Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for Eylül 2010

>Vitrindeki Albümler 37:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 29 Eylül 2010


RÖYKSOPP-Senior (Wall of Sound)

Norveçli elektronik müzik ikilisi Röyksopp, geçen yıl çıkan “Junior” albümünden kısa bir süre sonra “Senior” adlı yeni çalışmasını yayımladı.

Grup elemanlarının tanımına göre, “Junior”ın ilkbaharı duyumsatan kıpır kıpır dinamik sounduna karşılık, “Senior”, sonbahara uygun, içe dönük ve karanlık bir sounda sahip. İki albümün yansıttığı ruh hali arasındaki farkın bir nedeni, “Senior”un tamamen enstrümantal olması.

1998’den kurulduğu günden bu yana yaptığı çalışmalarla techno-pop, electro-pop, drum and bass, house gibi elektronik müzik türlerini son derece başarıyla buluşturdu Röyksopp.

Kimi zaman biri diğerinden ağır bassa da, melankolik ama dans edilebilir parçalarıyla akıllarda yer etti. Bu dördüncü albümde de yine melankolik atmosferden vazgeçmemişler, ama bu kez melodiler ancak slow dansa uyacak kadar yavaş.

“Senior”daki bu genel özelliğin dışına çıkan, temposu daha yüksek iki istisnadan söz etmek olanaklı.

Birincisi, “Junior”daki “Tricky Tricky”nin yeni versiyonu “Tricky Two“. O albümde The Knife ve Fever Ray‘den tanıdığımız Karin Dreijer’in mükemmel yorumuyla farklılaşan bu parça, bu kez tuşlu çalgıların belirgin kullanımıyla daha yumuşak bir hava kazansa da diğerlerinden ayrılıyor.

İkincisi de, ilk single “The Drug”.

Kanımca, ilk dinlenildiğinde insanı çarpacak kadar etkili değilse de, defalarca dinlendiğinde de bıkılmayacak kadar hoş şarkılarla dolu bir albüm “Senior”. Bunların içinde yaylıların öne çıkışıyla coşkusu giderek yükselen yedi dakikalık “The Fear”ın ayrı bir yeri var elbette.

The Drug’ın videosu:

Röyksopp – The Drug from thatgo on Vimeo.

Reklamlar

Written by zülalk

27 Eylül 2010 at 03:30

Fever Ray, Karin Dreijer Andersson, Röyksopp, The Knife kategorisinde yayınlandı

>Dinleyici konuştu, Tindersticks sustu…

with 2 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 22 Eylül 2010

Pazartesi akşamı İstanbul’un gözde konser mekanlarından Babylon’un sezon açılış konseri vardı. İngiliz alternatif rock grubu Tindersticks’i dinlemek üzere asma katın en önünde yerimi aldım. Konser yarım saat gecikmeli olarak başladığında salon tamamen doluydu.

Ancak konserlerdeki doluluk, ülkemizde insanların müzik dinlemeye geldiği anlamını taşımıyor. Geliyorlar, çünkü “Ben de oradaydım” demek istiyorlar; ya davetiyeleri var, bilet için para harcamamışlar ya da orada arkadaşlarını görüp sosyalleşmek istiyorlar.

Ne yazık ki Türkiye’de konser dinleyicisinden çok konser izleyicisi var. Sahneye baksa da konuşmaya devam eden, 1.5 saat susup müziğe kulak veremeyen, dünya çapında müzisyenlere kendilerini kötü bir yemekli gazinoda çalıyormuş gibi hissettiren bir kitle bu…

O kitlenin bir bölümü, o akşam Babylon’da da vardı. Onlar sürekli konuşup müziği bastırınca, grup konsantrasyon zorluğundan “Factory Girls” adlı yeni şarkıya defalarca giriş yapamayıp çalmaktan vazgeçti. Birileri konuşmayı kesmediği için, bizler de Tindersticks’in bugüne kadar yaptığı en güzel şarkılardan birisini canlı dinleme mutluluğunu yaşayamadık!

Ve sonunda vokalist Stuart Staples, o muhteşem bariton sesiyle şu uyarıyı yaptı: “Bizim için zor bir gece oluyor. Bazıları bilet alıp konsere gelir ve dinler, bazılarıysa dinlemez. Bu bir utanç. Duyarlılığınız için teşekkür ederiz…”

TERAPİ GİBİ KONSER

Gelelim Tindersticks’in performansına… Grup, yedi kişilik bir ekiple, sahneye saat 11’de çıktı ve başladı “Falling Down a Mountain”i çalmaya…

Perküsyon ve saksofonun estirdiği caz havasıyla ısınmışken, ardından yine son albümden “Keep You Beautiful” geldi. Bilinen depresif Tindersticks baladlarına göre hafif bir melankoli içeren bu iki şarkıyla giriş yapsalar da, hüzne geçişleri fazla uzun sürmedi. “Sometimes It Hurts” ve “Marbles”dan sonra, “Raindrops”la yitip giden aşkın peşine düştüler…

Çello ve akustik gitarın eşlik ettiği “She’s Gone”, kaybolan sevginin üzüntüsünü yansıttı. Zaman zaman Latin esintili “She Rode Me Down” gibi parçalarla tempo tutup hareketlendik. Ama hemen sonrasında, biten bir ilişkinin arkasından “Can We Start Again?” diye soran Staples’ın etkileyici yorumuyla çarpıldık.

Kapanışta son albümden indie-pop esintili “Harmony Around My Table”a alkışlarla tempo tuttuk. Grup sahneden ayrıldığında, konser sırasında dinleyicilerin saygısız tavrını düşününce, bis için geri geleceklerinden umutlu değildim. Ama ısrarlı alkışlar sonucunda geldiler ve “Before You Close Your Eyes” ve “No Man in the World” ile konsere noktayı koydular.

Gece 1’e doğru Babylon’dan çıkarken “Terapi gibi konserdi” diye geçirdim içimden. Sokaktaki itişmeden, ülkedeki kavgadan uzak, müzikle dolu birkaç saat yaşamıştık.

Aslında konser boyunca ayrılıktan, yalnızlıktan, ulaşılamayan aşktan söz eden şarkılar dinlemiştik. “Böyle terapi mi olur?” diyebilirsiniz… Ama bunu demeden önce, Tindersticks’in içtenliğini hissetmeli, yeteneğine tanık olmalı, Staples’ın olağanüstü güzellikteki sesini duymalı ve hüznün nasıl asil bir şekilde anlatılabileceğini dinlemelisiniz.

O zaman bunu sormayacağınıza eminim…

Written by zülalk

23 Eylül 2010 at 02:06

Stuart A. Staples, Tindersticks kategorisinde yayınlandı

>Vitrindeki Albümler 36:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 19 Eylül 2010

BLONDE REDHEAD-Penny Spakle (4 AD)

Alternatif rock grubu Blonde Redhead, kariyerinin 15. yılında yayımladığı “Penny Sparkle” adlı çalışmayla dümeni electro-pop’a doğru kırdı.

Grup, bu yıla kadar gitarın başrolü üstlendiği albümleriyle indie rock, “no wave” gibi türlerin önde gelen isimlerinden birisi olmuştu. Bu kez, daha yavaş tempolu, minimal enstrümantasyonla dikkat çeken, synth’lerin öne çıktığı bir albüm yapmayı tercih etmişler.

Bu sound farklılığı, Blonde Redhead için yeni ve takdir edilmesi gereken bir macera. Aslında Japon vokalist Kazu Makino’nun büyüleyici sesi ile İtalyan kardeşler Amedeo Pace ile Simone Pace’in birlikteliği de başlı başına müzikal bir macera…

Bu ekibe prodüksiyon ikilisi Van Rivers ve daha önce Fever Ray, Massive Attack, Bat for Lashes ile çalışan The Subliminal Kid’in katılımı da gerçekleşince, yeni albümde elektronik unsurların daha fazla kullanılmasına şaşırmamak gerek.

Şarkıları dinlerken Makino’nun sesi, sakin ama ruh hali sık değişen bir kadın izlenimi veriyor. Böylece, sonu hüsranla biten bir ilişkinin verdiği kırıklık, albüme son derece başarılı bir şekilde yansıtılmış.

Blonde Redhead’in bu albümdeki sounduyla The XX, Portishead gibi grupları hatırlattığı yorumları yapılıyor. Minimalist soundu ve yumuşacık vokalleri düşünülecek olursa doğru bir yorum bu. Ancak ben daha çok Bat for Lashes ile benzerlik hissettim.

Sonbaharı karşılamak için çok uygun, dingin bir güzellik sunuyor “Penny Sparkle”…

Written by zülalk

20 Eylül 2010 at 16:46

>Vitrindeki Albümler 35:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 12 Eylül 2010

INTERPOL- Interpol (Matador Records)

2000’lerde post-punk’ı yeniden canlandıran grupların başında gelen Interpol, grupla aynı adı taşıyan yeni bir albüm yayınladı. Genelde bir albümün böyle adlandırılması, grubun yıllar sonra yeniden ilk dönemdeki rotasına döndüğü şeklinde yorumlanır. Bu isim, ilk duyduğumda bende de aynı izlenimi yarattı.

Ayrıca Interpol’ün üç yıl önce anlaştığı büyük plak şirketinden ayrılıp, eski albümlerini çıkaran bağımsız Matador Records’a dönüşü de bu yönde bir ipucuydu.

Albümü dinledikten sonra, şunu söyleyebilirim ki, Interpol’ün böyle bir çabaya giriştiği açık. Peki başarabilmiş mi?

En azından albümün ilk yarısında başarmış. Albümün iki yarısı arasındaki farkın, şarkıların yansıttığı duyguların değişiminden kaynaklanıyor olması da muhtemel. Sözlere bakıldığında, bir ilişki çerçevesinde gelişen umutsuzluk, sona doğru daha çok hissediliyor.

Turn on the Bright Lights” (2002) ve “Antics”de (2004), kendine özgü karanlık rock sounduyla dikkat çekmişti Interpol.

Vokalist Paul Banks’in bariton sesi ve Ian Curtis’i andıran şarkı söyleme tarzı, Carlos Dengler’ın çarpıcı basıyla bütünleşirken, bir yandan da dinleyicileri depresif bir müziğe dansla eşlik ettirme hünerini göstermişti.

Dördüncü albümde bu hüner bir ölçüde etkisini yitirmiş sanki. Sound olarak çok radikal değişiklikler yok, dinlediğiniz anda “Bu Interpol” diyorsunuz; ama ilk iki albüm kadar hipnotize edici değil. Bazı şarkılarda, bas geri planda kalıp, piyano ve klavye öne çıkınca sound yumuşamış. Grubun sekiz yıl önceki daha sert havasına tutkunsanız, bu sizi pek hoşnut etmeyebilir.

Albümdeki “Barricade” adlı parçanın David Letterman şovdaki canlı versiyonunu aşağıda izleyebilirsiniz.

Interpol – Barricade (Live @ David Letterman) from Leif LaCroix on Vimeo.

Aynı şarkıya çekilen resmi video da burda:

Written by zülalk

13 Eylül 2010 at 19:38

Carlos Dengler, Ian Curtis, Interpol, Paul Banks kategorisinde yayınlandı

>PROTESTOLU, LİVANELİ KATKILI BİR U2 KONSERİ

with 3 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 8 Eylül 2010

Yıllardır “gelmiyorlar, gelmeyecekler” derken, sonunda geldiler. Rock grubu U2, pazartesi akşamı İstanbul’da dinleyicisiyle buluştu.

U2’yu ülkemizde ve bu turnede ilk kez görenler için beklentileri karşılayan bir konserdi. Ben bir ay önce Torino’daki konseri de izlediğimden, ister istemez bir karşılaştırma yaptım.

İstanbul konseri, Atatürk Olimpiyat Stadı’nın şehir merkezine uzaklığı, konformist Türk konser izleyicisinin biraz zahmeti göze alamaması, hafta içi bir güne ve ramazan ayına rastlaması gibi nedenlerle, kanımca beklenen sayıda seyirciyi toplayamadı. Türkiye’ye ilk kez gelen U2, dünyanın en büyük rock gruplarından birisi. Bilet fiyatları da uygun tutulmuştu ancak stadyumun önemli bir bölümü boştu…

Gece boyunca “Ah, bu konser İnönü Stadı’nda olsaydı” dedik durduk. Orada yapılsaydı, hem “The Claw” (pençe) denilen muhteşem sahne görkeminden bir şey yitirmeyecek, hem de tribünler dolu görünecekti. Mekan seçiminin doğru olmadığı açık. Umarım bir daha orada konser yapılma hatasına düşülmez…

U2’nun performansına gelince… Her zamanki profesyonelliklerini sergilediler.

Ancak böyle büyük grupların dünya turnelerinde birden fazla konseri izlemek pek doğru bir iş değil. Çünkü müzisyenlerin, her anı önceden belirlenen bir etkinliği sahnelemekte olduklarını görüyorsunuz. Tanık olduğunuz şey kusursuz da olsa, anlıyorsunuz ki sahnede hiçbir şey kendiliğinden gelişmiyor… Ne Bono’nun The Edge’e sarılması, ne de seyirciler arasından bir kızı sahneye çıkarıp dans edişi…

EGEMEN BAĞIŞ’A PROTESTO VE KÖPRÜ

Konserin İstanbul’a özgü yanları da yok değildi elbette. Bono, Boğaz’ın güzelliğinden söz ederken, kendisini İstanbul’a davet eden Egemen Bağış’a teşekkür etti. “Türkiye’de ilginç şeyler oluyor. Bir değişim yaşanıyor. Tüm dünyayı ilgilendiren bir değişim bu. Dün köprüyü Egemen Bağış’la geçtik” demesiyle stadyum “Yuh!” sesleriyle inledi.

Çıkan ses o kadar güçlüydü ki, Bono şaşkınlıkla, “Tamam, bundan sonra hiçbir politikacının adını anmayacağım. Köprüden söz edebilir miyim? Köprü harika” diyerek durumu düzeltmeye çalıştı.

Belli ki Bono, politikayla bu kadar ilgili bir müzisyen olmasına karşın, Türkiye’deki duruma pek hakim değil. Referandum öncesi bıçakla yarılmış gibi ikiye bölünen bir toplumda iktidardaki bir politikacıyı anmak, hiç akıllıca değildi…

Ayrıca bana göre, AKP’nin U2 konserine gösterdiği aşırı ilgi, Başbakan’ın mitingde Bono’yu kendi emellerine alet etme çabası, Dolmabahçe’de görüşmeler vs. bir kesimi gruba karşı soğuttu.

“U2’YA BİR HEDİYE”

Konserin en önemli anlarından birisi, sahneye Zülfü Livaneli’nin çıkmasıydı. Bono ve Livaneli, önce birlikte grubun “Mothers of the Disappeared” adlı şarkısını söylediler. El Salvador’daki sivil savaş sırasında çocukları öldürülen annelere adanan bu şarkı, bu kez İstanbul’da 1995’te gözaltında kaybolan Fehmi Tosun’a adandı.

Livaneli’nin “U2’ya bir hediye verelim” demesiyle, bütün stadyumun hep birlikte “Yiğidim Aslanım” adlı şarkıyı söylemesi, herhalde grup için de oldukça etkileyiciydi.

Bono’nun köprü hakkında söylediği şu sözler, Türkiye hakkında düşüncelerini de ortaya koyan ilginç sözlerdi: “Bu köprü, sadece dini olanla ve laik olan arasında, Batı’yı Doğu’ya bağlayan bir köprü değil. Geçmişi, geleceğe de bağlıyor.

Hakkında çok konuşulan ve daha da konuşulacak bir konser oldu. Torino konserinden daha az heyecanlı ve daha durgun olsa da…

Written by zülalk

08 Eylül 2010 at 10:18

Bono, The Edge, U2, Zülfü Livaneli kategorisinde yayınlandı

>U2’NUN YOLU İSTANBUL’A DÜŞTÜ

with one comment

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 5 Eylül 2010

6 Eylül, ülkemizde müzik dünyası açısından önemli bir tarih. Dünyanın en çok kazanan, en büyük rock gruplarından U2’yu ilk kez ağırlayacağız. Sonunda grubun yıllardır Türkiye’ye gelmeme nedeninin insan hakları ihlallerini boykot değil, para olduğu da bizzat Bono tarafından doğrulandı.

İnsan 360° turnesinde kullanılan sahneyi görünce, bu paranın miktarını tahmin bile edemiyor. Devasa bir pençe şeklindeki uzay istasyonunu andıran sahne tasarımı, teknolojik ve estetik açıdan gerçekten hayranlık uyandırıcı.

Bir ay önce Torino’daki konseri izledikten sonra aklıma iki soru takıldı: 1- Diyelim ki, bir başka grup aynı görkemli sahneyle turneye çıksa bu kadar ilgi görür müydü? 2-Çok basit bir sahne düzeni olsa, turne bu derece dikkat çeker miydi?

Yanıtlarım şöyle: 1-Aynı tasarımla konser verip U2 kadar ilgi görecek gruplar elbette var. Ama konseri canlı dinledikten sonra başarının sadece görsel özelliklerden kaynaklanmadığını anlayacaksınız.

2-Bu başarının ardında teknik üstünlüğün yanı sıra, U2’nun çok önemli bir özelliğinin de büyük payı var. Grubun ilk albümü “Boy”u çıkaran Island Records’ın kurucusu Chris Blackwell, bunu şöyle anlatır: U2, hep bir yerlere varmayı düşünür, varmış olduğunu değil. U2’nun en özel yanı bu.

Gerçekten de grubun kuruluş öyküsüne bakınca bu daha iyi görülüyor. Baterist Larry Mullen, Jr., daha 15’indeyken okul panosuna “Rock grubuna müzisyen aranıyor” duyurusu asmasa, The Edge, Bono ve Adam ilana başvurmasa, bugün U2 olmazdı.

Eğer hep varılacak yeni noktaları düşünmeselerdi, İrlanda’nın orta sınıf ailelerine mensup 15, 16 yaşındaki gençlerin bir heves gibi başladıkları bu macera, 34 yıl boyunca sürmezdi.

14’ünde annesini kaybeden Bono ile aynı acıyı 16’sında tadan Larry, otoriter babalarla baş etmek zorunda kalan iki gençtir. “Larry’nin hep söylediği gibi bir sirkin peşine takılıp kaçmıştık aslında” der Bono…

Ama yıllar içinde yaşamlarının bütün evrelerini birlikte yaşayan bu dört adam, hem karakter hem de müzik anlamında gelişip, dünyanın en iyi gruplarından biri olma yolunda sağlam adımlar attı…

Bugün herhangi bir rock grubundan daha fazla, toplam 22 tane Grammy kazanmış, dünya çapında 150 milyon albüm satmış, her dönem yeniliklere açık olmuş, şarkılarıyla insanların yüreğine dokunmuş efsane bir grup U2…

Aynı zamanda Afrika’ya yardım, açlığın, AİDS’in önlenmesi, 3. dünya ülkelerinin borçlarının silinmesi gibi meselelerde son derece aktif rol alıyorlar. Bono’nun bu çalışmalar sırasında dünya liderleriyle fazla samimi olması, Bush’u bile sevdiğini söylemesi, aşırı egosu sinir bozmuyor değil…

Bono, artık Larry’nin mutfağında prova yapan genç Bono değil. İlk dönemlerde etkilendiği punk rock mottosu “Sisteme karşı biz” anlayışının çağdışı kaldığına inanıyor; idealizme değil pragmatizme inanıyor. Sorunları sistemin içinde bir aktör olarak çözmeye çalışıyor. Bunları eleştirebiliriz ama iş müziğe gelince mikrofon onundur.

Edge, Adam Clayton, Larry Mullen ve Bono’nun ömürlerini adadıkları bu serüvenin yolu ülkemize de düştü. Kaçırılmayacak bir konser, tarihi bir şovdur.

ALTIN ÇAĞ: 80’lerin ortasından 90’ların sonuna

U2 kariyeri boyunca 12 stüdyo, 7 konser, 5 derleme ve 1 soundtrack albümü yayınladı. 1980 tarihli ilk albüm “Boy”, Bono’nun ilk gençlik sıkıntıları ve masumiyet üzerine yoğunlaşan şarkı sözleriyle dikkat çeker. Mistik ve ruhani konuları işleyen ikinci albüm “October”da (1981) ağır bir ciddiyet ve hüzün; daha ağır rock sounduyla öne çıkan 3. albüm “War”da ise (1983), öfke belirgindir. Bono, bu 3 albümün çıktığı dönemi U2’nun mizahsız dönemi olarak değerlendiriyor.

U2, her zaman farklı soundları müziklerinin içine enjekte etme cesaretini gösteren bir grup oldu. Bu çerçevede new wave, ambient, disko ve elektronika ile flört etmekten kaçınmadılar. Ambient’ın dahi ismi Brian Eno ile yaptıkları 4. albüm “The Unforgettable Fire” da bu anlayışın eseridir.

5. stüdyo albümü “The Joshua Tree”, genel bir kabulle grubun en başarılı çalışması olarak görülür. Zamanın sınırlarını aşan müthiş şarkıların yer aldığı çok güzel bir albümdür gerçekten de. Ancak benim favorim, Daniel Lanois ve Brian Eno prodüktörlüğünde yaptıkları bir diğer albüm “Achtung Baby”.

Blues-rock ve country etkisindeki “Rattle and Hum”a gelen eleştirilerden sonra, bir dönem yönünü alternatif rock ve dans müziğine çevirmişti U2. “Zooropa” ve “Pop”u da kapsayan o dönemin en iyi albümüdür “Achtung Baby”. Bono, bu albümün ruhunu kara güzellik diye tanımlıyor.

2000’li yıllarda daha klasik bir sounda sahip üç albüm çıkardı U2: “All That You Can’t Leave Behind” (2000), “How to Distmantle An Atomic Bomb”( 2004) ve “No Line on the Horizon” (2009). Bunların içinde en iyisi sonuncusu. Şu bir gerçek ki, 80’lerin ortasından 90’ların sonuna kadar olan dönem, U2’nun müzikal açıdan altın çağıydı.

BONO: “BEYAZ ZENCİLERİZ BİZ…”
(Müzik yazarı Michka Assayas’ın “Bono’nun Odasında” adlı kitabından)

U2’nun bunca yıl nasıl ayakta kaldığını ve grup içi dinamiklerin nasıl işlediğini merak edenlere Bono şu yanıtı veriyor: Ben rezil bir gitaristim, hatta piyanoda durumum daha da rezil. Yakınımda çok yönlü bir müzisyen olarak sıra dışı yeteneğe sahip Edge olmasaydı, durumum çok ümitsizdi. Larry ile Adam olmasa, o melodilerin hiçbiri ortaya çıkamazdı.

Bono’nun annesinin ölümünden sonra babası ve ağabeyi ile sorunlu bir ilişkisi oldu. “How to Distmantle an Atomic Bomb” adlı albümde sözü geçen atom bombasını babasının metaforu olarak kullandı. “Sometimes You Can’t Make It On Your Own” (Bazen Tek Başına Beceremezsin) adlı şarkıyı da, ona hayal kurmayı yasaklayan babasına veda için yazdı.

Grup ilk kurulduğunda üyelerin hiçbiri gerçek anlamda müzik yapmayı bilmiyordu. Hatta Adam Clayton, tek nota bile basamazken profesyonel bir görüntü çizip blöf yapmış.

Bono, beyazların hakim olduğu rock’n roll dünyasına tamamen aykırı bir duruşları olduğunu, buna destek veren bir menajer ve plak şirketiyle çalıştıklarını söyleyip İrlandalıları “Beyaz zencileriz biz” diye tanımlıyor.

-Grubun içinde şu espri dönüyormuş: Edge davul çalmak ister, Bono gitar… Larry şarkı söylemek ister, Adam ise sadece bas çalmak ister!

-2002’de Time dergisi “Bono dünyayı kurtarabilir mi?” başlığıyla çıkmıştı. Bir rock yıldızı olarak Bono’nun egosunun tavan yaptığı hep yazılıp çizildi. Kendisinin bu konuda söylediği şu söz ilginç: Suya bakıp da aksini görebilmek için bir dereceye kadar narsizm gerekli.

-Grup ilk kurulduğunda yedi kişiydi. Bilinen dört üyenin yanı sıra, Edge’in kardeşi Dick Evans ve Larry Mullen’ın arkadaşları Ivan McCormick ile Peter Martin de o sırada “Feedback” adını taşıyan grubun elemanıydı.

-Edge, lisede Bono’dan bir sınıf geride ve eşi Ali’nin sınıfındaydı. Bono, o yıllarda Edge ile tanışmadan önce onları koridorlarda kollarının altında plaklarla gezerken görürmüş.

Written by zülalk

05 Eylül 2010 at 12:37

>Vitrindeki Albümler 34:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 5 Eylül 2010

IRON MAIDEN-The Final Frontier (EMI)

Heavy metal’in en büyük gruplarından Iron Maiden, dört yıl aradan sonra 15. stüdyo albümünü yayımladı. “Altı üyesi de 50’sini aşmış, 30 yıllık etkileyici bir kariyerle zirveye ulaşmış bir grubun yapacağı farklı bir iş kalmış mıdır?” diye düşünenler olabilir. Ama bu albümü dinledikten sonra Iron Maiden’a ancak şapka çıkarılır.

Bir heavy metal hayranı olmadığım halde dinlemekten her zaman zevk aldığım ender gruplardan birisi Iron Madien. “The Final Frontier” adlı yeni çalışmada, her şeyden önce grubun onca yıla karşın hâlâ çok büyük bir tutku ve heyecanla albüm yapmaya devam ettiğini görüyorsunuz.

Her biri büyük emek ve zaman gerektiren on şarkı var albümde. Beş tanesi sekiz dakikayı aşan, uzun soluklu, üzerinde çok düşünülüp uğraşıldığı belli olan parçalar bunlar. Daha giriş parçası “Satellite 15… The Final Frontier” ağır gitar riffleriyle başlar başlamaz, albümden yansıyan his bu.

Belki soloların fazla uzun tutulması bir eleştiri konusu olabilir. Ancak ben albümün canlı performanslarda çok etkileyici bir sound yaratacağını düşünüyorum. Özellikle albümün en iyi şarkısı “Isle of Avalon”un konser versiyonunu dinlemek için sabırsızlandığımı belirtmeliyim.

Tema olarak yine ölüm, savaş, insan doğasını konu edinen şarkılar, albüm boyunca yeryüzünde ve uzayda geçen bir maceraya dönüşmüş. Toplam 77 dakika süren “The Final Frontier”, grubun bugüne kadar yaptığı en uzun, aynı zamanda en enerjik ve en dikkate değer çalışmalardan birisi.

Albüm için hazırlanan resmi video aşağıda.

http://www.metalinjection.net/tv/flvplayer.swf

Written by zülalk

05 Eylül 2010 at 10:41

Iron Maiden kategorisinde yayınlandı