Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for Mayıs 2011

Vitrindeki Albümler 69:

leave a comment »

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 29 Mayıs 2011

MOBY-Destroyed (Little Idiot)

Moby’nin 10. stüdyo albümü, kendi çektiği fotoğraflardan oluşan bir kitapla birlikte ortak bir konsept oluşturacak şekilde yayımlandı. Uzun yıllardır çalışmalarını yakından izlediğim bir müzisyen kendisi. Punk rock’la başlayıp ambient’a uzanan, rave partilerinde DJ’lik yaptığı günlerin ardından uluslararası ün kazandığı döneme varan sıradışı bir kariyeri var Moby’nin. Kimsenin bilmediği, röportaj yapmak için plak şirketinin gazeteci bulamadığı bir müzisyenken dünyaca tanınan, gazetecilerin röportaj için sırada beklediği bir yıldız haline geldi.

Bana göre bugüne kadar yaptığı en iyi albüm, punk rock ve ambient şarkıların alışılmadık birlikteliğinden oluşan 1996 tarihli “Animal Rights” olsa da, bu albüm ona başarı getirmedi. Kariyerinde büyük çıkışı, Amerikalı folklor araştırmacısı, müzikolog Alan Lomax’ın bir araya getirdiği eski kayıtları farklı türlerle bir arada sample olarak kullandığı 1999 tarihli “Play” ile yakaladı.

O dönemde Mute Records’ın kurucusu Daniel Miller’ın kendisine yardım olsun diye albüm anlaşması yaptığını, “Play”in ilgi göreceğini hiç düşünmediklerini söylüyor Moby. Nitekim ilk yayınlandığında pek dikkat de çekmedi. Ne zaman ki akıllıca bir pazarlama stratejisiyle albümdeki her parça uluslararası bir firmanın reklamında kullanılmak üzere lisanslandı, bütün dünya “Play”i duydu. Ondan sonrası önlenemez bir yükseliş oldu. Play, 10 milyondan fazla satarak Platin statüsüne ulaştı.

Ne var ki, müziğinin reklamlarda kullanılmasına izin verdiği için çok eleştirildi. Daha önce yaptığım röportajlarda Moby’e bu konuyu sordum. “Geçmişte müziğinizin reklamlarda kullanılmasına izin verdiğiniz için epey eleştirildiniz. Belki müziği duyurmak için etkili bir yol, ama sistemi kullandığınız sürece o da sizi kullanıyor…” dediğimde şu yanıtı verdi: “Doğrusunu söylemek gerekirse, içimde yaşattığım o eski punk rockçı, büyük ticari kuruluşlara para vermektense her zaman onlardan para almanın daha akıllıca olduğunu düşündü…

Play’in başarısından sonra New York’un yeraltı kulüplerinde DJ’likten bir anda “celebrity” konumuna gelmişti Moby. Röportajlarında hep bu dönemin hedonistik tarafından söz ediyor. Sürekli dünyayı turladığı, içki ve uyuşturucuya boğulduğu o yıllarda sırasıyla “18”, “Hotel”, “Last Night”, “Wait For Me” adlı albümleri yayımladı.

“Play”in ardından gelen “18”, piyano ve yaylıların öne çıktığı ambient sounduyla en iyi satan albümlerinden birisiydi. Fazlasıyla pop’a kaçan, ticari gayenin baskın olduğu “Hotel” bu zincirin en zayıf halkası oldu.

70’lerin disko soundundan etkilenen “Last Night”, Moby’nin yeniden dans pistlerine dönüşü olarak kutlandı.

Arkasından gelen “Wait For Me”de dingin vokal kullanımıyla daha olgunlaşmış bir soundla karşılaştık. Aynı zamanda bu albüm, Moby’nin uzun zaman sonra Mute Records’dan değil, kendi plak şirketi Litte Idiot’tan albüm yayınladığı ilk çalışması oldu. Yine de bütün bu albümlerin hiçbirisi olağanüstü büyük bir başarı gösteren “Play”in gölgesinden kurtulamadı. (Burada belirtmek isterim ki, kanımca Play, 1990’lı yılların en iyi albümlerinden biriydi. Ancak şu da var ki, albümün 2000’de bir box set içinde çıkan “Play B-Sides” kayıtları beni ondan daha çok etkiledi.)

Aradan 2 yıl geçmeden bu kez yine Little Idiot etiketiyle “Destroyed” çıktı. Moby’nin albümü tanımlamak için kullandığı slogan benzeri bir ifade var: “Gece 2’den sonra boşalan şehirler için müzik” diyor. Çünkü albümdeki şarkıları turnede olduğu sırada otel odalarında yazmış. Gece yarısından sonra derin bir sessizliğe gömülen, tanımadığı bir şehirde uykusuzluğa yakalanmış bir müzisyen ne yapar? Farklı tercihler olabilir belki ama Moby oturmuş odasında şarkı bestelemiş. Little Idiot’tan çıkan bu ikinci çalışma da, “Wait For Me” çizgisinde, Moby’nin ticari kaygılardan uzaklaşıp tamamen kendi iç dünyasına döndüğü, duygusal bir deneyimi yansıtıyor.

Bir kenttten diğerine yapılan yolculuklar sırasında havaalanları ve otel odalarında geçen bu zaman diliminin getirdiği yalnızlık duygusu hakim albüme. Nitekim kapak fotoğrafı da New York La Guardia Havaalanı’nda çekilmiş. Elektronik panoda sadece “Destroyed” yazısının göründüğü beyaz koridor tam bir soyutlanma görüntüsü sunuyor. Fotoğraf kitabının da aynı şarkılardaki gibi insanlara değil mekanlara odaklanmış olması müzikle aynı ruhu yansıtıyor. Tek istisnası, konserler sırasında Moby’nin çektiği dinleyici kitlesinin fotoğrafları. Hepsi aynı yöne doğru bakan, kendinden geçmişcesine dans eden insan topluluğu, herhalde turların en güzel yanı olsa gerek.

Albümün soundu açısından şunu belirtmek gerekir. Moby, ustası olduğu bağımlılık yaratan hüzünlü ambient soundu yeniden yakalamış. Deneysel atmosferik müzikten hoşlananlar hayal kırıklığına uğramayacak. 70 ve 80’lerin elektronik müziği, ambient ve klasik müzik etkisindeki enstrümantal parçalar albümde çoğunlukta. Albümün bir önceki “Wait For Me”den farkı, oradaki akustik yapının burada daha çok elektronik lehine değişmesi. Drum machine, vocoder loop ağırlıklı olarak kullanılmış. Moby’nin diğer ambient çalışmalarında olduğu gibi yine yaylılar baskın. (Bu arada Moby, dünyanın en büyük drum machine koleksiyonuna sahip olduğu iddiasında.)

Büyük bir kısmı enstrümantal parçalardan oluşan “Destroyed”da Moby, sadece new wave esintili “Blue Moon”, Bowie-Eno etkisini yansıtan “The Day” ve enerjik sounduyla diğerlerinden ayrılan “After” adlı şarkıların vokallerinde yer alıyor. Diğer şarkılarda Emily Zuzik, Inyang Bassey, Joy Malcolm ve Anna Maria Friman vokalleri üstlenmiş.

15 parçanın yer aldığı albümde beş parça 5 dakikadan daha uzun. Elektro gitar, piyano ve synth ağırlıklı melodinin sürüklediği “Lacrimae”, 8.05’lik süresiyle en uzunu. Çok açık ki, radyolarda çalınsın ya da herkese hitap etsin, çok satsın diye artistik tercihlerinden ödün vermemiş Moby.

“Rockets”, ilk dinleyişte beni en çok çeken parçalardan birisi. Afrikalı Amerikalı Inyang Bassey’in sesinin parçaya kattığı duygu ve melodinin kırılgan melankolizmiydi herhalde bu etkilenmenin nedeni.

Bir de “Stella Maris”ten söz etmek isterim. Moby, bu parçada 12. yüzyıl kilise müziğini yorumlayan Norveç’in Grammy adayı üçlüsü “Trio Mediaeval” grubunun albümünden etkilenmiş. Yaylılar için yeni bir düzenleme yapmış ve albümde vokalde yer alan Norveçli Anna Maria Friman’la şarkıyı yeniden kaydetmiş. Ortaya çıkan yeni kayıt, Ortaçağ döneminin insanı nefessiz bırakacak güzellikteki örneklerini andırıyor. Hiç eskimeyecek, hep masum kalacak bir saflığı anlatıyor sanki…

Görüldüğü gibi “Destroyed”da birbirinden farklı sesleri ve yapıları barındıran şarkılar var. Kimisi bu durumu albümün bir bütünlükten yoksun olduğu şeklinde yorumlayabilir. Hatta ilk dinleyişte albüme ısınamayanlar olabilir.

Bense albümü dinledikten sonra kendimi şu soruyu sorar buldum: Destroyed”, Moby’nin turdaki uykusuzluk ve yalnızlaşma deneyimlerinin ürünüyse, dürüst davranıp, güzel müzik dinlemekten başka hiçbir şeyi umursamayan bir müzik sevdalısı olmanın yarattığı acımasız zevki hissettiğimi itiraf etmeli miyim? Bencilce gelebilir ama yanıtım “Evet”. “Destroyed”, uykusuzluk ve yalnızlaşmaya karşı şükran duymama neden olan albümlerden birisi…

Written by zülalk

29 Mayıs 2011 at 12:47

Brian Eno, David Bowie, Moby kategorisinde yayınlandı

Interpol, İlk Kez İstanbul’da

leave a comment »

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 25 Mayıs 2011

2011 yazının konser ve festival bolluğu içinde en heyecanla beklenenlerden birisi, 1 Haziran’da Küçükçiftlik Park’ta gerçekleşecek olan Interpol konseri.

Interpol, New York’ta 1997’de kurulduğundan bu yana, albümlerindeki karanlık sound ve çarpıcı şarkı sözleriyle sadık bir hayran kitlesi edindi. Geçen yılın sonlarına dördüncü albümleri tamamlandıktan hemen sonra bas gitarist Carlos Dengler’ın gruptan ayrılması, Interpol’ü sarstı ama onun yerini iki yeni üyeyle doldurdular: Slint ve Tortoise gruplarındaki çalışmalarından tanıdığımız Dave Pajo (bas) ve The Secret Machines’den Brandon Curtis (klavye ve geri vokal).

Ancak kısa bir süre sonra, 2011 Şubat ayı sonunda Pajo’nun da gruptan ayrıldığı duyuruldu. Bu defa onun yerine Animal Collective‘den bildiğimiz Brad Truax (bas gitarist) geldi. Son 1.5 yıl içinde iki tane bas gitaristini kaybetmiş olsa da, Interpol şu anda yeni üyelerle yoluna devam ediyor.

İstanbul’da verecekleri ilk konser öncesinde grubun gitarist ve geri vokali Daniel Kessler’la söyleşme olanağı bulduk.

Bir süredir dördüncü albüm için turdasınız. Neredesiniz şu anda? Tur nasıl gidiyor?

Evet, şu anda New Orleans’tayız. Daha sonra batıya doğru gideceğiz. Her şey iyi gidiyor.

Interpol’ü ilk kez 2004’te New York’ta Curiosa festivalinde canlı dinlemiştim. İkinci kez de Aralık 2010’da Amsterdam’da dinledim. Gruba iki yeni üye katılmasına karşın, sanki uzun yıllardır birlikte çalıyor gibiydiniz. Ben dinleyici olarak böyle bir izlenim edindim ama siz sahnede nasıl hissediyorsunuz?

Bu, herhangi başka bir ilişkide de söz konusu olduğu gibi, insanlar arasındaki kimyayla ilgili. Bize eşlik eden üyelerle yıllardır arkadaş olduğumuz için kolay oldu bizim açımızdan. Oldukça rahatız konserlerde.

Büyük olasılıkla bu soru size daha önce çok sorulmuştur ama ben de sormadan geçemeyeceğim. Bas gitarist Carlos Dengler’ın gruptan ayrılışı çok konuşuldu. Dengler’ın şarkı yazımında yaptığı katkıları düşünecek olursak, Interpol’ün müziği açısından nasıl bir etki yaptı bu ayrılık?

Bir gruptan kim ayrılırsa ayrılsın dinamiği etkilenir elbette. Carlos’un varlığı gruba önemli bir katkıydı. Ama Carlos bildiğiniz gibi hayatında yeni bir yolu tercih etti; bir rock grubunda yer almaktansa ailesine daha fazla zaman ayırmak istiyor. Onun ayrılışından sonra, biz de tamamen yeni bir rota belirlemedik doğrusu. Tanıdığımız, bildiğimiz insanlarla yola devam ettik.

Bu turda konserlerde sizin açınızdan sahne performansınızda gerçekleşen en olumlu değişiklik ne oldu?

Bu devamlı değişen bir durum. Bu yıl Amerika’nın en büyük festivallerinden birinde Coachella’da konser verdik. Video ekrandan gösterilen imajlar kullandık. David Lynch ile bu konuda bir işbirliği yaptık. Bunların hepsi çok heyecan verici ve olumlu gelişmeler.

Yaptığınız çalışmaları değerlendirirken sizin için hangisi daha önemli: Hayranların ve eleştirmenlerin görüşleri mi yoksa yaratıcılığınızı ortaya koyduğunuz çalışma hakkındaki kendi düşünceniz mi?

Ben hayranlarla eleştirmenleri aynı cümlede anmazdım. Hayranlar çok daha önde gelir. Ama bence yapılan her işte insanın öncelikle kendisini mutlu etmesi önemli. Çünkü ortaya çıkan şey sizi temsil ediyor. Eğer bu sizi memnun ediyorsa, insanlara da onu gururla sunar ve mutlu olursunuz. Sizi mutlu eden şey, hayranlarınızı da mutlu edecektir. Elbette bu bütün dinleyicileri kapsamaz ama biz bu mantıkla hareket ediyoruz. Grubu kurarken de bu anlayış içindeydik. Eğer şanslıysanız, insanların çoğu yaptığınız işten hoşlanacaktır. Dünyadaki en iyi grup olmayabiliriz ama gerçekten müziğe karşı tutkumuzu hiç kaybetmedik. Albümler hakkında abartılı bir şekilde gururlanmadık; sadece yapmak istediğimiz müziğe odaklandık. İlk albüm hakkında çıkan yazıları da okumadım. O yazılarda inanmamı gerektirecek bir şey olduğunu sanmıyorum.

Albümler hakkında yazılan eleştirileri hiç okumuyor musunuz?

Hayır, hiçbirini okumuyorum; olumlu olanları bile…

İlk albümün başarısından sonra, diğer üçünü yaparken hayranlarınızın yüksek beklentileri nedeniyle kendinizi baskı altında hissettiniz mi?

Hayır, hissetmedik. Ben, ilk albümün ardından çok iyi albümler yapabildiğimizi düşünüyorum. Kuruluşumuz ve ilk performansımız 1997’de gerçekleşti. İlk albüm Ağustos 2002’de çıktı. Bu süre içinde çok sayıda hayran edinip belli bir kitleye hitap edebilme şansımız oldu. Aynı zamanda bütün o yıllarda bizim için tek önemli faktör dinleyici oldu. Kimsenin bize ilgi göstermediği yıllardı. Söylemek istediğimiz şeyi söyledik ve bundan hoşlananlarla yolumuza devam ettik. Birilerinin beklentisini gerçekleştirme gibi bir amacımız yoktu. Bizi biz yapan bu tavrımız, grubun dinamiklerinden biridir. Önce kendimizi mutlu eder ve bunu yaparsak mutlaka birilerinin de bundan hoşlanacağını düşünürüz.

Geçen yıl çıkan albümünüz “Interpol”, bazı hayranlarınız tarafından diğer albümler kadar heyecanla karşılanmadı; Interpol soundunun bu albüme eskisi kadar güçlü yansımadığı söylendi. Bununla ilgili bir değerlendirmeniz var mı?

Benim en beğendiğim albümlerden birisi… Bence oldukça da gelişmiş bir soundu var. Ancak şu var ki, günümüzde albümlere bütünüyle değer verilmiyor, birçok kişi tek tek şarkıları dinleyip onlara odaklanıyor. Oysa tümüyle dinlenip sindirilmesi gerekir. Birileri sürekli bana gelip, “Bu benim Turn on the Bright Lights’ım değil” şeklinde konuşuyor. Ancak ben bu tip değerlendirmeleri yerinde bulmuyorum. Bir albümü dinleyip anlamak zaman ister; ilk dinleyişte yargılamak bana göre değil.

Peki sizce neden birçok kişi “Turn on the Bright Lights”a tutkuyla bağlı kaldı? Bunun nedeni üzerinde düşündünüz mü?

Bence rock’n roll’un doğasıyla ilgili bu. İlk duyduğunuz, ilk yaptığınız her şey sizin için daha özeldir. Ben, o albümün diğerlerinden daha iyi olduğunu düşünmüyorum. Gerçekten… Elbette “Turn on the Bright Lights”ı ben de seviyorum; ama sadece daha iyi şarkılar içerdiğini ya da daha iyi bir prodüksiyona sahip olduğunu düşünmüyorum. Bu doğru değil. Bazı gruplar zaman içinde gelişebilir ya da gerileyebilir ama ben albümleri kendi içlerinde değerlendiriyorum. Bizim durumumuzda ise, “Turn on the Bright Lights”ın birçok insan için ilk olmasının verdiği bir ayrıcalığa sahip olduğuna inanıyorum.

Dördüncü albümün adını “Interpol” koymanız, müzik dünyasında “temellere geri dönüş” diye yorumlandı. Buna bir yanıtınız var mı?

O yoruma katılmıyorum. Biz, Interpol’ün müzikal temellerini zaten bugüne kadar yaptığımız albümlerle ortaya koyduk. Belli bir soundumuz var; yön değiştirmiş değiliz ki geriye dönelim. Sadece albümü yaparken daha iyi bir isim önerisi yoktu. Diğer albümlerin isimleri oldukça uzundu. Bu defa kısa bir isim olsun istedik.

”Interpol” albümüyle birlikte Capitol Records’tan sonra yine ilk plak şirketiniz Matador Records’a döndünüz. Bu iki plak şirketiyle çalışmak arasında ne gibi farklar oldu?

Capitol Records’la da sorun yoktu. Eğlenceli bir dönem geçirdik orada, yeni arkadaşlar edindik. Çok dostça davrandılar bize. Birçok grup bir plak şirketiyle birkaç yıl çalışıp sonra da onlarla düşman haline geliyor. Ama bizim için Capitol’da sıkıntılı bir durum olmadı. Sözleşme bitince yine Matador’la anlaştık. Uzun zamandır tanıdığımız insanlar var orada. Sonuçta her ikisiyle de çalışmak güzel bizim için.

Interpol’ü farklı kılan özellikler sorulunca, birçok kişi, belirgin karanlık soundun yanı sıra, sahnedeki kusursuz görüntünüzü de sayıyor. Konserlere sürekli takım elbiseyle çıkmanız, Interpol’ün algılanışında ne kadar etkili sizce?

Birbirimizi bir şekilde bulmak ve müzik yapmaya başlamaktan başka bizi biz yapan bir faktör olduğunu sanmıyorum. Bunların hepsi şans eseri oldu; bunun dışında üzerinde konuşup tasarladığımız herhangi bir şey yok. Sahne kıyafetleri tamamen rastlantı. Müzik dışında bizi temsil edecek bir özelliğimiz yok.

Paul Banks bir kere, “Bizim için bir üniforma gibi o kıyafetler” demişti. Bunun, grubu işe giden insanların giydiği üniforma gibi konsere hazırladığını söylemişti…

Bu üzerinde konuşup tartıştığımız bir konu değil. Grubun konserlerinde ya da CD’lerinde kullandığımız görsellerden, ışıktan söz edersek, onlar başka. Onların her biri müzikle ilgili olarak önceden tasarlanıyor ama sahne kostümlerinde öyle bir birliktelik konusunda anlaşılmış değil. Ayrıca bana göre grup üyeleri oldukça farklı giyiniyor.

Interpol’le ilgili itiraz ettiğiniz bir değerlendirme daha var. İnsanlar sizi post-punk’ı yeniden canlandıran gruplardan biri olarak görüyor ama siz “Bugüne kadar post-punk albümü yapmadık” diyorsunuz…

Bu değerlendirme bir tür iltifat olarak görülebilir. Ancak biz hiçbir zaman “böyle ya da şöyle bir albüm yapalım” şeklinde bir hedef koymadık kendimize. Farklı müzikal geçmişleri olan insanlar olarak bir araya gelip sevdiğimiz müziği yapmaktı tek amacımız. Asla önceden belirlenmiş bir tasarlama olmadı. Ama insanlar herşeyi etiketlemeye eğilimli.

Geçen yıl Kuzey Amerika turnesinde U2 öncesinde sahneye çıktınız. O dev pençenin altında çalmak nasıl bir histi?

Oldukça eğlenceliydi. Daha büyük bir dinleyici kitlesine karşı çalıp şarkılarımızı dinletme olanağı bulduk. Gerçekten iyi tepkiler aldık. Gelecek ay da İstanbul’da olacağız! Çok heyecanlıyız konser için.

Written by zülalk

25 Mayıs 2011 at 09:27

Yıldızların Altında Marianne

leave a comment »

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 23 Mayıs 2011

İstanbul’da her günü kaçırılmayacak konserlerle dolu, festival gibi bir haftayı cumartesi gecesi Marianne Faithfull’la sonlandırdık. 2008’de ilk kez Babylon’da canlı dinlediğimde, bazıları çatallaşan sesi yüzünden artık eskisi gibi şarkı söyleyemediğini düşünse de, ben çok zevk almıştım.

Bu defa İstanbul Modern’in bahçesinde arkada İstanbul Boğazı ve gemi görüntüleri, gökte yıldızlar ve havada kuşlar eşliğinde dinledik Faithfull’u. Ancak ocak ayından beri müzenin bahçesindeki konserlerde alkollü içki yasaklanmış. O yüzden keyfimizi bir kadeh şarapla renklendiremedik; çay, kahve içtik…

Rock müziğin efsane sesi Faithfull, 65 yaşın verdiği olgunluk içinde, yine siyah ceket ve pantolondan oluşan sade giyimiyle, açıklanan konser saatinden sadece 10 dakika gecikmeyle karşımızdaydı. Açılış parçası, bu yıl başında çıkan albümüyle aynı adı taşıyan “Horses and High Heels”ti.

Faithfull’a albümde de eşlik eden Doug Pettibone ve MC5’dan tanıdığımız Wayne Kramer (gitar) gibi yetenekli müzisyenlerin yanı sıra sahnede çok sağlam bir grup vardı. Rory McFarlane (bas), Martyn Baker (bateri) ve akordeon, saksofon, piyano, klavye gibi birçok aleti çalan, aynı zamanda Faithfull’ın müzik direktörü Kate St John konserin kalitesinde önemli pay sahibiydi.

Son albümden “Why Did We Have To Part”ın ardından canlı dinlemeyi en çok beklediğim şarkı geldi. Faithfull’un “The Gutter Twins”in “The Stations” adlı parçasına yaptığı cover’ın albümdeki kadar mükemmel bir versiyonunu dinledik.

Bu arada konserdeki dinleyici kitlesinin bilinçli tavrını da vurgulamak gerek. Bu durum Marianne’in de dikkatini çekmiş olmalı ki, “Müziğe yoğunlaşıyorsunuz!” diyerek teşekkür etti.

Faithfull’un her şarkıyı ayrı ayrı sunuşu, onlar hakkında kısa bilgiler aktarışı, konseri bir anlamda onun geçmişinde yolculuğa dönüştürdü. “There’s a Ghost”u Nick Cave ile yazdığını, “Prussian Blue”nun bir dönem yaşadığı Paris’e duyduğu sevgiyi anlattığını, “That’s How Every Empire Falls”da Amerika’ya pek de sevgi duymadığını, “Incarceration of a Flower Child”ı Roger Waters’ın elinden zorla aldığını, “As Tears Go By”ı Mick Jaggerve Keith Richards’ın onun için yazdığını, “Strange Weather”ı ise Tom Waits’in ona yazdığını söyledi.

Kimi zaman elleri ceplerinde, kimi zaman müzisyenlerin sololarında sandalyeye oturup dinlenerek, kimi zaman da bir sigara yakarak sahnede oldukça rahat göründü Faithfull. Sigara içtiği için pişmandı; Londra’ya dönünce hipnotizma yöntemini deneyip bırakacağını söyledi.

Kalabalığın içinden bağırarak şarkı isteğinde bulunanları Babylon konserinde olduğu gibi kibarca susturmasını bildi: “Bu yaşa geldim. Ne çalacağımı bilmediğimi düşünmüyorsunuzdur değil mi? Güvenin bana.

Konserin ilk yarısında ağırlıkla yeni albümden çalarken, ikinci yarıda herkesin heyecanla beklediği eski parçalara döndü. “Sister Morphine”den sonra ezan başlayınca bir an durdu, ne yapacağını bilemedi; sonra kalabalığa sorup onay alınca devam etti.

Broken English” ve John Lennon bestesi “Working Class Hero”yu söylerken sesi çok güçlü çıkıyordu. Baktı ki şarkıyı söyleyenler var, “Bu şarkı hâlâ canlı değil mi? Kuşaktan kuşağa geçiyor mu?” diye sordu. “Evet!” yanıtını alınca keyiflendi: “Sizler iyi çocuklarsınız!

Konserde çalınan şarkıların listesi:

1-Horses and High Heels
2-Why Did We Have to Part
3-The Stations
4-There is a Ghost
5-Crane Wife
6-Prussian Blue
7-Back In Baby’s Arms
8-Going Back
9-That’s How Every Empire Falls
10-Sister Morphine
11-Sing Me Back Home
12-Broken English
13-As Tears Go By
14-Working Class Hero
15-Incarceration of a Flower Child
Bis
16-Lucy Jordan
17-Strange Weather

Written by zülalk

23 Mayıs 2011 at 12:04

Yeni Vokalistiyle Hooverphonic

with one comment

© Zülal Kalkandelen / 18 Mayıs 2011

Hooverphonic‘in Salon’da iki gece arka arkaya konser vereceği duyurulduğunda, neredeyse herkesten gelen ortak bir tepki vardı: “Geike Arnaert’siz Hooverphonic mi?!

Grubun müziğinin karakteristiğinde en önemli faktörlerden biriydi vokalist Geike Arnaert. Çoğu kişi Hooverphonic’i onunla özdeşleştirmiş, şarkıları onun sesinden dinleyip sevmişti. Aslında grubun ikinci vokalistiydi. Hooverphonic, 1995’te kurulduğunda mikrofonda Liesje Sadonius vardı. Ancak ilk albüm “A New Stereophonic Sound Spectacular“ın yayınlanmasından sonra ayrıldı. Geike’nin 1998’de Sadonius’un yerini almasıyla Hooverphonic’in yükselişi de başladı.

Bu birliktelik, 10 yıl sürdü. Hooverphonic’in saykedelik etkilerle daha deneysel bir soundu yansıtan 2008 tarihli “The President of the LSD Golf Club” adlı albümünün yayınlanmasının ardından, Geike kariyerine solo devam edeceğini duyurarak ayrıldı. Onun gibi grupla bütünleşmiş bir sesin ayrılışı, hayranları için büyük hayalkırıklığıydı. Grup için de yeni bir vokalist bulmak kolay olmadı. Ancak 2010 yılının sonlarına doğru yeni vokalistleri Noemie Wolfs‘a kavuşabildiler.

Noemie’yi tanıtmak için çıkardıkları ilk single “The Night Before” adını taşıyordu. Parçayı dinlediğimde ben de ister istemez herkes gibi Geike ile Noemie arasında bir kıyaslama yaptım. İlk izlenimim olumluydu. Noemie Wolfs’un hafif puslu sesinin Hooverphonic’in trip-hop’tan daha dream pop’a kaymaya başlayan sounduna uygun olacağını düşündüm. Nitekim albümün tümünü dinlediğimde bu öngörünün yerinde olduğu ortaya çıktı. Evet, artık Geike Arnaert yok ama Hooverphonic’in müziğinde de bire bir eski sound yok.

Bu uzun girişi yazdım; çünkü aslında konserden önce en çok merak ettiğim konuyla bunların bağlantısı var. Acaba Noemie Wolfs, Geike’nin meşhur ettiği parçaları konserde nasıl söyleyecekti? Asıl merak konusu buydu. “Mad About You“, “2 Wicky” gibi hafızamıza Geike’nin sesiyle yerleşen şarkıları nasıl yorumlayacaktı?

Bunun yanıtını almak üzere 17 Mayıs Salı akşamı Salon’daydık. 22:00’da başlayacağı açıklanan konser tam 22:05’te başladı. (Önceden duyurdukları konser saatine sadık kaldıkları için yetkilileri kutluyorum.) Alex Callier (bas) ile Raymond Geerts (gitar), kendilerine bateri, klavye ve kemanda eşlik eden üç müzisyenle birlikte sahnedeki yerlerini aldılar. Ardından ince uzun siluetiyle Noemie Wolfs geldi sahneye.

Hiçbir şey söylemeden hemen çalmaya başladılar. Yeni albümden “One Two Three“, “The Night Before” ve “Heartbroken“ı dinledik. Ancak bu üç şarkının sonunda Alex Callier, Türkçe “İyi akşamlar İstanbul!” diyerek dinleyicileri selamladı.

Noemie Wolfs’un sahnede oldukça gizemli, hatta biraz uzak bir duruşu var. Sadece bir kez “Bu benim İstanbul’da ilk konserim. Burada olduğum için mutluyum” dedi. Onun dışında şov, bir dinleyicinin doğrudan Callier’e söylediği gibi onundu. Buna karşılık Callier, “No, no, I’m embarrassed. It’s ours” diye utanıp eliyle grup üyelerini işaret ettiyse de, şov gerçekten onundu. Dinleyicilerle karşıklıklı yaptığı konuşmalar, arka arkaya patlattığı espriler, onu konserin yıldızı yaptı. Grubun şarkılarının arkasındaki asıl yaratıcı isim de kendisi olunca, sanırım bu tartışılmaz bir gerçek. Ancak Noemie’nin geri plandaki o gizemli duruşunu sevdim ben. Zaten Callier varken ikinci bir grup üyesi daha sahnede yıldızlaşma çabasına girse çekilmez olabilir. O nedenle aralarında ilginç bir uyum sağlanmış bana göre.

Ne zaman eski albümlerden çalacaklar diye düşünürken bir de baktık dördüncü şarkı meşhur “Club Montepulciano“. “The Last Thing I Need Is You“dan sonra “Norwegian Stars“la yine yeni albüme döndük. Ama sıra hala herkesin merak ettiği şarkılara gelmemişti. “2 Wicky“nin giriş melodisi duyulunca salonda kuvvetli bir alkış koptu.

Callier, “Anger Never Dies“ı çalmadan önce, bu yeni single’ın İtalya’da listelerinde 1, Belçika’da 2 numara olduğunu söyledi. Dinleyicilere “Biliyor musunuz bu şarkıyı? Albümü alan kaç kişi var?” diye sordu. Kalabalıktan birkaç ses yükseldi ama Callier de anladı ki durum iç açıcı değil. Bu arada farkında mısınız, hemen hemen İstanbul’da konser veren bütün yabancı gruplar dinleyicilere “Albümümüzü duyan oldu mu? Kaç kişide var?” diye soruyor. Başka ülkelerde gittiğim konserlerin hiçbirinde bu soruların dinleyicilere sorulduğunu duymadım. Türkiye’de albüm satışlarında ortaya çıkan utanç verici manzarayı herkes biliyor. Bu konuda ünlü olduğumuzun bir göstergesi bu da…

Konsere geri dönersek, en başta merak ettiğim sorunun yanıtını “Jackie Cane“, “Vinegar & Salt” ve “Mad About You” çalındığında aldım. Noemie, “Jackie Cane” ve “Vinegar & Salt”un altından kolaylıkla kalkarken, “Mad About You”da durum biraz farklıydı. Noemie’nin yorumu da oldukça iyiydi ama belli ki o şarkı bence hala Geike’ye ait. Yine de şunu özellikle eklemem lazım: Noemie Wolfs, Hooverphonic’e çok yakışmış. Güçlü bir sesi, etkileyici bir yorumu var. Önyargısız önce dinleyin, sonra kararınızı verin.

İlk biste “Eden” ve “Vinegar & Salt”un ardından daha önce hiç canlı çalmadıkları bir parçayı çalacaklarını duyurdu Callier. 1998 tarihli ikinci albümleri “Blue Wonder Power Milk“de yer alan “Renaissance Affair“di bu. (Callier, neden çalmadıklarını uzun uzun anlattı aslında. Şarkının bir yerinde Geike’nin farklı söylemesini istiyormuş. O kısma her geldiklerinde “Öyle değil!” diye bağırıyormuş. Sonunda Geike’nin siniri bozulup ağlamaya başlamış ve o şarkıyı canlı çalmak bu olay nedeniyle onlar için olanaksız hale gelmiş.) Doğrusu bu şarkının bugüne kadar canlı yorumlanmaması çok yazık olmuş. Çünkü çalındığında konserin en güzel dakikalarını yaşattı bana.

Yoğun alkışlardan sonra Hooverphonic ikinci kez sahneye geldiğinde bir sürprizle karşılaştık. White Lies‘ın “Bigger Than Us” adlı şarkısını cover’ladı grup. “Danger Zone” ve “How Can You Sleep?“le 21 şarkılık seti tamamladıklarında saat tam 23:50’ydi. Bu konserden çıkan sonuç şudur: Geike’li Hooverphonic’i sevmeye devam eder, Noemie’li Hooverphonic’i yürekten alkışlarız.

Jackie Cane:
http://www.twitvid.com/embed.php?guid=JZFED&autoplay=0

Mad About You:
http://www.twitvid.com/embed.php?guid=XI4VQ&autoplay=0

Bu arada konserin bir yerinde klavye çalan Cedric, Alex Callier’in zoruyla bir Tarkan şarkısı mırıldandı. “Gündüz sahne arkasında söylüyordun. Hadi şimdi burada da söyle!” diye öyle bastırdı ki, Cedric utana sıkıla “Şımarık“ı söyler gibi yaptı. Baktı ki tam beceremiyor, bu geceki ikinci konserde daha iyi olacağını da ekledi. O anların videosunu da ekliyorum.

Hooverphonic from zülal on Vimeo.

Konserde çalınan parçaların listesi: (Aslıhan Tuna, konserden önce kuliste cep telefonuyla çektiği bu listeyi bana göstermişti. Baktık ki ne dilersek var listede! Kendisine teşekkür ediyorum.)

1-One Two Three
2-The Night Before
3-Heartbroken
4-Club Montepulciano
5-The Last Thing I Need Is You
6-Norwegian Stars
7-2 Wicky
8-Anger Never Dies
9-Identical Twin
10-Expedition Impossible
11-George’s Cafe
12-The World Is Mine
13-Jackie Cane
14-Mad About You
15-Sometimes

16-Eden
17-Vinegar & Salt
18-Renaissance Affair

19-Bigger Than Us
20-Danger Zone
21-How Can You Sleep?
(Fotograflar Ali Güler’e, videolar bana aittir.)

Written by zülalk

18 Mayıs 2011 at 15:17

Vitrindeki Albümler 68:

leave a comment »

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 15 Mayıs 2011

ERIC BIBB- Troubadour Live with Staffan Astner- (Telarc)

Bugünlerde güzel bir blues albümü arıyorsanız, bugünkü yazımda söz ettiğim albüm iyi bir seçenek olabilir. Amerikalı şarkıcı/şarkı yazarı Eric Bibb yeni albümünü İsveçli gitarist Staffan Astner’la kaydetmiş. Daha önce birlikte çok sayıda konser verip kayıt yapan iki müzisyen, 20 yılı aşan dostluklarını bu çalışmayla belgelemiş.

“Troubadour Live” adından da anlaşılacağı gibi, kendisini gezgin sokak çalgıcılarına benzeten Eric Bibb’in konser kaydından oluşuyor. Telarc’dan çıkan albüm, Aralık 2010’da İsveç’in başkenti Stockholm’e bir saat uzaklıktaki üniversite kenti Uppsala’da bulunan Katarin and All That Jazz adlı kulüpte kaydedilmiş.

Bibb’in birlikte çaldığı gitarist Astner, daha önce Ray Charles, Ian Hunter, Roxette ve Celine Dion gibi ünlü isimlerle de çalışmalar yapmış bir müzisyen. İkilinin yakaladığı uyumlu sound, bazı parçalarda onlara gospel üçlüsü Psalm4’un katılımıyla daha da zenginleşiyor.

Albümün en güzel şarkılarından birisi, soul, gospel etkileşimli “New World Comin’ Through”. Ancak Psalm4 üyesi Andre De Lange’nin, Eric Bibb’e Güney Afrika kabilelerinden Xhosa’nın konuştuğu Bantu dilinde eşlik ettiği “Connected”, sözlerini anlamasanız da ilk dinleyişte insanı sarsacak kadar güçlü.

Anılması gereken bir diğer parça, bir diğer Psalm4 üyesi Paris Renita’nın Eric Bibble söylediği “For You”. Renita’nın olağanüstü güzel sesi ve yorumu, parçaya mükemmel bir soul düeti niteliği kazandırıyor.

47 dakikalık konser kaydından sonra, iki parça da albüme stüdyo kaydı olarak eklenmiş: Bibb’in Avustralyalı şarkıcı/şarkı yazarı Troy Cassar-Daley ile yazıp kaydettiği “Put Your Love First” ve reggae esintili “If You Were Not My Woman”.

Eric Bibb’in dinleyiciyle kurduğu sıcak atmosferi yansıtan bu albümü dinledikten sonra ilk yakaladığınız yerde bu yetenekli müzisyeni canlı dinlemek isteyeceğinizden kuşku duymuyorum.

Written by zülalk

15 Mayıs 2011 at 19:55

Vitrindeki Albümler 67:

leave a comment »

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 8 Mayıs 2011

BILL CALLAHAN- Apocalypse (Drag City)

Şarkıcı/şarkı yazarı ekolünün temsilcilerinden Bill Callahan, 1990’da “Smog” ismiyle başladığı kariyerine 2007’den kendi gerçek adıyla devam ediyor. Modern rock ve country etkileşimli indie folk’a odaklanan albümleri, akustik gitar ağırlıklı şarkıları ve karanlık şarkı sözleriyle ünlü.

Bill Callahan adı altında yayımladığı dördüncü albümü “Apocalypse” de, Amerikalı müzisyenin tipik yanlarını en başarılı şekliyle yansıtıyor. Ancak onu yılın en iyi albümlerinden birisi yapan başka özellikleri de var.

Bu albüm, Callahan’ın şarkı sözü yazımında çok üst bir seviyede konumlanmış olduğunun açık kanıtı. Şarkılara karakterini veren en temel özellik, hiçbir agresiflik içermeyen sakin bariton sesi; ancak en az onun kadar önemli katkı şarkı sözlerinden geliyor. Çok ustalıkla belli bir düzeyde alaycılık enjekte edilmiş sözlere.

Bu yönleri nedeniyle onu “indie rock’ın Leonard Cohen”ı diye niteleyenler var. Benzerlikler kurulabilirse de kanımca Callahan’ın şarkılarının altyapısı daha karışık ve en önemlisi sesini daha doğrudan, düz bir tonda kullanıyor.

Karanlık şarkı sözlerinde kendi deneyimlerini dünya meseleleriyle karıştırıp aynı şarkı içinde yansıtıyor. Şarkılardaki anlatıcı bazen bir büyükbaş hayvan sürüsünün çobanı, bazen otel odasında eski kayıtlarını dinleyen bir müzisyen, bazen de kötü zamanlarda özgürlüğün ne anlama geldiğini sorgulayan herhangi birisi…

Toplam 40 dakika süren 7 şarkılık albümde akustik gitarın yanı sıra, keman ve piyano başrolde. İlk şarkı, “Drover”, akustik gitara eşlik eden kemanın sürüklediği melodisiyle çok güçlü bir açılış yapıyor.

America!” adlı parçada, birşeylerin yanlış gittiği ülkesini sorguluyor Callahan. Siyasi mesajı ve cızırtılı gitar sesleriyle sound olarak diğerlerinden ayrılan parçada, Afganistan, Vietnam, İran ve Amerikan Yerlilerinin adlarını sayıp “sözü edilmese de herkesin bir geçmişi olduğunu” söylüyor. Ancak bu ağır sözleri bile ses tonunu yükseltmeden dile getirişi, şarkıya ayrı bir ağırlık katıyor.

Albümün ilk yarısında hayatın dehşet verici yanlarına odaklanırken, ikinci yarısında özgürlüğün peşine düşüyor Callahan. Son parça “One Fine Morning”de kendi kıyametinin geldiğini duyursa da, müzikal yaşamında önemli bir çıkış bu albüm.

Written by zülalk

08 Mayıs 2011 at 10:02

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

Bir Durutti Column Konseri

leave a comment »

© Zülal Kalkandelen
3 Mayıs 2011

Yazıya bu başlığı seçtim; çünkü bir The Durutti Column konseri başka hiçbir şeye benzemez. Elbette her grubun ya da müzisyenin kendine özgü özellikleri vardır; kimisi dinleyiciyle karşılıklı konuşur, kimisi sadece müziğini çalar gider, kimisi çok hareketlidir, kimisi mikrofonun önünde sabit durur konser boyunca…

Benim bu başlıkla anlatmak istediğim bunlar değil; bu konserin iç dünyamda yarattığı fırtına… Öylesine içten, her notasıyla büyük bir sevgi ve emek ürünü olan bir müzik ki, incitmeden sarsıyor, vurmadan acıtıyor…

Bu yazıda çok duygusal bir dil kullanıyor olabilirim; farkındayım. Ama engel olmayacağım. Manchester’da The Durutti Column’ü canlı dinlemek benim rüyalarımdan biriydi. Bu rüya geçen hafta 30 Nisan gecesi gerçekleşti! Konserin yapılacağı Bridgewater Hall’a saatler önce varıp box office’den biletimi bir zarf içinde aldığımda yaşadığım heyecanı tam olarak anlatabileceğimi sanmıyorum. Dile kolay; hayatımın soundtrack albümü yapılsa The Durutti Column’süz olmaz…

Salonun kapısında beklerken bir görevlinin CD satışı yaptığını gördüm. Bir de baktım ki The Durutti Column’ün yeni çıkacak “Chronicle” adlı albümünü de özel konser baskısı olarak satıyorlar! Hemen aldım. Albümle birlikte üzerinde Vini Reilly’nin el yazısıyla yazdığı bir not bulunan bir kart verdiler dinleyicilere.

Vini, notta bu albümün kendi hayatının bir kronolojisi olarak başladığını, yaşamında kendisine destek veren insanları anmak istediğini belirtiyor. Albümün hazırlık aşamasında hayatında önemli iki olay gerçekleştiğini yazıyor. Birincisi geçirdiği kalp krizi ve ikincisi de kız arkadaşı Poppy Morgan‘la ayrılması…

Her ikisi de çok sarsıcı olmuş Vini için. Bu olayların etkisiyle yazmış şarkıları. Her zamanki gibi belirgin bir melankoli hakim albüme; ama her zamankinden daha kırılgan sanki… Vini Reilly, bu defa Tony Wilson‘ın önerisini dinlememiş ve bazı şarkılarda vokal yapmış. Evet, Vini vokalde zayıf; anlatmak istediği her şeyi gitarıyla anlatabilecek kadar da yetenekli. Vokal kullanmasa daha iyi olurdu belki ama yine de o kırılganlığı yaratmada bir işlevi var vokalin…

Bridgewater Hall, Manchester’ın en saygın salonlarından birisi. Konserin orada yapılması ayrıca bir mutluluk nedeniydi. Koltuklara oturup sadece müziğe odaklanarak yaşadığımız anların zevkine varabildik böylece. Saat 19:30’da açıldı kapılar. Ben biletimi çok önceden almış olduğum için en öndeki sıranın en ortasındaki koltuğa oturdum. İçerde beklerken yeni albümden şarkıları dinlettiler izleyicilere.

25 dakika sonra Vini Reilly ve diğer müzisyenler göründü sahnede. Vini, üzerinde eski jean pantolonu, portakal renkli tişörtü ve sandaletleriyle her zamanki gibi umursamaz bir haldeydi. Bruce Mitchell, artık iyice yaşlandı ama perküsyon ve davulda hala döktürüyor. Bu iki efsaneye eşlik eden diğer isimler gitar ve marimbada Keir Stewart ve Manchesterlı prodüktör Laurie Laptop‘tu.

Ve gecenin en önemli şahsiyetlerinden birisi, şarkıların gerisindeki ilham kaynağı Poppy Morgan’dı. İki şarkıda piyano çalarak Vini ile düet yaptı. Konser boyunca sahnedeki ekranda Vini Reilly’nin hayatında rol oynayan insanların fotoğrafları gösterildi. Fotoğrafları Vini’nin kendisi çekmiş. Tabii en fazla fotoğrafla Poppy Morgan gecenin yıldızıydı. Aile üyelerinin yanı sıra, Tony Wilson, Alan Erasmus, Morrissey gibi isimlerin de fotoğraflarını görmek güzel bir nostalji yarattı doğrusu.

The Durutti Column konserini Manchester’da dinlemenin öneminden söz ettim yazının başında. Önemli çünkü Vini’nin geçmişini bilmeyen bir kalabalığın onun sahnedeki davranışlarını anlaması olanaklı değil. Yeri geliyor yoruldum diyor, arada bir “öff” diye iç geçiriyor, “Şimdi ne çalacaktık unuttum” diyor; “Bir şey çalmaya karar verip fikir değiştiriyor”, sahnedeki arkadaşları onun kararına göre hareket ediyor.

Bütün bunlar Vini’yi tanıyanlar için doğal. Her anı önceden programlanmış konserlerden çok farklı The Durutti Column konseri. Bunların üstüne bir de Vini’nin kalp krizinden sonra sol parmaklarını tam kullanamaması eklenince sahnede tam bir karışıklık yaşanıyor. Ama ne zamanki Vini alıyor eline gitarı, sorunlar son buluyor.

Konserde sık sık elindeki rahatsızlığın kendisini zorladığını söyledi Vini. Ama düzeltmek için çok çaba harcadığını da ekledi. En önemlisi de, Poppy ile yaşadıkları travmatik ayrılıktan sonra verdiği ilk konserde onun için yazdığı şarkıları çalması oldu. “Benim için zor bir konser” dedi. Neden ayrıldılar bilmiyorum ama aralarında o kadar çok yaş farkı olduğunu bilmiyordum. Yine de albümün içindeki kartta yazdığı gibi, “arkadaş” kalmaya karar vermişler. “Emptiness” adlı şarkıda “I still love you, my Poppy” diyor Vini… Özellikle Poppy’nin piyanoda Vini’ye eşlik ettiği anlar, yarattığı atmosferle çok etkileyiciydi. Salondaki herkesin duygusal olarak çok etkilendiği belliydi.

Bir ara doğrudan dinleyicilere hitap ederek ne kadar şanslı bir insan olduğunu anlattı Vini Reilly. Post punk akım başladığında bu işten hayatını kazanacak bir grup kurabileceğini hiç düşünmediğini söyledi. Bugün albümlerini yayınlayan Kooky Records’a ve konser için salonu açan Bridgewater Hall’a teşekkür etti ama asıl Factory Records’un sahipleri Prodüktör Martin Hannett‘e ve özellikle Tony Wilson’a şükran duyduğunu söyledi. Zor günlerinde ona destek olan arkadaşlarını andı. Poppy Morgan’ın annesi ve babasına özel minnetlerini sundu. “Bu insanlar olmasa ben şu anda sağ olmazdım” dedi. Duyduğum en içten teşekkür konuşmasıydı.

Olağanüstü güzel şarkıları, Vini Reilly imzalı fotoğraflarıyla eşsiz bir konserdi. 45 dakikalık ilk yarıdan sonra 15 dakikalık bir ara verildi. İlk yarıda daha yavaş tempolu yeni şarkıları çaldılar, ikinci yarıda daha eski ve hareketli şarkılar vardı. “Salford“, “Without Mercy“, “Keir’s Opus“, “Mother“, “Otis“, “Sealine” gecenin en çok alkış alan şarkıları arasındaydı.

Vini’nin Tony Wilson’a adadığı “Sketch for Summer“ı canlı dinlediğim an benim için zirveydi.

Bir daha The Durutti Column konserine gidebilir miyim emin değilim ama bu anı benimle hep yaşayacak. Teşekkürler Vini Reilly!

(Aşağıdaki videoları cep telefonuyla çektiğim için kalitesi yüksek olmayabilir. Ama bir fikir vermesi açısından paylaşıyorum.)

http://www.twitvid.com/embed.php?guid=TV7R1&autoplay=0

http://www.twitvid.com/embed.php?guid=GUKAH&autoplay=0

http://www.twitvid.com/embed.php?guid=E7QBX&autoplay=0