Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for Aralık 2010

>Vitrindeki Albümler 50:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 26 Aralık 2010

THE ORB FEAT. DAVID GILMOUR-Metallic Spheres (Columbia)

Avrupa’da ekim ayında yayımlanan “Metallic Spheres”in ülkemizde çıkışı aralık ayını buldu. Biz Türkiye’de dinlemekte geç kaldık ama kuşkusuz 2010’un en iyi albümlerinden birisi. Ambient/house türünün yaratıcı topluluğu The Orb’un Pink Floyd’un efsanevi gitaristi ve vokalisti David Gilmour’la buluşması zaten başlı başına heyecan verici bir olay.

Aslında Gilmour ve The Orb daha önce de işbirliği yapmıştı. Pentagon’un bilgisayar sistemine izinsiz girmekle suçlanan Gary McKinnon’a yardım amaçlı projede bir araya gelmiş ve Graham Nash’ın “Chicago” adlı parçasının ambient yorumuyla dikkat çekmişlerdi.

The Orb, Gilmour’la bu çalışmanın ardından, geçen yıl bir jam session sırasında yeniden buluştu ve bu muhteşem albüm ortaya çıktı.

Yaklaşık 50 dakikalık “Metallic Spheres”, “Metallic Side” ve “Spheres Side” olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Her ikisi de beşer parça içeren bölümler bir bütün olarak, olağanüstü bir atmosferik sound yaratıyor.

Gilmour’un elektro ve “lap steel” gitarda sergilediği yetenek, The Orb’dan Alex Paterson’ın klavye ile turntable ve Youth’un (Martin Glover) bas gitar ile klavyede yarattığı seslerle buluşunca, ortaya Pink Floyd albümlerindeki saykedelik havayı hatırlatan büyüleyici bir ambient çalışması çıkmış.

Belki bir eleştiri olarak, “Gilmour’un gitarının daha fazla öne çıkmış olmasını dilerdik” diyenler çıkabilir. Ancak sonuçta bu bir The Orb albümü. Gilmour gibi bir dehanın katkısı ise, bana göre, albümün en fark edilir yanı.

Ambient hayranı değilseniz bile, Gilmour’un büyüleyici gitarını bir kez daha dinlemek için bu albümü kaçırmayın. Albümün The Orb ile uzun zamandır işbirliği yapan Simon Ghahary tarafından tasarlanan kartoneti ve farklı bir estetik yansıtan grafik tasarımları ise gerçekten görülmeye değer.

Written by zülalk

26 Aralık 2010 at 15:36

>Vitrindeki Albümler 49:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 19 Aralık 2010

DAFT PUNK- Tron: Legacy Soundtrack (Walt Disney Records)

Walt Disney’in merakla beklenen bilimkurgu filmi Tron: Legacy’nin soundtrack albümü, Fransız elektronik müzik ikilisi Daft Punk’ın imzasını taşıyor.

Tekno, house ve disko müziği karıştırıp yarattıkları “French house” sounduyla tanınan ikili, filmde de bir gece kulübünde DJ’lik yaparak rol alıyor.

Bir bilimkurgu filminin müziklerini yapmak için daha uygun bir isim düşünmek zor doğrusu. Hem müzikleriyle hem de canlı performanslarında kullandıkları robot kıyafetleriyle bunun için tam biçilmiş kaftan Daft Punk.

Orijinali 1982’de çekilen filmin o dönemdeki soundtrack albümü Moog synthesizer ile gerçekleştirdiği elektronik müzik çalışmalarıyla tanınan Amerikalı besteci Wendy Carlos tarafından yapılmış ve doğal olarak synthesizer soundu öne çıkmıştı.

Daft Punk ise, filmin bu yeni versiyonu için, şaşırtıcı bir şekilde çok daha az elektronik öğeye yer vermiş. Düzenlemeleri ve orkestrasyonu Joseph Trapanesein yaptığı soundtrack, 100 kişilik bir orkestra ile yorumlanan daha akustik bir sounda sahip.

O kadar ki, eğer müziği Daft Punk’ın yaptığını bilmeseniz, bunu tahmin etmeniz zor. Hatta zengin orkestrasyonu duyunca, “Hans Zimmer mi yaptı acaba?” diye düşünmeniz bile mümkün. Ancak “The Son of Flynn” ve “Arena” adlı parçalardaki elektronik-akustik karışımları da sizi şüpheye düşürecektir.

Toplam 22 parçalık albümde, dinler dinlemez “Bu Daft Punk!” diyebileceğiniz üç parça var: “Derezzed”, “End of Line” ve kapanış jeneriğinde yer alan “Tron Legacy”. Nitekim grup, albüm için ilk resmi videoyu da “Derezzed” adlı parçaya çekti.

İkilinin yaratıcılık sınırlarını çok zorladığı bir çalışma olmasa da, albümün filmin içinde kaynayıp gitmemesini, ayrıca zaman ayrılarak dinlenmesini dilerim. Çünkü her şeyden önce, klasik müzik ile elektronik müziği oldukça başarıyla bütünleştiriyor.

Özellikle belirtilmesi gereken bir nokta, orkestradaki yaylılarla synthesizer’ların uyumu. Filmi izlerken hayranlık verici bu uyumun farkına varmak olanaklı olmayabilir. O nedenle sadece müziğe odaklanmak için soundtrack albümü ayrıca dinlemek gerekir.

Sonuçta “Tron: Legacy”, belki Daft Punk’ın bildiğimiz sounduna hayran olanları çok hoşnut etmese de, kanımca, gruba yeni hayranlar kazandırabilecek bir albüm.

Written by zülalk

19 Aralık 2010 at 14:05

Daft Punk, Hans Zimmer, Joseph Trapanese, Wendy Carlos kategorisinde yayınlandı

>Melissa Auf der Maur Salon’u tutuşturdu!

with one comment

> Melissa Auf der Maur‘un cuma akşamı Salon’da verdiği konser umduğumdan da iyiydi. Kendisini 2004 yılında New York’ta Curiosa Festivali’nde izlemiş ve sahnedeki enerjisinden etkilenmiştim.

Bu defa ikinci albümü “Out of Our Minds“ın tanıtım turnesi kapsamında ülkemize de uğradı. Konserden önce prodüktörlüğünü yönetmen Tony Stone ile birlikte üstlendiği, albümle aynı adı taşıyan kısa filmi gösterildi. 28 dakikalık bu film, geçen yıl Sundance Bağımsız Filmler Festivali’nde de yer almıştı.

Yaklaşık yarım saat gecikmeyle saat 22:30’da gösterim başladı. Melissa Auf der Maur ile yaptığım röportajı daha önce bu blogda yayınladığım için ayrıntısıyla film üzerinde durmayacağım. ( Röportajı buraya tıklayarak okuyabilirsiniz. )

ESTETİK KALİTE, ÇARPICI GÖRSELLİK

Ancak şunu söylemek isterim; Güney Vermont’ta ormanlık bir alanın içinde çekilen OOOM, çok ilginç bir konuyu müthiş bir estetik kaliteyle işlemiş.

Sanatçının kendisinin söylediğine göre, zamanda seyahat konusuna odaklanan film, “birbirine koşut bir şekilde ortaya çıkan iki enerjinin hayali atmosferine giriş için bir davet. Filmde akılla kalp arasındaki ikilik keşfediliyor.”

Filmdeki görsellik öylesine çarpıcı ki, gösterim bitince keşke bir daha izlesek diye düşündüm. Tabii bu arada biz filmi izlemeye çalışırken yine bağıra çağıra konuşanlar da eksik değildi… (28 dakika susup film izleyemeyenler için ne demeli sizce?)

Saat 23:10’da OOOM projesi için hazırlanan bir tanıtım filmi yansıdı perdeye. Ardından biz videodaki görüntülerin etkisiyle ekrana takılıp kalmışken, Melissa ve ekibi gözüktü sahnede.

Aşağıda videolarını da koyduğum bu dakikalarda mekan ve sahne tamamen karanlıktı; giderek beliren bir kırmızı ışığın arasından Melissa gitarıyla ortaya çıktığında Salon’da büyük bir tezahürat duyuldu.

Bu kadar ufak tefek bir kadının, ağır bir gitarı büyük bir yetkinlikle kaldırıp cayır cayır çalışı gerçekten etkileyici. Sahnedeki hakimiyeti ve dinleyiciyle kurduğu diyalog bakımından da usta rock yıldızlarına verilecek 10 puanı hak ediyor Melissa. Ekibin tümünün siyah kiyafetleri ve sol yakalarına kırmızıyla işlenmiş M harfi de, Melissa’nın görüntüye verdiği önemin sonucu olsa gerek.

Ama büyük rock yıldızlarının kasıntı hali hiç yok onda. Dinleyicilere konsere geldikleri için teşekkür edecek kadar mütevazı.

ENERJİK VE KEYİFLİ BİR KONSER

Bir ara sahneye Melissa’nın özel anonsuyla Norveçli bir saksofoncu geldi. İstanbul’da konser vereceklerini duyunca ekibe eşlik etmek istemiş. İyi ki de etmiş; olağanüstü bir saksofon performansı duyduk böylece.

Hem dinleyiciler hem de tahmin ediyorum ki müzisyenler açısından oldukça doyurucu, çok enerjik ve keyifli bir konserdi. Hani bazı konserlerde sahnedeki müzisyenlerin kendilerini çaldıkları müziğe tamamen adayıp yapabileceklerinin en iyisini ortaya koyduklarını hissedersiniz; bu da o konserlerden biriydi.

Şu kesin ki, Melissa Auf der Maur, OOOM albümüyle kendisini solo müzisyen olarak kanıtladı. Vokalde bas gitarda olduğu kadar iddialı değilse de, altı yıl önce gördüğümden bu yanda performans kalitesinin daha da geliştiğini söyleyebilirim. Yolu açık olsun!

Melissa Auf der Maur ve ekibi sahneye çıkmadan önce gösterilen tanıtım videosu. (Bu videoda arka planda sürekli bağrışıp gülüşenlerin çıkardığı gürültüyü duyabilirsiniz.)

melissa auf der maur from zülal on Vimeo.

Sahneye ilk çıktıkları an. (Video biraz karanlık başlıyor ama sonrası izlemeye değer.)
http://www.twitvid.com/player/SDHZX

Written by zülalk

18 Aralık 2010 at 21:14

Melissa Auf der Maur kategorisinde yayınlandı

>Bu konser ateşli olacak!

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 16 Aralık 2010

Rock müziğin başarılı kadın müzisyenlerinden Melissa Auf der Maur, 17 Aralık’ta İstanbul’da bir konser verecek. 38 yaşındaki Kanadalı sanatçı, Hole ve The Smashing Pumpkins gruplarında bas gitarist olarak yer aldı, aynı zamanda profesyonel bir fotoğrafçı.

Ben kendisini 2004 yılında New York’ta Robert Smith‘in düzenlediği Curiosa Festivali’nde canlı dinleme olanağı bulmuştum. İlk solo albümünü yayımladığı yıldı; sahnedeki enerji düzeyinin yüksekliğine tanık olunca, “Bu işin arkası gelir” demiştim. İkinci albüm için uzun süre ses çıkmadı ama beklenen haber bu yıl geldi.

Aradan geçen zamanda bu yeni albümü yapmak için “Out of Our Minds”da (OOOM) farklı bir yöntem izledi Melissa. Müziğini, çizgi roman ve film gibi farklı sanat dallarıyla buluşturan bir projeye dönüştürdü. Albümden esinlenerek çekilen kısa film, geçen yıl Sundance Film Festivali’nde yer aldı.

Melissa Auf der Maur ile röportaj yapma olanağı çıkınca, kendisine zaten bildiğimiz The Smashing Pumpkins ve Hole yıllarını sormayı düşünmedim. Özellikle disiplinlerarası sanat yaklaşımıyla yaptığı ikinci albüm çalışmaları üzerine odaklandım. OOOM’ın yaratım aşamasında müziğin görseli, görselin müziği etkileme süreci bana çok ilginç geldi. Çünkü bu süreci anlarsak, albümün içerdiği müziği de doğru yorumlayabileceğimizi düşünüyorum.

Daha çok müzik çalışmalarınızdan tanınıyorsunuz. İkinci solo albümünüz birçok sanat dalını kapsayan bir projeye nasıl dönüştü?

Çocukken Montreal’de harika bir sanat okuluna gittim. Orada görsel, işitsel ve performans sanatlarında eşit ağırlıkta eğitim vardı. Liseden mezun olunca üniversitede fotoğraf dalında çalıştım, daha sonra da bir barda DJ’lik yaparken kendi müzik grubumu kurdum. Bütün bu tutkular, benim için başından beri aynı derecede önemli oldu. Hole’a katılmam önerildiğinde, ki bütün zamanımı müzik yapmaya ayırabileceğim milyonda bir karşıma çıkabilecek bir fırsattı; diğer her şeyi bir süre durdurmak zorunda kaldım. Hole, The Smashing Pumpkins ve ilk solo albümümü de kapsayan bu süreci geride bıraktığımda, köklerime dönme vaktinin geldiğini biliyordum. İkinci solo albümümü yazmaya başladığım andan itibaren, kendi kendime bir söz verdim ve bütün ilgi alanlarımı tek bir projede bütünleştirme kararı aldım.

“İNSAN İÇİNDE VAR OLAN BİR SOUND İLE DOĞAR”

Bu projeye başlamadan önce nasıl bir sound elde etmek istediğinize dair net bir görüşünüz var mıydı, yoksa biraz da akışına göre mi şekillendi?

Ben, insanın içinde varlığını sürdüren belli bir sound doğduğuna inanıyorum. Onu rüyalarınızda ve ilk gençliğinizde duyuyorsunuz. Benim soundum da uzun zamandır iç benliğimde yaşıyor ve okuldaki eğitimle, yaptığım çalışmalarla ve dinlediğim diğer müziklerle gelişimini sürdürüyor. OOOM, ilk albümden bu yana doğal bir evrimleşme şeklinde gelişti. Hangi sesin benim için doğru olduğunu biliyorum. Bu, sadece onu arayıp bulma meselesi. Derinleştikçe daha çok gelişiyor. Örneğin, ben şarkı yazma tekniğimi ilerletmek için bilinçli bir tercihte bulundum. İlk albümümün tümü gitar üzerinde klasik rock riffleriyle yazıldı. Bu albümde de o şekilde yazılan şarkılar var; ama bunun yanı sıra piyano, bas gitar, davul ve autoharp üzerine yazılanlar da var. Sonuçta bas gitarist olduğum için, beni en çok hoşnut edenler de onlar. Ancak bas gitarla şarkı yazmanın yolları çok net değil. O nedenle yeni yollar arıyorum ve bu beni istediğim şarkıya ulaşma duygusuna daha da yaklaştırıyor. Albümdeki sesler konusunda ise, evet, gitar soundunun nasıl olması gerektiğine dair kesin fikirlerim var. Sanki suyun altından duyulan sesler gibi, flanger ve phaser’larla elde edilen sesler… Gitar bölümlerinin çoğu bu şekilde yazıldı.

Yeni albümü yaparken bunun dışında şarkı yazım sürecinde farklı ve olumlu bir değişim oldu mu?

Piyano, gitar ve bas üzerinde çalışmanın dışında, şarkıları yazmaya ara vermek, en büyük değişimi yarattı. Zorunlu bir araydı bu; çünkü albüm çalışmalarımızın tam ortasında plak şirketi, müzik endüstrisindeki eski modelin çöküş sürecine girdi. Şirketteki herkes bir günde işten kovuldu ve çok sayıda sanatçının sözleşmesi iptal edildi. Aslında bu tam da benim istediğim şeydi; ancak albüm üzerindeki haklar konusunda uzun süreli bir dava süreci başladı. Müzikteki geleceğim belirsizdi; her şeye ara vermeye karar verdim. Şans eseri tam o sırada yönetmen Tony Stone’la tanıştım ve OOOM’un film versiyonu için işbirliği yaptık. Bir yıl kadar çalıştık bunun için. 28 dakikalık bir film olsa da, tümüyle bütün prodüksiyonu biz yaptık, finansman ikimiz tarafından karşılandı. Güney Vermont’ta ufak bir barakada kalarak, ormanın içinde çektik filmi. Bütün prodüksiyon güneş enerjisi kullanılarak yapıldı. Film üretmek, tamamen başka bir amosferde işbirliği yapmak, olabilecek en iyi şeydi. Bu sürecin sonunda bütünüyle yenilenmiş bir şekilde albüm çalışmalarına döndüm ve aldığım ilhamı müziğe yansıttım. Ayrıca da albüm üzerindeki yasal haklarımı da elde ettim!

Albümün adını “Out of Our Minds” koymanızın özel bir anlamı var mı?

Kesinlikle! Bu dinleyici ve seyirciye bir davettir. Diyoruz ki; “Zihninizin dışına doğru, kalbinizin içine doğru yönelin. Kalplerimiz nicedir orada yanıbaşımızda duruyor…” Bu, özel bir ifade; bütün projenin özünü ortaya koyan parça.

ZAMANDA SEYAHAT HAKKINDA DÜŞSEL BİR FİLM

Bu projede uyguladığınız disiplinlerarası sanat yaklaşımının ne gibi avantajları oldu?

Duyguları aktarmak için daha çok araca ve insanlarla iletişim kurmak için daha fazla fikre sahip olduk. Projeyi açıklamak için alternatif yollar elde ettik. Söylemimize derinlik kazandırabildik. Tek bir tıkla indirilebilecek ya da internette tek bir sayfaya sığdırılabilecek olan bir içerikten daha fazlasını vermek istedik. Müziği çevreleyen daha derin bir dünya kurmak istedik. Bu projeyi tanıtmak için son 1.5 yıldır seyahat ediyorum. Tek bir projeyle, film festivallerine, çizgi roman ve bilim kurgu fuarlarına, çağdaş sanat müzelerine, rock barlarına ve müzik festivallerine konuk oldum. Bu benim için olağanüstü bir şey. Başka yaratıcı çalışmalar yapan gruplardan davetler aldım; bütün bunlar insan ve sanatçı olarak hayatımı zenginleştiriyor.

Albümün görsel versiyonlarının dinleyicinin hayal gücünü sınırlayabileceği yönünde bir endişeniz oldu mu hiç?

Bu çok iyi bir soru! Hayır, bu konuda endişelenmedim; görseller de kendi içinde yoruma oldukça açık. Benim istediğim, şarkının yansıttığı duyguyu yakalayan bir film yapmaktı. Filmi de şarkıyı yaptığım aynı yöntemle yaptım.

Filminizin ana öğeleri bir ormandaki kadın, ağaç, bir Viking ve bir kamyon. Birbirlerine kanla bağlanan bu öğeler arasındaki öyküyü şekillendirirken, müziğin dışında sizi ne etkiledi?

Bu zamanda seyahat hakkında düşsel bir film…Her şey albüme adını veren şarkıdaki nakarat kısmından geliyor. Birbirine koşut bir şekilde ortaya çıkan iki enerjinin hayali atmosferine giriş için bir davet bu. Akılla kalp arasındaki ikiliği keşfediliyor: Ağaçla balta, kadınla kamyon, cadı ile Viking arasında da bu ikilik var…

MÜZİKTE HER ZAMAN DAHA FAZLA GİZEM OLACAK…”

Aynı zamanda çalışmaları önemli dergilerde yayınlanan profesyonel bir fotoğrafçısınız. Şarkı yazarken hayalinizde beliren bazı manzaralar, görüntüler ya da sahneler size ilham veriyor mu?

Evet, belli atmosferler hayal ediyorum. Bu nedenle bu albümün etrafında gelişen bir film yapmak istedim.

Bana göre, bir karşılaştırma yapmak gerekirse, müziğin kendi başına yarattığı hayali atmosfer, görsel olandan çok daha güçlü. Sizin açınızdan OOOM albümü ile bundan uyarlanan çizgi roman ile film arasında böyle bir karşılaştırma yapmak olanaklı mı?

Evet, müzikte rüya benzeri erişilmez bir sihir var. Film ve çizgi romanda bunu elde etmeye çalıştım. Ne var ki, müzikte her zaman daha fazla gizem var olacak…

“HOLE’A GERİ DÖNMEME GEREK YOK AMA YENİDEN BİR ÇALIŞMA YAPMAK HOŞ OLUR”

Geçen yıl kendinizi Courtney Love ile ruh kardeşi gibi hissettiğinizi söylediniz. Gelecekte Hole ile birleşme olasılığı var mı yoksa solo çalışmalarınıza devam mı edeceksiniz?

Hole, bir şekilde yeniden birleşmiş durumda. Love’ın kararı, sanırım onun geçmişe değil geleceğe bakma arzusuyla ilgili. Geçmişimiz ortada, o geçmiş nedeniyle de daima ruhen bağlı olacağız. Gruba tekrar dönmeme gerek yok ama Hole ile geçirdiğim dönemden gurur duyuyorum. Bir noktada durup tekrar bir çalışma yapmak da hoş olur. Tura çıkmasak bile, bir best of çalışması, video, fotoğraf, röportaj ya da bir performans olabilir. Gelecek ne getirecek göreceğiz…

İstanbul’daki canlı performansınızla ilgili nasıl bir beklenti içine girelim?

Tamamen kalpten ve içten gelen bir ateş!

“Out of Our Minds” adlı şarkının videosu:

_

Written by zülalk

16 Aralık 2010 at 09:09

>Vitrindeki Albümler 48:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 12 Aralık 2010

CYNDI LAUPER-Memphis Blues (Naive Records)

Cyndi Lauper’ı 1985 yılında “Girl Just Want to Have Fun” ve “Time After Time” hitleriyle tanıdık. O dönemin punk görünümlü, rengarenk saçlı, sıradışı pop yıldızıydı.

Aynı yıl ilk albümü “She’s So Unusual” ile “En İyi Yeni Sanatçı” kategorisinde Grammy aldı, zaman içinde kazandığı ödüller, filmler ve albümlerle pop ikonu haline geldi.

Ama aradan geçen yıllar onu da değiştirdi; artık 57 yaşında ve yıllardır yapmak istediği albümü yaptığını söylüyor. Yanlış anlaşılmasın; hala yerinde duramayan, sahnede kıpır kıpır bir müzisyen kendisi.

Ancak bu defa, iki yıl önceki elektronik dans albümü “Bring Ya to the Brink”ten sonra farklı bir kulvara girmiş. “Memphis Blues”, adından da anlaşılacağı gibi, klasik bir blues albümü.

Doğrusu ben Lauper’ı pop şarkıcısı olarak hep sevdim ama 57’sinde blues’a yönelmesini de alkışla karşılıyorum. Çünkü her zaman onun sesinin blues için çok uygun olduğunu düşündüm.

Sesine çok yakışan şarkıları usta bir ekiple yorumlamak için Memphis’de kamp kurmuş Lauper. Yanına Allen Toussaint, B.B. King, Jonny Lang, Kenny Brown, Charlie Musselwhite, Ann Peebles gibi caz dünyasının ünlü yeteneklerini alınca, ortaya çok keyifli bir albüm çıkmış.

Blues deyince doğal olarak insanın aklına hemen hüzünlü şarkılar geliyor. Ancak Cyndi Lauper’ın sesi, albüme farklı bir renk katmış; çoğu şarkıda tempo tutmakla yetinmeyip dans edesi geliyor insanın.

Albümde özellikle anılması gereken şarkılardan birisi “Wild Women Don’t Have the Blues“. 1924 tarihli bu Ida Cox bestesi, güçlü feminist mesajıyla yıllardır birçok şarkıcının ilgisini çekti ve defalarca cover’landı.

Lauper da, uzun zamandır uğrunda desteklediği LGBT (Lezbiyen, Gay, Biseksüel ve Transseksüel) hakları mücadelesini anmak için bu şarkıyı yeniden yorumlamış. Ancak ilginç bir şekilde, bu versiyon albümde yer almıyor; şarkı, albümü piyasaya çıkmadan önceden sipariş edenler için yapılan özel basım cd’lere konulmuş.

Avrupa’da eylül ayında çıkan albüm, ülkemizde A.K. Müzik tarafından yeni yayımlandı. 2010’u uğurlarken güzel bir blues albümü dinlemek isteyen herkese tavsiye ediyorum bu albümü.

Bu arada bir bilgi olarak da şunu söyleyelim: Prodüktörlüğü Scott Bomar ile birlikte Lauper’ın kendisinin üstlendiği “Memphis Blues”, 2010 Grammy ödüllerinde “En İyi Geleneksel Blues Albümü” dalında aday gösterildi.

Bu sanatçının kariyerindeki 14. Grammy adaylığı. Bakalım 11. albümüyle yakaladığı bu adaylık ona ikinci Grammy’yi getirecek mi?

_

Written by zülalk

12 Aralık 2010 at 14:26

>These New Puritans live performance @ Salon-7.12.2010

leave a comment »

>These New Puritans’ın geçen haftaki İstanbul konseri dinleyicilerin bir kısmında hayal kırıklığına neden oldu.
Ben de onlardan biriyim. Grubun “Hidden” albümünü beğenerek dinliyorum ve daha önce albümü dinlerken böyle bir tespitim olmadı.

Konserde vokalin çok cılız kalması, ses sisteminden kaynaklanmıyordu. Daha önce aynı mekanda birçok konser dinlemiş birisi olarak böyle bir sorunla ilk kez karşılaştım. Ayrıca perküsyon oldukça güçlüydü; diğer seslerse bir sorun yoktu.

Şu bir gerçek ki, bazı gruplar konser grubu değildir; canlı performansları ile albüm kayıtları arasında farklar olabilir. Bana göre These New Puritans, en azından o gece iyi bir performans ortaya koyamadı. 1 saati bulmayan konserde dinleyici ile iletişim de kuramadılar ama kanımca en önemli sorun vokalde… Düşünsenize böyle bir müziğin ardında güçlü bir ses olduğunu…

Konsere gelmeyenler için aşağıdaki video bir fikir verebilir. Kısa bir video ama konserde duyduğumuz ses aynen buydu.

These New Puritans from zülal on Vimeo.

Written by zülalk

11 Aralık 2010 at 09:20

These New Puritans kategorisinde yayınlandı

>Interpol, yeni isimlerle aynı güçte

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen

AMSTERDAM- Indie rock severlerin baştacı Interpol’ü, 2010 turnesinde Amsterdam’da canlı dinleme olanağı buldum.

Ülkemizde henüz konser vermeyen ve büyük merakla beklenen gruplardan biri Interpol. Çok sayıda hayranı var ve bu yıl çıkan albümü de grubun müzikal çizgisi hakkında bazı tartışmaları gündeme getirmiş durumda.

2000’li yıllarda post-punk’ın yeniden canlanmasında çok büyük katkısı oldu Interpol’ün. O dönemde New York’ta kurulan grup, indie rock camiasında hızla hayran kitlesini genişletti. Aradan geçen zamanda dört stüdyo albümü yayınladılar. Özellikle ilk iki albümleri, “Turn on the Bright Lights” ve “Antics”, o kadar başarılıydı ki, ardından gelenler onlar kadar büyük övgüler almadı.

Son albümün kaydından sonra, bas gitarist ve klavyeci Carlos Dengler’ın gruptan ayrılması ve Interpol’ün bağımsız plak şirketi Matador’u bırakıp büyük plak şirketi Capitol Records ile anlaşması, grubun farklı bir yöne doğru gideceği yorumlarına neden oldu.

Bu yılki turnede Interpol’ü görmek, gerçekten sahneye yansıyan bir değişiklik olup olmadığını anlamak bakımından önemliydi. Ben, grubu 2004 yılında New York’ta The Cure’un solisti Robert Smith’in düzenlediği Curiosa Festivali’nde de dinlediğim için, ister istemez iki performansı karşılaştırdım.

AÇILIŞ SURFER BLOOD’DAN

Amsterdam’ın en büyük konser salonlarından biri olan 6000 kişilik Heineken Music Hall, o gece tamamen doluydu.

20’li, 30’lu ve 40’lı yaşları kapsayan çok geniş bir hayran grubu var Interpol’ün. 40’lı yaşlardaki hayranlar, konserin başlamasına yakın gelip koltuklarda oturmayı tercih etse de; 20’li yaşlarında olanlar için durum farklıydı. Sahne önünde yer kapmak isteyenler, insanın adeta yüzünü kesen soğuk rüzgara karşın kuyrukta bekleşiyordu.

Gecenin açılışını indie rock sevenlerin yakından tanıdığ, Floridalı indie rock grubu Surfer Blood yaptı. Yarım saatlik kısa ama doyurucu performanstan çıkardığım sonuç, grubun, özellikle açık hava festivallerine hareket katacak bir isim olacağı yönünde.

Konser için salonun kapılarına asılan duyuruda Interpol’ün sahneye 21.30’da çıkacağı belirtilmişti. Tam o saatte ışıklar karardı, duman makinesi son hızda çalışırken siyah takım elbiseler içinde beş müzisyenin gölgeleri belirdi. Müziği her zaman karanlık olan bir grubun ruhunu yansıtmak için çok uygundu bu görüntü…

AYNIYIZ VE ANTICS’İ AŞAMADIK…

Interpol’ün konser için yaptığı şarkı seçimi de ilginçti. O akşam çalınan 18 parçadan sadece 5 tanesi (“Success”, “Summer Well”, “Barricade”, “Lights” ve “Try It On”) yeni albümdendi. Geri kalan 13 şarkının içinde ağırlıklı olarak 7 parçayla “Antics” albümü yer aldı.

Bana kalırsa, bundan şu mesajı almak olanaklı: Büyük plak şirketine de geçsek, Carlos gruptan ayrılsa da, yeni albüm öncekiler kadar beğenilmese de, biz aynıyız ve haklısınız; hala “Antics”i aşamadık.

Belli ki Dengler’ın yerini doldurmak pek kolay olmamış Interpol için. Onun yerine bu turnede bas gitarda David Pajo, klavye ve geri vokalde Brandon Curtis olmak üzere iki müzisyen eşlik ediyor.

Paul Banks’in ve grubun konserde şarkı aralarında teşekkür etmekten başka dinleyiciyle özel bir iletişimi olmuyor. Bu durum, geçen yıllar içinde değişmemiş. Son derece ciddi bir şekilde sahneye çıkıyor, şarkılarını çalıyor ve gidiyorlar…

1.5 saatlik konserden sonra şunu söyleyebilirim: Grubun 2004 ile 2010 canlı performansları arasında bir gerileme yok. Interpol, Paul Banks, Sam Fogarino ve Daniel Kessler’den oluşan çekirdek kadroyla, en azından sahnedeki gücünden hiçbir şey yitirmemiş.

Konserde çalınan şarkılar sırasıyla söyle:

Success
Say Hello to the Angels
Narc
Lenght of Love
Summer Well
Rest of My Chemistry
Slow Hands
C’mere
Untitled
Barricade
Take You on a Cruise
Lights
PDA
Try It on
Not Even Jail

— Bis

The Lighthouse
Evil
The Heinrich Maneuver

Written by zülalk

06 Aralık 2010 at 21:31