Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for Mart 2010

>Vitrindeki Abümler 12:

with 2 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 28 Mart 2010

GORILLAZ-Plastic Beach (EMI)

Üyeleri karton karakterlerden oluşan ilk sanal müzik grubu Gorillaz, yeni albümü Plastic Beach‘le popüler müzikte de deneysel çalışmaların yapılabileceğini ve bunun eğlenceli bir sound yaratmaya engel olmadığını bir kez daha kanıtlıyor.

Britpop’un ünlü ismi Blur’un vokalisti Damon Albarn ile çizgi roman Tank Girl’ün yaratıcısı Jamie Hewlett’in kurduğu grup, bu albümde yine farklı müzik türlerini buluşturmuş.

Hip-hop, dub, alternatif rock, funk, elektronik ve pop müzik karışımından oluşan, çok renkli bir soundu var Plastic Beach’in.

Albümü dinledikten sonra, sanki ağzınızda kalıcı bir tat bırakan tek bir ana yemek yemiş gibi değil de, her mezeden bir parça tatmış gibi hissediyorsunuz.

Bunun bir nedeni de, grubun farklı seslerle çalışma geleneğini sürdürmesi. İnsan, Snoop Dogg, Lou Reed, Mark E. Smith, Bobby Womack, Mick Jones, Paul Simonon ve Lübnan Ulusal Arap Müziği Orkestrası’nı aynı albümde dinleyince ilk anda garipsiyor.

Ancak Gorillaz ekibi, Plastic Beach’i, dünyadan farklı fotoğrafların bir pano üzerinde bir araya getirildiği tek bir görüntü gibi düşünmüş. Albüm, aslında bizleri, üzerinde insanoğlunun doğayla ilişkisinden kalan çeşitli tortuların yer aldığı terk edilmiş bir adaya götürüyor.

Yapay ama aslında gerçek dünyadan izler taşıyan, eğlenceli bir ada. Savaş, şiddet ve din sömürüsüne karşı duran şarkı sözleri de bu görüntünün bir yansıması tabii…

Rap şarkıcısı Bashy’nin “Respect the island, no stealing / And don’t bring religion here” dediği “White Flag” adlı şarkı, bu durumu açıkça ortaya koyuyor.

Bu adada herkese, her zevke göre bir şey var. Benim ilk dinleyişte beğendiğim şarkı, Bobby Womack ve Mos Def’li elektro-funk türündeki “Stylo” oldu.

Ancak reggae şarkıcısı Eddy Grant, bu parçanın melodisinin kendisinin 1981 tarihli “Time Warp” adlı şarkısından kopyalandığını iddia ediyor. Doğrusu haksız da görünmüyor… Eddy Grant’in iddiasının doğru olup olmadığına şarkıyı dinleyip kendiniz karar verin. ( Time Warp )

Bir diğer dikkat çeken şarkı, vokalleri Lou Reed ve Damon Albarn’ın üstlendiği “Some Kind of Nature“. Lou Reed, şarkıya elbette kendi damgasını vurmuş. Reed’in belirgin bir duygu yansıtmayan sesine karşılık Albarn’ın kırılgan vokali ilginç bir tezat oluşturuyor; ama hoş bir tezat bu…

Albümden çıkan ilk single Stylo’ya çekilen Bruce Willis‘li video klip bugünlerde internette en çok izlenen videolardan biri. Güzel bir klip olmuş ama bana sorarsanız, keşke böyle savaş karşıtı bir albümün videosunda Cumhuriyetçiler’in kurultayına gidip George W. Bush‘u destekleyen Bruce Willis yerine başkası olsaydı derim…

Written by zülalk

29 Mart 2010 at 08:08

>Post Dial-You Are Not Alone

leave a comment »

> Ülkemizin indie müzik sahnesinin beğenilen gruplarından Post Dial, uzun bir aradan sonra “You Are Not Alone” adlı bir EP yayınladı.

Yiğit Bülbül ve Sinan Tınar‘dan kurulu ikilinin üzerinde Ekim 2009’dan beri çalıştığı “You Are Not Alone”, ücretsiz indirilebiliyor.

Bunun için yapmanız gereken, şu linke tıklamak: http://postdial.net/youarenotalone/

EP’de, 4’ü Post Dial’ın geçen sezon konserlerinde yorumladığı şarkılar olmak üzere, toplam 8 şarkı yer alıyor:

Intro, Next Big Thing, Le Sacré du Parfait, Sway, Bequem, Get It, The Purple Rose of Cairo, Will You Let Me Sleep

Post Dial, ara verdiği canlı performanslarına ise, 3 Nisan’da Dogzstar’da vereceği konserle yeniden başlıyor.

Gelecek konserlerinde bilinen parçalarının yanı sıra, hiçbir yerde yayınlanmamış yeni parçalar ve yenilenmiş bir görsel şov vaat eden grubun konser takvimi şöyle:

3 Nisan/Dogzstar/İstanbul
16 Nisan/Roxy/İstanbul
13 Mayıs/Babylon/İstanbul

“You Are Not Alone” hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz, bu teaser’ı izleyebilirsiniz.
http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=10040128&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1

Post Dial – You Are Not Alone Teaser 2 from onurson on Vimeo.

Written by zülalk

24 Mart 2010 at 22:00

Post Dial kategorisinde yayınlandı

>Vitrindeki Abümler 11:

with 3 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 21 Mart 2010

AUTECHRE-Oversteps (Warp Records)

Son bir haftadır elektronik müziğin en önemli gruplarından Autechre’nin yeni albümü “Oversteps”i dinliyorum.

Bir süredir çeşitli bloglarda sahte “Oversteps”ler dolaşıyordu. Sonunda albüm yayınlanınca herkes rahatladı.

Ve anlaşıldı ki, genellikle bu tür müziğin deneysel kollarından IDM (Intelligence Dance Music) ve GDM (Genius Dance Music) ile ilişkilendirilen Manchesterlı ikili, yine sınıflandırılması pek mümkün olmayan bir albüm ile karşımızda.

Ancak şunu söylemek olanaklı: “Oversteps”, 1994 tarihli “Amber”daki ambient tarzına daha yakın duruyor, bir önceki albüm “Quaristice” ile kıyaslandığında ise daha melodik.

Bu defa da, işin içinde ünlü Max/MSP (ses işleme programı) var; yine analog ve dijital perküsyonlar, efektler, synth’ler ve çeşitli soyut sesler kullanılmış.

Bu yöntemle yapılan müziği duygusuz bulanlar, “metalik seslerle yaratılan, yapay bir müzik” diye tanımlayanlar vardır. Dinlemesi zor bir müzik olduğu doğru; fakat ses deneylerine ilgi duyanların Autechre’ye kayıtsız kalması da olanaksız.

Çünkü o sentetik seslerle insan zihninde farklı labirentler açar Autechre. Tabii o labirentlerin açılması için dinleyicinin aktif katkısı gerekir.

“Oversteps”, eklektik yapısıyla, buna daha fazla olanak veren bir çalışma. Aynı zamanda grubun bugüne kadar yaptığı en sıcak albüm. (Özellikle albümdeki “see on see” adlı parça bunun en iyi kanıtı.) Bazı parçalarda uzayda süzülme hissi yaratırken, bazılarında karanlık dehlizlerden geçiriyor insanı.

1987’de kurulduğu günden bu yana hiçbir eğilim ya da modanın izinden gitmeden, her biri kendisinden öncekini aşan 10 albüm yayınladı Autechre.

Elektronikanın soyut ses kesitleriyle kurgulanan çarpıcı bir minimalizm yansıtan “Oversteps”, hiç kuşkusuz, o görkemli kariyerin en parlak duraklarından birisi.

2008 tarihli “Quaristice”, özel edisyon olarak yayınlandığında 5 saate yakın bir materyal içeriyordu. “Oversteps”in özel edisyonunun ise 4 saati bulduğu belirtiliyor. Meraklılarının bilgisine…

Albümü dinlemek için buraya tıklayın.
Benim favori parçalarım, bozulup çarpıtılmış bass soundu ve öne çıkan perküsyonuyla dubstep sularında gezinen “ilanders” ve baştan sona kusursuz bulduğum muhteşem “see on see“.

Written by zülalk

21 Mart 2010 at 16:58

Autechre kategorisinde yayınlandı

>Piano Magic yine büyüleyecek

with 7 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 18 Mart 2010

İstanbul, 19 Mart’ta alternatif müzik sahnesinin önemli bir grubunu ağırlıyor.

Kurulduğu ülke İngiltere’den daha çok Avrupa’nın diğer ülkelerinde kült bir dinleyici kitlesine sahip olan Piano Magic, cuma akşamı Babylon’un konuğu.

Türkiye’de ilk kez 2007’de Radar Live festivalinde dinleyicilerle buluşan Piano Magic, aynı yıl Babylon’da unutulmaz bir konser vermişti. Albümleri ülkemizde bulunmayan bir grup olarak gördükleri ilgi dikkat çekiciydi.

Konsere gelenlerin kaçı daha önce Piano Magic albümlerini dinlemişti bilmiyorum. Ama o akşam salona yayılan enerji öylesine güçlüydü ki, grubun müziklerini ilk kez duyanları bile sarsacak nitelikteydi.

Benzer bir deneyimi, bu kez daha etkili bir şekilde yaşayacağımızı düşünüyorum. Çünkü Piano Magic, bilinen şarkılarının yanı sıra, Ekim 2009’da yayımladığı “Ovations” adlı albümden yeni şarkıları da çalacak. O albüm ki; geçen yılın en iyilerini sıraladığım listede 1 numaradaydı.

Nedir Piano Magic’in müziğini bu kadar iyi yapan?

Grubun kurucusu ve vokalisti Glen Johnson’ın kaleme aldığı, bir duygu ve bilgi birikiminden süzülüp gelen şiirsel şarkı sözleri mi? Yoksa kaliteden hiç ödün vermeyen müzikal duruş mu? Elbette dinler dinlemez insanı içine çeken o müziği yaratan şey, bu ikisinin özgün karışımı…

1996’da kurulduğu günden bu yana, çeşitli müzik tarzlarında ürün veren, deneysel çalışmalara yakın duran bir grup Piano Magic. Organikle elektronik sentezini yansıtan müziklerinin ambient-pop, indietronica, post-rock, ghost rock vb. farklı şekillerde açıklanması da bundan…

Bütün bu tanımlamaların mutlaka ortak bir noktası bulunacaksa, belirgin bir melankolizmden söz etmek gerekir. Müzikleri, açık bir Joy Division etkisinin yanı sıra, etkilendiklerini söyledikleri Dead Can Dance, New Order, The Durutti Column, Disco Inferno, Felt, This Mortal Coil ve Cocteau Twins‘in her birinden izler taşıyor.

Şarkılarındaki karanlığın derecesi bazen yoğunlaşsa da, an geliyor bir dinginlik yansıyor melodilerden. İnsanın kendi iç dengesini bulması gibi, onların albümleri de kendi içinde hassas bir denge kuruyor.

Piano Magic’in müziğindeki karanlık, dışarıya yıkıcı bir agresiflik olarak değil, herkesin kendisini yakın hissedebileceği kadar zarif bir hüzün olarak yansıyor…

Örneğin “Ovations”ın açılış parçası “The Nightmare Goes On”da vokalde Dead Can Dance’den Brendan Perry’nin muhteşem sesini duyuyoruz. Perry’nin sesinin titreşimleri, hiç bitmeyen bir kabustan söz edeken bile öylesine ölçülü ki, ancak saygı duyulur bu ustalığa.

March of the Atheists”te din adına yapılan kanlı savaşları anlatan Glen Johnson’ın sesinin sakin kararlılığı da bir o kadar etkileyici…

Cuma akşamki konserde, gruba, vokalde Radar Live’da dinlediğimiz Angele David-Guillou’nun da ipeksi sesiyle eşlik edeceğini belirtmek gerek.

Şu bir gerçek ki; ister vokalli olsun ister vokalsiz, Piano Magic ne çalarsa çalsın, müzikleri adeta büyülüyor dinleyenleri. Glen Johson, yıllar önce “Music won’t save you from anything but silence” adlı bir şarkı yazmıştı. Doğru; ama o rahatsız edici sessizliği bozmak da az şey mi?

_

Grubun son albümünde yer alan “On Edge” adlı şarkının videosu:


Piano Magic : ‘On Edge’
http://mediaservices.myspace.com/services/media/embed.aspx/m=63965059,t=1,mt=video
Piano Magic | MySpace Music Videos

>Vitrindeki Abümler 10:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 14 Mart 2010

DELPHIC-Acolyte (Chimeric/ Polydor)

Delphic, adeta bir müzik fabrikası işlevi gören Manchester’dan çıkan son gruplardan. Aynı evi paylaşan üç genç müzisyenin kurduğu grubun bu ilk çalışması, yılın en merakla beklenen albümlerinden birisiydi.

BBC’nin yıl başında açıkladığı Sound of 2010 listesinde de yer alan üçlü, dans-rock türündeki albümü “Acolyte” ile beklentileri boşa çıkarmadı.

Ocak ayında henüz albüm çıkmadan önce grup hakkında yazdığım bir yazıda, dans müziği ile rock karışımının yeni bir şey olmadığını söylemiş ve “Bakalım Delphic gitarla elektronikanın buluşmasını nereye kadar geliştirecek?” diye sormuştum.

Yanıtımı aldım. “Acolyte”, yılın en yaratıcı albümü değil; ama dinlemesi zevkli başarılı bir çalışma. İçinde daha önce duyduğumuz çok tanıdık ses var. Örneğin ilk anda akla, Manchester’ın en ünlü gruplarından New Order ve 20 yıl önceki Madchester sahnesindeki gruplar geliyor.

Yer yer Underworld, Bloc Party ve Orbital esintileri de hissediliyor albümde.

Ancak bu esinlenmeler, şarkılara ustalıklı bir şekilde yerleştirilerek, çeşitlilik yaratılmış. Şarkı sözleri dokunaklı olsa da, canlı perküsyonun da katkısıyla, genel havası yüksek tempolu bir albüm çıkmış ortaya.

Grup elemanları yaptıkları müziği, “indie rock ile stadyum teknosunun bir karışımı” diye anlatıyor. Gerçekten de, “Acolyte”, yalnız dans pistlerini değil, stadyumları da coşturabilecek şarkılarla dolu.

Yazın hareketli günlerine eşlik edebilecek, enerjik bir albüm arıyorsanız, “Acolyte” iyi bir seçim.

Albümde yer alan “Counterpoint”, “Doubt” ve “This Momentary” adlı parçaların video kliplerini aşağıda izleyebilirsiniz.

http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=3110798&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1

DELPHIC – Counterpoint from Jean Demery / Handz.tv on Vimeo.

http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=7976008&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1

Delphic – Doubt from Modular People on Vimeo.

http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=8077287&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1

Delphic – This Momentary from Delphic on Vimeo.

Written by zülalk

14 Mart 2010 at 13:19

Bloc Party, Delphic, New Order, Orbital, Underworld kategorisinde yayınlandı

>Vitrindeki Abümler 9:

with 2 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 7 Mart 2010

GONJASUFI-A Sufi and a Killer (Warp Records)

Farklı olanı bulmakta öncülüğü pek kimselere kaptırmayan bağımsız plak şirketi Warp Records, yine çok konuşulacak bir albümle karşımızda.

Asıl adı Sumach Ecks olan Gonjasufi, Las Vegas’ın Nevada çöllerine yakın bir bölgede yaşayan bir rap şarkıcısı ve yoga öğretmeni.

Psychedelic rock ile elektronik seslerin başarıyla bütünleştirildiği albümün adı, ilk anda insana garip geliyor. Sufizm ile öldürmek, birbiriyle yan yana gelemeyecek iki zıt konsept… Ancak albümü dinledikçe zıtlıklardan esinlenildiği anlaşılıyor.

Örneğin, hayvanları yememek için koyun olmayı hayal eden bir aslanın itiraflarına yer veren “Sheep” adlı şarkı… (“I wish I was a sheep / instead of a lion / so then I wouldn’t have to eat / animals that are dying” diyor bu şarkıda Gonjasufi…)

Ayrıca, albümdeki dünyevi ve mistik konularla ilgili şarkı sözleri, Flying Lotus, Mainframe ve The Gaslamp Killer gibi isimlerin gelenekselin dışına çıkarak çelişkilerden yararlandığı prodüksiyon da bu tarzla uyum içinde.

Gonjasufi, acid rock türü şarkılarda ya da baladlarda geniş bir yelpazede çok iyi kullanabildiği sesini, yoga dersleri sırasında mikrofon kullanmak istemediği için, diyaframını güçlendirmeye çalıştığı sırada geliştirmiş.

Sun Ra ve Seasick Steve havası hissedilen müziğin üzerine, bir de bu etkileyici vokal eklenince, her şarkısıyla fark edilecek bir albüm olmuş.

Albümde Türk dinleyiciler için hoş sürprizler de var. “I’ve Given” adlı şarkı, Erkin Koray’ın “Senden Başka Kimse Yok İçimde” adlı şarkısının üzerine kurulmuş.

Koray’ın “Yağmur” adlı parçası ise, Gonjasufi’nin birkaç yıl önce The Gaslamp Killer ile yorumladığı “Kobwebz“de çıkıyor karşımıza.

“A Sufi and a Killer”, kuşkusuz yılın en iyi ve sıra dışı çalışmalarından birisi. Albümü dinlemek için buraya tıklayın.

Written by zülalk

07 Mart 2010 at 17:32

>Finn Andrews: "Sahnedeyken evimde gibiyim"

with 2 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 1 Mart 2010

Alternatif rock’ın en iyi gruplarından The Veils, hafta sonunda Babylon’da muhteşem bir konser verdi. Şarkı yazarı, gitarist ve vokalist Finn Andrews, aynı zamanda grubun kurucusu.

Ben The Veils’i ilk kez 2007 yılında New York’ta Bowery Ballroom’da canlı dinleme olanağı bulmuştum. Kanımca, o konserden daha güzeldi Babylon konseri. Finn, İstanbul’da daha rahat ve esprili gözüküyordu. Kendisi de sonuçtan memnun kalmış olmalı ki, İstanbul’u tur programlarına düzenli olarak dahil etmek istediklerini söyledi.

Konserin bence en güzel anları, grubun “Jesus for the Jugular” adlı olağanüstü şarkıyı çaldığı anlardı. O sırada sahneden dinleyiciye yansıyan enerjinin etkileyiciliğini, konserde olmayanlar için sözcüklerle anlatmamın yeterli olacağını sanmıyorum…

Grubun müziği ve özellikle Finn’in sahne performansı, öylesine yoğun bir içtenlik yansıtıyor ki, konser öncesinde yaptığım röportajda bunun kaynaklarını bulmaya çalıştım.

Şarkılarındaki karanlık havayı da sordum Finn’e; cevapladı, sonra da akşam konsere gelip gelmeyeceğimi sordu. Ve asıl yanıtı, bis için gitarını alıp tek başına sahneye çıktığında verdi. Televizyonda gördüğü Missy Elliott’tan esinlenerek disko havası yaratmayı denedi. Ancak buna hem kendi güldü hem de biz.

Röportaj sırasında Finn’in yanında basçı Sophia Burns de vardı ama o daha çok dinlemeyi tercih etti. Sanırım yorgun olduğundan… Yolculuk sırasında uyumuşlar aslında ama yorgun olduklarını söylediler. Çünkü sabah erken kalkmışlar ve uçaktan iner inmez de soluğu Babylon’da almışlar.

-Bugüne kadar üç albüm yaptınız. Size göre hangisinde hayata ve müziğe dair hislerinizi en iyi şekilde aktardınız?

-Benim için albüm yapma nedeni, daha iyiyi, daha güzeli bulmak. Aklınızdakine en yakın olanı buluncaya kadar devam ediyorsunuz. Ama o noktaya gelmediyseniz, albümlerin hepsinden gurur duysanız da, yapılması gereken bir şeyler kaldığını düşünüp devam ediyorsunuz. Ben de o noktaya gelmedim.

-Ama son albümünüz “Sun Gangs” için en iyisi dediğinizi biliyorum.

-O içinde bulunduğumuz döneme daha yakın. O nedenle kim olduğumuzu daha iyi anlatıyor. Bu aşamaya gelene kadar oldukça inişli çıkışlı yollardan geçtik. İlk albümü yaptığımda ortada belli bir grup bile yoktu; 17 yaşındaydım ve ne yaptığımı çok iyi bilmiyordum. Daha basit bir albümdü. Ama daha sonraki iki albümde gerçek bir grup vardı. Onlara daha yakınım.

-Şarkılarınızı yazarken belirleyici olan, sadece anlık duygularınız mı, yoksa daha teknik bir yöntemle zaman içinde mi gelişiyor?

-Daha çok kendiliğinden gelişiyor. Sonra birden farklı bir yola girdiğinizi hissediyorsunuz. Belirli bir planla olmuyor hiçbir şey. Aslında gizemli ve şaşırtıcı bir süreç ve ilginç olan da bu. Bir ara bu konuda bir teorim de vardı. En çok gurur duyduğum şarkıların, nasıl yazdığımı hatırlamadıklarım olduğunu fark etmiştim. Bir andaki duyguların şekil verdiği öylesine doğal şarkılar ki, başka insanlar hoşlanır mı diye endişe duymuyorsunuz.

-Şarkı sözleriniz melankolik ve sembolik anlamlarla yüklü. Bir kayıp ya da yokluk hissi seziliyor. Buna neden olan içsel bir tavır mı, yoksa yazma tarzınız mı böyle?

-Şarkıda ne söylenmesi gerektiğini önceden ne kadar az düşünürseniz, yani plan yapmazsanız, o kadar dürüst oluyorsunuz. O zaman gerçekten içinizden geçenler ortaya dökülüyor. Sanırım şarkı yazmamın en önemli nedeni bu…

-Neden genellikle hüzün insanları yaratıcılığa teşvik ederken, mutlu olduğunuzda yapmak istediğiniz son şey, elinize gitarı alıp bütün dünyaya bunu duyurmak oluyor?

-Ben de bugüne kadar hiç mutluluk şarkısı yazmadım… Yalnızlık insanları kendine yöneltip daha çok kendi duygularına yoğunlaştırıyor. Ama rock müzik öylesine büyük bir enerjiyle dolu ki, mutlaka öfke ya da hüzün ifade eden bir şarkı yazmanız şart değil. Bana göre tek başına sürekli hüznü yansıtan müzik de, mutluluğu abartan şarkılar kadar rahatsız edici. Bence müzisyenlerde bir espri, ironi yeteneği olmalı. Müzik de, aynı insanlar gibi duygusal karşıtlıkların karışımını sunmalı.

-Sizi New York’ta izlediğimde, konserlerin sizin için farklı bir duygusal deneyim olduğuna dair bir izlenim edindim. Doğru bir izlenim mi?

-Evet, doğru. Daha önce beni sahnede gören arkadaşlarımın konserden sonra gelip benim için endişelendiklerini söyledikleri çok oldu. Ama ben sahnedeyken, günün geri kalan kısmında olduğumdan çok daha mutlu ve özgürüm. Sahnedeki halim tamamen içgüdüsel, ancak dışardan neye benzediğini bilmiyorum.

-Çekingen bir insana benziyorsunuz ama sahnedeki duruşunuz oldukça güçlü. Şarkı söylemek sizi bir şekilde dönüştürüyor sanırım.

-Dönüştürdüğü kesin. Orada gerçek ben ortaya çıkıyor. Performansın nasıl yapılacağını önceden öğrenmediğiniz için, yenilikleri keşfettiğiniz bir süreç bu. İçinde başarısız anlar da var, gurur duyduklarınız da. Patti Smith’i izlediyseniz bilirsiniz; sadece kendisini değil, o anda orada olan herkesi dönüştüren, şamanistik bir performanstır o. Benim ulaşmak istediğim nokta da orası.

-Bir tür terapi etkisi de söz konusu mu?

-Evet, bu benim en büyük zevkim. Uzun süre turda olunca her akşam sahneye çıkıyor ve bir süre sonra arkada bıraktıklarınızdan kopuyorsunuz. Ama bu bana başka hiçbir şeyde bulamadığım bir keyif veriyor. Doğrusu, bizim gerçek anlamda ev yaşantımız yok…

-Hayatı yollarda geçen halk ozanları gibi…

-Aynen öyle. Sahnede olmak, ait olduğunuz bir toplumun içinde yer alma hissi veriyor. Sahne benim evim.

Written by zülalk

01 Mart 2010 at 07:39

Finn Andrews, Patti Smith, röportaj, Sophia Burns, The Veils kategorisinde yayınlandı