Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for Ağustos 2010

>Vitrindeki Albümler 33:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 29 Ağustos 2010

RATATAT-LP4 (XL Recordings)

Amerikalı elektronik müzik ikilisi Ratatat, “LP4” ile beni gerçekten şaşırttı. Çünkü bu albüm, iki yıl önce çıkardıkları “LP3”nin kaydı sırasında ortaya çıkan materyalden arta kalanları içeriyor.

İşin ilginci, bunlar “LP3”deki parçalardan çok daha iyi. Neden bir grup hali hazırda elinde olan iyi parçaları çıkardığı albüme koymayıp, sonra ikinci bir albüm olarak yayınlar? Doğrusu garip…

Prodüktör, synth uzmanı, basçı Evan Mast ile gitarist Mike Stroud, 4. albümleri LP4’da ses yelpazesini genişletip daha deneysel bir tarz izlemişler. Gitar, synth ve elektronik perküsyonun yanı sıra canlı perküsyon, yaylılar, klavsen, piyano ve çeşitli ses örneklerini de kullanarak orkestrasyonu zenginleştirmişler.

Albümün genelinde bu defa davul ve bas öne çıkmakla birlikte, iki parçada hiç perküsyon kullanılmaması ilginç. Ancak elektronik ekipman yerine gerçek müzik aletleriyle çalınan “We Can’t Be Stopped” ve “Mahalo” gibi şarkıların bir elektronik dans albümü için biraz garip kaçtığını da belirtmek gerek.

LP4’un Ratatat’ın daha önceki albümlerinden eksik olan yönü, hit olabilecek bir parçaya sahip olmaması. Ama bu, albümde sağlam altyapıya sahip, dinamik parçalar da yok anlamına gelmiyor. Örneğin, “Drugs”, “Neckbrace” ve “Party with Children” daha ilk dinleyişte çekiyor insanı.

Bana çok hitap etmese de, kabile şarkısı havasındaki “Bob Gandhi” ve sitar benzeri seslerle Asya’ya uzanan “Bare Feat” gibi parçalar da var. Sonuçta kendi içinde tür geçişlerini barındıran parçalarıyla güzel bir albüm LP4. Bir yargıya varmadan önce birkaç kez dinlemeyi hak ediyor.

“Drugs” için yapılan videoyu aşağıda izleyebilirsiniz. Kimileri eğlenceli buluyor ama bana kalırsa tuhaf bir video…

Ratatat – Drugs from Blink on Vimeo.

“Party with Children”

Ratatat – Party With Children – by JUL & MAT from JUL & MAT on Vimeo.

Written by zülalk

29 Ağustos 2010 at 21:30

Ratatat kategorisinde yayınlandı

>Vitrindeki Albümler 32:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 22 Ağustos 2010

ARCADE FIRE-The Suburbs (Merge Records)

Yılın en merakla beklenen albümlerinden birisiydi “The Suburbs”. Kanadalı indie rock grubu Arcade Fire’ın ilk iki albümüyle kazandığı saygınlık, beklentileri oldukça yükseltmişti.

2004’te çıkan ilk albüm “Funeral”da ölüm, 2007 tarihli “Neon Bible”da ruhani konulara odaklanmıştı grup.

Bu defa ne yapacaklardı? Eklektik orkestrasyonla yarattıkları zengin soundu tekrar mı edeceklerdi? Son altı yılda kazandıkları uluslararası başarının gerisine mi düşeceklerdi?

Bütün bunların yanıtını aldık. Birincisi, başarı çizgilerini çok daha üst seviyeye çıkardılar. “The Suburbs”, kanımca, grubun bugüne kadar yaptığı en iyi çalışma. Ben ilk iki albümü de çok severek dinlemiştim; ancak bu defa grubun hem sound hem de konsept olarak çok sağlam bir çalışmaya imza attığını düşünüyorum.

İkincisi, Arcade Fire, günümüzde single değil albüm yapan az sayıdaki gruptan birisi. Banliyö hayatının sıkıntıları, yalnızlık, korkular, dışlanma, modern kentli hayata duyulan özlem, yıkılan hayaller ve aşk acıları…

Bütün bu sosyal gerçekliğe ait gözlemler, toplam 65 dakika süren 16 şarkıda çok etkileyici şekilde ve bütünlüklü bir şekilde işlenmiş.

Şu bir gerçek ki, grubun kurucusu Win Butler, kendi hayatından izleri şarkılara büyük bir içtenlikle yansıtıyor. Ama bunu yaparken nostaljik hislerle dolu olsa da, 80’lerin synth pop’undan rock’a, punk’tan new wave’e çok farklı esin kaynaklarını kullanıp enerjik bir sound yakalamayı da başarıyor.

“The Suburbs”, gelecekte klasik olarak anılacak kadar başarılı bir albüm.

Written by zülalk

22 Ağustos 2010 at 20:54

Arcade Fire kategorisinde yayınlandı

>Vitrindeki Albümler 31:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 15 Ağustos 2010

KEITH JARRETT & CHARLIE HADEN-Jasmine (ECM Records)

Jasmine”i uçakta bulutların üzerindeyken de dinledim, İstanbul trafiğinde sıkışıp kaldığım anlarda da… Kesin olarak şunu söyleyebilirim ki, uzun zamandır dinlediğim en huzur verici albüm.

Amerikalı pianist/besteci Keith Jarrett, cazın en saygın basçılarından Charlie Haden’la 33 yıl aradan sonra bu albümde tekrar bir araya geldi.

Jarrett, 1967 tarihli ilk albümü “Life Between the Exit Signs”ı caz davulcusu Paul Motian ve Haden’la kaydetmiş; 70’li yıllarda American Quartet’le yaptığı albümlerde yine ünlü basçıyla birlikte çalışmıştı.

Bu aynı zamanda Jarrett’ın uzun bir aradan sonra, solo ve Quartet kayıtları dışında ilk ikili çalışması…

İki yetenekli müzisyeni, tekrar buluşturan “Jasmine”de yeni besteler yok; bunun yerine 20. yy klasik Amerikan şarkılarından seçkin bir liste oluşturulmuş.

Bunlardan en dikkat çekenler, Dinah Washington ve Nat King Cole ile hafızalara kazınan “For All We Know”, Benny Goodman Orkestrası’yla özdeşleşen “Goodbye”, Peggy Lee’den “Where Can I Go Without You”, Joe Sample’dan “One Day I’ll Fly Away”…

Parçaları, melodilerin ruhunu bozmadan, uzun sololara yer vermeden çalmış Jarrett-Haden ikilisi. Keith Jarrett’ın New Jersey’deki ev stüdyosunda dört günde yaptıkları kayıt sonucunda, yalın ama çok içten bir sound elde etmişler. Aralarındaki iletişimin derinliği çok çarpıcı.

Haden gibi çaldığı her notaya ayrı bir anlam yükleyen bir basçı ile Jarrett gibi usta bir piyanistin elinden çıkan bu melodilere kendinizi bırakırsanız, müthiş bir melankoli ve keyif atmosferinin içine sürükleniyorsunuz.

Keith Jarrett albüm için yazdığı notlarda “Karınızı ya da kocanızı veya sevgilinizi yanınıza alıp bu albümü birlikte dinleyin. Müzesyenlerin mesajlarını olduğu gibi koruyup yansıtmaya çalıştığı aşk şarkıları var bu albümde. Umarım siz de onu bizim duyduğumuz şekilde duyarsınız” diyor.

Bize de onun dediğini yapmak kalıyor…

“Jasmine”in öyküsünü ustaların ağzından dinlemek için aşağıdaki videoyu izlemenizi öneririm.

Written by zülalk

15 Ağustos 2010 at 19:38

Charlie Haden, Keith Jarrett, Paul Motian kategorisinde yayınlandı

>U2 Dünyayı Dolaşmaya Torino’dan Devam Ediyor

with 5 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 8 Ağustos 2010

TORİNO-Dünyanın en çok kazanan rock grubu U2, 360° turnesinin üçüncü ayağını İtalya’nın Torino kentinde Stadio Olimpico’da verdiği muhteşem bir konserle başlattı. Bono’nun rahatsızlığı nedeniyle turneye dokuz ay ara verildiği için, bu, aynı zamanda grubun 2010’daki ilk performansıydı.

İstanbul konserinin organizatörü Pozitif’in davetiyle, bir grup Türk gazeteciyle birlikte grubu canlı dinlemek üzere Torino’ya geldik.

U2, bu turnede stadyum konserlerinde kullandığı 4 bacaklı özel tasarımla büyük ilgi çekti. Bu tasarımı örümceğe benzetenler de oldu ama bence en iyi tanımı Bono yaptı: Ancak Gaudi tarafından tasarlanabilecek bir uzay istasyonunu andırıyor bu dev yapı.

Konserden önce basının sorularını yanıtlayan tasarımcı Willie Williams, amaçlarının U2 şovlarını dairesel bir yapıda mekanın her yerinden izlenebilecek şekilde sunmak olduğunu söyledi.

Sahneyi yakından görünce, Williams’ın neden U2 konserlerini futbol maçına benzettiğini anladım. Daha fazla izleyiciye ulaşıp daha yoğun bir etki yaratmak için yapılmış bu tasarım.

54 tonluk hareketli, kocaman bir silindirik ekrana grup üyelerinin canlı görüntülerini yansıtmak, gerçekten çok akıllıca. Hem devasa bir alanda binlerce kişiye aynı anda sesleniyorsunuz, hem de o mekandaki herkes sizi ufak bir salonda izlemişcesine etkileniyor.

Dönüştürülebilir LED ekran, hareketli köprüler, üzerine verilen ışığın rengini alan özel bir kumaşla kaplı ayaklar … Hepsinin müthiş etkileyici olduğu kuşku götürmez.

Ayrıca, U2’nun konserlerde başlattığı dev video ekranları geleneğinin artık günümüzde hemen her konserde yer aldığını düşünürsek, yeniliklerin öncüsü bir grubun yüksek teknolojiyi performanslarına taşıması da doğal.

Ancak tam da bu noktada iki yönlü bir tartışma başlıyor. Birincisi, müzikten daha çok sahneye odaklanılıyor; ikincisi de, bu tür görkemli tasarımların aşırı dozda karbon salımına neden olduğu bir gerçek…

BOWİE’Lİ AÇILIŞ

U2 elemanları sahneye David Bowie’nin “Space Oddity” adlı şarkısıyla çıkarak olağanüstü bir başlangıç yaptı.

Ardından sert gitar riffleriyle dikkat çeken yeni enstrümantal giriş parçası “The Return of the Stingray Guitar”, “Beautiful Day” ve “Magnificient” ile konserin ilk 15 dakikası çok dinamikti.

Get on Your Boots” ve “Mysterious Ways”den sonra Bono, ailem dediği grup üyelerini tanıtıp The Edge’in yaşgününü kutladı.

Aslında konser günü dünyada ilk atom bombasının atılışının 65. yıldönümüydü ama şaşırtıcı bir şekilde Bono’dan bu konuda bir yorum gelmedi…

North Star” ve “Glastonbury” adlı iki yeni şarkı seslendirdi grup. Belki de ilk kez dinledikleri için, izleyiciler, pek coşkulu karşılamadı bu şarkıları.

O coşkuyu yakalayanlarsa, “I Still Haven’t Found What I’m Looking For”, “Miss Sarajevo”, “With or Without You”, “Where the Streets Have No Name” ve “One” gibi eski şarkılar oldu.

The Guardian’da çıkan bir habere göre, bu turnede ortaya çıkan karbon miktarı, Mars’a gidiş ve dönüşü kapsayan bir seyahatte salınacak karbona eşitti. Stadyumdaki sponsor çadırının üzerinde ise “Blackberry Loves U2” yazıyordu…

Bütün bunları, Bono’nun sistemin simge isimleriyle yakınlaşan tavırlarını ben de eleştiriyorum.

Ama “Her şey bir yana, nasıl bir konserdi?” derseniz, yanıtım şu: Yaratıcılık sınırlarını çok üst bir düzeye çeken, teknik açıdan kusursuz, müthiş bir konserdi. Hayranı olun ya da olmayın; olanağınız varsa İstanbul’daki konseri kaçırmayın. Bu, müzikle teknoloji buluşmasının geldiği son noktadır. Sinemada “Avatar” neyse, canlı müzik performansında U2 360° turnesi de odur.

KONSERDEN İLGİNÇ NOTLAR:

* Biletleri 50, 90 ve 125 Euro’dan satılan Torino konserinde, 45 bin kişilik Stadio Olimpico’da fanatik U2 hayranları için güzel bir uygulama vardı. Sahne önünde 2500 kişilik bir alan sahne içi bilet alanlar arasından ilk gelenlere ayrılmış. Böylece konserlerde çok eleştirilen VIP uygulamasının doğurduğu rahatsızlık da aşılmış. Torino’da stadyumun önünde günler öncesinde çadır kurup bekleyen çok sayıda U2 hayranı gördük. Bono, konserden bir gece önce grubun bu sadık hayranlarına 80 kutu pizzayı bizzat dağıtarak güzel bir jest yaptı.

* Konserde ön grup olarak İngiliz rock grubu Kasabian sahneye çıktı.

* U2, en politik şarkısı “Sunday Bloody Sunday”e bu turnede yeni bir anlam yüklemiş. Bu defa bu şarkı aracılığıyla, İranlı protestoscuların mücadelesinden görüntüler ve sanatçı Sussan Deyhim’in Farsça bir şiiri eşliğinde, protestolar sırasında yaşamını yitiren Nida anıldı.

* Grubun Burma’daki özgürlük hareketine destek vermek için yaptığı “Walk On” adlı şarkıda ise, Burmalı muhalefet lideri Aung San Suu Kyi’nin görüntleri yansıdı ekrana.

* “One”dan önce Güney Afrikalı din adamı Desmond Tutu’nun ırk ayrımcılığına karşı yaptığı bir konuşmadan bölümler gösterildi, Bono’nun gitar çaldığı tek şarkı da buydu.

* Konserin en ilginç sürprizlerinden birisi, grubun “Amazing Grace”i çalması oldu.

*Moment of Surrender”dan önce Bono, daha iyi bir gelecek kurma adına gösterdiği çabalar için Bill Gates’e teşekkürlerini sundu.

* 2 saat 15 dakika süren konserde 25 şarkı çalındı.

* Bono, turnenin bir bölümünü ertelemesine neden olan bel rahatsızlığını aşmış gözüküyor. O kadar ki, bir ara sahneye yukardan sarkıtılan mikrofonun direğine tutunup havaya bile uçtu.

* U2’nun 1978’den bu yana menajerliğini yapan Paul McGuinness, konserden önce basın mensuplarıyla yaptığı söyleşide yeni albüm müjdesini verdi. Muhtemel prodüktörler arasında Brian Eno dahil birkaç ismin düşünüldüğünü öğrendik. Ünlü menajer, U2’nun 360° turnesi kapsamında bir yılda toplam 110 şov ve her konserde ortalama 60 bin izleyiciyle şu ana kadar yapılmış en büyük rock turnesine imza atacağını söyledi. McGuinness’in verdiği bilgiye göre, grup gelecek yıl Zoo TV turnesinin 20. yılında özel bir kutlama yapmayı da planlıyor.

* Sahne tasarımcısı Willie Williams’ın basına verdiği bilgiye göre, 180 ton taşıyabilen sahnede kullanılan çelik yapı 27.5 metre boyunda ve merkez sütunla 46 metreye ulaşıyor. Çelik yapının kurulması 4 gün; ekran, sahne ve prodüksiyon malzemelerinin kurulması 12 saat sürüyor. Williams, tasarım fikri için, Los Angeles Havaalanı’ndaki Theme Building’de 4 ayak üzerinde duran restorandan esinlenmiş ve bu yapıyı bir futbol sahasında hayal etmiş.

_

Written by zülalk

08 Ağustos 2010 at 16:09

Bono, David Bowie, The Edge, U2 kategorisinde yayınlandı

>Vitrindeki Albümler 30:

with 2 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 8 Ağustos 2010

HERBIE HANCOCK-The Imagine Project (Sony Music)

Caz piyanisti Herbie Hancock, 70. yaşını kutlarken barışa uzanan yolda küresel işbirliğinin gücünü gösteren bir albüm yapmak istemiş. Pop va cazı buluşturmak Hancock için yeni bir şey değil. Ancak bu albümde, Hindistan’dan Mali’ye, Kongo’dan Brezilya’ya uzanarak çok farklı kültürleri işin içine katmış.

Marcus Miller, Tinariwen, Dave Matthews, Pink, Chaka Khan, Anoushka Shankar, K’Naan ve Los Lobos’u bir araya getirmeyi herhalde ancak Hancock başarabilirdi…

10 şarkılık albüm, bir John Lennon klasiği “Imagine” ile açılıyor. Hancock’a bu parçada pop müzik şarkıcısı Pink ve R & B’nin sevilen sesi Seal’in düeti eşlik ediyor.

“Imagine” bugüne kadar sayısız kere cover’landı; ama bu dinlediğim en farklı versiyon. Şarkı, 2. dakikadan sonra Amerikalı neo-soul sanatçısı India.Arie, gitarist Jeff Beck, Kongolu grup Konono No 1 ve Malili müzisyen Oumou Sangare’nin de katılımıyla, bambaşka bir karaktere bürünmüş.

Bir başka ilginç cover, Peter Gabriel ve Kate Bush’un kusursuz düeti “Don’t Give Up” için yapılmış. Pink ve R & B’nin devlerinden John Legend‘ın düetinde, özellikle Pink’in performansı beni olumlu anlamda şaşırttı.

Bob Dylan’ın en sevilen şarkılarından “The Times, They Are A’ Changin’ ”, İrlanda geleneksel müziğinin popüler grubu The Chieftains ve vokalde Lisa Hannigan’ın mükemmel uyumuyla nefis bir yorum kazanmış.

Altı ayrı ülkede kaydedilen “The Imagine Project”, caz yönü geri planda kalsa da, sonuçta iyi bir pop albümü.

_

Written by zülalk

08 Ağustos 2010 at 15:45

>Vitrindeki Albümler 29:

with 4 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 1 Ağustos 2010

PAUL WELLER-Wake Up the Nation (Island Records)

Britanya’nın en önemli müzik ödüllerinden Mercury’nin bu yılki adayları arasında “The Modfather”ın yeni albümü de var. 70’lerin sonunda İngiltere’de mod akımını yeniden canlandıran en önemli isimdi Paul Weller. Efsanevi punk rock grubu The Jam’in vokalist ve gitaristi olarak ünlendi; 90’dan bu yana da solo kariyerini başarıyla sürdürüyor.

Mercury’nin 20’li 30’lu yaşlardaki genç adaylarının arasında onu görmek şaşırtıcı değil. The Jam’i de, ondan sonra kurduğu The Style Council’i de en parlak dönemlerinde bırakıp hep farklı müzikal arayışlara yöneldi Weller.

Bu arayışını solo çalışmalarında ve en son 2008 albümü “22 Dreams”de bir dereceye kadar tatmin etti. 10. solo albümü “Wake Up the Nation” ise, Weller’ı bu açıdan en fazla memnun eden çalışma olsa gerek.

Toplam 40 dakika süren albümdeki 16 şarkı, bazen saykedelik, bazen romantik, bazen de The Jam’i hatırlatacak kadar dinamik. 2 ve 3 dakikalık kısa parçalarla, rock’tan, pop’a, soul ve R & B’den caz’a, funk’tan folk’a kadar tam bir müzikal maceraya girişen Weller, ilginç bir şekilde albümde bütünlüklü bir sound yaratmayı başarmış.

Albümün en önemli özelliklerinden birisi, The Jam’in eski üyesi basçı Bruce Foxton’un 1982’den bu yana ilk kez Weller’la ortak bir çalışma yapması. Foxton’ın eşini, Weller’ın da babasını kaybettiği süreçte bir araya gelip eski soğukluğu unutmuş iki eski dost.

İlginç bir bilgi de, bu Weller’ın bu albümde, daha öhce hiç denemediği bir yöntemi uygulamış olması. Kayıtlara başlamadan önce hazırda Paul Weller’ın herhangi bir bestesi yokmuş. Ama daha önce de beraber çalıştığı ve bu albümün de prodüktörlüğünü birlikte yürüttüğü Simon Dine‘ın kendisine yolladığı bazı kısa parçalar ona ilham kaynağı olmuş ve bu şekilde stüdyoya girmişler. Şarkı sözlerini de son anda, melodilere ve daha çok ses uyumuna göre belirlenmiş. Yani bir şekilde şarkılar kendi yolunu kendisi bulmuş.

Albüme katkıda bulunan önemli isimlerden birisi de, My Bloody Valentine‘dan Kevin Shields. Shields, “7 & 3 is the Strikers Name” adlı şarkıya gitarıyla eşlik ediyor.

“Wake Up the Nation”, Mercury’yi alabilecek mi 7 Eylül’de göreceğiz. Ama şu kesin ki, bu albüm 52 yaşındaki Paul Weller’ın hâlâ ne kadar yaratıcı olduğunun iyi bir kanıtı. The Modfather’da daha çok iş var!

Written by zülalk

01 Ağustos 2010 at 20:56