Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Björk’ Category

>Vitrindeki Albümler 58:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 20 Şubat 2011

PJ HARVEY- Let England Shake (Vagrant Records)

Politik şarkı yazmak sanıldığı kadar kolay bir iş değil; çünkü hem mesajınızı yeterince iyi anlatamama hem de hayranlarınızın bir bölümünü uzaklaştırma riski var. Rock müzisyeni Polly Jean Harvey, yeni albümünde bu zor işe girişmiş. Her zaman sosyal ve siyasi konularla ilgiliydi ama bu kadar doğrudan tavır aldığı bir çalışması olmamıştı.

Albümün en önemli özelliği, Harvey’in savaş karşısındaki tavrı ve bir insanın ülkesine karşı beslediği olumlu ve olumsuz duyguları, utancı, gururu, en belirgin şekliyle ortaya koyması.

Ancak bunu yaparken, hiçbir agresiflik içermiyor. Beni en çok etkileyen tarafı da bu oldu. Sözler ne kadar insanın yüzüne tokat gibi çarpsa da, ses tonuyla onun yaptığı yıkıcı etkiyi dengeliyor.

Albümde savaş dönemlerinde yaşananları gözlemleyen bir anlatıcı rolüne girmiş PJ Harvey. Bağırmadan, öfke krizlerine tutulmadan, sanki bir filmde arka plandaki anlatıcı gibi söylüyor şarkıları. Hatta bazen, örneğin albüme adını veren parçada Björk benzeri bir saflığa ulaştığını söylemek de abartılı olmaz.

Albümün bir diğer dikkat çekici özelliği, PJ Harvey’in daha önceki albümlerinde kullanmadığı enstrümanların bu kayıtta yer alması. Autoharp ve saksofon ikilisi, bilinen PJ Harvey soundunu farklı bir yöne çekmiş; bu kez daha yalın folk melodileri var altyapıda. Bu nedenle, eski albümlere benzer bir sound bekleyenler biraz şaşırabilir.

Beni şaşırtan tek şey ise, Harvey’in böyle muhteşem bir albüm yapıp ülkesinin Irak savaşındaki etkisine değinmemesi oldu. Daha çok eskilere, I. Dünya Savaşı’na bakıp bugün için çıkarsama yapın diyor sanki… Oysa yakın tarihe, Irak Savaşı’na odaklanıp, hayatını yitiren onca insan için Tony Blair ve Gordon Brown‘ı sorumlu tutsa İngiltere’yi iyiden iyiye sallardı…


Let England Shake” adlı şarkıyı Andrew Marr’ın televizyon şovunda stüdyoda Gordon Brown kendisini izlerken söyledi PJ. O sırada Gordon Brown, İngiltere Başbakanı’ydı. Ona bakıp, “Let England shake, weighted down with silent dead. England’s dancing days are done” demiş.

Sarsılmıştır Brown; ama o şarkı, İngiliz hükümetinin son yıllarda Ortadoğu’da yaşanan savaşlardaki rolünü anlatsaydı nasıl olurdu? O zaman Brown o stüdyoya gelir miydi?

Buna karşın kanımca, “Let England Shake”, Polly’nin kariyerinin en önemli albümlerinden birisi. Sanatçının şarkı yazımında, şarkıcılıkta, müzik hayatında tam bir olgunluğa eriştiği bir dönemde yaptığı bu çalışma, benim de artık en favori PJ Harvey albümüm.

PJ Harvey, büyük emek verdiği albümü kendi doğum yeri Dorset’te deniz kenarındaki bir kayalığın üzerinde yer alan, 19. yüzyıldan kalma bir kilisede kaydetmiş. Yapımcılığı, uzun zamandır işbirliği yaptığı John Parish, Avustralyalı müzisyen/prodüktör Mick Harvey ve Flood olarak bilinen İngiliz prodüktör Mark Ellis’le birlikte üstlenmiş.

İki yıl sadece sözleri yazmak için harcamış. Sonra da uzun zaman o ağır sözleri yorumlayacak uygun ses tonunu bulmaya çalışmış. Her bakımdan üzerinde çok çalışılmış, yaratıcı konseptiyle karşısında şapka çıkarılacak bu albüm, PJ Harvey’in müzik dünyasındaki yerini bir singer-songwriter olarak daha da sağlamlaştırıyor.

_

Benim albümde en sevdiğim şarkı “The Glorious Land” oldu. Hem “Şanlı ülkelerimize ne ekilir? Topraklarımızın şanlı meyvesi nedir? Buğday ve mısır değil. Deforme edilmiş, hasarlı, öksüz çocuklar” diyerek dünyanın emperyal güçleri Amerika ve İngiltere’ye meydan okuyor; hem de böyle ağır temalı bir şarkıda bile insanda tempo tutup dans etme isteği yaratıyor.

Let England Shake” adlı şarkının resmi videosu:

The Words That Maketh Murder

Reklamlar

Written by zülalk

19 Şubat 2011 at 19:49

Björk, Flood, John Parish, Mark Ellis, PJ Harvey kategorisinde yayınlandı

>Vitrindeki Albümler 28:

with 3 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 25 Temmuz 2010

COCOROSIE-Grey Oceans (Sub Pop Records)

“Freak folk” akımının belki de en garip grubu CocoRosie. Kurucuları, genç yaşta hayatları farklı yönlere gittiği için teması kaybeden ama yıllar sonra birbirlerini tekrar bulan Amerikalı iki kızkardeş. 2003 yılında Paris’te grubu kurup beraber müzik yapmaya başladılar.

İlk albümlerini çıkardıkları 2004’ten bu yana pop, folk, opera, elektronika, hip-hop, blues gibi birçok farklı türü karıştırıp tanımlanamayacak bir müzik yapıyorlar. Grubu 2007’de Radar Live’da da canlı dinleme olanağı bulmuş ve ses aksaklıklarına karşın performanslarını beğenmiştim.

Genel beğeni açısından fazla uçlarda yer aldıkları bir gerçek. Bu yıla kadar yayınladıkları üç albüm de, deneysel çalışmalara ilgi duyanlara hitap etti.

4. albüm “Grey Oceans” da yine uçlarda geziniyor ama belki de en melodik olanı. Yine de, albüm kapağında takma bıyık ve sakallarla görünen Bianca “Coco” ve Sierra “Rosie” Casady kardeşlerin türlü garipliklerine hazırlıklı olmak gerek… Çünkü albümdeki baskın ruhu, yine akustik ile elektronik sesleri çok özgün bir şekilde buluşturan bir deneysellik yönlendirmiş.

Ama şunu da belirtmek lazım ki, daha önce evlerinin banyosunda yaptıkları kayıtlara göre, bu defa prodüksiyon daha profesyonel. Bunda yetenekli caz piyanisti Gael Rakotondrabe ve Arjantinli davulcu Bolsa ile yaptıkları işbirliğinin de etkisi olsa gerek. Piyano ve klavyede rol üstlenen Rakotondrabe, albümdeki beş şarkının yazımına da katkıda bulunmuş.

Albümden yayımlanan ilk single “Lemonade“i dinler dinlemez beğendim. Bana kalırsa, prodüksiyonu TV on the Radio‘nun gitaristi Dave Sitek ile yapılan bu şarkının ilk single olarak seçilmesi çok isabetli bir karar olmuş. Casady kardeşlerin çocukluk anılarından esinlendikleri parça, etkileyici melankolik sounduyla dikkat çekiyor.

Söz etmek istediğim bir diğer şarkı, dinleyeni alıp başka bir dünyaya sürükleyen “Gallows“. Arka plandaki kuş ve gülme seslerine eşlik eden arp ve Bianca’nın büyüleyici ipeksi sesi, ancak çocuksu düşlerin soundtrack’i olabilecek güzellikte. Albümde tekrar tekrar dinlediğim şarkı bu oldu.

Elektronika, drum and bass, opera, mistik Doğu soundu ve çeşitli ses örneklerini, melankolik piyano ile birleştiren, müzikal açıdan karışık bir albüm Grey Oceans.

Bugüne kadar duyduğunuz hiçbir şeye benzemeyen şarkılar, çocukluk, hayaletler, pişmanlık ve ölüm gibi temaları işliyor.

Buna karşın vokaldeki ses ürpertici değil; aksine Bianca’nın Björk’ü andıran çocuksu sesiyle, masalsı ve hipnotik bir dünya kurulmuş. Opera eğitimi alan Sierra’nın geri vokaldeki falsettoları da, o yeni dünyanın bir başka boyutu. Bu iki ses arasındaki tezat, bazılarına uyumsuz gelebilir ama bence ilginç bir sound yakalanmış.

Ardı ardına birbirine benzeyen albümlerin çıktığı bir ortamda böylesine farklı bir çalışma hakkında son tahlilde şunu söyleyebilirim: Grey Oceans’da anlatılan masalın içine girip Casady’lerin rüyasını paylaşmak isterseniz, önce albümü birkaç kere sindire sindire dinlemeniz şart. Yazık ki o sabrı gösteremeyenler çok olacaktır biliyorum…

Albümden yayımlanan ilk single “Lemonade”in videosu:
http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=11650003&server=vimeo.com&show_title=0&show_byline=0&show_portrait=0&color=3AAEB8&fullscreen=1

CocoRosie – Lemonade from Souterrain Transmissions on Vimeo.

“Gallows” albümde en beğendiğim parçalardan birisi. Aşağıda bu şarkı kullanılarak yapılmış bir video var. Resmi video değil ama şarkıyı dinlemeniz için onu da ekliyorum.
http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=11428530&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1

Gallows / CocoRosie from Tara on Vimeo.

Written by zülalk

25 Temmuz 2010 at 16:13

Björk, CocoRosie, Dave Sitek, TV on the Radio kategorisinde yayınlandı

>Kuşlar için müzik…

with 3 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 20 Nisan 2010

Müthiş falsettosuyla müzikseverleri büyüleyen Jonsi (Jon Thor Birgisson), “Go” adlı albümüyle yine gündemde.

İzlanda’nın Björk’den sonra müzik dünyasına kazandırdığı ikinci büyük isim Sigur Ros’un vokalisti olarak tanındı Jonsi. Ama belli ki, bu ilk solo albümüyle kariyerinde yeni ve çok güzel bir sayfa açtı.

Jonsi, Amerikalı besteci Nico Muhly ile çalıştığı “Go”da, Sigur Ros albümlerinden farklı olarak, şarkıları İzlandaca ya da kendi yarattığı “Hopelandish” dilinde değil, İngilizce söylüyor.

(Nico Muhly, daha önce Antony and the Johnsons, Björk, Grizzly Bear ve Bonnie “Prince” Billy gibi isimlerle de çalışmalar yapmıştı.)

Ama sesini bir enstrüman gibi öyle ustalıkla kullanıyor ki, fazla dikkat etmeyen sıradan bir dinleyici, duygu seline kapılıp hangi dilde olduğunu bile anlamayabilir…

Başlıktaki tanımı, telefonda röportaj yaparken Jonsi’ye ben önerdim; o da beğendi. Nedenini yazıda bulacaksınız.

Albümdeki temaları açıklamak için “Go” iyi bir isim olmuş…

Evet, bu albüm temelde umutlar ve korkular üzerine kurulu. Bir şeye umutla yaklaşırken, (İngilizce’de “go for it” ya da “go do it”) “yap bunu” diyoruz. Ama tersi durumlarda da işe yarıyor. Bir şeyden kurtulup ilerleme (go forward) ya da geriye dönme halinde de (go back) kullanılabilir. Bütün bunları iyi açıklıyor.

Sigur Ros albümlerine göre çok daha neşeli bir hava seziliyor albümde. Özel bir nedeni var mı?

Albüm kayıt dönemi, özel hayatımda da mutlu olduğum bir dönemdi. Ayrıca böyle bir albümü yapmaktan dolayı da çok memnundum. Kayıt süreci Sigur Ros albümlerinden çok farklıydı. Stüdyoda heyecan verici bir atmosfer vardı. Bunların hepsi albüme yansıdı sanırım.

O zaman kendi akışına göre gelişen bir süreçti diyebilir miyiz?

Evet, öyle oldu. Şarkıların çıkış noktasının tam olarak nereye varacağını ben de bilmiyorum. Bu bazen daha mutlu, bazen karanlık bir sound ile son buluyor. Örneğin “Go Do” adlı şarkıyı ilk olarak ukulele üzerinde çalışarak yazdım. Ama son aşamada o kadar neşeli bir havası olacağını düşünmemiştim. Bu gerçekten ilginç.

Albüm, dinlerken insanda sanki bir tür uçma hissi yaratıyor. O nedenle aklıma “Kuşlar için müzik” şeklinde bir tanımlama geldi…

Bu çok güzel! Düzenlemeleri yapan Nico Muhly ile çalışırken, biraz daha neşeli olmasını istediğim yerlerde, ona “Örneğin etrafta uçuyormuş hissi veren bir havası olabilir mi?” diyordum. Bu tarif kesinlikle uyuyor.

Solo albüm yapmak ve Sigur Ros ile çalışmak arasında ne gibi farklar var?

Grup olunca dört kişi bir araya geliyor ve aklınızdakileri ortaya koyup tartışıyorsunuz. Ortaya bir sürü kayıt çıkıyor. O şekilde çalışmak da güzel. Fakat bu albümde işe tek başıma başladım. Kendimi ilk anda sanki çıplak hissettim. Ama bu benim için sağlıklı. Kendinizi ancak bu şekilde farklı yönde geliştirebiliyorsunuz.

Şarkı yazarlığı konusunda bu albümde ne öğrendiniz?

İç güdülerime güvenip kendimden endişe etmemeyi… Kendi duygu ve düşüncelerinizi izleyip, yapmak istediğinizi gerçekleştirebilirseniz, sonuçtan mutlu olma oranınız artıyor.

Şarkı yazarken genel olarak sizin için önce müzik mi ortaya çıkıyor şarkı sözleri mi?

Müzik her zaman önce gelir. Çünkü müzik, benim için çok kolay bir şekilde, içten gelen bir şey. Şarkı sözlerini yazmaksa bana göre daha zor. Elime kağıdı kalemi alıp yazmaya çalıştığımda o kadar kolay bir şekilde ortaya çıkmıyor sözler…

Hangi dilde söylemek daha kolay? İzlandaca, Hopelandish ya da İngilizce?

Tam olarak söylemek zor. Sigur Ros albümlerinde şarkı yazarken sözcükleri müziğe uygun olarak sıralıyorum. Sözcükler, üzerinde hiç düşünmeden ağzımdan çıkıyor. Ama İzlanda dili mi, İngilizce mi derseniz; buna karar vermek zor. Çok farklı iki durum. Bu albümde İngilizce söylediğim için ilk başta aksan konusunda biraz endişeliydim.

Bu albümün müzisyen olarak size kazandırdığı en olumlu etki ne oldu?

Sigur Ros olarak, sürekli aynı insanlarla aynı yerlerde aynı ekipmanla çalışıyoruz. Bu albümde ise, farklı yerlerde, farklı görüşten insanlarla ve yeni ekipmanlarla çalışmak ufuk açıcı oldu.

New York’ta bir konserinizde sizi çello yayıyla elektro gitar çalarken izlemiştim. Çok etkileyiciydi. Bu albümde o gitar yok, daha çok akustik gitar var. Hangisini daha çok seviyorsunuz?

Her ikisini de çok seviyorum. Şarkılarımın çoğunu akustik gitarla besteliyorum. Yayla çaldığım elektro gitarı, farklı sesleri keşfetmek için kullanıyorum. Benim için çok eğlenceli ve ilginç bir deneyim o.

İzlanda müziğinde çevresel faktörlerin çok etkili olduğu görülüyor. Sizi nasıl etkiliyor?

Londra’ya ya da başka bir metropol kente gittiğimde bunu iyice fark ediyorum. Devasa kentlerde öyle çok insan var ki… İzlanda’yı o metropollerle kıyaslarsanız, büyük bir sakinlik içinde yaşandığını görürsünüz. O nedenle daha çok kapalı ortamlarda kalıp yaratıcı bir şeyler yaparak mutlu olmaya çalışıyorsunuz.

Bu albüm için ilk çocuğum diyorsunuz. İkinci bir çocuğunuz olacak mı?

Kesinlikle. Ama Sigur Ros’la da yeni bir albüm kaydedeceğiz. Bir yandan grupla çalışıp, diğer yandan solo albümler yapmaya devam etmek benim rüyam. Bu arada İstanbul’a gelip konser vermeyi de çok istiyorum. Umarım bir gün yapabilirim.


Albümdeki “Go Do” adlı şarkıya çekilen videoyu aşağıda izleyebilirsiniz.
http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=9910570&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1

Go Do from Bizzle Bizzle on Vimeo.

Bu da Jonsi ve Nico Muhly’nin aynı şarkıya yaptıkları akustik yorum:
http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=10413594&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1

‘go do’ from Jónsi on Vimeo.

Boy Lilikoi“nin videosunu izlemek için buraya tıklayın.

Written by zülalk

20 Nisan 2010 at 13:34

>Caza Hava Muhalefeti

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 17 Temmuz 2009

İstanbul Caz Festivali’nin “Yeni Ozanlar” serisini her yıl büyük bir heyecanla beklerim. Bu yıl da öyle bekledim. Ancak festivalin son gününde şiddetli yağmur yağınca, korkulan oldu ve konserin kaderi değişti.

Akustik folkun başarılı ismi Emiliana Torrini’yi İstanbul Modern’in bahçesinde dinlemeyi umarken, konsere saatler kala mekânın değiştirildiğini öğrendik. Zorunlu olarak kapalı bir yer bulunmuştu; ama ne yazık ki orası Emek Sineması’ydı…

Zaten konser için hiç uygun olmayan salonda, bir de ek olarak havalandırma çok yetersizdi. Nefes alınmaz hale gelen salonda asıl perişanlığı yaşayanlarsa müzisyenler oldu.

İzlandalı sanatçı Torrini, gece boyunca yüzünden akan terleri silerken güler yüzünü hep korudu. Hatta “Bir daha hiç yıkanmayacağım. Bütün teri üzerimde tutup Türkiye’deydim diyeceğim,” şeklinde espri bile yaptı.

Ve konser başlayalı henüz bir saat olmuştu ki, dinleyicilere veda etti. Bis için geri dönüp birkaç şarkı daha söyledi; ama konserin toplam süresi 1.5 saati bulmadı.

Bunları yazmamın nedeni, festival organizasyonunu eleştirmek değil. Son anda ortaya çıkan aksiliğin giderilmesi için büyük çaba harcandığına eminim.

Fakat o gece yaşananlar bir kez daha kesin olarak gösterdi ki, Emek Sineması artık hiçbir ihtiyaca yanıt vermiyor. Bu nedenle, bir an önce yenilenip, tarihi önemine yakışır hale getirilmeli!

SESLE YARATILAN FARKLI KİŞİLİKLER

Salon fiziki anlamda gerçekten sıcaktı; ama Torrini’nin seslendirdiği duygular da sıcaktı. İzlanda denilince insanın aklına uzaklarda soğuk bir ülke geliyor. Ama ilginçtir; o ülkeden çıkan müzikler de hep çok dokunaklı oluyor.

Emiliana Torrini’yi İzlanda müziğini konu alan “Music from the Moon” adlı belgeselde izlemiştim. Ülkesindeki insanların yaşama bağlanmak için müziğe tutunduğunu anlatmıştı orada…

Emek Sineması’nda ter içinde şarkı söylerken gülümsemesini sağlayan da yine melodilerdi. Çocuksu sesiyle umutlardan, sevgiden söz ederken, daha çok utangaç bir kız edası vardı üzerinde.

Torrini, ses rengi ve yorumu nedeniyle, ünlü İzlandalı şarkıcı Björk’e benzetilir çoğunlukla. Onu andırdığı anlar var; ama bazı farklı özelliklere de sahip.

32 yaşındaki sanatçı, kimi şarkılarda saflığından sıyrılıp olgun bir kadın haline bürünüyor. Fakat hareketleriyle yapmıyor bunu; çünkü sahnede hep aynı yerde, mikrofonun önünde duruyor.

Torrini’nin sırrı, sesini kullanma tekniğinde. Değişik anlamlar yüklediği sesiyle farklı kişiliklere bürünüyor. Bu da, aldığı opera eğitiminin etkisi olsa gerek…

Bunu özellikle 1999 albümü “Love in the Time of Science”da yer alan şarkıları söylediğinde gözlemlemek mümkündü. Trip-hop etkisindeki tarzıyla, Björk’ü değil, daha çok Portishead’den Beth Orton’ı anımsattı.

Emiliana Torrini, “Yüzüklerin Efendisi: İki Kule” filminin bitiş jeneriği sırasında çalan “Gollum’s Song”u seslendirdiğinden bu yana bütün dünyada tanındı. Umarım İstanbul’a tekrar gelme fırsatını bulur ve biz de daha uygun bir ortamda dinleyebiliriz kendisini…

Written by zülalk

17 Temmuz 2009 at 21:04

>21. Yüzyılın Uyuyan Güzeli

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 30 Mayıs 2009

Radiohead’in vokalisti Thom Yorke’un “Grimm Kardeşler’in masal dünyasından çıkmış gibi,” diye nitelendirdiği bir şarkıya takıldım son günlerde. Bat For Lashes adlı grup ile tanıdığımız Natasha Khan‘ın seslendirdiği şarkının adı “Daniel“…

Grubun geçen ay çıkan yeni albüm “Two Suns”da yer alan parçanın esin kaynağı, ünlü Karate Kid filminin karakteri Daniel LaRusso. 29 yaşındaki Khan, çocukken hayran olduğu Daniel’a adamış şarkısını…

Pakistanlı bir baba ile İngiliz bir annenin kızı olan Natasha, gerçekten de 21. yüzyılın Uyuyan Güzeli olabilir. Yüzündeki boyalar, kafasındaki tüyler ve üzerindeki farklı kıyafetlerle kendine has bir “neo-hippie” tarzı var.

Bu nedenle, moda dergilerine de kapak oluyor; ama beni asıl ilgilendiren şey, onun görüntüsü değil; dinleyeni masallar diyarında yolculuğa çıkaran şarkıları…

SCOTT WALKER İLE DÜET

Alternatif müziğin son yıllardaki en yaratıcı isimlerinden birisi Natasha Khan. Bat For Lashes’ın ilk albümü “Fur And Gold” ile üç yıl önce tanıdık onu. Müzik sektörünün önemli ödüllerinden Mercury için aday gösterilen bu albüm, kuşkusuz, 2007’nin en başarılı çalışmalarından biriydi.

What’s A Girl To Do?” adlı parçanın Donnie Darko filminden esinlenen videosuyla tüm dikkatleri çekmişti. Natasha’nın, Björk, Tori Amos ve PJ Harvey’i andıran şarkı söyleme tekniği ile anlattığı öyküler de oldukça ilginçti. Sanki her bir şarkısında, tarihin başka bir dönemine gidip, dinleyeni de peşinden sürüklüyordu…

İkinci albümü sabırsızlıkla bekledik… Ve sonunda geçen ay, “Two Suns”ı elimize alabildik. Doğrusu, Bat For Lashes ismini hiç duymamış olsam da, bu albümü kaçırmazdım. Çünkü içinde, Natasha Khan’ın müzik ikonu Scott Walker ile yaptığı bir düet yer alıyor.

1960’lı ve 70’li yıllarda özellikle İngiltere ve Almanya’da başarı kazanan Amerikalı grup The Walker Brothers‘ın unutulmaz solistiydi Scott Walker. Ama grup dağılınca, 1970’lerin sonunda art rock ve deneysel türdeki solo çalışmalara yöneldi. Son 25 yılda sadece üç albüm yayınladı ve bugünlerde iyice kendi kabuğuna çekildi.

Scott Walker, bugüne kadar duyduğum en etkileyici bariton sesin sahibi. Onun katkıda bulunduğu bir projenin kaçırılması, bir müziksever için gerçek bir kayıp olur. Khan ve Walker’ın seslendirdiği “The Big Sleep” adlı şarkı da, bunun son kanıtı. Piyano eşliğindeki bu kusursuz düeti dinlerken adeta zaman duruyor… Son uykusuna doğru yol alan birinin sevdiğine veda ettiği bir şarkı olduğu için mi acaba? Sanmıyorum… Zaman kavramını yok eden o hissi, Scott Walker’ın büyüleyici sesi yaratıyor. Bir ses, bir şarkıya ancak bu kadar yakışabilir…

Scott Walker’a ek olarak, “Two Suns”a konuk olan başka müzisyenler de var. Brooklynli bas ve beat programcısı Yeasayer ve gospel şarkıcıları albüme katkıda bulunanlar arasında…

Ayrıca bu defa, alternatif rock grubu Ash’in eski gitaristi Charlotte Hatherley de Bat For Lashes ekibinde yer alıyor. Başarılı gitarist Hatherley, bugünlerde gruba dünya turnesinde de eşlik ediyor.

İKİLİK KONSEPTİ

Natasha Khan, albümdeki şarkıları yazarken aşktan, yol filmlerinden ve toplumun dışladığı insanlardan esinlenmiş. İnsanın arayış dürtüsüyle atıldığı bir macera sonunda içine düştüğü kaybolma duygusu, merak uyandırıyor elbette… Ama daha ilginç olan, albümdeki ikilik konsepti. Bu konseptle anlatılan, romantik bir ikili olabileceği gibi, aynı karakterin iki farklı davranışı ya da karşıt bir ikili de olabiliyor.

Natasha Khan, “Two Suns” (İki Güneş) adının yaptığı çağrışıma uygun olarak, şarkılarda iki farklı karaktere bürünüyor. Birisi kendisi; diğeri Pearl adını verdiği bir sarışın, New York’un çılgın gece yaşamını sembolize eden bir karakter. Bu iki karakteri konuşturduğu şarkılarda, aslında kendi kişiliğinin en uç noktalarını göz önüne seriyor.

İkilik felsefesine atıf yapan “Two Planets“, daha ilk dinleyişte çarpıcı müziğiyle akılda yer ediyor. Uzay gemisinden yapılan bir anonsu andıran bir sesle başlayıp, güçlü davul vuruşlarıyla devam eden şarkının sözleri de ilginç. Hayatın hem çok karanlık hem de aydınlık olduğunu söylüyor Natasha Khan, ama ardından ekliyor: “Gecesiz gündüz olmaz…” Sonra da sevdiğine sesleniyor: “Sen de benden ayrılmamalısın”…

Bat For Lashes’ın ikinci albümünün, öncekine göre biraz daha elektronik olduğunu söylemek mümkün; progresif pop denilen türe daha yakın duruyor. Folk şarkıcılarının söylemi, synthesizer sesleri ile başarıyla birleştirilmiş. Piyano ağırlıklı şarkılarda ise, insanın aklına ister istemez Kate Bush geliyor; çünkü yadsınamayacak bir benzerlik söz konusu…

“Two Suns”, belki ticari radyolarda, önceliği magazine veren ya da müziği magazin kategorisinde değerlendiren yayın organlarında yer almayacak ve en çok satılanlar listesinde gözükmeyecek… Ama eminim, Bat For Lashes, yaratıcı ve yeni çalışmaları arayan kulakların radarından kaçmayacak.

Written by zülalk

31 Mayıs 2009 at 09:45

>Müzikte Büyülü Gerçekçilik: Fever Ray

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 9 Mayıs 2009

Elini yarattığı ses dalgalarına uzattığında, bir ateş akımına dokunduğunu hisseden müzisyeni tanıyor musunuz? İsveçli müzisyen Karin Dreijer Andersson, yeni projesi “Fever Ray”i böyle anlatıyor.

Alternatif müzik seviyorsanız, bu ateş akımından uzak durmanız pek olanaklı değil; mutlaka sizi de hipnotize edip peşinden sürükleyecek.

Karin Dreijer Andersson ismi, aslında müzik sevdalılarına hiç yabancı değil. 1999’da kurulan elektronik müzik ikilisi The Knife’ın kurucularından biri Karin. Erkek kardeşi Olof ile birlikte The Knife adı altında yaptıkları müzik, onlara özellikle Avrupa’da önemli bir hayran kitlesi yarattı.

Kendi kişiliklerini ön plana çıkarıp “celebrity” dünyasına katılmak istemediklerinden onları ne televizyonlarda gördük ne de dergilerde. Tavırları günümüzün ün meraklısı müzisyenlerinden gerçekten farklıydı.

2003’te İsveç’in Grammy’si olarak bilinen Grammis ödülünü kazandıklarında, müzik endüstrisindeki beyaz erkek egemenliğini protesto etmek için, kendilerinin yerine ödülü almaya goril kostümü giymiş arkadaşlarını gönderdiler.

Uzun süre konser vermeyi de reddettiler. Ta ki, üçüncü albümleri “Silent Shout”, 2006’da zor beğenen, sivri dilli Pitchfork dergisi tarafından yılın en iyi albümü gösterilip büyük başarı kazanana kadar…

Hayranlarından gelen baskıya daha fazla dayanamamışlardı; ama yine de kendilerini müziğin önüne geçirmeme kararından vazgeçmediler. Bütün bir turne boyunca her konsere, maske takarak, burunlarına yapıştırılmış birer gaga ile çıktılar.

BAŞKA BİR DÜNYADAN SESLENEN ANDROİD

Bir sanatçının, dinleyicisinin (ya da izleyicisinin) algısını etkilememek için, kendi yarattığı eserin gerisinde durma çabası, saygı duyulacak bir davranış. Albümünün ya da romanının satışını artırmak adına, self-promosyonun en utanç verici örneklerini sergileyenlerin dünyasında adeta bir uzaylı tavrı bu…

Bu tavrın, Fever Ray’in müziği ile olan uyumu da dikkat çekici. Karin, tek başına yürüttüğü bu yeni proje ile aynı adı taşıyan albümde, sanki başka bir dünyadan seslenen bir android gibi…

Bazı şarkılarda tamamen doğal bıraktığı sesini, bazı şarkılarda ses manipülasyonu sağlayan yazılım programlarıyla değiştirip, farklı karakterlere bürünüyor. Örneğin, “I’m Not Done” adlı şarkıda, kendi sesinin farklı bir versiyonuyla düet yapıyor. Kimi zaman cinsiyetini algılayamıyorsunuz; kimi zaman Björk’ü andırıyor…

Müzik öylesine duygu ile ilintili bir sanat ki, anlatmak istediğinizi mükemmel bir şekilde verebilmek için, bazen doğal olmayan yöntemlerle değiştirilen ses daha gerçekçi olabiliyor,” diyor Karin.

Albüm, temelde elektronik bir altyapının üzerine kurulmasına karşın, The Knife ile yaptıkları çalışmalara göre daha organik bir havası var. Gitar, konga ve Kızılderili müziklerinden kullanılan geleneksel perküsyon enstrümanları ile kaydedilen bölümler, şarkılarda daha doğal bir ses yaratmış.

GÜNDÜZ DÜŞLERİNİN HİKAYESİ

Şarkı sözleri olabildiğince basit ve kısa; öyle büyük edebi laflar yok. Aşkı değil, rüyaları ve fantezileri anlatıyor şarkılar…

Her birinin bir hikayesi var; ama bu hikayeler, ne gerçek ne de hayal. Gündüz düşlerinden esinlense de, gerçeklerden kopmamış hiçbiri… Hangisinin gerçek, hangisi hayal olduğunu yorumlamak ise, dinleyiciye kalmış. Fever Ray’in ilginçliği, dinleyicisini bu büyülü gerçekçiliğin yorumcusu konumuna sokması…

Bu durumu, ilk single olarak yayımlanan “If I Had A Heart” ile örneklemek mümkün. Şarkı, “Hiç bitmeyecek bu/ Çünkü daha çok istiyorum/ Daha çok, daha çok ver bana…” sözleriyle başlayıp, “Kalbim olsaydı severdim seni/ Sesim olsaydı söylerdim şarkıyı,” diye devam ediyor. (Çok güçlü bir bas soundunun öne çıktığını ve rahatlıkla bir David Lynch filminin müziği olabileceğini önceden belirteyim.)

Ne dersiniz; ne anlatmaya çalışıyor bu şarkı? Açgözlülüğün yönettiği kapitalist dünyanın giderek duyarsızlaşmasını anlatmıyor mu? Bu benim yorumum; sizinki başka olabilir… Ya da Karin gibi, sonsuz okyanusların ve çayırların üzerine çöken derin bir uyku halinden söz edebilirsiniz…

Fever Ray’i dinledikçe, albümdeki şarkıları konserde canlı dinleme isteğim daha da artıyor. Gidenler anlata anlata bitiremiyor; Karin, yüzünde yine maskesiyle, adeta bir tiyatro dekoru gibi hazırlanmış bir sahnede, fantastik bir deneyim yaşatıyormuş dinleyicilere…

Written by zülalk

09 Mayıs 2009 at 21:17

>Boğaz’da Unutulmaz Saatler

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/9 Ağustos 2008

İstanbul son günlerde dünyaca ünlü iki müzisyeni daha ağırladı. BKM ve Virgin Radio organizasyonu ile Kuruçeşme Arena’da gerçekleştirilen konserlerde, önce Lenny Kravitz’i, sonra Björk’ü dinledik. İki konser de muhteşemdi, ama aralarında önemli farklar vardı. O farklardan yola çıkıp, en büyük ortak noktalarına getireceğim sözü…

1-Konser başlama saati: Lenny Kravitz, sahneye 1 saat gecikmeli çıktı. Herkesin sabrı tükenmiş, artık ıslıklar duyulmaya başlamıştı ki, Kravitz’i sahnede gören kalabalık rahatladı. Çünkü daha çok beklenenler de olmuştu. Guns N’Roses grubu iki yıl önce aynı mekanda verdiği konsere iki saat gecikmeli başlamış ve hiçbir açıklama yapılmamıştı. Kravitz, hiç değilse trafik nedeniyle geciktiğini söyleyip özür diledi.

Björk ise, önceden duyurulan konser saatinden sadece 15 dakika sonra sahnedeydi,

2-Sahneyi kullanma: Hem Lenny Kravitz hem de Björk, sahneyi çok iyi kullandı. Kravitz, hiç yerinde durmadı; sürekli farklı yönlere giderek dinleyicilerle temas kurdu. Björk de yaptı aynısını, ama Kravitz’in bu kriter bakımından daha başarılı olduğunu belirtmek gerek. Çünkü o, fizik olarak da sahne dışına çıktı, seyircilerin arasına karışıp omuzlarda taşındı.

3-Sahne ve kostüm tasarımı: Bu konuda hiç şüphesiz Björk önde. Farklı dekor tasarımından, giydiği kıyafete ve atılan konfetilere kadar her şey çok güzeldi. Ayrıca kullanılan lazer ışıkları da oldukça etkileyici bir atmosfer yarattı.

Björk, bir başkasının üzerinde görseniz rüküş diyebileceğiniz parlak bir kıyafetle, yalınayak çıktı sahneye. Yerlileri andıran bir şekilde alnını da boyamıştı. Ama o ne yaparsa yapsın kendisine yakıştırmayı başarabiliyor. Kravitz, siyah gözlükleri, dar siyah pantolonu ve kulağındaki küpeleriyle tam bir rock star görünümündeydi, ama yumurta topuk ayakkabıları uzun süre konuşulacağa benzer…

4-Eşlik eden ekip: Bir konserin başarısında hayati derecede önem taşıyan bir nokta bu. Dünyaca ünlü sanatçılar, turnelerine her zaman usta müzisyenlerle çıkıyor. Kravitz’e sahnede, saksafon, trompet, davul ve gitarlarda çok yetenekli müzisyenler eşlik etti. Özellikle gitarist Craig Ross’un soloları olağanüstüydü.

Björk’ün konseri, gitaristin olmadığı ender konserlerden biriydi. Sahnede bir klavyeci, bir baterist ve trompet, saksafon ve trombon çalan 10 kişilik bir genç kız grubu vardı. Bu grup, değişik kıyafetleri ve boyalı yüzleriyle konserin çok renkli geçmesini sağladı. Fakat benim özel olarak adını anmak istediğim kişi, bilgisayarının başında elektronik seslerden sorumlu olan ünlü prodüktör Mark Bell. Elektronik müzik dünyasının en yetenekli isimlerinden olan Bell’e konser sırasında duyduğum o garip ama çok güzel sesler için müteşekkirim.

5-Dinleyicilerle iletişim: Hiç kuşkusuz Kravitz’in dinleyiciyle iletişimi mükemmeldi. Ülkemizin güzelliğinden söz etti, İstanbul’da olmaktan mutlu olduğunu söyledi. Herkese birlikte şarkı söyletti. Ayrılırken de en yakın zamanda yine gelmek istediğini belirterek kalplerde taht kurdu.

Björk ise, konser boyunca sadece iki kere “Merci”, bir kere “Thank You”, bir kere de “Thanks for tonight” dedi. Konser sonunda kimileri bundan yakınıp, Björk’ün İstanbul’daki hayranlarına yönelik hiçbir şey söylememesinin hayal kırıklığı yarattığından söz ediyordu. Ama o da onun tarzı…

6-Konser süresi: Lenny Kravitz, tam iki saat kaldı sahnede. Rock, funk, disco ve soul karışımı müziğiyle gerçekten çok zevkli bir konserdi. Björk’ün perfomansı toplam 1 saat 20 dakika sürdü. İzlanda’nın sıra dışı müzisyeni, çılgınlar gibi dans edip herkesi coşturdu.

7-Verilen mesaj: Kravitz, “Let Love Rule” adlı şarkısından önce kısa bir konuşma yaparak aşk ve barış mesajı verdi. İstenirse barışın sağlanabileceğini, bir gün bunun olacağını söyledi. Björk, konuşarak doğrudan bir mesaj vermediyse de, kanımca, konserin kapanışını yapan “Declare Independence” adlı şarkı, bu işlevi yerine getirdi. Björk, bu şarkıyı Şanghay konserinde Tibet’in özgürlüğü için söylemiş ve büyük tepkiye neden olmuştu. Bazılarının korktuğu gibi İstanbul’da böyle bir şey olmadı. Şarkının agresif sözleri ve çarpıcı müziğiyle konfeti yağmuru altında dinleyicilerle hep birlikte söylendiği anlar, konserin en güzel dakikalarıydı.

Sonuçta, birbirinden çok farklı müzik yapan, bambaşka iki sanatçının canlı performansıyla unutulmaz saatler yaşandı Boğaz kıyılarında. O unutulmazlığın yaratılmasında sıraladığım bu etkenlerdeki profesyonelliğin payı büyüktü mutlaka. Ama asıl etken, insanoğlunun en büyük başarılarından birisinin, müziğin gücüydü…

Written by zülalk

09 Ağustos 2008 at 21:08

Björk, Lenny Kravitz kategorisinde yayınlandı