Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for Aralık 2009

>2009 onlarsız olmazdı

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/26 Aralık 2009

Bu yıl bitmeden özellikle iki gruptan söz etmek istiyorum. Birisi Patrick Watson, diğeri The Pains of Being Pure at Heart. İkisi de birkaç hafta önce 2009’un en iyilerini sıraladığım listede yer alıyordu; ama yaptıkları müziği bugüne kadar ayrıntılı bir şekilde tanıtma fırsatı bulamadım…

Bugünkü yazımı, bu çok başarılı iki gruba ayırdığım için mutluyum. 2009’u onları yazmadan kapatsaydım, görevimi tam yapmadığım düşüncesiyle suçluluk duyardım…

PATRICK WATSON-WOODEN ARMS

Yılın en parlak gruplarından Patrick Watson, vokalde gruba adını veren Patrick Watson, perküsyonda Robbie Kuster, basta Mishka Stein ve gitarda Simon Angell’den oluşuyor.

Kanadalı grup bu yıl 3. albümü “Wooden Arms” ile tüm dünyada büyük başarı kazandı. Ancak benim hayatıma 2006’da “Drifters” adlı olağanüstü güzel bir şarkıyla girmişlerdi.

O günden bu yana sürekli ilgiyle izledim onları. Çünkü bu sıra dışı dörtlü, benim müzikteki bir hayalimi gerçekleştiriyor: Farklı ses arayışıyla deneysel çalışmalar yapıp, türler arasında mükemmel bir kombinasyon yaratıyorlar.

Aynen laboratuvarda araştırma yapan çılgın bir kimya profesörü gibi, onlar da stüdyoda değişik sesler bulma çabasına girişiyor ve o sesleri, çevrelerindeki çeşitli objeleri kullanarak kendileri yaratıp canlı kaydediyorlar.

Örneğin, “Beijing” adlı şarkıdaki bisiklet sesini elde etmek için stüdyoya bisiklet getirmişler. Bu yıl beni en çok heyecanlandıran şarkıyı seçmem gerekse, bu şarkının adını veririm.

Grubun sitesine girip (www.patrickwatson.net) konser videolarını seyrederseniz, grup elemanlarının bu şarkıdaki olağanüstü performanslarını görebilirsiniz. Robbie Kuster’ın ters çevrilmiş farklı boyuttaki tencerelerden elde ettiği sesler de harika, Patrick Watson’ın müthiş falsettosu da…

Sadece vokale eşlik eden gitarla kaydedilen “Man Like You” ise, müzikal açıdan bir diğer ilginç parça. Nick Drake’i andıran yumuşacık bir vokalle şekillenen, country pop tarzında bir şarkı bu. O kırılganlığa uyacak titrek tınılar yaratmak için, şarkının girişinde akustik gitarı kaşıkla çalmışlar. Radiohead’i andıran enstrümantal “Down at the Beach” ise, bağımlılık yaratacak kadar güzel…

Uzun zamandır klasik müzikle cazı, ambient müzikle kabare-pop’u, indie rock’la deneysel müziği böylesine güzel bir şekilde buluşturan bir albüm dinlememiştim. Müziğin yansıttığı sinemasal etkiden mi, duyduğum seslerin çarpıcılığından mı bilmiyorum, çok etkilendim bu albümden.

Türkiye’deki konser organizatörlerine sesleniyorum: Acaba Patrick Watson’ı Türkiye’ye getirmek olanaklı mı?

THE PAINS OF BEING PURE AT HEART-THE PAINS OF BEING PURE AT HEART

Son yıllarda New York’un Brooklyn bölgesi, adeta bir müzik laboratuvarı işlevi görüyor. Yeni gruplar orada kuruluyor, müzik trendleri orada şekilleniyor… Bu öyle bir noktaya geldi ki, artık tipik bir Brooklyn soundu bile var. The Pains of Being Pure at Heart da, Brooklyn’in müzik dünyasına kazandırdığı yeni gruplardan…

İtiraf edeyim, benim bu grupla tanışmam, garip isimleri nedeniyle oldu. Geçen yıl bir müzik blogunda rastladım onlara. Türkçe’de “Kalben saf olmanın acıları” adlı bir grup düşünün; müziklerini dinlemeden geçebilir misiniz? Ben de geçemedim ve internette yeni grup keşfine çıkmış bir müziksever olarak hemen araştırdım…

Grubun vokalisti Kip Berman’ın bir arkadaşının yazdığı, henüz yayımlanmamış bir çocuk öyküsünün adıymış gruba esin kaynağı olan… Dahice değil ama ilgi çekici olduğu kesin…

Önceleri kendi halinde bir arkadaş grubu olarak başlayan bu dörtlünün yıldızı 2009’da çok parladı. Bu yıl çıkan ve grupla aynı adı taşıyan ilk albümlerinde 80’lerin İngiliz popundan esintiler var; new wave, shoegaze pop ve dance-punk karışımı bir tür indie pop yapıyorlar.

Şarkılarını dinledikçe ders çalışmaktan başka derdinizin olmadığı lise yıllarına dönesiniz geliyor… Geçmişe özlem var ama geleceğin heyecanı da yok olmamış. Beni en çok çeken şey de bu oldu.

Kip Berman, “Hayatımızı sadece bisiklete binip pasta yiyerek geçiremeyiz. Kötü şeyler de oluyor dünyada… Ama biz öfkeden kudurup, bileğimizi kesecek tipler de değiliz. İkisinin arasında bir yer bulmak mümkün,” diyor.

Sonuçta albümden yansıyan hava, insana daha çok hayatın olumlu yönlerini düşündürüyor. Şarkıları, romantik, melankolik ama aynı zamanda taze umutlar da içeren hoş melodiler vaat ediyor. Onlara kulak verin.
www.myspace.com/thepainsofbeingpureatheart

Written by zülalk

26 Aralık 2009 at 19:55

>2009’da Dünyada Müziğe Genel Bir Bakış

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/21 Aralık 2009

Yılın en önemli müzik olayı, kuşkusuz Pop Müziğin Kralı Michael Jackson’ın ölümüydü. 50 yaşındaki yıldızın, yeni bir konser serisine hazırlandığı sırada, hiç beklenmedik bir anda gelen ölüm haberi, dünyada şok etkisi yarattı.

Los Angeles’ta düzenlenen cenaze töreni, aynı anda tüm dünya televizyonlarından izlendi. Jackson’ın yeni single’ını da içeren “This Is It” adlı albümü, satış listelerine 1 numaradan girdi ve ilk bir ayda tüm dünyada 3 milyon kopya sattı.

***

Pop müzikte, her zaman olduğu gibi, bu yıl da skandallar gündemdeydi. Yılın en çok konuşulan ismi, 5 dalda Grammy’ye aday gösterilen Lady GaGa’ydı. Amerikalı şarkıcı, Billboard listelerinden inmeyen şarkıları, sıra dışı kıyafetleri ve eşcinsel hakları için yaptığı öncülükle dikkat çekiyor. Daha çok korku filmlerinden fırlamış bir karakteri andırsa da, kalıplaşmış güzelliği reddeden farklı bir anlayışı pop dünyasına sokmaya çalışıyor. Ancak sonuçta, müzikten çok modayla ilgili gözüküyor ve görüntüsü müziğin önüne geçiyor…

Beyonce, Carrie Underwood, Taylor Swift, Rihanna, Lily Allen, Kelly Clarkson, Katy Perry, Kanye West, 50 Cent ve Black Eyed Peas, 2009’da popüler müzikte en çok öne çıkanlardı. Bütün ödülleri onlar paylaştı, ana akım medya sürekli onları yazdı. Ama bana sorarsanız, bu kadar ilgiyi hak eden şey müzikleri değildi…

Britney Spears, beş yıl aradan sonra turneye çıktı ve üçlü cinsel ilişkiyi anlatan şarkısıyla listelerin tepesine oturdu. Madonna, dünya turnesine devam etti. O da cinsellik yüklü sahne performansı ve videolarıyla gündemde kaldı.

Sonuçta, satışı artırdığı için, bu yıl da pop müziğe bolca cinsellik enjekte edildi. Bu işi abartanlardan birisi de, Shakira’ydı. İngilizce albümü “She Wolf”a ilgiyi çekmek için yine cinselliği kullandı. Ancak özgünlüğünü yitiren müziğiyle bir tür Beyonce taklidi olup çıktı…

Fakat sadece sesiyle başarılı olan birisi vardı: Fiziksel açıdan hiç de çekici olmayan 47 yaşındaki Susan Boyle, yetenek yarışması “Britain’s Got Talent”taki performansıyla herkesi etkiledi. İlk albümü “I Dreamed a Dream”, dünyada satış rekorları kırdı. Bana göre, müzikte yılın en çarpıcı gelişmelerinden birisi buydu.

2009’un en iyi çıkış yapan grubu ise, İngiliz elektro pop ikilisi La Roux oldu.

***

Rock müzikte, U2, yeni albümü “No Line On the Horizon” ve 360 derece adlı turnesiyle ilgi odağıydı. Son teknolojinin kullanıldığı sahne tasarımı, dinleyicileri mest etti; ama grup, neden olduğu aşırı karbon salımı yüzünden çevrecilerin eleştirilerine hedef oldu.

The Beatles’ın bütün kataloğunun hem analog hem de stereo versiyonlarının dijital ortamda yeniden düzenlenilerek yayımlanışı, koleksiyoncular için büyük bir olaydı.

Yılın en sansasyonel video klibini “Pussy” adlı şarkısı için Alman endüstriyel metal grubu Rammstein yaptı. Grup üyelerinin de tamamen çıplak gözüktüğü klip, porno olarak değerlendirildi.

2009’un en başarılı rock grubu, kanımca, “Primary Colours” adlı albümüyle The Horrors’dı. Yılın en iyi albümleri, bu yıl da alternatif ve deneysel müzik alanından çıktı. Bu alanda en başarılı bulduğum ilk 10 albümü, Piano Magic, The Veils, Patrick Watson, Moby, Fever Ray, Wild Beasts, Memory Tapes, Moderat, Twinkranes ve Fuck Buttons yaptı.

***

Caz’da en iyi çıkışı yapan sanatçı, İstanbul Caz Festivali’ne de katılan Melody Gardot’ydu. Genç müzisyen, “My One and Only Thrill” adlı albümüyle büyük beğeni topladı. Yılın en dikkat çeken caz albümleriyse, Vijay Iyer Trio’dan “Historicity”, Allen Toussaint’den “The Bright Mississipi” ve Ran Blake’den “Driftwoods” oldu.

DİJİTAL TEKNOLOJİ VE MÜZİK

Gelişen teknoloji, 2009’da müzik dinleme ve paylaşma yöntemlerini de etkiledi. CD formatı can çekişirken, müzik mağazaları birer birer kapandı, onların yerine MP3 siteleri hızla çoğaldı. Plak şirketleri, yasadışı paylaşım siteleriyle mücadeleyi sürdürürken, gruplar artık albüm yerine sadece single yayımlayacaklarını duyurmaya başladı.

iTunes’dan bu yana en devrimci sistem olarak nitelenen Spotify modeli, Avrupa’da kullanıma girdi. 2010’da Amerika’da da faaliyete geçecek sistemin, iTunes’un sonunu getireceği konuşulurken, Apple firması, kullanıcıların internet üzerinden sahip oldukları müziği dinlemelerine olanak veren Lala’yı satın aldı.

>İki Dönüş İki Albüm

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/19 Aralık 2009

2009’da müzikte çok sayıda geri dönüş yaşandı. Bunların arasında en önemlileri, Eminem, Alice in Chains, Blink 182, Whitney Houston, Blur, The Cranberries, Creed, Faith No More, Limp Bizkit, Phish, Public Image Ltd. ve Skunk Anansie idi.

Müzikten tamamen kopmasalar da yıllardır yeni albüm yayınlamayanlar da vardı. Bugün bunlardan ikisini ele alacağım. Birisi,1970’li yılların en popüler hard rock/ heavy metal gruplarından Kiss. Diğeri ise, bir terapi sürecinin ardından yeniden sahneye dönen pop yıldızı Robbie Williams.

KISS- SONIC BOOM

Kiss’in 11 yıl aradan sonra yayımladığı “Sonic Boom”, 3’lü bir set olarak dünyanın en büyük perakende şirketi Wal-Mart aracılığıyla satışa sunuldu. Yeni şarkılardan oluşan albümle birlikte, Buenos Aires’te verilen bir konserin DVD’si ve en sevilen şarkıların yeniden kaydedildiği bir diğer CD’nin de yer aldığı bu set, Amerika’da Wal-Mart mağazalarında sadece 12 dolara satılıyor…

Kiss, elbette sendika karşıtı Wal-Mart ile anlaştığı için Bruce Springsteen gibi pişman olup özür dilemedi… Aksine grubun solisti Gene Simmons, “Wal-Mart’ın daha fazla kasiyeri var,” diyerek kendileri için önemli olanın aldıkları para olduğunu vurguladı.

Kiss’i tanıyanlar için şaşırtıcı değildi bu. 35 yıl önce ilk kurulduklarında da, bütün stratejileri büyüklük, çok satma ve stadyumları coşturma üzerineydi. Grupla özdeşleşen abartılı yüz makyajları, parlak dar kıyafetler, Gene Simmons’un ateş yutma numaraları, duman saçan gitarlar ve lisanslanan Kiss kıyafetlerinden action figürlerine kadar, her şey bunun gereğiydi.

Şarkılarında her zaman partilerden, kadınlardan, içip dağıtmaktan söz ettiler. Bu yüzden, yaptıkları müziği seksist ve maço bulanlar oldu. “Sonic Boom”un ana teması da yine seks, kadınlar ve partiler…

Bu defa gruptan ayrılan Peter Criss ve Ace Frehley’in yerine, davulda Eric Singer, gitarda Tommy Thayer var. Gene Simmons, “Sonic Boom, Destroyer’dan bu yana kaydettiğimiz en iyi yeni albüm,” diyor ama ben bundan çok emin değilim…

Albümü dinlediğinizde hissettiğiniz ilk şey, 70’lerin klasik soundu oluyor. 35 yıl sonra aynı soundu elde etmek bir başarı mı, yoksa hiç gelişmemenin göstergesi mi? Bu tartışılır…

Albümle ilgili bu izlenimde, kaydın dijital stüdyo yerine analog ortamda yapılmasının etkisi büyük. Bu nedenle, bütün şarkılar her şeyiyle eskiyi anımsatıyor. Bu durum, nostalji yaşamak isteyenler için iyi olabilir ama açıkçası beni heyecanlandırmadı…

Çünkü müzikal anlamda bir gelişme göstermediğinizde, sürekli kendinizi tekrarlama tehlikesiyle karşılaşıyorsunuz… Yine de, 1977’ye geri ışınlanıp, bir Amerikan kasabasının barında eğlenmeyi düşleyenlere iyi gelebilir bu albüm…

ROBBIE WILLIAMS- REALITY KILLED THE VIDEO STAR

Pop müziğin en yetenekli isimlerinden Robbie Williams, yeni albümüyle yine gündemde. Yeni şarkısı “Last Days of Disco”da, “Buna geri dönüş demeyin,” diye uyarıyor bizi; ama son birkaç yıldır Robbie cephesinde olanlara bakınca ben buna başka bir şey diyemiyorum…

Çünkü 2006’da çıkan “Rudebox” adlı albümü yok farz etmek istiyorum… Listelerde 1 numaraya yükselse de, Robbie’nin bugüne kadar yaptığı en kötü albümdü bana göre. Nitekim kendisi de, daha sonra onu “kariyerinde bir intihar” olarak değerlendirmişti. Neyse ki, sonunda bu albümle asıl müzikal rotasına geri döndü…

Müziğe ara verdiği sürede kilo aldı, ilaç ve alkol bağımlılığı nedeniyle terapi gördü, sakal bırakıp Los Angeles’ta UFO arayışına girdi Robbie Williams… Son görüntülerine bakılırsa, epeyce toparlanmış ama eski süperstar havasından da uzaklaşmış sanki…

“Reality Killed the Video Star”, radyolarda çalınmaya uygun akılda kalıcı melodileriyle ortalamanın üstüne çıkan bir pop albümü. Robbie’nin X Factor adlı şovda söylediği “Bodies” ilk single olarak yayınlandı; ancak bana kalırsa, albümün en güzel şarkısı “You Know Me”.

İlginç sözlerinin yanı sıra, dinlerken bir yandan da vals yapabileceğiniz hoş bir melankolik havası var bu şarkının. John Barry’nin “Midnight Cowboy” adlı film müziğinden uyarlanan yaylılar ve piyano kullanımı dikkate değer… “Morning Sun”da ise, The Beatles’dan “I Am the Walrus”a gönderme var.

Bu albümde kendisini toplum dışına itilenlerle aynı safta görüyor Robbie. Bir pop yıldızının böyle hissetmesi oldukça şaşırtıcı… Bence bu kez içten bir karşılamayı hak ediyor Robbie. Özletmişti kendini…

Written by zülalk

20 Aralık 2009 at 12:10

Bruce Springsteen, Gene Simmons, Kiss, Robbie Williams kategorisinde yayınlandı

>Bowie İle Uzay Tuhaflıkları

with 2 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/12 Aralık 2009

David Bowie’nin ünlü “Space Oddity” adlı albümü, 40. yıldönümünde özel bir içerikle yeniden yayımlandı. Her Bowie albümü ayrı bir öneme sahiptir; ama “Space Oddity”nin yeri de başka. Çünkü bu hem Bowie’yi dünyaya tanıtan ilk çalışma, hem de tüm zamanların en güzel albümlerinden birisi…

40. yıl versiyonunun özelliklerine de değineceğim; ama bu önce vesileyle, albümle ilgili bazı yanlış bilgilerin doğrusunu yazmak istiyorum.

Birçok kişi bu albümü, 1969 yazındaki Apollo 11 uzay uçuşuyla ilişkilendirir. Haksız da değiller; çünkü BBC’nin Apollo 11 ve Apollo 13 uçuşlarında yaptığı özel yayınlarda müzik olarak bu şarkı kullanılmış. Bugün bile konu hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olmayan çoğu kişi, Bowie’nin bu şarkısının, aya insan indirilen o uçuştan ilham aldığını düşünür.

Oysa ay yüzeyine ilk insanlı iniş yapılan uzay uçuşu, 20 Temmuz 1969’da gerçekleşti. Bowie’nin albüme adını veren bu şarkıyı yazışı ise, o tarihten 8 ay öncesine rastlıyor.

Bowie’nin bu albümü yaptığı dönemde, uzay temasıyla ilgilendiği doğrudur. Ama “Space Oddity”nin arkasındaki ilham kaynağı, Apollo 11 değil, Stanley Kubrick’in “2001: A Space Odyssey” adlı filmi. Bowie, filmi ilk kez 1968 yılında 21 yaşındayken izlemiş ve tam anlamıyla çarpılmış.

Böylece, sinema tarihinin en etkileyici filmlerinden birisi, yalnızca rock tarihinin en güzel şarkılarından birisinin tohumlarını atmakla kalmamış, Bowie’nin 70’ler boyunca sürdürdüğü alternatif yaşam tarzına da yön vermiş.

MAJOR TOM KİM?

Görünüşe göre, “Space Oddity” adlı şarkı, uzayda kaybolan bir astronotla, Bowie’nin “Major Tom” adını verdiği kurgusal bir karakterle ilgilidir. Kimisi de, bunun, uyuşturucuya verilen sembolik bir ad olduğuna inanır.

Ashes to Ashes”, “Hallo Spaceboy” adlı şarkılarda da karşımıza çıkan bu karakter, aslında materyal dünyadan kaçışı düşleyen Bowie’nin kendisi için yarattığı bir simgedir. Stanley Kubrick’in filmindeki “soyutlanma” hissiyle bağlantı kuruşunun nedeni de budur.

Bu toplumla uyuşmazlık durumu, Bowie’nin diğer şarkılarında da vardır. Örneğin, “Letter to Hermoine”de, sevgilisi tarafından sosyal açıdan değersiz ve yetersiz bulunan bir gencin öyküsü anlatılır. O genç, Bowie’dir elbette; Hermoine de bir dönem birlikte olduğu Hermoine Dennis

“Space Oddity” ile ilgili bir başka yanılgı, albümün tümünün uzay temasından etkilendiği yönündedir. Ancak diğer şarkılara baktığımızda, Bowie’nin o dönemde yaşadığı kişisel sıkıntıların, politik ve sanatsal hayalkırıklıklarının anlatıldığını görüyoruz.

Albümün prodüktörü Tony Visconti, bir tek “Space Oddity” adlı şarkının prodüktörlüğünü kendi isteği ile Gus Dudgeon’a devredişini şarkı konseptlerindeki “uyumsuzluğa” bağlıyor. Visconti, o dönemde, bu şarkının, albümün diğer materyalleriyle uyuşmadığını düşünmüş.

Tony Visconti’ye bugün sorma olanağım olsa, “40 yıl önceki bu kararınızdan hiç pişmanlık duydunuz mu?” derdim. Düşünsenize, Bowie’nin İngiltere’de 1 numaraya yükselen ilk şarkısından söz ediyoruz… Bu şarkının prodüktörlüğünü kendisi reddediyor…

Ayrıca, ben, “Space Oddity”nin albümün geri kalanıyla uyumsuz olduğunu düşünmüyorum. Albüme giden yolu açan, Kubrick’in filmindeki “soyutlanma” duygusudur ve o duygu, albümün tümündeki ana temadır.

4O. YIL ALBÜMÜNDE NELER VAR?

Bana sorarsanız, yeni çıkan versiyondan hemen birer kopya edinin. Çünkü orada, orijinal albümün dijital olarak yenilenen kaydı var. Ayrıca ikinci CD’de, daha önce yayımlanmamış demo kayıtları, alternatif miksler ve BBC Radyo kayıtları yer alıyor.

Orijinal albümde bulunmayan “Let Me Sleep Beside You” ve onun öncesinde Bowie’nin radyo röportajı olağanüstü. Bir de “Space Oddity”nin İtalyanca versiyonu var ki, dinlemesi çok keyifli!

Albüm kitapçığında bu parçayla ilgili çok ilginç bir bilgi var. “Space Oddity”nin tüm Avrupa’yı kasıp kavurduğu dönemde, Ivan Mogul’un yazdığı İtalyanca sözlerle, “Ragazzo Solo, Ragazza Sola” (Yalnız Kız, Yalnız Erkek) adıyla yeniden kayıt yapılmış.

Kayıtlar sırasında sık sık durup telaffuzunu düzeltmiş Bowie. Şarkının İtalyanca sözlerinin kendi yazdığı sözlerle hiçbir ilgisinin olmadığını ise, kayıt bittiğinde öğrenmiş. Bir çiftin aşkını anlatan sözleri söylediğine inanamamış ama kötü bir tepki de göstermemiş.

Bowie’nin uzayda kaybolan astonotun öyküsünü anlattığını sanarak, aslında aşk şarkısı söylediği İtalyanca bir “Space Oddity” kaçmaz!

Written by zülalk

12 Aralık 2009 at 20:42

David Bowie, Gus Dudgeon, Stanley Kubrick, Tony Visconti kategorisinde yayınlandı

>Nigel Kennedy, Babylon’u yaktı

with 2 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/12 Aralık 2009

Çarşamba akşamı Jimi Hendrix Babylon’daydı; müziğiyle, ruhuyla… Nigel Kennedy Quintet, ünlü gitaristin eserlerini yorumlarken, Kennedy’nin elektro kemanından çıkan her nota, Hendrix’in ruhunu getirdi Babylon’a…

Vokalsiz ve farklı bir formda çalınıyor olsa da, o geceki müziğin içinde ana unsurdu Hendrix. Herhalde böyle etkileyici bir performansı duymuş olsa, o da gururlanır, mutlu olurdu…

Babylon’un en kalabalık gecelerinden biri yaşandı o gün. Saat 21.30’da başlayacak konser için içeri adım attığımızda, giriş katının tamamen masalı oturma düzenine ayrıldığını gördük. Yukarıya çıktık; orada da ön kısımlara masalar yerleştirilmişti.

Barın kenarında bir yerde durup beklemeye başladık. Önümüzden birbirini iterek ilerleyen kalabalığın içinde birden Nigel Kennedy’yi gördük. O da elinde birasıyla alt kata inip sahneye ulaşmaya çalışıyordu.

Bize bakıp, çok cana yakın bir şekilde, “Merhaba, nasılsınız?” deyince, konsere birlikte gittiğim arkadaşım, “Ben plak şirketiniz EMI’dan Arzu,” diyerek kendini tanıttı. Nigel Kennedy’nin “It’s fucking lovely to meet you here!” şeklinde ifade ettiği sevinci görülmeye değerdi.

SEMPATİK TAVIRLI, BOL ESPRİLİ BİR PERFORMANS

Herkes yerini bulunca, saat tam 21:55’de başladı konser. Nigel Kennedy ve kendisine eşlik eden dört müzisyen, Hendrix’in “Fire” adlı parçasıyla öyle bir giriş yaptı ki, müthiş bir gece yaşanacağı belliydi.

Müziğin titreşimlerinden yansıyan gücün, yalnızca mekânın zeminini değil, dinleyicinin ruhunu da sarstığı performanslar vardır; onlardan biriydi tanık olduğumuz. Tam 15 dakika sürdü “Fire”…

Dinleyici ile müzisyenler arasındaki sıcak etkileşim, daha o ilk parçada kuruldu. Nigel Kennedy’nin sahnedeki sempatik tavırlarının da büyük etkisi var bunda. Bol bol espri yapıyor, bir yandan birasını içerken bir yandan dinleyicilerle konuşuyor, kimisine adını sorup “Bu en sevdiğim isim. Bu şarkı sizin için,” diyor, kimisine elindeki yayı verip kemanı çaldırıyor…

Klasik müzik konserlerine hakim olan ciddi havadan eser yok sahnede. Zaten dinlediğimiz de sıra dışı bir yorum; klasik müzikle rock ve cazı bir araya getiren çok özgün bir performans.

KAPANIŞ DUKE ELLINGTON’LA

“Fire”la salonu adeta ateşe veren Kennedy ve ekibi, ardından “Little Wing”le melankolizmin doruklarına çıktı. Burada Polonyalı gitarist Jarek Smietana’nın rolünü de vurgulamak gerek. Smietana, gece boyunca elektro gitarla yaptığı mükemmel sololarla, özellikle “Purple Haze”de herkesi büyüledi.

Third Stone from the Sun”da gruba bir kişi daha eklendi. Kennedy’nin “Pek yakışıklı olmasa da çok iyi bir saksofoncu,” diye takıldığı bir diğer Polonyalı sanatçı Tomasz Grzegorski geldi sahneye. Gecenin en caz havasında çalınan Hendrix parçası da buydu.

Drifting” ve arkasından olağanüstü bir “1983… (A Merman I Should Return To Be)” yorumu vardı sırada. Smietana’nın cam bir bardağı gitarın tellerine dokundurup çalışı ilginç anlardandı.

O akşam, sürpriz yapıp sadece Hendrix çalmadı Nigel Kennedy. Gecenin kapanışını, Duke Ellington’la yaptı. Alkışlarla sahneye gelip yine Ellington çaldı. Aralıksız 2.5 saati geçen performans sonunda, dinleyicilerin yüzünde hayranlık, onun yüzünde mutluluk ifadesi vardı…

Written by zülalk

12 Aralık 2009 at 20:15

Jimi Hendrix, Nigel Kennedy kategorisinde yayınlandı

>Punk kemancı, Hendrix’i anıyor

with one comment

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/6 Aralık 2009

Klasik müzik dünyasının albümleri milyonlar satan asi ruhlu punk çocuğu” İstanbul’a geliyor! Tırnak işareti içindeki tanım, konseri düzenleyen Pozitif’e ait. Bu ifadeyi özellikle yazının ilk cümlesine yerleştirdim. Çünkü günümüzde bu tanımlamaya uyabilecek tek bir müzisyen var; buna dikkat çekmek istedim.

Bugüne kadar yaptığı çalışmalarla klasik müziğin yerleşmiş kurallarına başkaldıran o sanatçı, elbette Nigel Kennedy. Babylon, 9,10 ve 11 Aralık’ta, üç gece boyunca İngiliz kemancıyı ağırlayacak.

Klasik müziğin en ilginç figürlerinden birisi Kennedy. Vivaldi‘nin The Four Seasons adlı eserine getirdiği yorumla tarihin en çok satan klasik müzik albümünü yaptı. Yeteneğiyle alkışları toplarken, aynı zamanda iddialı sözleri, farklı sahne giysileri ve punk tarzı saçıyla da dikkat çekiyor.

Ünlü müzisyen, İstanbul’a bu defa “Jimi Hendrix Experience” adlı özel bir programla geliyor. Nigel Kennedy Ouintet, gelmiş geçmiş en büyük rock gitaristi Jimi Hendrix’e adadığı bu projede onun klasiklerini yorumlayacak.

Kanımca, Babylon konserleri, hem klasik müzik hem de rock dinleyicileri için kaçırılmayacak bir fırsat. Ama bu görüşüme katılmayanlar da olabilir… Kennedy’nin 1999 tarihli “The Kennedy Experience” adlı albümüne gösterilen tepkileri hatırlıyorum; epey gürültü kopmuştu o tarihte…

O albümde, Hendrix’in şarkılarını klasik müziğe uyarlamıştı Kennedy. Orijinalinde gitar, davul ve bas üçlüsüyle çalınan parçaları, sekiz kişilik bir oda orkestrasıyla kaydetmişti.

Hendrix klasikleri, “Third Stone from the Sun”, “Little Wing”, “1983…(A Merman I Should Return To Be)”, “Drifting”, “Fire” ve “Purple Gaze”, Kennedy’nin yorumuyla tamamen değişmişti. Örneğin, açılış parçası “Third Stone from the Sun”, doğaçlamalarla uzatılınca 14 dakikaya çıkmıştı.

Müzik otoritelerinin bir kısmı, bu duruma ciddi tepki gösterdi. Hendrix’in şarkılarının klasik müziğe uyarlanamayacağını söyleyenler de oldu, albümü absürd ve dinlenemez bulanlar da…

EN İYİ YANITI KENDİSİ VERDİ

Bazıları da, bu tür eleştirileri yapanları tutucu ve dar kafalı olmakla suçladı. O tartışma, aradan geçen 10 yılda yatışmış gözükse de, konu ne zaman açılsa, hâlâ birbirine taban tabana zıt bu iki görüşü duyarsınız.

Bana göre, gelen tepkilere en iyi yanıtı, Kennedy’nin kendisi verdi. Hendrix’i de Bach kadar iyi bildiğini, onun kadar mükemmel bir müzisyeni aynen kopyalamayı anlamsız bulduğunu ve müziği orijinal yapan unsurun entegrasyon olduğunu söyledi.

COVER TARTIŞMASI

Kennedy’ye göre Hendrix’in yaptığı da buydu: Çok farklı müzikal etkilere açıktı Hendrix ve onların hepsini kendine özgü bir şekilde bütünleştiriyordu. Onun müziğini çekebileceğiniz çok sayıda farklı yön olması da bundandı…

Aslında bu konu, müzikte “cover” yapılması, yani ünlü şarkıların yeniden yorumlanması çerçevesinde hep tartışılır. Ben bu tartışmada Kennedy’nin tarafındayım. Hendrix projesini yaratıcı buluyorum. Jimi Hendrix’in dehasının Kennedy gibi olağanüstü bir yetenekle buluşması bile başlı başına bir olaydır…

9 yıl önce Aya İrini’de dinleme olanağı bulmuştum ünlü kemancıyı. Ama doğrusu, Babylon’daki konser için de farklı bir heyecan duyuyorum. Çünkü dinleyiciyle sanatçının yoğun bir etkileşimi paylaşabildiği o salonda Nigel Kennedy’yi dinlemek ayrı bir keyif!

Written by zülalk

06 Aralık 2009 at 19:22

Jimi Hendrix, Johann Sebastian Bach, Nigel Kennedy kategorisinde yayınlandı

>Müzikte Yılın En İyileri

with 6 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/5 Aralık 2009

Artık adet oldu; her yıl sonunda o yılın en iyi albümlerini sıralayan bir liste yapıyorum. Bütün bir yılı değerlendirme fırsatı verdiği için yararlı oluyor bu tür listeler…

Ama doğrusu bu iş bu kez biraz daha zor oldu; çünkü verimli bir yıldı, birbirinden güzel albümler çıktı ardı ardına… Yüzlerce albümün arasından eleme yapıp tek bir liste oluşturmak hiç de kolay değil…

Sonuçta epeyce uğraştıktan sonra, 50 albümlük sıralama meydana geldi. Listenin bütününe bakarsanız, indie ve deneysel olanların öne çıktığını fark edersiniz.

Oysa çok satışlı medyada, genel olarak sadece en çok satanlar listesindeki albümler tanıtılır ve alternatif müzik hep görmezden gelinir. Popülerlik kriterini gözetmeden, gerçek kültür ve sanata yer veren kaç gazete ve tv kanalı var ki?

Aşağıdaki liste, müzikteki yaratıcılık çıtasını yükselterek diğerlerini geride bırakan başarılı albümlerden oluşuyor. Yıl bitse de, en azından bir kısmını bulup dinlemek için hiç de geç değil.

50-41
50-Noisettes-Wild Young Hearts
49-Florence and the Machine-Lungs
48-Devendra Banhart-What Will We Be
47-White Lies-To Lose My Life
46-The Dead Weather– Horehound
45-Arctic Monkeys-Humbug
44-Beirut-March of the Zapotec and Realpeople Holland
43-Sonic Youth-The Eternal
42-Manic Street Preachers-Journal for Plague Lovers
41-Speech Debelle-Speech Therapy

40-31
40-Camera Obscura-My Maudlin Career
39-Iggy Pop-Preliminaries
38-Melody Gardot-My One and Only Thrill
37-Jarvis Cocker-Further Complications
36-Muse-The Resistance
35-Basemet Jaxx-Scars
34-Silversun Pickups-Swoon
33-Noah and the Whale-The First Days of Spring
32-Bob Dylan-Together Through Life
31-Bruce Springsteen-Working on a Dream

30-21
30-Rodrigo y Gabriela-11:11
29-Gossip-Music for Men
28-The xx-xx
27-Fanfarlo-Reservoir
26-Green Day-21st Century Breakdown
25-The Pains of Being Pure at Heart-The Pains of Being Pure at Heart
24-The Big Pink-A Brief History of Love
23-Röyksopp-Junior
22-Edward Sharpe & the Magnetic Zeros-Up From Below
21-The Flaming Lips-Embryonic

20-11
20-Animal Collective-Merriweather Post Pavilion
19-Bat for Lashes-Two Suns
18-Grizzly Bear-Veckatimest
17-Metric-Fantasies
16-Deadmau5-For Lack of a Better Name
15-Editors-In This Light and On This Evening
14-Kasabian-West Ryder Pauper Lunatic Asylum
13-Antony and the Johnsons-The Crying Light
12-The Horrors-Primary Colours
11-Cold Cave-Love Comes Close

10-1
10-Fuck Buttons-Tarot Sport
9-Twinkranes– Spektrumtheatresnakes
8-Moderat-Moderat
7-Memory Tapes-Seek Magic
6-Wild Beasts-Two Dancers
5-Fever Ray-Fever Ray
4-Moby-Wait for Me
3-Patrick Watson-Wooden Arms
2-The Veils-Sun Gangs
1-Piano Magic-Ovations

YILIN EN İYİ ŞARKILARI

Yılın en iyi albümlerine ek olarak, bir de 2009’un en güzel şarkıları için bir seçme yaptım. Sadece bu şarkıları bulup dinleseniz bile, müthiş keyifli eklektik bir müzik seansı olur.

Piano Magic- “The Blue Hour
Memory Tapes- “Bicycle
Patrick Watson- “Wooden Arms
Moderat- “Rusty Nails
Fever Ray- “If I Had a Heart
Wild Beasts- “This Is Our Lot
The Veils- “The Letter
The Horrors- “Whole New Way
Fuck Buttons- “The Lisbon Maru”;
Cold Cave- “Love Comes Close”;
Editors- “Bricks and Mortar”;
Röyksopp- “Röyksopp Forever
Bat for Lashes- “Two Planets
Patrick Wolf- “Hard Times
Metric- “Front Row
Fanfarlo- “Luna
Deadmau5- “The 16th Hour
Grizzly Bear- “Two Weeks
Antony and the Johnsons- “One Dove”
Moby- “Pale Horses
Silversun Pickups- “Growing Old Is Getting Old
Gossip- “2012
Mika- “Rain
The xx- “Crystalised
The Flaming Lips- “Watching the Planets
Kasabian- “Vlad the Impaler
Basement Jaxx- “Raindrops
Thom Yorke- “Hearing Damage
The Big Pink- “Dominos

Written by zülalk

05 Aralık 2009 at 17:43