Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for Nisan 2010

>Vitrindeki Abümler 16:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 25 Nisan 2010

THE BIRD AND THE BEE- Interpreting the Masters Volume I: A Tribute to Daryl Hall and John Oates (Blue Note Records)

Ilık bahar günlerine eşlik edecek güzel bir albüm soracak olsanız, bugünlerde ilk anda aklıma gelen, The Bird and the Bee‘nin yeni çıkan albümü olur.

Adından da anlaşılacağı gibi, Amerikalı indie pop ikilisi bu çalışmasında Hall & Oates şarkılarını yeniden yorumluyor.

Bugün 20’li yaşlarında olanlar belki Daryl Hall & John Oates’i tanımayabilir. Ancak 1970 ve 80’li yıllarda büyük başarı kazanan bu ikili, çok sayıda hit şarkı yapmış, radyolarda en çok çalınan isimlerden birisidir.

Adlarını ezbere bilmeseniz de, “Rich Girl”, “Kiss on My List” ve “Maneater” gibi şarkıları mutlaka duymuşsunuzdur; hatta “Oh here she comes/ She’s a maneater” diye şarkıya eşlik bile etmişsinizdir.

The Bird and the Bee, dünyaca ün kazanmış bir grubun çok sevilen şarkılarını “cover”lamakla aslında çok riskli bir işe girişmiş. Ama o riski aşmakla kalmayıp, tahminimden de daha iyi bir albüm yapmış.

Inara George’un melodilere rahatlıkla uyum gösteren sesi enstrümantalist Greg Kurstin’in kusursuz prodüksiyonuyla mükemmel bir uyum içinde. Bir sürpriz olarak, “Maneater”ın geri vokalinde Shirley Manson’ın yer aldığını da belirtelim.

Şarkıları baştan yaratmak yerine, temelini bozmadan yeni bir yorumla düzenlemek, kolay iş değil. The Bird and the Bee, büyük bir ustalıkla bunu başarmış. “Kaliteli pop albümü nasıl olur?” diye soranlara bu albümü dinletin.

İkilinin Ellen DeGeneres Show’da “I Can’t Go For That” adlı parçayı yorumladığı performansı aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz.

http://wbads.vo.llnwd.net/o25/u/telepixtv/ellen/us/video/player/embed.swf

Reklamlar

Written by zülalk

25 Nisan 2010 at 14:42

Hall and Oates, Shirley Manson, The Bird and the Bee kategorisinde yayınlandı

>Kuşlar için müzik…

with 3 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 20 Nisan 2010

Müthiş falsettosuyla müzikseverleri büyüleyen Jonsi (Jon Thor Birgisson), “Go” adlı albümüyle yine gündemde.

İzlanda’nın Björk’den sonra müzik dünyasına kazandırdığı ikinci büyük isim Sigur Ros’un vokalisti olarak tanındı Jonsi. Ama belli ki, bu ilk solo albümüyle kariyerinde yeni ve çok güzel bir sayfa açtı.

Jonsi, Amerikalı besteci Nico Muhly ile çalıştığı “Go”da, Sigur Ros albümlerinden farklı olarak, şarkıları İzlandaca ya da kendi yarattığı “Hopelandish” dilinde değil, İngilizce söylüyor.

(Nico Muhly, daha önce Antony and the Johnsons, Björk, Grizzly Bear ve Bonnie “Prince” Billy gibi isimlerle de çalışmalar yapmıştı.)

Ama sesini bir enstrüman gibi öyle ustalıkla kullanıyor ki, fazla dikkat etmeyen sıradan bir dinleyici, duygu seline kapılıp hangi dilde olduğunu bile anlamayabilir…

Başlıktaki tanımı, telefonda röportaj yaparken Jonsi’ye ben önerdim; o da beğendi. Nedenini yazıda bulacaksınız.

Albümdeki temaları açıklamak için “Go” iyi bir isim olmuş…

Evet, bu albüm temelde umutlar ve korkular üzerine kurulu. Bir şeye umutla yaklaşırken, (İngilizce’de “go for it” ya da “go do it”) “yap bunu” diyoruz. Ama tersi durumlarda da işe yarıyor. Bir şeyden kurtulup ilerleme (go forward) ya da geriye dönme halinde de (go back) kullanılabilir. Bütün bunları iyi açıklıyor.

Sigur Ros albümlerine göre çok daha neşeli bir hava seziliyor albümde. Özel bir nedeni var mı?

Albüm kayıt dönemi, özel hayatımda da mutlu olduğum bir dönemdi. Ayrıca böyle bir albümü yapmaktan dolayı da çok memnundum. Kayıt süreci Sigur Ros albümlerinden çok farklıydı. Stüdyoda heyecan verici bir atmosfer vardı. Bunların hepsi albüme yansıdı sanırım.

O zaman kendi akışına göre gelişen bir süreçti diyebilir miyiz?

Evet, öyle oldu. Şarkıların çıkış noktasının tam olarak nereye varacağını ben de bilmiyorum. Bu bazen daha mutlu, bazen karanlık bir sound ile son buluyor. Örneğin “Go Do” adlı şarkıyı ilk olarak ukulele üzerinde çalışarak yazdım. Ama son aşamada o kadar neşeli bir havası olacağını düşünmemiştim. Bu gerçekten ilginç.

Albüm, dinlerken insanda sanki bir tür uçma hissi yaratıyor. O nedenle aklıma “Kuşlar için müzik” şeklinde bir tanımlama geldi…

Bu çok güzel! Düzenlemeleri yapan Nico Muhly ile çalışırken, biraz daha neşeli olmasını istediğim yerlerde, ona “Örneğin etrafta uçuyormuş hissi veren bir havası olabilir mi?” diyordum. Bu tarif kesinlikle uyuyor.

Solo albüm yapmak ve Sigur Ros ile çalışmak arasında ne gibi farklar var?

Grup olunca dört kişi bir araya geliyor ve aklınızdakileri ortaya koyup tartışıyorsunuz. Ortaya bir sürü kayıt çıkıyor. O şekilde çalışmak da güzel. Fakat bu albümde işe tek başıma başladım. Kendimi ilk anda sanki çıplak hissettim. Ama bu benim için sağlıklı. Kendinizi ancak bu şekilde farklı yönde geliştirebiliyorsunuz.

Şarkı yazarlığı konusunda bu albümde ne öğrendiniz?

İç güdülerime güvenip kendimden endişe etmemeyi… Kendi duygu ve düşüncelerinizi izleyip, yapmak istediğinizi gerçekleştirebilirseniz, sonuçtan mutlu olma oranınız artıyor.

Şarkı yazarken genel olarak sizin için önce müzik mi ortaya çıkıyor şarkı sözleri mi?

Müzik her zaman önce gelir. Çünkü müzik, benim için çok kolay bir şekilde, içten gelen bir şey. Şarkı sözlerini yazmaksa bana göre daha zor. Elime kağıdı kalemi alıp yazmaya çalıştığımda o kadar kolay bir şekilde ortaya çıkmıyor sözler…

Hangi dilde söylemek daha kolay? İzlandaca, Hopelandish ya da İngilizce?

Tam olarak söylemek zor. Sigur Ros albümlerinde şarkı yazarken sözcükleri müziğe uygun olarak sıralıyorum. Sözcükler, üzerinde hiç düşünmeden ağzımdan çıkıyor. Ama İzlanda dili mi, İngilizce mi derseniz; buna karar vermek zor. Çok farklı iki durum. Bu albümde İngilizce söylediğim için ilk başta aksan konusunda biraz endişeliydim.

Bu albümün müzisyen olarak size kazandırdığı en olumlu etki ne oldu?

Sigur Ros olarak, sürekli aynı insanlarla aynı yerlerde aynı ekipmanla çalışıyoruz. Bu albümde ise, farklı yerlerde, farklı görüşten insanlarla ve yeni ekipmanlarla çalışmak ufuk açıcı oldu.

New York’ta bir konserinizde sizi çello yayıyla elektro gitar çalarken izlemiştim. Çok etkileyiciydi. Bu albümde o gitar yok, daha çok akustik gitar var. Hangisini daha çok seviyorsunuz?

Her ikisini de çok seviyorum. Şarkılarımın çoğunu akustik gitarla besteliyorum. Yayla çaldığım elektro gitarı, farklı sesleri keşfetmek için kullanıyorum. Benim için çok eğlenceli ve ilginç bir deneyim o.

İzlanda müziğinde çevresel faktörlerin çok etkili olduğu görülüyor. Sizi nasıl etkiliyor?

Londra’ya ya da başka bir metropol kente gittiğimde bunu iyice fark ediyorum. Devasa kentlerde öyle çok insan var ki… İzlanda’yı o metropollerle kıyaslarsanız, büyük bir sakinlik içinde yaşandığını görürsünüz. O nedenle daha çok kapalı ortamlarda kalıp yaratıcı bir şeyler yaparak mutlu olmaya çalışıyorsunuz.

Bu albüm için ilk çocuğum diyorsunuz. İkinci bir çocuğunuz olacak mı?

Kesinlikle. Ama Sigur Ros’la da yeni bir albüm kaydedeceğiz. Bir yandan grupla çalışıp, diğer yandan solo albümler yapmaya devam etmek benim rüyam. Bu arada İstanbul’a gelip konser vermeyi de çok istiyorum. Umarım bir gün yapabilirim.


Albümdeki “Go Do” adlı şarkıya çekilen videoyu aşağıda izleyebilirsiniz.
http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=9910570&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1

Go Do from Bizzle Bizzle on Vimeo.

Bu da Jonsi ve Nico Muhly’nin aynı şarkıya yaptıkları akustik yorum:
http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=10413594&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1

‘go do’ from Jónsi on Vimeo.

Boy Lilikoi“nin videosunu izlemek için buraya tıklayın.

Written by zülalk

20 Nisan 2010 at 13:34

>Vitrindeki Abümler 15:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 18 Nisan 2010

ELUVIUM-Smiles (Temporary Residence Ltd.)

Ambient müziği sevenlere içtenlikle tavsiye edeceğim bir albüm “Smiles”.

Eluvium adıyla tanıdığımız Amerikalı müzisyen Matthew Cooper’ın bu yeni çalışması, son yedi yıldır oluşturduğu deneysel müzik arşivine mükemmel bir katkı niteliğinde.

Eluvium’un 2003’ten beri yayımladığı enstrümantal albümlerde, perküsyonun ve vokalin olmadığı, piyanonun ön plana çıktığı, minimalist ve sıra dışı bir yaklaşım vardır.

Ancak “Smiles”da radikal bir değişiklik söz konusu: Piyano yine başrolde olsa da, bu defa vokal ve bir ölçüde perküsyon da girmiş işin içine.

Cooper gibi deneysellikten ödün vermek istemeyen bir müzisyen için zor bir adım bu. Ancak insan, onu bariton sesiyle ilk kez şarkı söylerken duyunca, neden bugüne kadar sesini kullanmadığını da soruyor doğrusu…

Çünkü vokal kullanımı, müziğin deneyselliğinden hiçbir şey götürmediği gibi, ayrı bir derinlik katmış. Şarkı söyleme tarzı, Brian Eno’yu, özellikle “Before and After Science” albümündeki yavaş tempolu “By This River“ı ve “Spider and I“ı çok andırıyor.

Eluvium bu albümle, Brian Eno’nun yarattığı ambient tarzına en çok yakınlaşan müzisyenler arasında ilk sırada yerini alacak gibi gözüküyor. Böyle bir değerlendirmenin, elektronik müzik camiasında en büyük iltifat olarak algılanacağını bilerek yazıyorum bunu.

Radyo NPR, atmosferik karakteriyle dinleyeni adeta hipnotize eden “Smiles”ı “yatağa uzanıp rüyaya dalmak gibi” diye tarif etmiş. Gerçekten de o kadar rahatlatıcı, o kadar sıcak…

Albümde yer alan “The Motion Makes Me Last” adlı şarkının videosunu aşağıda izleyebilirsiniz.
http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=9359013&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1&group_id=

Eluvium: the Motion Makes Me Last from matt mccormick on Vimeo.

Leaves Eclipse The Light” adlı parçayı indirmek için buraya tıklayın.

Written by zülalk

18 Nisan 2010 at 15:26

Brian Eno, Eluvium, Matthew Cooper kategorisinde yayınlandı

>Vitrindeki Albümler 14:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 11 Nisan 2010

PANTHA DU PRINCE-Black Noise (Rough Trade Records)

Modern elektronik müziğin önde gelen isimlerinden Pantha du Prince, son dönemde bu türün en dikkat çekici albümlerinden birine imza attı.

Asıl adı Hendrick Weber olan Alman DJ/Prodüktör, “Black Noise” isimli bu üçüncü albümünde, akustik ile sentetiği birbirinden ayrılması mümkün olmayan bir doğallıkla buluşturuyor.

Bunun sırrı, İsviçre Alpleri’ndeki doğal ortamdan sesleri aktaran kayıtların yeniden kurgulanması.

Pantha du Prince ve iki müzisyen arkadaşının, bu kayıtları yaptıkları sırada kaldıkları ev, İsviçre Alpleri’nde heyelan sonucu yerle bir olan bir köyün enkazına bakıyormuş.

“Black Noise”, yıkımdan sonra geriye gürültü ve enkaz kalsa da, orada yine de bir umudun yeşereceğini müzikle anlatıyor. “Siyah gürültü” anlamına gelen albüm adı, heyelanı simgelerken; kapakta görülen resim, köyün önceki halini temsil ediyor.

Minimal tekno ve Detroit teknosunun yanı sıra, İngiliz shoegaze gruplarından ve avangard folk müziğinden de izler taşıyan albüme önemli isimler katkıda bulunmuş.

Bunlar arasında, Animal Collective’in kurucularından Panda Bear olarak tanıdığımız Noah Lennox, !!! ve LCD Soundsystem’da yer alan Tyler Pope‘u saymak lazım.

Tematik ve teknik anlamda türlü karşıtlıkları buluşturan “Black Noise”, hem eskiye hem de yeniye dönük bir çalışma; romantik, dramatik ve gizemli anlarla dolu enfes bir albüm.

O anlara canlı tanıklık etmek isterseniz, 7 Mayıs’ta Babylon’daki Pantha du Prince performansını kaçırmayın derim.

Albümün tümünü soundcloud üzerinden dinlemek için buraya tıklayın.

Benim favorim, dinlerken insann adeta başını döndüren “Es Schneit“.

Albüm için hazırlanan tanıtım filmini aşağıda izleyebilirsiniz:

http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=8911301&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1

Pantha Du Prince – Black Noise album trailer from Rough Trade Records on Vimeo.

Panda Bear’in vokalde yer aldığı “Stick To My Side” adlı şarkı için çekilen garip ama ilginç video aşağıda:

http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=9080918&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1

Pantha du prince (feat Panda Bear) – Stick to my side (Official video) from Amaury Riega on Vimeo.

Written by zülalk

11 Nisan 2010 at 13:37

>Müzikte Evrensel Birlik

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 10 Nisan 2010

Ünlü Katalan müzisyen Jordi Savall, dün akşam Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda bir konser verdi. 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında düzenlenen konserde, sanatçıya farklı kültür ve kökenlerden müzisyenler eşlik etti.

Konserin özelliği, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşadığı dönemde klasik musikiyi ilk kez notaya alan Boğdan Beyi, müzik bilimci ve derlemeci Dimitri Kantemiroğlu’nun (1673-1723) “Edvar”ından seçilmiş eserlerin çalınmasıydı.

Savall’in bu kitaptaki eserlere dayanarak kaydettiği son albümü “İstanbul 1710”da, dönemin Osmanlı müziğine eşsiz bir bakış niteliğinde…

16. ve 17. yüzyıllarda kullanılan “viola da gamba” adlı eski bir enstrümanı yeniden günümüze taşıyan Savall, Avrupa’nın müzikal mirası üzerine yaptığı araştırmalarıyla da tanınıyor.

Jordi Savall’le konserden önce kaldığı otelde keyifli bir söyleşi yaptık.

“Orient-Occident” ve “Jerusalem” albümlerinden sonra, “İstanbul 1710” adlı bir albüm yaptınız. Ortadoğu müziğiyle ve Dimitri Kantemir’in eseriyle ilgilenmenizin nedeni neydi?

Öncelikle Doğu müziği üzerine yazılmış çok sıra dışı bir kaynak. İkincisi, kullandığı yöntem tamamen kusursuz. Batı müziğinde bile ender bulunabilecek bir çalışma. En önemlisi de kitaptaki eserler, müziğin kendisi çok güzel.

17. yüzyıl Osmanlı müziğinde sizi çeken ne oldu?

İlk neden aynı; müziğin çok güzel olması. İkincisi de, bir süredir Doğu müziğine bu tür katkılarda bulunmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Şu anda dünyada kültürel diyalog ve uygarlıklar arasında anlaşma konusunda belki de en çok hayal kırıklığı yaratan bir dönemi yaşıyoruz. Yüzyıllar boyunca silahlar, bombalar, ordular konuştu. Ama hâlâ müziğin ve sanatın diline yeterince kulak vermiyoruz. Sanatçılar olarak hepimize bunu sağlamak için büyük sorumluluklar düşüyor. Eğer daha çok müzik üretirsek, sahip olduğumuz kültürü daha çok paylaşırsak, bu dünya daha iyi olabilir.

Ben kültürler arasında bu bağı kurmak için her türlü fırsatı değerlendiriyorum. Tarihe bakıp düşünmek gerektiğine inanıyorum. Çünkü hafızasını kaybeden insan, insanlığını yitirir. Alzheimer hastalığında olduğu gibi dünyayla olan tüm bağınız kopabilir. Bu hastalığa tutulan yaşlı bir dostum var; hiç kimseyi tanıyamıyor ama müzik dinlediğinde ağlıyor. Çünkü müzikle olan içsel bağı yok olmamış. Müzik insan doğasının en derin unsuru.

Sizin de belirttiğiniz gibi, Musevi, Hıristiyan ve Müslüman kültürlerine ait müzikler, sıklıkla benzer melodik yapılar kullanıyor. Ama “Jerusalem” projesinden söz ederken, bir keresinde bir Ermeni müzisyeni bir Türk’le çalmaya ikna etmenin pek kolay olmadığını söylemiştiniz. Nasıl ikna ettiniz onları?

O olay belli bir anda oldu. Kantemir’in kitabında yer alan askeri bir Türk marşını kaydediyorduk. Ermeni bir müzisyen de ben çalmam dedi. Sonra hazırladık, çaldık tabii; ama önce aramızda konuşmamız gerekti.

2008’de Avrupa Birliği’nin Kültürlerarası Diyalog Yılı çerçevesinde “Avrupa Kültür Büyükelçisi” seçildiniz. Bu anlamda, İstanbul konserinizle dinleyicilere vermek istediğiniz mesaj ne?

Böyle bir mesajın farklı boyutları var. En önemlisi, tek bir konserde Osmanlı, Sefarad ve Ermeni müziğini icra edeceğiz. İkincisi, Türk, Yahudi, Yunan, Faslı, Fransız, Ermeni ve İspanyol müzisyenlerden oluşan karma bir grupla çalacağız. Aslında farklı gibi gözüksek de, hepimiz aynı kültürdeniz. Ayakta kalıp bugünlere kadar geldik ve bir arada yaşıyoruz. Vereceğimiz konserde de her müzisyen kendi kimliğiyle yer alıyor. Osmanlı müziğini ya da Sefarad müziğini çalıyor ama kendi kimliğini koruyor. Bu çok önemli.

Bu nedenle sizin müziğiniz için “müzik yoluyla evrensel birlik” ifadesi kullanılıyor…

Doğru, öyle denebilir. Kültürlerarası diyaloğun en temel yanlarından birisi, herkesin diğerleri kadar saygı görmesi. Bir kültürün kullandığı dil çok önemli. Bu dilin önemi, ne kadar uzun bir zamandır kullanıldığıyla ya da kaç milyon kişinin bu dili konuştuğuyla ilgili değil. Bugün Ladino dilini konuşan sadece 500 kişi bile olsa, bu yine önemli. Çünkü bunlar insan. İstanbul konseri de bunun bir kanıtı. İki saat boyunca uyum içinde aynı dili konuşacağız.

Müzik hakkında ne kadar çok şey bilirseniz, hayal gücünüz de o kadar genişliyor. Kütüphanelerde ve arşivlerde onca zaman geçirmenizin nedeni bu olabilir mi?

Bugüne kadar kütüphanelerde çok zaman harcadım ama artık bunun için fazla zaman bulamıyorum. Fakat iyi bir ekibim var. Projelere hazırlanırken bana gerekli bilgileri sunuyorlar. Ayrıca Kantemir projesinde olduğu gibi belli bir zaman sürecinde oluyor bu. 1999’dan itibaren 10 yıl çalıştık bu proje için. Tabii bu süre zarfında her gün sadece onunla uğraşmadık; sabırla çalışıp yavaş yavaş ilerledik.

Eğer ben viola da gamba çalmak üzere müzikal kariyerine başlayan genç bir müzisyen olsaydım, bana tavsiyeniz ne olurdu?

Bütün müzisyenlere, Leonardo da Vinci’nin öğrencilerine söylediği sözleri söylerdim: Uygulamaya geçmeden önce duygularınızı işe katın. Yaptığınız her şeyde bu olmalı. Ses için bile öyle. Duygu olmadan bir ses çıkarırsanız, onun anlamı olmaz. Her zaman bize duygusal açıdan dokunan şeyleri hatırlarız. Bu müzik için de hayat için de geçerli. Belki birisi hayatta yüzbinlerce insanla iletişim kurmuş olabilir ama bunların kaçını hatırlar?Bazen bir insanı sadece bir gün görürsünüz ama daima hatırlarsınız… Hangilerinin size dokunduğu önemlidir.

Birçok kişi için müzik yapma nedeni başarı kazanmak. Günümüzün en takdir edilen müzisyenlerinden biri olarak, sizin başarı tanımınız ne?

Napolyon’un Waterloo yenilgisinden sonra söylediği bir sözü hatırlıyorum: Büyük adamlar daima yenilgiyi aşar, ama sıradan bir adam asla başarının etkisinden kurtulamaz. Önemli olan şu ki, her gün yeni bir gündür. Neyi yapmaktan hoşlanıyorsanız onu yapmak, her güne aynı heyecanla başlayabilmek çok önemli. Sizi kaç kişinin tanıdığı ya da kaç albüm yaptığınız gibi konular ikinci planda. Tabii sonuçta bu dünyada yaşıyoruz; konserler vermek zorundasınız ve eğer insanlar sizi dinlemeye geliyorsa bu da iyi bir şey. Bazı insanlar bazen neden Alia Vox adlı plak şirketini kurduğumu soruyor. Bunun başarıyla bir ilgisi yok. İstediğimiz plakları yapmak içindi. Bir sanatçı için en önemli şey özgürlük; ikincisi de dostluk…

Daha önce bazı filmler için müzikler bestelediniz. “Dünyanın Tüm Sabahları” adlı filmle “En İyi Film Müziği Cesar Ödülü”nü kazandınız, Grammy’ye aday gösterildiniz. Keşke müziğini ben besteleseydim dediğiniz bir film oldu mu?

Eğer böyle bir film hayal etmem gerekse, savaşı ve barışı birlikte ele anlatıp, senteze varan bir film olurdu…

Written by zülalk

10 Nisan 2010 at 17:32

Jordi Savall kategorisinde yayınlandı

>Vitrindeki Abümler 13:

with 5 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 4 Nisan 2010

DAVID BYRNE-FATBOY SLIM- Here Lies Love (Nonesuch Records)

David Byrne’ün çalışmalarını yakından izlediğim için ne kadar yaratıcı olduğunu biliyorum.

Ama itiraf edeyim; elektronik dans müziğinin ünlü ismi Fatboy Slim’le (asıl ismiyle Norman Cook) yeni bir albüm yaptığını ve bu albümün esin kaynağının da Imelda Marcos olduğunu duyduğumda oldukça şaşırıp meraklanmıştım.

Here Lies Love” adlı 2 CD’lik konsept albüm, 22 şarkıda Filipinler’in eski diktatörü Ferdinand Marcos’un eşi Imelda ve onu yetiştiren aile hizmetkarı Estrella Cumpas’ın hikayesini anlatıyor.

David Byrne, Imelda Marcos’un öyküsünde kendisini ilgilendiren unsurun, toplumdaki etkili insanları harekete geçirip, onlara güç katan etkenler olduğunu söylüyor.

Bunu dans müziği ile anlatıp, öyküyü diskoya taşımanın mükemmel olacağını düşünmüş Byrne. 1970’li yıllarda diskoya gidip dans etmekten hoşlanan Imelda’nın hayatı, böylece bu albümdeki melodilerin esin kaynağı olmuş.

Albümün bir diğer ilginç özelliği, Ferdinand Marcos ile Imelda’nın kamuoyuna yansıyan sözlerinin de kullanıldığı şarkıları tanınmış müzisyenlerin sesinden dinliyor olmamız.

Aralarında Florence Welch, Tori Amos, Cyndi Lauper, Martha Wainwright, Santigold, Sharon Jones ve Nellie McKay’in de bulunduğu 20 kadın şarkıcı, Imelda ve Estrella karakterlerini temsil ederken, Steve Earle Ferdinand Marcos’un sesi olmuş.

David Byrne sadece iki şarkıda vokalde yer alırken diğerlerinde gitarıyla eşlik ediyor. Şarkıların önemli bir kısmı Byrne ile Fatboy Slim’in ortak çalışması, bir kısmını da Byrne kendisi yazmış.

70’lerin disco dönemini yansıtan beat’ler Latin ritimleriyle kaynaşınca, türlerin karıştığı, melodik bir albüm çıkmış ortaya. Dolayısıyla hit olabilecek bir şarkı olmasa da dinlemeye başlayınca kolayca akıp gidiyor albüm…

Ve bir yandan da, Imelda Marcos gibi halkı tarafından hiç de hayırla anılmayan birinin, nasıl olup da bu kadar hoş melodilerin esin kaynağı olabildiği sorusuyla başbaşa bırakıyor insanı…

Vokalde Santigold’ün yer aldığı “Please Don’t”un videosu:

Albümdeki şarkılar hakkında fikir edinmek ve “Please Don’t”u ücretsiz indirmek için buraya tıklayın.

Written by zülalk

04 Nisan 2010 at 15:13

Uncategorized kategorisinde yayınlandı