarıp müzik yapmak istiyorsanız, oturuyorsunuz orgun önündeki sandalyeye ve başlıyorsunuz tuşlara dokunmaya…

TÜKETİCİNİN ÜRETİCİYE DÖNÜŞÜMÜ

David Byrne, projenin en can alıcı kısmının bu noktada olduğunu söylüyor. Çünkü dokunmazsanız hiçbir şey duymayacaksınız…

Bu durumda, para verip projeyi deneyimlemek isteyen bir insan, artık tüketici değildir; tuşlara dokunduğu andan itibaren binanın müziğini çalacak olan yaratıcıdır.

Byrne, müzik yapma eylemini herkes için eşitlediği için, bunun çok demokratik olduğunu söylüyor. 5 yaşındaki bir çocuğun da bu işte kendisi kadar iyi olabileceğini; piyano çalmayı bilmenin, burada herhangi bir yarar sağlamadığını belirtiyor.

Bu sistemle Bach çalınamıyor elbette, ama her binanın yapısına bağlı olarak farklı sesler çıkarılabiliyor…

Peki, Byrne, bu proje ile ne söylemek istiyor? Enstrümanları bir kenara bırakıp arabalarımızı ya da evlerimizi çalalım mı diyor? Hayır, ama bir ürün olarak düşünüldüğünde, müziğin yalnızca profesyoneller tarafından üretilme düşüncesinden vazgeçilebileceğini söylüyor.

Bu düşünce, elit kültür/popüler kültür tartışması çerçevesinde bazıları tarafından hoş karşılanmayabilir. Fakat bu projeyle verilmek istenen asıl mesajı göz ardı etmemek gerek.

Byrne’ün anlatmak istediği şu: Bütün dünyada popüler müziğin kontrolünü elinde tutan büyük plak şirketlerinin çöküşü, müziğin geleceği açısından hayırlıdır. Çünkü böylece kültür üreticileri ile kültür tüketicileri (izleyici, dinleyici) arasındaki kesin ayrışma azalacaktır.

David Byrne, böylesine ilginç bir proje gerçekleştirerek, sanatseverlere yine farklı bir bakış açısı sunuyor.

Londra’daki gibi bir yerleştirmeyi keşke ülkemizde de görebilsek… İstanbul, çalınacak muhteşem binalarla dolu!

Reklamlar

Written by zülalk

30 Ağustos 2009 at 06:31

>Green Day’den Yeni Bir Sert Çıkış

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 22 Ağustos 2009

Amerikan rock müziğinin muhalif tavırlı grubu Green Day, sekizinci albümü “21st Century Breakdown” ile yine müzik gündemine oturdu.

Albümdeki şarkılar, gerçekten de dinleyenin kafasına balyoz gibi inen toplumsal hicivlerle dolu. Green Day’in hedefi, bu kez din ve muhafazakarlık baskısının öne çıktığı 2000’lerin ilk yılları…

Bomba, silah, savaş, kan, protesto ve umutsuzluk temalarının işlendiği albümün zamanlamasının yanlış olduğunu düşünenler epey çok. Ne de olsa, Amerika’nın ilk siyahi başkanı, barış ve diyalog vaatleriyle Beyaz Saray’a yerleşti…

Ama acaba kısa bir süre önce olanlar, hemen unutulabilecek kadar etkisini yitirdi mi? Yoksa birilerinin çıkıp hâlâ nasıl bir dünyada yaşadığımızı hatırlatması yerinde mi?

DEVLET, DİN VE MUHAFAZARLIK BASKISINA KARŞI

Bana sorarsanız, Gren Day’in her türlü baskıya ve politikacılar tarafından aptal yerine konmaya karşı gelişi, çok da yerinde. Üstelik bunu Christian adlı bir genç ile sevgilisi Gloria’nın aşk hikayelerinin üzerinden anlatması, albümü daha da ilginç kılıyor.

Grup elemanları, her ne kadar konsept bir albüm yapmadıklarını söyleseler de, şarkıların üç ayrı bölümde toplanması, bu görüşü çürütüyor sanki…

Albüm, sanki uzaklarda çalan bir radyodan gelen sesle başlıyor: “Bize bombalardan ve sonsuzluktan daha gürültülü bir yüzyıl şarkısı söyle…

Ardından gelen “Kahramanlar ve Sahtekarlar” adlı ilk bölümün en vurucu şarkısı, albümle aynı adı taşıyan “21st Century Breakdown” (21. Yüzyılın Çöküşü).

Özgürlüğe methiyeler düzüyorum/ ‘İtaat Etme Özgürlüğüne’ ” diyor şarkı… Sahte kahramanlara ve sahtekarlara inanmayı sürdüren Amerika’ya “kendine gel” uyarısı yaparken, John Lennon’ın “Working Class Hero”suna gönderme yapıyor.

Şarlatanlar ve Azizler” adlı ikinci bölümde, 11 Eylül ve Irak savaşından sahneleri hatırlatan çağrışımlar çıkıyor karşımıza. Son bölümse, “At Nalları ve El Bombaları”… Bu bölümde, her türlü kitle iletişim aracı kullanılarak uyutulan halkın acıklı durumu anlatılıyor.

Yazının başında da belirttiğim gibi, bütün bunlar son aylarda yaşanan bir “Amerikan rüyasına” kendisini kaptıranlar için fazla iç karartıcı olabilir. Ama unutmayın ki, Bush’lu günlerin üzerinden çok fazla zaman geçmedi. Bu albüm, çok açık ki, o kaotik dönemin bir yansıması…

GREEN DAY VE PUNK ROCK

Şarkılarda ele alınan temaların dışında, albümle, daha doğrusu Green Day’le ilgili süren bir tartışma daha var: “Green Day, punk rock grubu mu değil mi?” Beş yıllık bir aradan sonra bu bitmez tartışma, bugünlerde yeniden alevlendi…

1987’de kurulan Green Day, California punk rock sahnesinde doğup gelişti. İlk kayıtlarını bağımsız plak şirketinden yayımladıkları dönemde ana akımda başarı kazanmadılar.

Ama ne zaman ki, Reprise Records ile anlaşıp 1994’te “Dookie”yi çıkardılar; büyük ticari başarı da ardından geldi. Artık punk olmadıkları, yaptıkları müziğin de radyolarda çalınmaya daha uygun melodik pop-punk olduğu yolundaki eleştiriler de o sırada duyuldu.

Bunlara karşılık, “Zaman içinde müziğimiz değişse de biz değişmedik. Punk, hayattaki duruşla ilgilidir,” diyerek yanıt verdiler.

Punk rock’ın hızlı davul vuruşları, deforme edilmiş gitarlar, bütün dünyayı karşısına almış gözüken kızgın vokalistlerin ötesinde bir duruş olduğu doğru. Fakat sorun, Green Day’in ilk dönemlerindeki o duruşun da değişmesi…

Ticari başarı kazandıktan sonra yaptıkları tercihler de bunu gösteriyor. Bir kere, “düzen karşıtı” olduğunu söyleyen punk rock grupları, dev plak şirketlerinden albüm çıkarmaz.

Çünkü milyonlarca albüm satıp ana akıma dahil olduktan sonra punk felsefesini savunmanıza olanak kalmaz. Gerçek punk rock grupları, MTV ekranlarında boy göstermez… Şarkıları, Hollywood dizilerinin müziği olmaz…

Bu nedenle, ben bu tartışmaya yıllar önce, “Dookie” çıktığı sırada noktayı koydum: Green Day, belki punk etkili power pop grubu olabilir; fakat artık punk rock grubu değil…

Fakat sonuçta bu, Green Day’in başarısının önüne geçecek bir tartışma da olmamalı. Yaptığı müziği kendi içinde değerlendirirsek, “21st Century Breakdown”, grubun bir önceki albümü “American Idiot”un izinden giden bir çalışma.

Rock opera olarak tanımlanan o albümle “En İyi Rock Albümü” dalında Grammy kazanmışlardı. Bu yeni albüm de Grammy alır mı bilinmez; ama en az onun kadar ilgi çekecek gibi gözüküyor…

Written by zülalk

23 Ağustos 2009 at 09:57

George W. Bush, Green Day, Punk rock kategorisinde yayınlandı

>Rock Yıldızlarının Paradoksu

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 15 Ağustos 2009

Son aylarda sık sık basında U2 ve Bono’ya methiyeler düzen yazılar görüyorum. Grubun 360° adlı dünya turnesinin ne kadar görkemli olduğunu anlatıyor herkes.

Bono’nun yaptığı tanıma göre, konserde kullanılan sahne, “Gaudi tarafından tasarlanan bir uzay istasyonunu” andırıyor. Bu turne için özel olarak tasarlanan sahnenin özelliği, şu ana kadar bir konserde kullanılan en büyük ve dönüştürülebilir ilk LED ekranına yer vermesi…

U2’yu performansı sırasında 360 derece çevreleyen ekran, görüntüleri sürekli değiştirip toplam 500 bin piksellik bir video kalitesinde izleyicilere anında aktarıyor. Grubu böyle bir sahnede dinleyenler de mest oluyor…

O kadar ki, dev konser organizasyon şirketi Live Nation’a ödedikleri astronomik bilet fiyatlarını bile umursamıyorlar.

“Satan memnun, alan memnun” gibi bir durum olarak gözükse de, işin hoş olmayan bir yanı da var. U2’nun yaklaşık 400 milyon dolar kazanmayı garantilediği turne, gerçekte grubun “çevreci” tavırlarının nasıl göstermelik olduğunu da ortaya koyuyor.

Bono, bir yandan “Gezegenimizi gözetmek konusunda artık daha özenliyiz,” diyor; bir yandan da U2 konserlerinde salınan karbon miktarı, akıl almaz boyutlara ulaşıyor.

The Guardian gazetesinde çıkan bir habere göre, grubun bu turnesinde ortaya çıkan karbon miktarı, Mars’a gidiş ve dönüşü kapsayan bir seyahatte salınacak karbona eşit…

Ya da başka şekillerde ifade edilirse, şu sonuçlar bulunuyor: U2’nun Londra Wembley Stadyumu’nda verdiği bir konserde, 90 bin kişilik kalabalığın tümünü Londra’dan Dublin’e uçakla götürmeye yetecek kadar karbon salınıyor.

Grubun neden olduğu karbondioksit oranı, 6500 İngiliz’in bir yıl boyunca ürettiği ortalama karbondioksite eşit; ki bu da bir ampulün 159.000 yı boyunca hiç durmadan yanmasıyla ortaya çıkan karbondioksit miktarıyla aynı…

FIRST CLASS UÇUŞLA GETİRTİLEN ŞAPKA

U2 elemanları, eleştiriler karşısında, turne dolayısıyla meydana gelen karbon salınımını dengelemeye çalıştıklarını söylüyor. Ama çevreciler, bunun olanaksızlığını ortaya koyacak ilginç bir bilgi daha veriyor: U2’nun doğaya verdiği zararı yok etmesi için yılda 20.118 adet ağaç yetiştirmesi gerekli…

Aslında Bono’nun ikiyüzlü tavırları bu turne ile başlamadı… En sevdiği şapkasını British Airways’in 1. sınıf uçuşuyla İtalya’ya getirtmek için 1700 dolar verdiği biliniyor.

“Sana ne adamın parası varsa getirtir. Üstelik o dünyayı turlayan bir rock star,” diyenler çıkabilir. Rock yıldızlarının sürdüğü abartılı hayatların, çevreci yaklaşımlarla pek de uyum göstermediği doğru…

Ama Bono gibi, Afrika’daki açlığı sona erdirme iddiasında olan bir adamın o abartının boyutlarına dikkat etmesi beklenir. Üstelik kendisi, “şarkılarındaki ana hedefin, insan kalbinin ikiyüzlülüğü” olduğunu söylüyor…

Nitekim, Bono’nun bu davranışı, çoğu kişinin tepkisini çekmiş ve The Wall Street Journal’ın sitesinde, o 1700 dolarla Afrikalılara yardım için neler yapılabileceğine dair bir liste yayınlanmıştı: AIDS hastası 42 öksüz ve yetim çocuğun bir ay boyunca bakımını sağlamak da bunlardan biriydi…

LIVE EARTH’DEKİ İKİYÜZLÜLÜK

Bu yazıya turneleri güncel olduğu için U2 ve Bono ile başladım; ama eleştirilmesi gereken yalnızca onlar değil tabii. 2007’de düzenlenen ve yeryüzünün en “çevreci” etkinliği denilen Live Earth konserinde yaşanan skandalı da unutmamak lazım.

Etkinliği televizyonlardan canlı izleyen iki milyon insana, “Çevreyi koruyun, kullandığınız elektriği, benzini azaltın,” uyarıları yapan müzisyenler, bir yandan da bunun tam tersi davranışlar sergiliyordu.

Onlardan biri de Madonna’ydı. Son turnesinde de çevreye zarar vermek konusunda U2’dan aşağı kalmadı. Hâlâ yanında 100 teknisyen, dansçılar, kuaförler, aşçılar, menajerler, asistanlar ve ailesi ile büyük bir kalabalık halinde özel jetlerle seyahat ediyor, en fazla yakıt tüketen arabaları kullanıyor…

Anlaşılmaz olan da bu… “Büyük rock yıldızı olunca paradokslar görmezden gelinir,” diye mi düşünüyorlar acaba?

Öyleyse, turnelerinde karbon salınımını azaltmak için her türlü yolu deneyip, ekipmanı gemilerle taşıtan Radiohead grubu aptal mı? Hiç sanmıyorum. Çünkü onlar, dudak uçuklatan sahne tasarımları olmadan da, yaptıkları müzikle dünyanın en iyi rock grubu olmayı başardılar.

Ama kimbilir; belki de abartılı sahnelerin, dev sayıların arkasındaki neden, o karşı konulmaz egodur. O ego, “less is more” deyişinin güzelliğini hiç göremedi zaten…

Written by zülalk

16 Ağustos 2009 at 12:16

Bono, Live Earth, Madonna, Radiohead, U2 kategorisinde yayınlandı

>Yenilerden Seçmeler

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 8 Ağustos 2009

Son aylarda festival sezonundaki konserlere odaklanınca, yeni çıkan müzik ürünlerini biraz ihmal ettim. Bu hafta sıra onlarda…

ROXY MUSIC’İN GÖRSEL TARİHİ

Birkaç yıl önce New York’ta ikinci el müzik CD’leri satan bir dükkanda bulduğum bir albüm beni çok sevindirmişti. Roxy Music’in konser kayıtlarını bir araya getiren o toplama albümü mücevher bulmuş gibi kapıp, hemen kasaya yöneldim.

Benden önce ödeme yapan yaşlı adam, elimdekini görünce, “Genç bir bayan Roxy Music albümü alıyor. Şaşırtıcı!” yorumunu yaptı. Onun şaşırması da beni şaşırtmıştı…

Bir grup olacak, birbirinden farklı türlerde ama mükemmel albümler yapacak; üstelik o albümler deneysellik ile sanatı, esprili bir romantizm ile entelektüel bakış açısını bir araya getirecek ve bir müzik sevdalısı ilgilenmeyecek… Akla aykırı bir durum…

Müzik tarihini en çok etkilemiş gruplardan birisidir Roxy Music. 80’li, 90’lı yıllarda doğanların ne kadarı Roxy Music’i tanıyor bilmiyorum. Ama eğer müzik tarihi ile ilgililerse, grubu bugün de keşfedebilirler.

Yeni yayımlanan “The Thrill of It All: A Visual History 1972-1982” adlı DVD, bunun için iyi bir olanak sunuyor. İki diskten oluşan DVD, grubun hayranları içinse tam bir arşiv malzemesi.

Rock tarihinin en esin verici gruplarından Roxy Music, punk hareketinin yanı sıra, New Wave ve deneysel müziğe de büyük katkılar yaptı.

İngiltere’de bir sanat okulunda seramik dersleri veren Bryan Ferry’nin Phil Manzanera, Brian Eno, Andy Mackay, Eddie Jobson, Paul Thompson ve Graham Simpson ile kurduğu grup, 70’li ve 80’li yıllarda müzikte devrim niteliğinde işler yaptı.

Solist Bryan Ferry’nin karizması, kadınları etkileyen bir faktördü; ama esas olarak Roxy Music’in şarkıları dinleyicilerinin yalnız kulağına değil aklına da hitap ediyor, dans ettirirken düşündürüyordu.

Müziğin yanı sıra, sahne şovlarına ve albüm kapaklarına da ayrı bir tarz getirdiler. Hiçbir zaman modanın takipçisi olmadılar ve hep kendi stillerini yarattılar.

1972-76 yıllarını kapsayan 1.disk, 70’li yıllarda BBC için yapılan çekimlerin yanı sıra, Royal College of Art ve Montreux The Golden Rose Festival konserlerinden daha önce yayımlanmamış canlı performansları içeriyor. 1979-82 dönemini kapsayan 2. diskteyse, konser kayıtlarına ek olarak, yedi şarkının video klibi bulunuyor.

KASABIAN-West Ryder Pauper Lunatic Asylum

Çıktı çıkıyor derken, sonunda Brit rock’ın ünlü grubu Kasabian’ın 3. albümünü elimize aldık. Yeni albümün ismi oldukça ilginç: “West Pauper Lunatic Asylum”, 1800’lerde İngiltere’de bulunan bir akıl hastanesinin adından geliyor.

Albüm hakkında şimdi yazacaklarım, henüz dinlemeyenlerin kafasını biraz karıştırabilir. Çünkü Kasabian, bu albümünde türler arasında ilginç bir karışım yapmış.

İlk şarkı “Underdog”, Brezilyalı futbolcu Kaka’nın rol aldığı Sony reklamının müziği olduğu için çok tanındı. Öne çıkan bas riffleriyle iyi bir giriş olmuş ama buna aldanmamak lazım; albümün tümünü dinleyince bilinçli bir şekilde güçlü bas seslerden kaçınılmış olduğu ortaya çıkıyor.

Birinci şarkının ardından Ray Davies esintili “Where Did All the Love Go?” gelince insan iyice şaşırıyor. Onun arkasından krautrock etkisindeki enstrümantal “Swarfiga” gelince de, ne olduğunu anlıyorsunuz: Kayıt stüdyosunun kapısı, Kasabian üyelerinin sevdiği her tür müziğe açık tutulmuş.

Take Aim” ve “Thick As Thieves” adlı yavaş ritimli iki şarkı, enstrüman kullanımıyla Doğu müziklerini, hem de Tom Meighan’ın vokalleriyle Oasis’i andırıyor.

“FIFA’09” adlı video oyununda kullanılan “Fast Fuse” ve “Vlad the Impaler”, yaydıkları yüksek enerjiyle albümün en dikkat çeken şarkıları.

West Ryder Silver Bullet” adlı şarkıda, Tom Meighan’a vokalde ünlü oyuncu Rosario Dawson eşlik ediyor. Pink Floyd esintili balad “Ladies and Gentlemen”in ardından, John Barry tarzı orkestrasyonla dikkat çeken “Secret Alphabets” geliyor.

Akıl hastanesinin adını alan bir albüm de ancak böyle çoban salatası gibi olur,” diyenler çıkabilir. O karışımın asıl sorumlusu, bana sorarsanız, prodüktör Dan the Automator.

Özellikle Gorillaz ve DJ Shadow ile yaptığı çalışmalarla tanınan, ünlü bir hip-hop ve elektronik müzik prodüktörü kendisi. Kasabian, bu defa onun kontrolünde sıkı bir maceraya atılmış.

Written by zülalk

09 Ağustos 2009 at 10:13

>Ay, Cohen’ı Kıskandı…

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 7 Ağustos 2009

Aylardır beklenen Leonard Cohen konseri, çarşamba akşamı saat tam 9’da başladı.

Açıkhava Tiyatrosu’nu tıklım tıklım dolduran dinleyiciler, ünlü ozan-şarkıcıyı öyle coşkuyla alkışladılar ki, ay bile kıskandı…

Dolunay vardı o gece ama nafileydi; ayın ne parlaklığı ne de güzelliği yetti dikkat çekmeye…

Sahneye yansıtılan daire şeklindeki ışığın ortasında bir efsane duruyordu. Ayın ışığı, onun yanında sönük kaldı…

Binlerce kişi adeta nefesini tutmuş, Cohen’ı dinliyordu. Fakat ay yılmayınca, gökyüzü tum unsurlarıyla destek verdi ona…

Bir ara vokalist Sharon Robinson, mükemmel sesiyle “Boogie Street”i yorumlarken, gökte bir yıldız kaydı. O estetik hareket bile, Robinson’ı şapka çıkararak dinleyen Cohen’ın zarafetini geçemedi…

Ay, baktı olacak gibi değil; dünyanın çevresinde hızla dönüp ozanla aynı hizaya geldi.

İnanılması güç ama mucize gibi bir şey oldu. O sırada “I’m Your Man”i söyleyen Cohen, şarkıda “Ay, çok parlak,” diyordu…

Rastlantısal olarak muhteşem bir ironi doğmuştu. Çünkü o gece İstanbul’da hiçbir şey, “Karanlıklar Prensi” Cohen’dan daha aydınlık değildi.

Kendisine eşlik eden 9 müzisyeni tam üç kere tanıtıp alkış aldı; sahne arkasında çalışan teknisyenleri, tur görevlilerini tek tek isimleriyle andı; sonra da dizlerinin üzerine çöküp şapkasını eline aldı ve konsere gelen herkese teşekkür etti.

30’lu yaşlarındayken geçim derdi nedeniyle müziğe atılan bir romancı/şairdi Cohen. Bugünse 74 yaşında ve çok tanınan bir müzisyen.

Fakat ne ilginç ki, menajeri tarafından dolandırılınca yine para ihtiyacı yüzünden çıktı turneye…

Yine küçük adımlarla, bir çocuk gibi seke seke geldi sahneye… “Dance Me To the End of Love” ile başladığı konserde, “Famous Blue Raincoat” dahil en sevilen şarkılarını seslendirdi.

Zaman zaman şarkı sözlerini değiştirip esprilerle süsledi; yeteneği, bas bariton sesi ve kibarlığıyla dokundu ruhumuza…

Gecenin en güzel dakikaları, bana göre, “If It Be Your Will” adlı şarkının sözlerini şiir gibi okuduğu anlardı.

Üç kere bis yaptı ve sonunda ısrarlı alkışlara “I Tried To Leave You”dan şu sözlerle yanıt verdi:

İyi geceler sevgilim, umarım tatmin olmuşsundur,
Yatak biraz dar gibi ama kollarım geniş,
Ve hala senin gülüşün için çalışan bir adam var…

Dinleyiciler elbette tatmin oldu; ama sanırım Cohen de mutluydu.

Bir kalabalığın önüne çıkıp kendini kanıtlamak zorunluluğunu duymadan, sıcak bir şekilde karşılanmanın her müzisyenin rüyası olduğunu söylemişti bir keresinde…

O rüya, İstanbul’da bir kez daha gerçekleşti…

Written by zülalk

08 Ağustos 2009 at 08:09

Leonard Cohen, Sharon Robinson kategorisinde yayınlandı

>"Milyoner Müzisyenler Dönemi Sona Eriyor"

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 1 Ağustos 2009

Geçenlerde Moby’nin yeni çıkan albümü “Wait for Me” hakkında bir yazı yazmıştım. Plak şirketinden “Kendisiyle telefonda röportaj yapmak ister misin?” diye aradıklarında aklıma birçok soru geldi.

Ama bu albümün esin kaynağı, David Lynch’in yaratıcılığın ticari baskıdan kurtarılması hakkında yaptığı bir konuşma olduğu için, Moby’le daha çok sanatsal özgürlüğün boyutlarını konuştum.

Herkes, albümdeki hüznün nedenini soruyor. Ben onu değil ama, “İyi yazarlar yazar, büyük yazarlarsa bildiklerini yazar,” sözüne katılıyor musunuz diye soracağım…
İlginç bir söz… Ben sadece kendi adıma konuşabilirim tabii. Hissetmediğim duyguları anlatan müzikler yapmam çok zor olurdu.
Yeni albümün oldukça hüzünlü olduğu doğru. Fakat bu, benim depresif bir insan olduğum anlamına gelmez. Hayatımda iyi günler de var, kötü günler de… Ama bu albüm bir şekilde böyle hüzünlü oldu.

Albümdeki şarkıları yazmanın dışında prodüksiyonu da üstlendiniz. Bütün bu süreç içinde sanatsal özgürlüğü tam anlamıyla hissettiniz mi?
Bunu bir noktaya kadar her albümde hissettim. Ama 5 yıl önce bağlı olduğum plak şirketi birden büyük bir şirkete dahil olmuştu. O dönemde bir baskı vardı. Daha ticari bir albüm yapmamı istemişlerdi. Sonuçta ortaya “Hotel” çıktı. Kötü bir albüm değil ama favorilerimden biri de değil. O süreçte iyice anladım ki, büyük stüdyolarda yapılan ticari albümlerden pek hoşlanmıyorum. Ben, albümün sanatsal yönüne odaklanıp, ticari tarafını kendi haline bırakmak istiyorum.

PUNK TAVRINI KORUMA ÇABASI

David Lynch, 2000’de New York’ta Cow Parade için yaptığı inek heykeli beğenilmeyip reddedilince, “Benim ineğim güzel olmayabilir ama benim için güzel,” demişti. Kendiniz dışında başka kimsenin beğenmediği bir albüm yapmış olsanız, aynı şeyi söyler miydiniz?
Söylerdim. 1996’da “Animal Rights” adlı bir albüm yaptım. Bildiğim kadarıyla, o albümü seven tek insan benim. İlk yayınlandığında çok kötü eleştiriler aldı ve satmadı. Fakat ben hâlâ seviyorum. Çünkü bana göre ilginç bir albüm.

Yaptığınız seçimlerle bazı dinleyicileri yabancılaştırmaktan çekindiğiniz oluyor mu?
Eski punk rock günlerimde insanların kafasını karıştırmaktan hoşlandığım bir dönem vardı. Artık sadece sevdiğim müziği yapmak istiyorum. Eğer insanlar müziğimi beğeniyorsa bu harika. Ama hoşlanmıyorlarsa, herhalde sevebilecekleri başka albümler vardır.

Çoğu kişi başarılı olmak için müzik yapıyor. Sizin başarı tanımınız ne?
Çok basit bir başarı tanımım var: Dürüstçe istediğim müziği yapmak ve başkalarının da o müziği sevmesi… Beni yeni albüm yapmaya motive eden şey de bu. Alexander Solzhenitsyn ve Flannery O’Connor gibi saygın yazarlar, sanatçılar, hayatları boyunca her günü çalışarak geçirdiler. Ben de yaşadığım her gün çalışırsam, çok seveceğim albümler yapma şansımı arttırmış olurum diye düşünüyorum.

“Shot in the Back of the Head” adlı enstümantal parçayı ilk single olarak yayımlamak hiç ticari olmayan bir tavır. Bu defa neden bir hit çıkarma ihtiyacı duymadınız?
Albümü kendi plak şirketimden yayımladığım için, radyoda çalınmayacak bir single olsun istedim. David Lynch de bu parçaya televizyonlarda gösterilmeyecek türden bir video yaptı. Sanırım benim punk tavrımı koruma ve kendimi mutlu etme yöntemim bu…

İNSANIN MÜZİKLE KURDUĞU DUYGUSAL BAĞ DEĞİŞMEDİ

Albüm çok satsın diye müzisyenler genellikle ünlü isimlerle çalışır. Siz bu defa tersini yaptınız. Önceden planlanmış pazarlama taktiklerini bir yana bırakmış gibisiniz…
Sevdiğim müziği Shania Twain’le yapabiliyor olsaydım, o zaman onunla çalışırdım. Ama bunu New York’ta burlesk yıldızı olan bir arkadaşımla yapabildiğim için onunla çalışıyorum. Aslında albümü kiminle, nasıl ve nerede yaptığımı çok da fazla düşünmüyorum; benim için önemli olan tek şey, sonuçta ortaya çıkan müzik hakkındaki hislerim…

Geçmişte müziğinizin reklamlarda kullanılmasına izin verdiğiniz için epey eleştirildiniz. Belki müziği duyurmak için etkili bir yol, ama sistemi kullandığınız sürece o da sizi kullanıyor…
Doğrusunu söylemek gerekirse, içimde yaşattığım o eski punk rockçı, büyük ticari kuruluşlara para vermektense her zaman onlardan para almanın daha akıllıca olduğunu düşündü…

Müzik endüstrisinin çöküşe girdiği günümüzde sistemi değiştirip neyin popüler olacağına marketin değil, dinleyicinin karar vermesi sağlanabilir mi?
Bence son değişiklikler müziği çok daha iyi bir yöne çekti. Artık bu işten çok fazla para kazanma şansı kalmayınca, birçok insan para yerine müzik odaklı kararlar alıyor. Bu çok sağlıklı. Milyoner müzisyenler dönemi bitiyor. Ben bencilim ve müzisyenlerin sadece içtenliği yansıtan albümler yapmasını istiyorum. Çünkü Top 40 listesinde yer alsın diye yapılan bir albüm, bana katkıda bulunmuyor. Duyguları işin içine katarak yapılan albümler hayatımızı zenginleştiriyor.

Peki, insanlar müziğe hâlâ anılarda yaşayacak bir deneyim gibi değer veriyor mu?
Müzik, insan hayatında her an var olabilme özelliğine sahip. İnsanlar ağlarken, sevişirken, dans ederken, bilgisayarda çalışırken, evlilik ve hatta cenaze törenlerinde müzik dinliyor. Müziğin yapım ve dağıtım yöntemi bugün artık çok farklı; ama bana göre, insanların onunla kurduğu duygusal bağ hiç değişmedi.

Sizin duygusal bağ kurduğunuz ve “ebedi refakatçim” diyebileceğiniz şarkı hangisi?
Nick Drake’den “Northern Sky”…

Written by zülalk

01 Ağustos 2009 at 21:15

David Lynch, müzik endüstrisi, Moby, Nick Drake, Shania Twain kategorisinde yayınlandı