Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Antony and the Johnsons’ Category

>Kuşlar için müzik…

with 3 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 20 Nisan 2010

Müthiş falsettosuyla müzikseverleri büyüleyen Jonsi (Jon Thor Birgisson), “Go” adlı albümüyle yine gündemde.

İzlanda’nın Björk’den sonra müzik dünyasına kazandırdığı ikinci büyük isim Sigur Ros’un vokalisti olarak tanındı Jonsi. Ama belli ki, bu ilk solo albümüyle kariyerinde yeni ve çok güzel bir sayfa açtı.

Jonsi, Amerikalı besteci Nico Muhly ile çalıştığı “Go”da, Sigur Ros albümlerinden farklı olarak, şarkıları İzlandaca ya da kendi yarattığı “Hopelandish” dilinde değil, İngilizce söylüyor.

(Nico Muhly, daha önce Antony and the Johnsons, Björk, Grizzly Bear ve Bonnie “Prince” Billy gibi isimlerle de çalışmalar yapmıştı.)

Ama sesini bir enstrüman gibi öyle ustalıkla kullanıyor ki, fazla dikkat etmeyen sıradan bir dinleyici, duygu seline kapılıp hangi dilde olduğunu bile anlamayabilir…

Başlıktaki tanımı, telefonda röportaj yaparken Jonsi’ye ben önerdim; o da beğendi. Nedenini yazıda bulacaksınız.

Albümdeki temaları açıklamak için “Go” iyi bir isim olmuş…

Evet, bu albüm temelde umutlar ve korkular üzerine kurulu. Bir şeye umutla yaklaşırken, (İngilizce’de “go for it” ya da “go do it”) “yap bunu” diyoruz. Ama tersi durumlarda da işe yarıyor. Bir şeyden kurtulup ilerleme (go forward) ya da geriye dönme halinde de (go back) kullanılabilir. Bütün bunları iyi açıklıyor.

Sigur Ros albümlerine göre çok daha neşeli bir hava seziliyor albümde. Özel bir nedeni var mı?

Albüm kayıt dönemi, özel hayatımda da mutlu olduğum bir dönemdi. Ayrıca böyle bir albümü yapmaktan dolayı da çok memnundum. Kayıt süreci Sigur Ros albümlerinden çok farklıydı. Stüdyoda heyecan verici bir atmosfer vardı. Bunların hepsi albüme yansıdı sanırım.

O zaman kendi akışına göre gelişen bir süreçti diyebilir miyiz?

Evet, öyle oldu. Şarkıların çıkış noktasının tam olarak nereye varacağını ben de bilmiyorum. Bu bazen daha mutlu, bazen karanlık bir sound ile son buluyor. Örneğin “Go Do” adlı şarkıyı ilk olarak ukulele üzerinde çalışarak yazdım. Ama son aşamada o kadar neşeli bir havası olacağını düşünmemiştim. Bu gerçekten ilginç.

Albüm, dinlerken insanda sanki bir tür uçma hissi yaratıyor. O nedenle aklıma “Kuşlar için müzik” şeklinde bir tanımlama geldi…

Bu çok güzel! Düzenlemeleri yapan Nico Muhly ile çalışırken, biraz daha neşeli olmasını istediğim yerlerde, ona “Örneğin etrafta uçuyormuş hissi veren bir havası olabilir mi?” diyordum. Bu tarif kesinlikle uyuyor.

Solo albüm yapmak ve Sigur Ros ile çalışmak arasında ne gibi farklar var?

Grup olunca dört kişi bir araya geliyor ve aklınızdakileri ortaya koyup tartışıyorsunuz. Ortaya bir sürü kayıt çıkıyor. O şekilde çalışmak da güzel. Fakat bu albümde işe tek başıma başladım. Kendimi ilk anda sanki çıplak hissettim. Ama bu benim için sağlıklı. Kendinizi ancak bu şekilde farklı yönde geliştirebiliyorsunuz.

Şarkı yazarlığı konusunda bu albümde ne öğrendiniz?

İç güdülerime güvenip kendimden endişe etmemeyi… Kendi duygu ve düşüncelerinizi izleyip, yapmak istediğinizi gerçekleştirebilirseniz, sonuçtan mutlu olma oranınız artıyor.

Şarkı yazarken genel olarak sizin için önce müzik mi ortaya çıkıyor şarkı sözleri mi?

Müzik her zaman önce gelir. Çünkü müzik, benim için çok kolay bir şekilde, içten gelen bir şey. Şarkı sözlerini yazmaksa bana göre daha zor. Elime kağıdı kalemi alıp yazmaya çalıştığımda o kadar kolay bir şekilde ortaya çıkmıyor sözler…

Hangi dilde söylemek daha kolay? İzlandaca, Hopelandish ya da İngilizce?

Tam olarak söylemek zor. Sigur Ros albümlerinde şarkı yazarken sözcükleri müziğe uygun olarak sıralıyorum. Sözcükler, üzerinde hiç düşünmeden ağzımdan çıkıyor. Ama İzlanda dili mi, İngilizce mi derseniz; buna karar vermek zor. Çok farklı iki durum. Bu albümde İngilizce söylediğim için ilk başta aksan konusunda biraz endişeliydim.

Bu albümün müzisyen olarak size kazandırdığı en olumlu etki ne oldu?

Sigur Ros olarak, sürekli aynı insanlarla aynı yerlerde aynı ekipmanla çalışıyoruz. Bu albümde ise, farklı yerlerde, farklı görüşten insanlarla ve yeni ekipmanlarla çalışmak ufuk açıcı oldu.

New York’ta bir konserinizde sizi çello yayıyla elektro gitar çalarken izlemiştim. Çok etkileyiciydi. Bu albümde o gitar yok, daha çok akustik gitar var. Hangisini daha çok seviyorsunuz?

Her ikisini de çok seviyorum. Şarkılarımın çoğunu akustik gitarla besteliyorum. Yayla çaldığım elektro gitarı, farklı sesleri keşfetmek için kullanıyorum. Benim için çok eğlenceli ve ilginç bir deneyim o.

İzlanda müziğinde çevresel faktörlerin çok etkili olduğu görülüyor. Sizi nasıl etkiliyor?

Londra’ya ya da başka bir metropol kente gittiğimde bunu iyice fark ediyorum. Devasa kentlerde öyle çok insan var ki… İzlanda’yı o metropollerle kıyaslarsanız, büyük bir sakinlik içinde yaşandığını görürsünüz. O nedenle daha çok kapalı ortamlarda kalıp yaratıcı bir şeyler yaparak mutlu olmaya çalışıyorsunuz.

Bu albüm için ilk çocuğum diyorsunuz. İkinci bir çocuğunuz olacak mı?

Kesinlikle. Ama Sigur Ros’la da yeni bir albüm kaydedeceğiz. Bir yandan grupla çalışıp, diğer yandan solo albümler yapmaya devam etmek benim rüyam. Bu arada İstanbul’a gelip konser vermeyi de çok istiyorum. Umarım bir gün yapabilirim.


Albümdeki “Go Do” adlı şarkıya çekilen videoyu aşağıda izleyebilirsiniz.
http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=9910570&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1

Go Do from Bizzle Bizzle on Vimeo.

Bu da Jonsi ve Nico Muhly’nin aynı şarkıya yaptıkları akustik yorum:
http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=10413594&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1

‘go do’ from Jónsi on Vimeo.

Boy Lilikoi“nin videosunu izlemek için buraya tıklayın.

Reklamlar

Written by zülalk

20 Nisan 2010 at 13:34

>Doğanın İsyanını Dinleyin…

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 14 Şubat 2009


Bu yazıda esin kaynağını doğadan alan, biraz melankolik bir albümden söz edersem, “Bugün Sevgililer Günü! Bize aşk şarkıları lazım,” diyerek karşı çıkanlar olur herhalde… Fakat albüm hüzünlü de olsa, kanımca, iki insan arasında paylaşılacak en güzel anlara eşlik edebilir. Nasıl mı?

Müthiş piyano baladlarını doğada var olan seslerle buluşturan şarkılar, Antony’nin benzersiz sesiyle vokal yaptığı minimal orkestral düzenlemeler, son derece çarpıcı bir şiirsellik ve en önemlisi içtenlik… Hepsi Antony and the Johnsons’ın “The Crying Light” adlı yeni albümünde toplanmış. İnsan böyle bir güzelliği ancak çok sevdiği bir insanla paylaşmalı…

Bugün için planınız, sakince oturup, doya doya güzel bir müziğin zevkini çıkarmaksa, “The Crying Light”ı dinleyin. Orkestra düzenlemelerini klasik müzik bestecisi Nico Muhly’nin yaptığı albümden bir Philipp Glass tadı alacaksınız.

YOK ETTİĞİMİZ DOĞAYLA HESAPLAŞMA

Vokalist Antony Hegarty ve altı müzisyen arkadaşının kurduğu Antony and the Johnsons grubu, pek çok insanın hayatına bir önceki albüm “I Am a Bird Now” ile girdi ve bir daha da çıkmadı. Nasıl çıksın ki? Bariton sesi ve teatral sahne performansıyla, günümüzün en sıra dışı müzisyenlerinden biri Antony…

I Am a Bird Now”da, cinsiyet farklarına ve ayrımcılığına yoğunlaşmıştı grup. Bu defa, insanın yok etmekte olduğu doğayla ilişkisi mercek altına alınmış. Deniz, gök, toprak, güneş, ağaç, su, hayvanlar ve insan… Bunların hepsi, bu albümde, barışı arayan insanın içini döktüğü bir manifestonun özneleri olmuş.

Örneğin, “One Dove” adlı şarkının baş kahramanı, başka bir dünyadan huzur getirecek bir güvercin… Antony’nin duygusal vokali ile şarkının ortalarında araya giren saksofonun hissettirdiklerini, hiçbir yazılı metnin anlatması olanaklı değil.

“Gözlerini aç, kapa gözlerini,” diye tekrarlıyor Antony ve o arada sizi alıp başka bir dünyaya götürüyor. O anda anlıyorsunuz ki, huzuru getirecek olan güvercin o müziğin kendisi… Adeta bir terapi etkisi yaratıyor bu şarkı…

Daylight and the Sun” adlı parçada şarkı söyleme sanatının doruğuna varıyor Antony. Yaylılar ve piyano ile karşılıklı konuşuyor sanki… Piyano hırçınlaşıyor, o daha agresif söylüyor; yaylılar araya girip sakinlik öneriyor, o uysallaşıyor…

Kimileri Antony’nin sesine bu kadar hakim olmasını abartı ya da gösteriş yapma olarak değerlendirebilir. Örnek olarak da “Dust and Water”daki vokali gösterebilirler. Alışılmadık bir şarkı söyleme tarzı olduğu doğru…

Antony, bu şarkıda kelimeleri öyle farklı telaffuz ediyor ki, sanki İngilizce değil başka bir dilde söylüyormuş sanıyorsunuz. Ama bunun nedeni gösteriş yapmak değil. Bunu anlamak için, Antony’yi konserde canlı dinlemek gerek.

2007’de İstanbul Caz Festivali’ne geldiğinde, tarihi Şan Tiyatrosu’nun kalıntıları arasında onu dinlerken buna tanık olduk. Eşi görülmemiş şekilde kendini tamamen müziğe kaptırıyor Antony. Ellerini, kollarını, bedenini bile kontrol edemiyor… Onu sahnede görmeden o içtenliği tahmin etmek zor.

Bu içtenliğin bir sonucu da “Aeon” adlı şarkıda ortaya çıkıyor. Diğer şarkılardan farklı olarak elektro gitarın kullanıldığı bu parçada, coşkuyla “Hold that man I love so much!” diye bağırıyor Antony. Tutup bırakmamalarını söylediği o adam kim bilmem, ama onun için epeyce acı çektiği belli…


KAZUO OHNO’YA SAYGI

“I Am a Bird Now”ın kapağında, Andy Warhol’un esin perisi Candy Darling’in bir fotoğrafı vardı. AIDS’e yakalalan transseksüel Darling’i ölüm yatağında gösteren fotoğraf çok yankı uyandırmıştı. Bu kez, kapakta Antony’nin idolü, efsanevi Japon Butoh dansçısı Kazuo Ohno yer alıyor. Albümün tümü de, şu anda 102 yaşında olan Ohno’ya adanmış.

Bu iki seçim arasında bazı benzerlikler var. Her iki fotoğraf da siyah-beyaz. İki albümde de, ölüm ile doğum, hüzün ile umursamazlık vurgulanıyor. Bu temalara dikkat çekmek için, Canny Darling ve Kazuo Ohno’dan daha iyi iki simge olamazdı…

Antony and the Johnsons albümlerini farklı yapan özelliklerden biri de bu… Kılı kırk yararak, her ayrıntı düşünülerek yapılan ince çalışmaların ürünü bu albümler… Dünya hakkındaki duygularınızı değiştirip, çevrenizi daha farklı görmenizi sağlayabilir… Zaten müziğin gücü de bu değil mi?

Written by zülalk

15 Şubat 2009 at 14:47

>Üç Derleme Üç Ayrı Dünya

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/14 Temmuz 2007

Her biri müzikseverlere ayrı bir fantastik dünya sunan üç derleme albüm!

JEFF BUCKLEY-SO REAL: SONGS FROM JEFF BUCKLEY

10 yıl önce Mississippi Nehri’nde bir adam boğuldu. Gece vaktiydi, kıyafetleri üzerinde olduğu halde denize girmişti, radyoda Led Zeppelin’in “Whole Lotta Love” adlı şarkısı çalıyordu. Bir süre sonra denizde kayboldu, günlerce aradılar ama izine rastlayamadılar. Bir hafta sonra cesedi bulundu. Ölen kişi, ünlü şarkıcı, besteci ve gitarist Jeff Buckley’di. Henüz 30 yaşındaydı. Görgü tanığının ifadesinden ve otopsiden sonra genç sanatçının tamamen kaza sonucu boğulduğu anlaşıldı. Alkol ya da uyuşturucu almamış, intihar etmemişti…

6 yaşında gitar çalmaya başlamış, 12 yaşında müzisyen olmaya karar vermiş, yıllarca barlarda çalıp söyledikten sonra 1994 yılında yayımladığı “Grace” albümüyle büyük ün kazanmıştı. Hem çok yetenekli bir şarkı yazarı ve gitaristti, hem de ilk dinleyişte insanı çarpan etkileyici bir sesi vardı. Kimi zaman bir blues şarkıcısını, kimi zaman Led Zeppelin’in solisti Robert Plant’i andıran dokunaklı yorumuyla bir döneme damgasını vurdu.

10. ölüm yıldönümünde Jeff Buckley’i anmak için yayımlanan “So Real: Songs From Jeff Buckley” adlı albüm, sanatçının şarkılarından bir derleme sunuyor. Toplam 14 şarkının yer aldığı albümde, Buckley’in “Grace”, “Eternal Life”, “Lover, You Should Come Over”, “Last Goodbye”, “Mojo Pin” gibi kendi şarkılarının yanı sıra, diğer grup ve müzisyenlerin şarkılarını yorumladığı farklı versiyonlar da yer alıyor. Leonard Cohen’in “Hallelulaj”, Edith Piaf’ın “Je N’en Connais Pas La Fin” (I Don’t Know The End Of It) ve The Smiths’in “I Know It’s Over” adlı unutulmaz klasiklerini böylesine muhteşem bir sesten dinlemek gerçek bir zevk.

Albümün bir özelliği de, daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış iki şarkıya (“So Real” ve “I Know It’s Over”) yer vermesi.
David Bowie, ıssız bir adaya yanında götüreceği 10 albüm arasında “Grace” i de saymıştı. Jeff Buckley, yaşadığı kısa dönem içinde yalnızca bir albüm yapabildi ama bar günlerinden kalan canlı kayıtları hala albümler dolduruyor. Şarkılarıyla konuşan genç bir adamı dinlemek isterseniz, bu albümü kaçırmayın.

THE CLASH-THE SINGLES

Punk rock’ın efsanevi grubu The Clash’ın single’larını toplayan yeni bir albüm var elimde. Albüm kitapçığını açıyorum ve okuyorum. “Albümlerini almak için yemekten kısıp para piriktirdiğim ilk grup The Clash’tı” diyor The Beastie Boys’dan Mike D. Müzikle ilgilenen her insanı bu kadar derinden etkileyen bir grup vardır mutlaka. Ama 1970’lerin sonuna doğru çıkış yapan The Clash, o dönemde ilk gençliğini yaşayanların çoğunun hayatını değiştirdi. Öyle ki, kendilerinden sonra gelen müzisyenlerin birçoğu, onları ilk kez sahnede gördükleri an müzisyen olmaya karar verdiklerini açıkladılar. Grup, solist Joe Strummer öncülüğünde, pasif gençliği politik olarak aktif olmaya yönlendiren şarkıları ve aristokrasiye karşı görüşleri ile müzikte devrim yarattı. The Sex Pistols’ın nihilist yaklaşımına karşın, toplumsal ve politik mesajlar veren şarkı sözleri ile oluşturdukları protest tavırla punk akımına yeni bir boyut getirdiler.

The Clash’ın grupla aynı adı taşıyan ilk albümü yayımlandığından bu yana tam 30 yıl geçti ama şarkıları hiç eskimedi. “London Calling”, “Rock The Casbah”, “I Fought The Law”, “Know Your Rights”, “White Riot”, “Should I Stay Or Should I Go” gibi şarkılar hala her yaştan insan tarafından dinleniyor; yeni kurulan gruplar hala onların şarkılarını yorumluyor. Müzik dünyasında böylesine iz bırakan The Clash’ın en sevilen şarkılarını bir araya getiren bu CD, müzik arşivi yapanlar ve grupla henüz yeni tanışanlar için gerçekten çok iyi bir derleme.

14. ULUSLARARASI İSTANBUL CAZ FESTİVALİ ALBÜMÜ

14. Uluslararası İstanbul Caz Festivali tüm hızıyla devam ediyor. Dünyaca ünlü müzisyenler ardı ardına sahneye çıkarak İstanbul’u dev bir konser mekanına dönüştürüyor. Caz ruhu şehrin her tarafına yayıldı ve bu arada festivalin yeni albümü de piyasaya çıktı. Festival için ülkemize gelen sanatçılardan seçme şarkıların yer aldığı toplama albüm, EMI ile İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın ortak projesi. Norah Jones’dan “Thinking About You”, Bryan Ferry’den “The Times They Are A-Changin’ ”, Wynton Marsalis’den “These Are Those Soulful Days”, Robert Plant and the Strange Sensation’dan “Freedom Fries”, Antony and the Johnsons’dan “Man Is The Baby” adlı şarkıların dikkat çektiği derlemede toplam 14 şarkı bulunuyor. Şarkı seçkisi bakımından alıp dinlemeye değecek güzellikte bir festival anısı…

>Cazlı Yaz Geceleri Başlıyor!

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/30 Haziran 2007

İstanbul’u dinliyor musunuz?

Bugünlerde kentin dört bir yanından çeşit çeşit melodiler duyuluyor. Ama kulaklarınız sanki bir eksiklik mi hissediyor? Haklısınız; caz olmazsa olmaz. Neyse ki, Uluslararası İstanbul Caz Festivali 3 Temmuz’da başlıyor. Üstelik festival, bu yıl özellikle iki konuda takdiri hak ediyor. Öncelikle program gerçekten başarılı. Çünkü farklı müzik tarzlarını bir araya getiren renkli bir müzik yelpazesi açıyor önümüze.

Festivali düzenleyen İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın bu yılki diğer hoş sürprizi ise, yeni konser mekanları belirlemesi. Her yıl kullanılan mekanların yanı sıra, bu yıl İstanbul Modern Heykel Bahçesi, Arkeoloji Müzesi Bahçesi ve yıllar önce yanan Şan Tiyatrosu’nun kalıntıları da konserlere ev sahipliği yapacak. Ayrıca, Avrupalı ve Türk sanatçıları buluşturacak olan “jam session”ların yapılacağı Fransız Kültür Merkezi’nin avlusu, bir tür caz kulübüne dönüşecek.

BU KONSERLERE DİKKAT

Şimdiye kadar programı incelemek için fırsat bulamayanlara küçük bir favori listesi vermekte yarar var. “Mutlaka görülmeli” anlamında altı kırmızı kalemle çizilen ilk isim Robert Plant! Evet o; rock tarihinin en büyük topluluğu Led Zeppelin’in karizmatik vokalisti. Led Zeppelin’in dağılmasından sonra solo çalışmalarını sürdüren Plant, 4 Temmuz’da bu defa grubu The Strange Sensation ile Açıkhava Sahnesi’ni inletecek. “Whole Lotta Love”ı Robert Plant’ten canlı dinlemenin yaratacağı zevki düşünsenize!

Listede adı görülünce heyecan dalgasına yol açan ikinci isim Bryan Ferry. Yedi yıl önce Açıkhava Sahnesi’ndeki konserde herkesi büyülemiş ve artık çok da özletmişti kendisini. Rock müziğin bu zarif beyefendisi, art rock’ın efsanevi grubu Roxy Music’in solisti olduğu yıllarda, çarpıcı şarkı sözlerine eşlik eden buğulu sesi ve karizmasıyla gönüllerde taht kurdu.Uzun süredir solo çalışmalarını sürdüren Ferry’nin bu konserinde son albümünde yorumladığı Bob Dylan şarkılarını da seslendireceğini tahmin ediyorum. “Knockin’ On Heaven’s Door”u söyler mi dersiniz? Yanıtı 5 Temmuz’da alacağız.

Favoriler listemin üçüncü sırasında Antony and the Johnsons var. Avant-garde ve kabare tarzını mükemmel bir şekilde birleştiren grubun solisti Antony Hegarty eşsiz bir sese sahip. Altı yıl önce o sesi ilk duyduğum anı hala hatırlıyorum. Büyülenmiştim. “I Fell In Love With A Dead Boy”u söylüyordu. O günden bu yana yakından izlediğim müzisyenlerden biri oldu Antony. Bir tek bu şarkı değil, seslendirdiği her şey çok dokunaklı. Çünkü o yalnızca şarkı söylemiyor, şarkıları yaşıyor. Kesin olan şu ki, 8 Temmuz’da Şan Tiyatrosu’nun kalıntıları arasında muhteşem bir festival gecesi yaşanacak.


Festivalin bu yıl hemen herkesin merakla beklediği bir konuğu var: Arif Mardin’in prodüktörlüğünü yaptığı ilk albümü “Come Away With Me” ile 6 dalda Grammy kazanan Norah Jones. Henüz daha tanınmadığı dönemde, 2000 yılında caz müzisyeni İlhan Erşahin ve grubu Wax Poetic ile yine İstanbul Caz Festivali’ne katılan sanatçı, aradan geçen yedi yılda büyük yol aldı. İlk adını duyurmaya başladığı sıralarda, ısrarla yalnızca ünlü Hintli müzisyen Ravi Shankar’ın kızı olarak tanınmak istemediğini söylüyordu. Nitekim bunu başardı; bugün artık dünyanın en iyi kadın vokalistlerinden biri olarak değerlendiriliyor. Hem geçtiğimiz aylarda yayımladığı ikinci albümüyle, hem de bu yıl Cannes Film Festivali’nin açılışında gösterilen “My Blueberry Nights” adlı filmdeki başrolüyle son günlerde adından çok söz ettiriyor. 1 Ağustos’ta Açıkhava Sahnesi’ne giderseniz, caz, country, blues ve folktan karışık tatlar sunan tam bir müzik ziyafetine hazır olun.

17 Temmuz akşamı Sepetçiler Kasrı’nda çok ilginç bir proje gerçekleştirilecek. Sosyal içerikli filmleriyle tanınan ünlü yönetmen Spike Lee’nin filmlerinden özel görüntülerin sergileneceği gecede, usta trompetçi Terence Blanchard ile grubu İstanbul Oda Orkestrası ile birlikte çalacak. Konserin ayrıca dünyaca ünlü üç konuk vokalisti var: Caz şarkıcısı Patti Austin, soul ve R&B’nin yeni seslerinden Bilal ve Zambiya esintili müzikleriyle Hil St. Soul. Gecenin ev sahipliğini ise Spike Lee üstlenecekmiş; hayranlarına duyurulur.

>Karanlık Romantizmin İmge Cambazı

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/14 Ekim 2006

“Ne diyeyim sana kardeşim, katilim,

Ne diyebilirim sana?

Galiba özledim seni, galiba affettim

İyi oldu çıktın yoluma.

Bir gün gelirsen buraya,
Jane için ya da bana,

Düşmanın uyuyor olacak, kadınıysa özgür,

Teşekkürler yok ettiğin için sıkıntıyı onun gözlerinden,

Hiç geçmeyecek sanmıştım, bu yüzden dokunmamıştım hiç.”

Bu sekiz mısrada koskoca bir roman yatıyor. Kim bu kadar az sözcükle bu kadar çok şey anlatabilir? Elbette Leonard Cohen.1971 tarihli “Famous Blue Raincoat” adlı şarkının sadece bir bölümü bu.

Bugün büyük bir heyecanla Kanadalı şair/yazar/besteci Leonard Cohen hakkında yazıyorum; çünkü İstanbul’da dün başlayan Film Ekimi kapsamında gösterilecek bir belgesel filme dikkat çekmek istiyorum. İstanbul’da yaşıyorsanız ve 16 Ekim Pazartesi saat 11:00’de ya da 18 Ekim Çarşamba 19:00’da vaktiniz varsa, Beyoğlu Emek Sineması’ndaki bu filmi kaçırmayın derim. (Tabii eğer hala bilet kalmışsa… Film Ekimi’nde gündüz seanslarının biletleri bu yıl da 2.5 YTL!)

Lian Lunson’ın yönettiği 2005 yapımı “Leonard Cohen: I’m Your Man” adlı belgesel, hayatı, aşkı, hüznü ve sosyal adaleti eşsiz bir şekilde anlatan bu alçakgönüllü, vakur sanatçının etkileyici bir portesini çiziyor. Film hem Cohen’le yapılan röportajlarla birlikte, kendi çizimlerini ve arşivinden fotoğrafları yansıtırken, aynı zamanda Sydney’de onuruna verilen bir konserde ünlü sanatçıların Leonard Cohen şarkılarını seslendirdikleri performansları da içeriyor. Bu sanatçıların arasında, başta Nick Cave, U2 grubu, Rufus Wainwright, Martha Wainwright, Beth Orton, Jarvis Cocker ve Antony and the Johnsons grubundan Antony olmak üzere müzik dünyasının birçok başarılı ismi var. Çağımızın en büyük ozanlarından Leonard Cohen’in şarkılarını dinlemek bile tek başına bu filmi görmek için yeterli bir neden. Nick Cave’in seslendirdiği “I’m Your Man” ve “Suzanne”, U2 grubunun Leonard Cohen’e eşlik ettiği “Tower Of Song” ve Beth Orton’un yorumladığı “Sisters Of Mercy” en dikkat çekici performansların başında geliyor. Fakat en çarpıcı ve dokunaklı olanı, “If It Be Your Will”i söyleyen Antony’e ait. Bugüne kadar bir şarkının böylesine içten söylenişine çok ender rastladım.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın hazırladığı Film Ekimi broşüründe şöyle yazıyor: “1960’ların karşı kültür hareketinin simgelerinden, günümüzün en etkili ve saygın sanatçılarından Leonard Cohen, çok fazla göz önünde olmaktan hoşlanmayan, neredeyse içine kapanık bir kişiliğe sahip.” Belgeselin önemini bu cümle oldukça iyi özetliyor aslında.”I’m Your Man”, teknik ya da kurgusal açıdan üstün bir çalışma değil; önemi Leonard Cohen’e odaklanmış olmasından geliyor. Artık yaşayan bir efsane haline gelen bu ender yetenek, filmde merak edilen birçok soruyu kendi ağzından yanıtlıyor.

Leonard Cohen’i akustik folk’tan elektro pop’a kadar uzanan farklı tarzlardaki şarkılarından tanıyor olabilirsiniz. Birçok kişi onun “Dance Me To The End Of Love” adlı şarkısı eşliğinde sevdiğiyle veya bir başkasıyla ama kalbindeki gerçek sevgiliyle dans etmiş olabilir. Ya da Cohen’in bir aşk üçgenini anlattığı 1966 tarihli “Beautiful Losers” (Görkemli Kaybedenler) adlı etkileyici romanı okumuş olabilirsiniz. Müzisyen olarak tanınmadan önce sözcüklerle oynadığı şiirleri okudunuz belki de.

Fakat onun neden 1960’larda Yunanistan’ın Hydra adasında 1500 dolara bir ev alıp orada yaşadığını biliyor musunuz? Evde elektrik yoktu, su akmıyordu. Bütün bir yıl sadece 1000 dolar harcayarak yaşamını sürdürüyor, sonra parası bitince yine Kanada’ya gidiyor, yazılarıyla yeterli parayı toplayınca da yine adaya dönüyordu. Neden?

Hayatı boyunca manik depresif ruh halinden sıyrılamayan Cohen, neden New York kulüplerindeki yıllarından sonra kendisini Los Angeles’taki bir zen manastırında buldu ve orada beş yıl boyunca yaşadı?

“The Future” adlı şarkısında dediği gibi geleceğin katliamla dolu olduğunu mu görmüştü gerçekten?

Yeni bir din arayışında olmadığı halde neden Budizm’i öğrenmeye çalıştı?

Birçok kadının tanışmak için peşine düştüğü müzisyene “Ladies’ Man” denildi. Öyleyse neden o, bunu yalnız geçirdiği binlerce gece boyunca gülmesine neden olan bir şaka olarak niteliyor?

Kimilerinin dediği gibi, yalnızca “kötümserliğin, umutsuzluğun şairi” mi Leonard Cohen?

Onun yazdıklarındaki sözcük oyunları, belirsizlik ve alaycılık unsuru kimi zaman da güldürüp zevk vermiyor mu insanlara?

Bono neden onun “karanlığın içinde çeşitli tonlar yakaladığını ve bunların da renk hissi verdiğini” söylüyor?

Son bir soru daha: O muhteşem “Suzanne” adlı şarkısında neden, “Senin kusursuz bedenine aklımla dokundum” dediğini biliyor musunuz?

Yanıtlar belgeselde.

Written by zülalk

14 Ekim 2006 at 21:20