Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Antony Hegarty’ Category

>Vitrindeki Abümler 24:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 27 Haziran 2010

LAURIE ANDERSON-Homeland (Nonesuch Records)

Daha ilk dakikasından itibaren “Bu ancak Laurie Anderson olabilir” dedirten bir albüm “Homeland”. Öylesine deneysel, özgün ve etkileyici!

Günümüzün kült haline gelmiş en önemli multimedia sanatçılarından birisi Anderson. 10 yıl aradan sonra çıkardığı bu yeni albümde, vokalleri yine konuşur gibi söylüyor, perküsyon, klavye ve keman çalıyor.

Sanatçının aşk, hayatın zorlukları ve Amerika hakkındaki düşünceleri adeta bir filmden alınmış monologlar gibi. Ülkesine eleştirel bakışını politika, ekonomik çöküş, işkence, din, ilaç bağımlılığı ve bireysel özgürlük erozyonuna odaklanarak aktarıyor. Her zamanki gibi yine keskin zekası ve güçlü hiciv yeteneğiyle yapıyor bunu.

Albüme katkıda bulunanlar arasında önemli isimler var. Lou Reed yeteneğini yalnız prodüksiyonda değil, iki parçada çaldığı gitarıyla da sergiliyor. Antony Hegarty’nin eşsiz sesini iki şarkının vokalinde duyuyoruz.

Yetenekli müzisyen John Zorn saksofonda, Four Tet’ten Kieran Hebden klavyede yer alıyor. Tuvan gırtlak şarkıcılarının vokalde ve igil adlı geleneksel çalgılarıyla yaptıkları katkıyı da özellikle belirtmek gerek.

Anderson, alter egosu Fenway Bergamot’u yalnız albüm kapağına taşımakla kalmamış; 11 dakikalık “Another Day in America” adlı parçada, filtre kullanarak sesini erkek sesine dönüştürmüş.

Genel olarak Hüzünlü bir havada akıp giden albümde tek istisna “Only an Expert”. Gitar, klavye ve perküsyonla hareketlenen bu parçayı birkaç yıl önce Laurie Anderson’dan canlı dinlemiş ve tek kelimeyle büyülenmiştim. Albüm versiyonu da mükemmel olmuş.

Bu albümde son 2 yılda konserler sırasında yazıp geliştirdiği şarkıları toplamış Laurie Anderson. Bana göre kendisi, müzik dünyasının en farklı, en akıllı, en karizmatik kadınlarından birisi. Müzikal kalitenin çıtasını bu kadar yükselten bir albüm, ancak onun gibi bir yeteneğin imzasını taşıyabilirdi.

Duyduğuma göre, İngiliz müzik dergisi NME albüm hakkında berbat bir değerlendirme yapıp 0 vermiş. Zaten yorumlarının çoğuna katılmadığım ve ciddiye almadığım bir dergi…

Bu durumda da şunu diyebilirim: Halt etmişler. Yılın en iyi albümlerinden birisi “Homeland”; dinlemesini bilene tabii… Belki müziği paylaşma eyleminde diğer albümlere göre dinleyiciden daha fazla katılım bekleyen bir albüm, ama bence bu da ayrı bir zevk katıyor işe…

Written by zülalk

28 Haziran 2010 at 06:47

>Doğanın İsyanını Dinleyin…

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 14 Şubat 2009


Bu yazıda esin kaynağını doğadan alan, biraz melankolik bir albümden söz edersem, “Bugün Sevgililer Günü! Bize aşk şarkıları lazım,” diyerek karşı çıkanlar olur herhalde… Fakat albüm hüzünlü de olsa, kanımca, iki insan arasında paylaşılacak en güzel anlara eşlik edebilir. Nasıl mı?

Müthiş piyano baladlarını doğada var olan seslerle buluşturan şarkılar, Antony’nin benzersiz sesiyle vokal yaptığı minimal orkestral düzenlemeler, son derece çarpıcı bir şiirsellik ve en önemlisi içtenlik… Hepsi Antony and the Johnsons’ın “The Crying Light” adlı yeni albümünde toplanmış. İnsan böyle bir güzelliği ancak çok sevdiği bir insanla paylaşmalı…

Bugün için planınız, sakince oturup, doya doya güzel bir müziğin zevkini çıkarmaksa, “The Crying Light”ı dinleyin. Orkestra düzenlemelerini klasik müzik bestecisi Nico Muhly’nin yaptığı albümden bir Philipp Glass tadı alacaksınız.

YOK ETTİĞİMİZ DOĞAYLA HESAPLAŞMA

Vokalist Antony Hegarty ve altı müzisyen arkadaşının kurduğu Antony and the Johnsons grubu, pek çok insanın hayatına bir önceki albüm “I Am a Bird Now” ile girdi ve bir daha da çıkmadı. Nasıl çıksın ki? Bariton sesi ve teatral sahne performansıyla, günümüzün en sıra dışı müzisyenlerinden biri Antony…

I Am a Bird Now”da, cinsiyet farklarına ve ayrımcılığına yoğunlaşmıştı grup. Bu defa, insanın yok etmekte olduğu doğayla ilişkisi mercek altına alınmış. Deniz, gök, toprak, güneş, ağaç, su, hayvanlar ve insan… Bunların hepsi, bu albümde, barışı arayan insanın içini döktüğü bir manifestonun özneleri olmuş.

Örneğin, “One Dove” adlı şarkının baş kahramanı, başka bir dünyadan huzur getirecek bir güvercin… Antony’nin duygusal vokali ile şarkının ortalarında araya giren saksofonun hissettirdiklerini, hiçbir yazılı metnin anlatması olanaklı değil.

“Gözlerini aç, kapa gözlerini,” diye tekrarlıyor Antony ve o arada sizi alıp başka bir dünyaya götürüyor. O anda anlıyorsunuz ki, huzuru getirecek olan güvercin o müziğin kendisi… Adeta bir terapi etkisi yaratıyor bu şarkı…

Daylight and the Sun” adlı parçada şarkı söyleme sanatının doruğuna varıyor Antony. Yaylılar ve piyano ile karşılıklı konuşuyor sanki… Piyano hırçınlaşıyor, o daha agresif söylüyor; yaylılar araya girip sakinlik öneriyor, o uysallaşıyor…

Kimileri Antony’nin sesine bu kadar hakim olmasını abartı ya da gösteriş yapma olarak değerlendirebilir. Örnek olarak da “Dust and Water”daki vokali gösterebilirler. Alışılmadık bir şarkı söyleme tarzı olduğu doğru…

Antony, bu şarkıda kelimeleri öyle farklı telaffuz ediyor ki, sanki İngilizce değil başka bir dilde söylüyormuş sanıyorsunuz. Ama bunun nedeni gösteriş yapmak değil. Bunu anlamak için, Antony’yi konserde canlı dinlemek gerek.

2007’de İstanbul Caz Festivali’ne geldiğinde, tarihi Şan Tiyatrosu’nun kalıntıları arasında onu dinlerken buna tanık olduk. Eşi görülmemiş şekilde kendini tamamen müziğe kaptırıyor Antony. Ellerini, kollarını, bedenini bile kontrol edemiyor… Onu sahnede görmeden o içtenliği tahmin etmek zor.

Bu içtenliğin bir sonucu da “Aeon” adlı şarkıda ortaya çıkıyor. Diğer şarkılardan farklı olarak elektro gitarın kullanıldığı bu parçada, coşkuyla “Hold that man I love so much!” diye bağırıyor Antony. Tutup bırakmamalarını söylediği o adam kim bilmem, ama onun için epeyce acı çektiği belli…


KAZUO OHNO’YA SAYGI

“I Am a Bird Now”ın kapağında, Andy Warhol’un esin perisi Candy Darling’in bir fotoğrafı vardı. AIDS’e yakalalan transseksüel Darling’i ölüm yatağında gösteren fotoğraf çok yankı uyandırmıştı. Bu kez, kapakta Antony’nin idolü, efsanevi Japon Butoh dansçısı Kazuo Ohno yer alıyor. Albümün tümü de, şu anda 102 yaşında olan Ohno’ya adanmış.

Bu iki seçim arasında bazı benzerlikler var. Her iki fotoğraf da siyah-beyaz. İki albümde de, ölüm ile doğum, hüzün ile umursamazlık vurgulanıyor. Bu temalara dikkat çekmek için, Canny Darling ve Kazuo Ohno’dan daha iyi iki simge olamazdı…

Antony and the Johnsons albümlerini farklı yapan özelliklerden biri de bu… Kılı kırk yararak, her ayrıntı düşünülerek yapılan ince çalışmaların ürünü bu albümler… Dünya hakkındaki duygularınızı değiştirip, çevrenizi daha farklı görmenizi sağlayabilir… Zaten müziğin gücü de bu değil mi?

Written by zülalk

15 Şubat 2009 at 14:47

>Tipik Konser Alışkanlıkları…

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/22 Kasım 2008

Zamanının azımsanmayacak bir bölümünü konser salonlarında geçiren bir müzik tutkunu olarak bazı izlenimlerimi aktaracağım bu yazıda. Bir konsere neden gidilir? “Elbette müzik dinlemek için,” diyorsanız yanılıyor olabilirsiniz.

İlk anda tuhaf bir soru gibi de gelebilir bu, ama ne yazık ki değil… Ne demek istediğimi daha iyi açıklamak için ülkemizden konser gözlemlerimi maddeleyerek anlatayım…

1-Konsere bir arkadaş grubuyla gidilir. Bunda normal olmayan bir şey yok tabii. Fakat anormallik konserle birlikte başlar; çünkü o gruptaki arkadaşlar konser sırasında hiç durmadan konuşur. Hem sahnedeki müzisyenlere hem de diğer dinleyicilere saygısızlık etmeyi fütursuzca sürdürürler. Bir balad çalıyor bile olsa, onlar için fark etmez; sanki heavy metal konserindeymiş gibi bağıra bağıra konuşurlar. Hiç dinmeyen bir uğultu konser boyunca salona hakim olur. Bu tipler müziği dinlemeyeceklerse, neden bir bara gidip rahatça sohbet etmezler bilmiyorum. Muhtemelen davetiyeleri vardır ve bedava girmişlerdir konsere… Başka açıklaması yok bu davranışın.

2-Konuşmalardan uzaklaşıp müziğe odaklanmak istiyorsanız, sahneye yakın ön kısımlara gitmeniz gerekir. Orta ve arka kısım her zaman daha gürültülüdür. Fakat ön kısımlardakı sıkışıklığı ve itişmeden kaynaklanan ter kokusunu göze almanız gerekir. Ya arkada kalıp müziği tam duyamayacaksınız, ya da müziği duymak için ter kokuları içinde sıkışmayı göze alacaksınız. Zor bir tercih…

3-Konser boyunca kalabalığı enlemesine yarıp bir o tarafa bir bu tarafa geçenleri görürsünüz. Tuvalete gidiyordur ya da bara ulaşmaya çalışıyordur diye düşünerek yol verirsiniz. Plastik bardakla taşıdıkları bira sıkışıklıktan dolayı üzerinize dökülür, ellerindeki sigara mutlaka bir yerinize değip yakar. Ve aynı kişiler gece boyunca defalarca aynı hareketi tekrarlar. Bir insan iki saatlik konser süresince neden sürekli olarak bir taraftan diğer tarafa geçmeye çalışır, henüz nedenini anlamış değilim.

4-Konserin başladığı andan bittiği ana kadar şarkı isteklerini avazı çıktığı kadar bağırarak duyuranlar vardır. O şarkıyı dinlemek için gelmiştir konsere ve dinleyene kadar da susmayacaktır. Bilmez ki, sanatçılar ya da gruplar önceden provasını yaptıkları şarkıları çalarlar konserlerde. Bunun dışına çıktıkları çok enderdir. Ayrıca bir müzisyen, her zaman aynı şarkıları seslendirmek istemeyebilir.

Böyle bağıra çağıra şarkı isteğinde bulunanlara en güzel yanıtı, İstanbul Caz Festivali’nde Antony Hegarty vermiş ve espriyle şöyle demişti: “Sanki patates, soğan istermiş gibi bağırıyorsunuz. Ama bu benim şovum. Ne istersem onu söylerim.”

5-Açıkhava konserlerine özel bir durum da, konser alanına kurulan döner ve kokoreç standları… Ülkemize ilk kez gelen bir grubun canlı performansını dinlemek yerine, kokoreç kuyruğunda beklemek kişisel bir tercih. Ertesi gün de kokoreç yiyebileceğini ama o grubu belki bir daha canlı dinleyemeyeceğini hesap ediyordur herhalde diye düşünüyoruz. Bu bakımdan o tercihin diğer dinleyicilere bir zararı yok. Ama işin dayanılmaz tarafı, sahneye kadar ulaşan kokoreç kokusunun içinde müzik dinlemek… Bu kokuya karşın şarkı söylemenin zorluğuna da The Beastie Boys üyeleri dikkat çekmişti.

SİGARA TERÖRÜ DEVAM EDİYOR

Bütün bunları göze alarak konsere gidersiniz, fakat asıl zorluk sigara dumanına dayanabilmektir. Kış geldi, yine kapalı mekanlara girdik. Sigara yasağının lokantalar, kafeler vb. kapalı alanlarda henüz uygulanmaya başlanmaması nedeniyle, tehlikeli bir ortam sizi bekliyor konser salonlarında.

Geçtiğimiz hafta gittiğim üç konseri de, bu sigara sorunu nedeniyle, bitmeden bırakıp çıkmak zorunda kaldım. İçerde 300 kişi varsa 250’si sigara içiyordu. Bu 250 kişinin iki saat içinde yalnızca birer sigara içtiğini düşünmeyin. Nedense konserlerde zincirleme sigara içme alışkanlığı yaygın. 250 kişi 10’ar tane içince, 2500 adet sigaranın küçük ve kapalı bir salonun havasını ne hale getireceğini düşünün. Havalandırmanın yetersizliği de cabası. Ama zaten öylesine yoğun bir dumanı temizleyecek bir havalandırma sistemi icat edildiğini de sanmıyorum.

Kızaran gözlerden yaşlar akınca ve artık nefes alamayınca, müziğe elveda demekten başka seçenek kalmıyor… Daha önce bu konuda yazdığım bir yazıya okuyuculardan gelen elektronik postalar, benim durumumda olanların hiç de az olmadığını gösteriyor. Birçok kişi, sadece bu nedenle artık konserlere gitmediğini söylüyor.

Kapalı yerlerdeki sigara terörü, bu ülkede birçok alanda görüldüğü gibi, çoğunluğun azınlığa diktasından başka bir şey değil. “Rahatsız oluyorsan çek git, buraya geliyorsan sus otur,” deniyor. Tanıdık geliyor değil mi?

Written by zülalk

23 Kasım 2008 at 10:04

Antony Hegarty, sigara terörü, The Beastie Boys kategorisinde yayınlandı

>Herkül ve Aşk…

leave a comment »

>

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/26 Nisan 2008

Yaklaşık bir ay önceydi; New York’ta bir konser öncesinde çalan DJ’i dinliyorduk. Birden o çok tanıdık sesi duyduk; vokalde Mercury ödüllü Antony Hegarty’nin eşlik ettiği bir dans şarkısıydı çalan. Antony and the Johnsons’ın “I Am A Bird Now” adlı albümünü dinleyen herkesin, hayatının geri kalanında Antony’nin o farklı sesini anında tanıyacağına şüphe yok. Konsere birlikte gittiğim arkadaşım da hemen tanıdı ama ardından soruları sıralamaya da başladı. Tamam vokaldeki oydu, ama neydi bu şarkı? Birisi remiks mi yapmıştı, yoksa vokalleri sample olarak mı kullanmıştı?

Antony’nin bir süredir New York’lu yeni bir grupla işbirliği yaptığını bildiğimden, ne dinlediğimizi tahminde zorlanmadım: “Hercules and Love Affair”in grupla aynı adı taşıyan yeni albümüydü çalan. Önceden bu konuda bilgim olmasa, ben de arkadaşım gibi şaşırabilirdim doğrusu. Çünkü Antony’nin o son derece duygusal yorumuyla disco/house esintili dans müziğinin arasında doğrudan bir bağlantı kurmak zor.

MİTOLOJİK KARAKTERLER ESİN KAYNAĞI

1978 doğumlu prodüktör/DJ Andrew Butler’ın öncülük ettiği “Hercules and Love Affair”, son aylarda dinlediğim en yaratıcı projelerden birisi. Butler, albüm için şarkıları yazarken, özellikle Yunan mitolojisinden ve ilk gençlik döneminin müzikal kahramanlarından etkilenmiş. Gökkuşağı Tanrıçası Iris ve Akıl Tanrıçası Athena’nın adını taşıyan iki şarkının yer aldığı albümde, aşk, egodan kurtulup başkalarını düşünme duygusu, yalnızlık, kuklalar vb. birçok farklı esin kaynağı var.
Müzikal açıdan ise, 70 ve 80’lerin gözde disco soundu retro bir anlayışla yorumlanarak adeta yeniden diriltilmiş. Grubun Antony dışında Kim Ann Foxman ve Nomi adlı iki genç vokalisti daha var. Kim Ann, Hawaili bir takı tasarımcısıyken yolu Andrew Butler ile kesişmiş. Nomi ise, daha önce CocoRosie grubuyla ve bir dönemin ikonlarından Debbie Harry ile çalışmış.

DANS VE MELANKOLİ BİR ARADA

Grubun müziğinin dikkat çekmesinde Antony’nin sesinin önemini özellikle belirtmek gerek. Çünkü dans pistlerine melankoliyi taşımak gibi ender görülen bir katkı sağlıyor. Albümün açılış şarkısı “Free Will”e “Bana Yalan Söyleme,” dizeleriyle öyle dokunaklı bir sesle başlıyor ki Antony, dans etmeye konsantre olmanız zorlaşabilir. Ama melodiyi önceden bilenler için durum farklı. Çünkü şarkı, house müziğin ilk klasiklerinden biri olarak kabul edilen “Your Love”ın bir tür yeniden yorumu. House’un büyükbabaları olarak adlandırılan Frankie Knuckles ve Jamie Principle’ın yarattığı bu muhteşem şarkı, aradan geçen 22 yıla karşın hiç eskimedi. (Bu arada, Frankie Knuckles’ın 25 Nisan’da İstanbul Otto Santral’de canlı performansı var. House müzik sevenleri uyaralım şimdiden.)

Albümün ilk single’ı olarak yayımlanan “Blind”, son günlerde radyolarda en sık çalan şarkılardan birisi. Akılda kalıcı müthiş melodisi ve Antony’nin benzersiz yorumuyla benim de favorim. Frankie Knuckles’ın kendisinin de remikslediği şarkının, bu yılın klasiklerinden birisi olacağı kesin. Üzerinde durulması gereken bir diğer şarkı ise, ilk dönem Chicago house müziğini anımsatan “You Belong”.

Özetle söylemek gerekirse, “Hercules and Love Affair”, müzikte yenilikçi çalışmaları izleyenler için gerçekten heyecan verici. Vogue dergisi, grubun müziği için, “Ziggy Stardust house müzik yapsa böyle olurdu,” şeklinde bir değerlendirme yapmış. Ziggy Stardust’ın (nam-ı diğer David Bowie) ne yapacağını kestirmek, bana göre pek kimsenin harcı değildir. Ama Afrika ritimleri soslu synth tekrarları ve güçlü baslarla yaratılan müziğin melankolik sözlerle oluşturduğu ilginç uyuma Ziggy de hayır demezdi herhalde…

Written by zülalk

27 Nisan 2008 at 11:11

Antony Hegarty, David Bowie, Hercules and Love Affair kategorisinde yayınlandı

>Özgürlüğün sesleri

leave a comment »

>

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/22 Mart 2008

18 Mart akşamı New York’ta bir salonda toplanan barış yanlıları, heyecan içinde “Voices of Freedom” diye tempo tutuyordu. Slogan değildi söyledikleri; Lou Reed’le birlikte şarkı söylüyorlardı.

Nasıl heyecan duyulmaz ki?

18 Mart, Irak’ın işgalinin beşinci yıldönümüydü. Üstelik rock müziğin duayeni Lou Reed’e muhteşem bir grup eşlik ediyordu: Kemanda müzik dünyasının çok yönlü ismi Laurie Anderson, vokalde Antony Hegarty, gitarda Moby. Bu kadar da değil; daha kimler yoktu ki sahnede! Usta müzisyen David Byrne, caz vokalisti ve piyanist Norah Jones, indie rock’ın son dönemdeki favori gruplarından Blonde Redhead, alternatif müzik grubu Scissors Sisters, folk müziğin büyüleyici sesi Damien Rice, ünlü dans sanatçısı/koreograf Bill T. Jones, Kanadalı gazeteci/yazar Naomi Klein…

Salondaki herkesin beraber söylediği Voices of Freedom, aslında iki buçuk saat süren olağanüstü güzel bir konserin finaliydi. “Irak’ta barış, Amerika’da adalet” sloganıyla faaliyet gösteren sivil toplum örgütlerine destek amacını taşıyan etkinlik Lou Reed, Laurie Anderson ve Antony’nin ortak fikri olarak ortaya çıkmış.

Gecenin siyasi açıdan taşıdığı önemin yanı sıra, müzik açısından da bir o kadar önemli olduğunu belirtmem gerek. Efsanevi Talking Heads üyesi David Byrne’ü sahnede Norah Jones, Scissors Sisters ve Damien Rice ile birlikte görebileceğimi hiç düşünmezdim. Laurie Anderson’ın, Moby’nin “Honey” adlı şarkısının blues/rock versiyonuna kemanla eşlik edebileceği ise hiç aklıma gelmezdi.

Brooklyn’deki St. Ann’s Warehouse, o akşam öyle ilginç bir konsere sahne oldu ki, müzik tutkunlarını ilgilendirebilecek bazı ayrıntıları yazmadan geçemeyeceğim. David Byrne, “One Fine Day”i seslendirirken bir yerde şaşırınca, “Olmadı; önce burayı tekrar alacağım,” diyerek şarkıyı baştan söyledi ve durumu espriyle geçiştirdi. Görülecek şeydi doğrusu.

“Only An Expert” adlı şarkısını keyboardların elektronik sesleriyle icra eden Laurie Anderson, bana göre gelmiş geçmiş en akıllı, en yetenekli ve en esprili kadınlar listesindeki yerini iyice sağlamlaştırdı. “Sorunları sadece uzmanlar çözebilir, ama kendi kendini bir alanda örneğin terörle savaş konusunda) uzman ilan edenlerin varlıklarını koruyabilmeleri için soruna ihtiyaç vardır. Böylelikle bir süre sonra çözüm diye görülen şeyin kendisi de sorun olur,” dedi şarkısında.

Norah Jones, Kasım 2004’te, Bush ikinci kez başkan seçildiği sırada yazdığı “My Dear Country” adlı şarkıyı söylerken, “Umarım bu kasım ayı o kadar korkutucu olmaz,” diye bir dilekte bulununca salondan güçlü bir destek aldı.

“İÇİMİZDEKİ “ANNE”Yİ BULMAK

İrlandalı sanatçı Damien Rice’ın, gitarının hoparlör bağlantısını kesip, mikrofonsuz söylediği “Cannonball”, bugüne kadar tanık olduğum en etkileyici sahne performanslarından biriydi. (Bu arada Damien Rice’ı dinlerken, bizim festivalciler ya da Babylon ekibi kendisini ülkemizde de ağırlamayı düşünür mü acaba diye geçti aklımdan. Nasıl da yakışır Babylon’a!)

Gecenin kapanış konuşmasını yapmaksa Antony’e düşmüştü. “Ben bu işi yapabilecek en son kişiyim ama rica ettiler” diye başladı konuşmasına ve bir uyarıda bulundu. Dünyada her yeri saran şiddete karşı insan olarak “içimizdeki anne”yi bulmamız gerektiğini düşünüyor Antony. Yanlış anlaşılmasın; laf yalnızca erkeklere değil, bütün insanlara…

Obama ve Clinton’a da mesajı var Antony’nin: “Sadece birisine değil, barış için her ikisinin de aynı hedef doğrultusunda çalışmasına ihtiyacımız var” diyor. Başkanlık yarışı iyice kızışıp işin içine ırk faktörü girmişken çok da yerinde bir uyarı… Geçen yaz İstanbul’da verdiği konserde şarkıları yoğun bir duygusallıkla seslendirdiğini duyduğumuz Antony, bu defa “You’re My Sister”ı söyledi. Ve şarkıyı Irak’takı bütün kadınlara; savaşın içinde yaşayan Iraklı kadınlara ve Amerikalı kadın askerlere adadı.

O akşam sahneye çıkan müzisyenlerin her biri Özgürlüğün Sesi’ydi. Düşüncelerini, duygularını şarkılarla anlattılar; sahip oldukları en büyük yeteneği, daha yaşanabilir bir dünyanın kurulmasına katkı yapmak için kullandılar. Amerikan tarihinin en kritik başkanlık seçimi öncesinde gerçekten çok önemli bir işlev bu.

Written by zülalk

23 Mart 2008 at 20:34

>Cazlı Yaz Geceleri Başlıyor!

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/30 Haziran 2007

İstanbul’u dinliyor musunuz?

Bugünlerde kentin dört bir yanından çeşit çeşit melodiler duyuluyor. Ama kulaklarınız sanki bir eksiklik mi hissediyor? Haklısınız; caz olmazsa olmaz. Neyse ki, Uluslararası İstanbul Caz Festivali 3 Temmuz’da başlıyor. Üstelik festival, bu yıl özellikle iki konuda takdiri hak ediyor. Öncelikle program gerçekten başarılı. Çünkü farklı müzik tarzlarını bir araya getiren renkli bir müzik yelpazesi açıyor önümüze.

Festivali düzenleyen İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın bu yılki diğer hoş sürprizi ise, yeni konser mekanları belirlemesi. Her yıl kullanılan mekanların yanı sıra, bu yıl İstanbul Modern Heykel Bahçesi, Arkeoloji Müzesi Bahçesi ve yıllar önce yanan Şan Tiyatrosu’nun kalıntıları da konserlere ev sahipliği yapacak. Ayrıca, Avrupalı ve Türk sanatçıları buluşturacak olan “jam session”ların yapılacağı Fransız Kültür Merkezi’nin avlusu, bir tür caz kulübüne dönüşecek.

BU KONSERLERE DİKKAT

Şimdiye kadar programı incelemek için fırsat bulamayanlara küçük bir favori listesi vermekte yarar var. “Mutlaka görülmeli” anlamında altı kırmızı kalemle çizilen ilk isim Robert Plant! Evet o; rock tarihinin en büyük topluluğu Led Zeppelin’in karizmatik vokalisti. Led Zeppelin’in dağılmasından sonra solo çalışmalarını sürdüren Plant, 4 Temmuz’da bu defa grubu The Strange Sensation ile Açıkhava Sahnesi’ni inletecek. “Whole Lotta Love”ı Robert Plant’ten canlı dinlemenin yaratacağı zevki düşünsenize!

Listede adı görülünce heyecan dalgasına yol açan ikinci isim Bryan Ferry. Yedi yıl önce Açıkhava Sahnesi’ndeki konserde herkesi büyülemiş ve artık çok da özletmişti kendisini. Rock müziğin bu zarif beyefendisi, art rock’ın efsanevi grubu Roxy Music’in solisti olduğu yıllarda, çarpıcı şarkı sözlerine eşlik eden buğulu sesi ve karizmasıyla gönüllerde taht kurdu.Uzun süredir solo çalışmalarını sürdüren Ferry’nin bu konserinde son albümünde yorumladığı Bob Dylan şarkılarını da seslendireceğini tahmin ediyorum. “Knockin’ On Heaven’s Door”u söyler mi dersiniz? Yanıtı 5 Temmuz’da alacağız.

Favoriler listemin üçüncü sırasında Antony and the Johnsons var. Avant-garde ve kabare tarzını mükemmel bir şekilde birleştiren grubun solisti Antony Hegarty eşsiz bir sese sahip. Altı yıl önce o sesi ilk duyduğum anı hala hatırlıyorum. Büyülenmiştim. “I Fell In Love With A Dead Boy”u söylüyordu. O günden bu yana yakından izlediğim müzisyenlerden biri oldu Antony. Bir tek bu şarkı değil, seslendirdiği her şey çok dokunaklı. Çünkü o yalnızca şarkı söylemiyor, şarkıları yaşıyor. Kesin olan şu ki, 8 Temmuz’da Şan Tiyatrosu’nun kalıntıları arasında muhteşem bir festival gecesi yaşanacak.


Festivalin bu yıl hemen herkesin merakla beklediği bir konuğu var: Arif Mardin’in prodüktörlüğünü yaptığı ilk albümü “Come Away With Me” ile 6 dalda Grammy kazanan Norah Jones. Henüz daha tanınmadığı dönemde, 2000 yılında caz müzisyeni İlhan Erşahin ve grubu Wax Poetic ile yine İstanbul Caz Festivali’ne katılan sanatçı, aradan geçen yedi yılda büyük yol aldı. İlk adını duyurmaya başladığı sıralarda, ısrarla yalnızca ünlü Hintli müzisyen Ravi Shankar’ın kızı olarak tanınmak istemediğini söylüyordu. Nitekim bunu başardı; bugün artık dünyanın en iyi kadın vokalistlerinden biri olarak değerlendiriliyor. Hem geçtiğimiz aylarda yayımladığı ikinci albümüyle, hem de bu yıl Cannes Film Festivali’nin açılışında gösterilen “My Blueberry Nights” adlı filmdeki başrolüyle son günlerde adından çok söz ettiriyor. 1 Ağustos’ta Açıkhava Sahnesi’ne giderseniz, caz, country, blues ve folktan karışık tatlar sunan tam bir müzik ziyafetine hazır olun.

17 Temmuz akşamı Sepetçiler Kasrı’nda çok ilginç bir proje gerçekleştirilecek. Sosyal içerikli filmleriyle tanınan ünlü yönetmen Spike Lee’nin filmlerinden özel görüntülerin sergileneceği gecede, usta trompetçi Terence Blanchard ile grubu İstanbul Oda Orkestrası ile birlikte çalacak. Konserin ayrıca dünyaca ünlü üç konuk vokalisti var: Caz şarkıcısı Patti Austin, soul ve R&B’nin yeni seslerinden Bilal ve Zambiya esintili müzikleriyle Hil St. Soul. Gecenin ev sahipliğini ise Spike Lee üstlenecekmiş; hayranlarına duyurulur.