Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Arcade Fire’ Category

>Vitrindeki Albümler 55:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 30 Ocak 2011

BRITISH SEA POWER-Valhalla Dancehall (Rough Trade)

Alternatif rock’ın başarılı gruplarından British Sea Power (BSP), 2008’de Mercury adayı olan “Do You Like Rock Music?” adlı çalışmasıyla, o yılın en iyi albümler listelerinde yer almıştı. Hemen ardından 2009’da “Man of Aran” belgeseline tamamen enstrümantal soundtrack albümü yaptılar. Şimdi de yılın ilk ayında yepyeni bir albümle tekrar gündemdeler.

Özellikle entelektüel şarkı sözlerindeki çarpıcı anlatım ile Pixies ve Joy Division’ı hatırlatan müzikleri nedeniyle her zaman ilgiyle takip ettiğim gruplardan biri oldu BSP. İki yıl önce de, Phonem by Miller kapsamında İstanbul’daki dinamik canlı performanslarına tanık oldum.

BSP, farklı sesleri denemeye eğilimli olduğu için, her albümlerini heyecanla bekliyorum. Bu dördüncü albümde de yine siren gibi çalan gitarlar ve bomba gibi perküsyonlar var; ancak sounda yeni bir şey eklenmemiş, fazla şaşırtıcı ses deneyleri yok.

Yanlış anlaşılmasın; elbette BSP yeni ses arayışlarından vazgeçmiş değil. Yine doğal olarak kaydedilen veya synthesizer yardımıyla elde edilen hayvan seslerinden yararlanılmış ama BSP’yi tanıyanlar bilir; bunlar, onlar söz konusu olduğunda artık alışılmış bir durum.

Gitarı öne çıkarıp stadyumları coşturacak nitelikte Arcade Fire’ı hatırlatan hızlı parçalar (Who’s in Control, We Are Sound, Thin Black Sail); pop sounduna daha yakın synth ağırlıklı şarkılar (Living Is So Easy, Georgie Ray, Heavy Water) ve atmosferik, post-rock türü parçalar (Luna, Cleaning out the Rooms, Baby, Once More Now) arasında bölünmüş albüm.

Başka bir gruptan konuşuyor olsaydık, bu albümün deneysellik sınırlarını zorladığını söyleyebilirdim. Ama BSP’ı düşündüğümde, kısa bir tanımlamayla, sound olarak iyi bir bileşim yansıtan, tipik bir BSP albümü diyebilirim.

Benim en çok beğendiğim iki şarkıdan birisi, synth ağırlıklı gotik sounduyla Joy Division’ı anımsatan “Mongk II” ve Ray Bradbury ile George Orwell‘in ilk isimlerinden oluşan adıyla dikkat çeken muhteşem balad “Georgie Ray“. Albümün en deneysel soundlu iki şarkısı da bunlar.

Grup üyelerinin açıkladığına göre, şarkıların esin kaynakları, eski Playboy dergileri, nüfus kontrolü, Dadaist sanatçı Kurt Schwitters, doğa, “Fransız Hitchcock”u denilen Henri-Georges Clouzot. Tek başına bu bilgi bile albüme olan merakı artırıyor! Indie rock sevenlerin bu merakın peşinden gitmelerini öneriyorum.

Written by zülalk

30 Ocak 2011 at 16:48

>2010’un En İyi Albümleri

leave a comment »

>Her yıl aralık ayında adet olduğu üzere, ben de yine “Yılın En İyi Albümleri” listesi yaptım.
Elbette listeler kişiye göre değişir; birisinin çok sevdiği bir albümü diğeri hiç beğenmeyebilir.
Ancak ne kadar öznel olsa da, ben listeleri seviyorum. Hem geçen yılı gözden geçirmek hem de iyi albüm yapan grupları desteklemek için faydalı oluyor.

“Ne var ki liste yapmakta?” demeyin… Yıl boyunca yayımlanan yüzlerce albümü takip edip dinlemek ve sonra da hepsinin arasında bir değerlendirme yapmak oldukça fazla emek ve zaman istiyor. Ayrıca belki herkesin en çok beğendiği ilk birkaç albüm bellidir; ama 50 albümlük bir liste yapıyorsanız, bu biraz daha zor oluyor.

Ben aşağıda isimleri yer alan albümleri tekrar anlatma gereği duymadım. Onun yerine ilk 20 albümde en sevdiğim şarkılara ait videoları ekledim. (Zaten bir kısmı hakkında daha önce de yazılar yazmıştım; blogda arama yaparsanız, o yazılara ulaşabilirsiniz.)

Bu albümler, 2010 yılında benim en yakın dostlarımdı. Sevincimi, üzüntümü, endişemi, heyecanımı bu albümlerle yaşadım. Özellikle “The Durutti Column“ün “A Paean to Wilson” adlı albümü olmasaydı, 2010 benim için çok daha zor geçerdi. Yürekten bağlıyım o albüme; dilerim ki herkes bulup dinlesin.

Gelecek yılı yeni dostlarımla tanışmak için büyük bir heyecanla bekliyor, herkese bol müzikli ve konserli iyi bir yıl diliyorum!

1-The Durutti Column – A Paean to Wilson
Albümde yer alan “Chant“ın YouTube’daki videousu var ekte. (Resmi video değil ama kim koyduysa ona da teşekkürler burdan.) 10 dakika 37 saniye ayırıp bu parçayı dinlemenizi öneririm.

Bir de yine aynı albümden “How Unbelievable“ı YouTube’dan ekledim. Video tam 4′ 56” ‘ya geldiğinde Tony Wilson İngiltere’deki ekonomik durumla ilgili şunları söylüyor: “How Unbelievable… The Labour could be in power for 10 years and the wealth gap in this country gets worse…”

Tam 7’11”de ise bu kez şöyle diyor Wilson: “Socialism is not complex. It means a deep, central belief, natural in your heart that the poor should not be so poor and the rich should not be so rich. In Britain, the gap between the rich and the poor has got wider…” Tony Wilson’a saygıyla şapka çıkarıyorum!

31-Beach House – Teen Dream
32-These New Puritans – Hidden
33-Glasser – Ring
34-Eluvium – Smiles
35-Les Savy Fav – Root For Ruin
36-Future Islands – In Evening Air
37-John Grant – Queen of Denmark
38-The Octopus Project – Hexadecagon
39-Eleven Tigers – Clouds are Mountains
40-Blonde Readhead – Penny Sparkle
41-Gold Panda – Lucky Shiner
42-Shed – The Traveller
43-Liars – Sisterworld
44-Holy Fuck – Latin
45-Paul Weller – Wake Up the Nation
46-Caribou – Swim
47-Ikonika – Contact, Love, Want, Have
48-Brian McBride – The Effective Disconnect
49-Keith jarrett-Charlie Haden – Jasmine
50-Autre Ne Veut – Autre Ne Veut

_

>Vitrindeki Albümler 32:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 22 Ağustos 2010

ARCADE FIRE-The Suburbs (Merge Records)

Yılın en merakla beklenen albümlerinden birisiydi “The Suburbs”. Kanadalı indie rock grubu Arcade Fire’ın ilk iki albümüyle kazandığı saygınlık, beklentileri oldukça yükseltmişti.

2004’te çıkan ilk albüm “Funeral”da ölüm, 2007 tarihli “Neon Bible”da ruhani konulara odaklanmıştı grup.

Bu defa ne yapacaklardı? Eklektik orkestrasyonla yarattıkları zengin soundu tekrar mı edeceklerdi? Son altı yılda kazandıkları uluslararası başarının gerisine mi düşeceklerdi?

Bütün bunların yanıtını aldık. Birincisi, başarı çizgilerini çok daha üst seviyeye çıkardılar. “The Suburbs”, kanımca, grubun bugüne kadar yaptığı en iyi çalışma. Ben ilk iki albümü de çok severek dinlemiştim; ancak bu defa grubun hem sound hem de konsept olarak çok sağlam bir çalışmaya imza attığını düşünüyorum.

İkincisi, Arcade Fire, günümüzde single değil albüm yapan az sayıdaki gruptan birisi. Banliyö hayatının sıkıntıları, yalnızlık, korkular, dışlanma, modern kentli hayata duyulan özlem, yıkılan hayaller ve aşk acıları…

Bütün bu sosyal gerçekliğe ait gözlemler, toplam 65 dakika süren 16 şarkıda çok etkileyici şekilde ve bütünlüklü bir şekilde işlenmiş.

Şu bir gerçek ki, grubun kurucusu Win Butler, kendi hayatından izleri şarkılara büyük bir içtenlikle yansıtıyor. Ama bunu yaparken nostaljik hislerle dolu olsa da, 80’lerin synth pop’undan rock’a, punk’tan new wave’e çok farklı esin kaynaklarını kullanıp enerjik bir sound yakalamayı da başarıyor.

“The Suburbs”, gelecekte klasik olarak anılacak kadar başarılı bir albüm.

Written by zülalk

22 Ağustos 2010 at 20:54

Arcade Fire kategorisinde yayınlandı

>Vitrindeki Abümler 8:

with one comment

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 28 Şubat 2010

PETER GABRIEL-Scratch My Back (Virgin Records)

Peter Gabriel, yaklaşık yedi yıllık bir aradan sonra Bob Ezrin prodüktörlüğünde yeni bir albüm yayınladı. Ancak, progresif rock grubu Genesis’in vokalisti olarak ünlenen müzisyen, kendisi de iyi bir besteci olmasına karşın, bu defa da yeni şarkı yazmamış.

Scratch My Back”, Gabriel’in en sevdiği sanatçıların şarkılarını yorumladığı bir cover albümü. Bu sanatçıların arasında, kendi döneminin devleri David Bowie, Paul Simon, Lou Reed, Randy Newman, Neil Young ve Talking Heads’le birlikte; günümüzden Radiohead, Arcade Fire, Bon Iver, Elbow, The Magnetic Fields ve Regina Spektor da yer alıyor.

“Scratch My Back”, bir cover albümü olmakla birlikte, onu diğerlerinden ayıran bir özelliği var. Peter Gabriel, bu albümde şarkılarını söylediği her sanatçı ya da grubun, karşılık olarak onun şarkılarından birisini söylemesini talep ediyor. Böylece, ortaya çıkan çalışmalar, her ay iki şarkılık bir single olarak yayımlanacak.

Ardından hepsinin bir araya geldiği toplu bir albüm piyasaya çıkacak. O albümün adının ise, “I’ll Scratch Yours” olacağı açıklandı. İlk başta pazarlama açısından akıllıca bir yöntem olarak görülse de, bence cover albüm anlayışına yeni bir boyut getirdiği için oldukça yaratıcı.

Albümün müzik açısından en dikkat çekici özelliği, şarkıların gitar ve bateriden arındırılarak, basit bir orkestral düzenlemeyle, bazen sadece bir piyano eşliğinde ve daha çok Peter Gabriel’in sesini ön plana çıkaracak şekilde yorumlanması. Belli ki, ünlü müzisyen, bir şarkıcı olarak farklı düzenlemelerle neler yapabileceğini görmek istemiş.

Albümde tek tek şarkılar bazında başarılı olanlar da ver olmayanlar da… Örneğin Talking Heads’den “Listening Wind”de funk havası bir kenara bırakılınca, şarkının sözleri daha belirgin hale gelmiş ve eski halinden daha dokunaklı bir melodi çıkmış ortaya.

Ama aynı şeyi her şarkı için söyleyemem. Orijinal “Heroes”u mükemmel kılan şey, Bowie’nin naif bir hayalciliği yansıtan yorumudur. Oysa Peter Gabriel’in “Heroes”u oldukça karamsar.

Ne kadar dinlesem de hakkında olumlu bir düşünce edinemediğim bir başka cover ise, Radiohead‘in “Street Spirit” adlı şarkısı oldu.

Peter Gabriel, bu şarkı hakkında Thom Yorke‘dan herhangi bir geri dönüşüm almamış. “Galiba pek hoşlanmadı benim yorumumdan,” diyor Gabriel. Bana kalırsa, Thom da bu durumda böyle efsanevi bir sanatçıya ne diyeceğini bilememiş olabilir…

Albümdeki en dikkat çekici cover’lardan birisi “Flume“. Bon Iver’in bu mükemmel şarkısı, Peter Gabriel’in albümünde de tartışmasız öne çıkıyor.

Sonuç olarak, Peter Gabriel’in aynı tondaki yorumunun biraz bıkkınlık yarattığını belirtmekle beraber, The Durutti Column ile yaptığı çalışmalardan tanıdığımız John Metcalfe’nin albümdeki düzenlemelerini başarılı bulduğumu söylemeliyim.

“Scratch My Back”de cover’lanan şarkı listesi şöyle:

1. Heroes (David Bowie)
2. The Boy in the Bubble (Paul Simon)
3. Mirror Ball (Elbow)
4. Flume (Bon Iver)
5. Listening Wind (David Byrne/Talking Heads)
6. The Power Of the Heart (Lou Reed)
7. My Body is a Cage (Arcade Fire)
8. The Book Of Love (The Magnetic Fields)
9. I Think It’s Going To Rain Today (Randy Newman)
10. Apres Moi (Regina Spektor)
11. Philadelphia (Neil Young)
12. Street Spirit (Fade Out) (Radiohead)

Albümü dinlemek ve “Flume”ü yasal olarak ücretsiz indirmek için buraya tıklayın.
buraya tıklayın.

_

>Kitapseverler İçin Müzik

with 6 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/14 Kasım 2009

Yazının başlığını radyo NPR’dan ödünç aldım. Fanfarlo adlı grubu çok iyi anlattığı için hoşuma gitti. Grubun ilk stüdyo albümünden söz etmeden önce bu tanımın nedenini açıklayayım…

Fanfarlo adını iki yıl önce tesadüfen duyduğumda, elbette aklıma hemen Baudelaire gelmişti. 19. yüzyılın ünlü Fransız şairi, “Les Fleurs du Mal”in yazarı, modernist estetiğin ve avangard sanatın öncüsü, asi ve kışkırtıcı yazılarıyla bir dönemin sembolü Baudelaire… Rimbaud’nun “Şairlerin Tanrısı”, Yahya Kemal’in “gelmiş geçmiş en büyük şair” diye tanımladığı Charles Baudelaire…

La Fanfarlo”, şairin 1877’de yazdığı bir romanın adı. Sevgilisi Jeanne Duval ile yaşadığı aşkı anlattığı bu kitap, Baudelaire’in kaleme aldığı tek kısa roman.

Fanfarlo üyesi İsveçli Simon Balthazar, grubu kurduğu sırada rastlamış bu kitaba. Romanın yazıldığı dönemden ve mekandan çok etkilendiği için de, gruba Fanfarlo adını vermiş.

1 DOLARA ALBÜM!

Londra’da yaşayan beş müzisyenden oluşan grubun ilk albümü “Reservoir”, birkaç ay önce yayımlandı. Çıktıktan hemen sonra da, albümün bir süre için 1 dolara indirilebileceği bildirildi. Öğrendiğime göre, ilk haftada 10 bin kişi indirmiş albümü. Ben de o şanslılardan biriyim!

Tabii bu durum, albüm, grup üyeleri tarafından bağımsız olarak yayımlandığı için mümkün olabildi. Çünkü hiçbir büyük plak şirketi yayımladığı bir albümü 1 dolara satmaz. İşin ilginci, Fanfarlo eğer büyük bir plak şirketine bağlı olsaydı, albüm başına kazanacağı para da bu kadar olurdu…

Fanfarlo’nun adına ikinci kez, David Bowie’nin The Sunday Times için yazdığı bir makalede rastladım. Grubun en önemli özelliğini şöyle açıklıyordu Bowie: Enfes bir melankoliyle bezeli ama aynı zamanda canlı ve neşeli bir müzik yaratabilme yeteneği…

Fanfarlo’nun bu becerisinin dayanakları belli: Baudelaire’in 19. yüzyıl Avrupası’nda, romantizm, sembolizm, gerçeküstücülük ve varoluşçuluk akımlarının başını çektiği dönem, grubun müziğinde bulmuş yansımasını…

EDEBİ REFERANSLAR SUNAN MİZAH

Ancak Fanfarlo’nun müziğinden yansıyan his, asla Karanlıklar Prensi denilen Baudelaire’in şiirleri kadar trajik değil; romantizmin getirdiği naif bir melankoli var olsa olsa… Hatta videolarına bakarsak, edebi referanslar sunan duyarlı bir mizahın izlerini sürmek de olanaklı.

Örneğin “You Are One of the Few Outsiders Who Really Understand Us” adlı ikinci single için çektikleri video, bir evin içinde oyuncak treni yakalamaya çalışan robotun hikayesini anlatıyor. Sonuçta tren camdan uçup giderken, robot arkasından bakakalıyor…

Kanımca, gerçeküstücü akımdan aldıkları ilham, Fanfarlo’nun müziğini ilginç yapan en önemli etkenlerden biri. Bunun en iyi örneği, 1950’lerde UFO hikayeleri ve kayıp uygarlıklarla ilgili kitaplarıyla ünlenen İngiliz araştırmacı yazar Harold T. Wilkins hakkındaki şarkı.

Bir diğeri ise, Finlandiya’daki bir göl çevresinde yaşayanların anlattığı hayalet hikayelerini konu alan “Ghosts”…

Fanfarlo’nun müziğini tanımlamak için, Arcade Fire’ın art-rock soundu ile Beirut’un pastoral folk müziğinin karışımı denilebilir. Müzikteki orkestrasyon ve adeta bir bando takımını andıran canlılık nedeniyle yerinde bir benzetme…

Ama bu bando havası, Fanfarlo’da onlar kadar ağır basmıyor. Belki bir istisna, Reservoir’ın açılış şarkısı “I’m a Pilot” olabilir. Bu parçadaki zil gibi çalan gitar soundunu elde etmek için, bulabildikleri bütün gitarları almışlar ve bir o kadar da müzisyeni bulup aynı anda aynı notaları çaldırmışlar.

Yazının sonunda diyeceğim şu: Fanfarlo, son yılların en iyi müzik yapan gruplarından birisi; onlara kulak verin. Üstelik, saygın müzik ve sanat dergisi The Ouietus, Fanfarlo’nun, gelecek birkaç yılı çok daha çekilir kılabileceği görüşünde… Benden söylemesi…

ROLL’A VEDA NOTU:
Roll dergisi bu kez gerçekten kapandı… Benim de zaman zaman katkıda bulunma zevkini yaşadığım çok iyi bir müzik dergisiydi. Bir avuç idealist müzik tutkunu, 13 yıl boyunca bağımsız bir yayıncılık örneği verdi. Bu ülkede güzel şeylerin de olabileceğine dair sembollerden biriydi benim için… Roll ekibine içten teşekkürler…

Written by zülalk

14 Kasım 2009 at 22:43

>2007’nin En İyi Albümleri

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/29 Aralık 2007

Aralık ayı gelince “Yılın En İyileri” listesi yapmak adettir. Ben de buna uydum ve 2007’nin en iyi 10 albümünü sıraladım. Ama listeye geçmeden önce belirtilmesi gereken dört husus var: 1-Bu liste, temel olarak yabancı alternatif/rock (indie rock)/elektronik müzik albümlerini kapsıyor. 2-Liste yapılırken satış rakamları dikkate alınmadı. 3-Elbette adı sayılabilecek başka albümler de var, ama bu yazının fiziksel sınırları ilk 10 albümü yazmaya olanak veriyor. 4-Bu yazıyı yazarken müziğin önemini bir kez daha duyumsadım. Bana göre, müzik dünyayı güzelleştiren ve onu yaşanmaya değer kılan en önemli şeylerin başında geliyor. Onca itiş kakışın sürdüğü dünyada bu albümler olmasaydı, 2007 kesinlikle daha sıkıcı geçerdi. 2008’in de bol müzikli geçmesi dileğiyle mutlu yıllar…

1-Radiohead-In Rainbows: Radiohead’in müziği öylesine kendine özgü ki, başka hiçbir grubun müziğine benzemiyor. Grubun uzun süredir yaptığı en melodik şarkılardan oluşan “In Rainbows”da şarkı sözleri de daha açık. Radiohead, birkaç yıl önce karmaşık yapılı şarkılarıyla kimilerinin aklını epeyce karıştırmıştı, ama o aklı karışanlar da bu albümdeki minimal soundun etkisiyle grubun müziğine yeniden sevdalandılar.

2-Arcade Fire-Neon Bible: Kanadalı art-rock grubu The Arcade Fire, ikinci albümü “Neon Bible”da ruhani temalarla uğraşırken eğlenceli olmayı başararak yine büyük takdir topladı. Gümbür gümbür perküsyonlar, yaylılar, akordeon, gitar, mandolin, piyano, armonika ve flüt ve saksofon… İnsanın dinlerken yerinde sabit durmasına olanak bırakmayan, dinamik bir albüm.

3-LCD Soundsystem- Sound of Silver: Biraz punk, biraz indie-rock, biraz disco-house karışırsa ne olur? Dance-rock olur. Ya da Brian Eno, David Bowie, New Order ve Young Marble Giants’ı bir arada düşünün. LCD Soundsystem olarak da bilinen James Murphy’nin bu albümü yaparken kullandığı formül bu yazı içinde böyle kısaca özetlenebilir belki ama bu işler bir tek formülle olmuyor tabii; önce yetenek lazım.

4-Recoil-subHuman: Depeche Mode’un eski klavyecisi Alan Wilder’ın elektro-blues, rock, ambient, caz esintileri taşıyan albümü, özellikle prodüksiyon ve düzenlemelerdeki başarısıyla dikkat çekiyor. Yılın en iyi çalışmalarından biri olmasına karşın medyada görmezden gelinen albüm, Wilder’ın ticari kaygıya kapılmadan yaptığı deneysel çalışmalardan birisi.

5-Nick Cave-Warren Ellis-The Assassination of Jesse James Soundtrack: Yaylıların ve piyanonun bazen ağladığını, bazen de birbirleriyle tatlı tatlı konuştuklarını düşünmenize yol açıp, hayal kurmanıza neden olacak etkileyici bir soundtrack albümü. Müzik öylesine güzel ki, hayalimdeki imajları yok etmesinden çekindiğim için, filmi görmekten bile vazgeçtim.

6-The Good, The Bad & The Queen-The Good, The Bad & The Queen: Blur ve Gorillaz projeleriyle tanıdığımız Damon Albarn’un, Paul Simonon, Simon Tong ve Tony Allen’dan oluşan rüya gibi bir ekiple yarattığı son mucize. Blair yönetimindeki İngiltere’nin ve Bush idaresindeki dünyanın sorunlarına odaklanan melankolik, nostaljik ve dramatik şarkılar.

7-Amy Winehouse-Back To Black: 2007 boyunca neredeyse her gün gazetelerde onunla ilgili skandalları okuduk. Ama Winehouse’un beni ilgilendiren yönü ise, yılın en iyi albümlerinden birisine imza atmış olması. 60’ların retro vokal soundunun günümüz müziğiyle çok başarılı bir şekilde harmanlandığı bu albüm, genç sanatçının aşk acılarının bir ürünü. Orijinalitesi ile çoğu müzisyeni kıskandıran “Back To Black”, The Guardian gazetesi tarafından da, “21. yüzyılın soul klasiği” olarak tanımlandı.

8-Apparat-Wallls: Alman prodüktör/DJ Sascha Ring, elektronik müzik sevenlerin yakından tanıdığı, IDM (Intelligence Dance Music) ekolünü izleyen isimlerden birisi. IDM, alışılmadık seslerin farklı ritmik düzenlemerle kurgulandığı, dinlenilmesi kolay olmayan ve dans etmeye pek de uygun bulunmayan bir müzik türü. Apparat’ın müziği ise ilginç bir şekilde, “dans müziğinde duygu arayanlar için” diye tanımlanır. Son albümü “Walls”, bu tanımı tam anlamıyla hak ediyor. Yılın en yaratıcı albümlerinden birisi.

9-The National-Boxer: Solistleri Matt Berninger için New York’un yeni Leonard Cohen’i diyorlar ama bana daha çok Ian Curtis’i hatırlatıyor. Depresif ruh hallerini ve modern insanın yalnızlığını anlatıyorlar. Akustik gitarlara eşlik eden zarif piyano ve keman sesleriyle insana derinden dokunan ve akla takılıp kalan bir müzik.

10-Bat For Lashes-Fur And Gold: Pakistanlı bir baba ile İngiliz bir annenin kızı olan Natasha Khan’ın öncülüğünde kurulan Bat For Lashes, alternatif müziğin son dönemde en iyi çıkış yapan gruplarından birisi. Tamamen kadın müzisyenlerden kurulu grubun müziği Björk, Tori Amos ve Kate Bush’u andırıyor. Perküsyon, harpsikord, keman ve elektronik seslerin birlikteliği ilginizi çekiyorsa ve piyano baladlarını seviyorsanız kaçırmayın.