Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Bloc Party’ Category

>Vitrindeki Abümler 10:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 14 Mart 2010

DELPHIC-Acolyte (Chimeric/ Polydor)

Delphic, adeta bir müzik fabrikası işlevi gören Manchester’dan çıkan son gruplardan. Aynı evi paylaşan üç genç müzisyenin kurduğu grubun bu ilk çalışması, yılın en merakla beklenen albümlerinden birisiydi.

BBC’nin yıl başında açıkladığı Sound of 2010 listesinde de yer alan üçlü, dans-rock türündeki albümü “Acolyte” ile beklentileri boşa çıkarmadı.

Ocak ayında henüz albüm çıkmadan önce grup hakkında yazdığım bir yazıda, dans müziği ile rock karışımının yeni bir şey olmadığını söylemiş ve “Bakalım Delphic gitarla elektronikanın buluşmasını nereye kadar geliştirecek?” diye sormuştum.

Yanıtımı aldım. “Acolyte”, yılın en yaratıcı albümü değil; ama dinlemesi zevkli başarılı bir çalışma. İçinde daha önce duyduğumuz çok tanıdık ses var. Örneğin ilk anda akla, Manchester’ın en ünlü gruplarından New Order ve 20 yıl önceki Madchester sahnesindeki gruplar geliyor.

Yer yer Underworld, Bloc Party ve Orbital esintileri de hissediliyor albümde.

Ancak bu esinlenmeler, şarkılara ustalıklı bir şekilde yerleştirilerek, çeşitlilik yaratılmış. Şarkı sözleri dokunaklı olsa da, canlı perküsyonun da katkısıyla, genel havası yüksek tempolu bir albüm çıkmış ortaya.

Grup elemanları yaptıkları müziği, “indie rock ile stadyum teknosunun bir karışımı” diye anlatıyor. Gerçekten de, “Acolyte”, yalnız dans pistlerini değil, stadyumları da coşturabilecek şarkılarla dolu.

Yazın hareketli günlerine eşlik edebilecek, enerjik bir albüm arıyorsanız, “Acolyte” iyi bir seçim.

Albümde yer alan “Counterpoint”, “Doubt” ve “This Momentary” adlı parçaların video kliplerini aşağıda izleyebilirsiniz.

http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=3110798&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1

DELPHIC – Counterpoint from Jean Demery / Handz.tv on Vimeo.

http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=7976008&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1

Delphic – Doubt from Modular People on Vimeo.

http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=8077287&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1

Delphic – This Momentary from Delphic on Vimeo.

Reklamlar

Written by zülalk

14 Mart 2010 at 13:19

Bloc Party, Delphic, New Order, Orbital, Underworld kategorisinde yayınlandı

>2010’da Bu İsimlere Dikkat

with 4 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/2 Ocak 2010

Müzik sektöründe adettir; her yılın sonunda o yılın en iyilerine ait listeler oluşturulur, her yılın başında da çıkış yapacak yeni isimler konuşulur. Aralık başından beri bu konuda tahminler yürütülüyor.

Ben de bu yazıda, 2010’da yıldızlarının parlamasını muhtemel gördüğüm dört ismi tanıtacağım. Lyrebirds dışındakiler, BBC’nin bu yıl için belirlediği 15 adaylık Sound of 2010 listesinde de yer alıyor. Bu ay açıklanacak 5 adaylık kısa listede yer alabilecekler mi göreceğiz.

LYREBIRDS: KARANLIK VE ROMANTİK INDIE ROCK

Joy Division’ın izinden giden grupların son örneklerinden biri. Brighton’da kurulan Lyrebirds, Adam Day’in muhteşem bariton vokalinin de etkisiyle Interpol’ü çok andırıyor.

Güçlü bir vokal eşliğinde etkileyici bir şarkı duymak istiyorsanız, yayımladıkları ilk single “Closer”ı dinlemenizi öneririm. www.myspace.com/lyrebirdsmusic (Bu isimle Joy Division’a yapılan atıf da dikkatimden kaçmadı.)

İlk single’da prodüktörlüğü, Blur, The Cranberries, The Smiths ve Morrissey’le yaptığı çalışmalarla efsane haline gelen müzik adamı Stephen Street’in üstlenmiş olması, Lyrebirds için çok büyük bir avantaj. Grubun, atmosferik, karanlık ve stadyum konserlerine uyacak yoğunlukta bir sound elde etmesinde Street’in büyük etkisi olsa gerek.

İlk albüm çıkınca, Lyrebirds konusuna geri döneceğimden emin olabilirsiniz.

DELPHIC: INDIE ROCK + DANCE SEVENLER İÇİN

Dramatik indie rock soundunu dans müziği ile birleştiren yeni bir grup Delphic. Manchester’da aynı evde yaşayıp müzik yapan üç genç müzisyenden oluşuyor.

Grup elemanları, öncelikle kendilerini hoşnut edecek müziği yapacaklarını ve Manchester’ı yeniden dans ettirmek istediklerini söylüyor. Doğrusu, ilk single “Counterpoint”i dinledikten sonra, bunu başaracaklarından şüphe duymuyorum.

Geleneksel gitar müziğinden sıkılıp yeni ses arayışına girmiş Delphic üçlüsü. Bu arayışın sonunda da, “gitar öldü, yaşasın gitar” diyerek, bu enstrümanı synth ve canlı perküsyonla birleştirmişler.

Gitarın elektronika ile buluşması elbette yeni bir şey değil. Delphic’in bunu nereye kadar geliştireceğini, 11 Ocak’ta “Acolyte” adlı yeni albüm çıkınca anlayacağız. BBC, grubun müziğini, Underworld ile Bloc Party karışımı diye tanımlıyor. Albüm hakkındaki ilk fikri bu linkten edinebilirsiniz: www.myspace.com/delphic

ROX: AMY WINEHOUSE’A RAKİP

2010’da sık duyacacağımız seslerden biri de Rox olacak. 21 yaşındaki sanatçı, mükemmel bir ses kalitesine sahip; caz ve soul şarkıları söylemeye uygun, çok güzel ve çarpıcı bir sesi var. Amy Winehouse’a rakip dememin nedeni de bu.

Asıl adı Roxanne Tataei olan bu genç müzisyen, yarı İranlı yarı Jamaikalı. 5 yaşından beri şarkı söylüyor, Joni Mitchell, Lauryn Hill ve Sade’yi en büyük ilham kaynakları olarak görüyor.

Uzun yıllardır müzikle ilgilenmesine karşın, Rox’un ilk dikkat çekişi, ülkemizde de gösterilen “Later… With Jools Holland” adlı müzik programında oldu. (Bu performansı www.thisisrox.com
adresindeki sitede izleyebilirsiniz. Aynı site üzerinden “No Going Back”in adlı ilk single’ın akustik versiyonunu ücretsiz indirmek de olanaklı.)

Rox’un 2010 baharında çıkacak ilk albümünü büyük bir merakla bekliyoruz. Jay-Z ve Lauryn Hill ile kayıtlar yapan çok yetenekli prodüktörlerle çalıştığı bu albümü, Rough Trade etiketiyle yayımlayacak olması da ayrıca önemli. Bilindiği gibi, Rough Trade, artistik özgürlüğe en çok önem veren bağımsız plak şirketlerinden birisi.

(Rox hakkında daha fazla bilgi için link: www.myspace.com/roxmusik )

HURTS: MELANKOLİK ELEKTRO-POP

Yine Manchester’dan bir grup. Vokalde Theo Hutchcraft ile kavye ve gitarda Adam Anderson’dan kurulu ikili, son derece tarz sahibi dış görüntüleri ve melankolik şarkılarıyla 1980’li yılları hatırlatıyor.

Wonderful Life” adlı şarkıya Anton Corbjin’in çektiği siyah beyaz klibi referans gösterip Tears for Fears benzetmesi yapanlar çoğunlukta. (Video için link: www.dailymotion.com/video/xb6veg_hurts-wonderful-life_music )

Ama bana daha çok Depeche Mode’u anımsattılar. Bunda Anton Corbjin faktörü etkili olmuş olabilir. Ancak kanımca, Theo Hutchcraft’ın “Wonderful Life”daki yorumu, Dave Gahan’dan epeyce esinlenmiş.

Hurts elemanları, İtalya’ya yaptıkları bir seyahatte “disco-lento”yu (slow disco) keşfedip yaptıkları müziğe yansıtmışlar. Disco-lento, Avrupa’da popülerleşen Euro-disco’nun, 1980’lerin sonuna doğru gözden düşmesiyle, İtalya ve diğer Avrupa ülkelerinde gelişen bir akım. Synth ve elektronik perküsyon aletleriyle yapılan, yavaş tempolu ve duygusal etkisi yoğun müzikleri tanımlamak için kullanılıyor.

>Alternatif Rock’ın En İyileri

with one comment

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 11 Nisan 2009

Bloc Party mi daha iyi Glasvegas mı? İkisi de dünyanın en başarılı alternatif rock grupları listesinin en üst sıralarında…

Böyle bir soruya verilecek yanıt, kişiye göre değişebilir. Benimki de birkaç hafta öncesine kadar çok kesin olmayabilirdi; ama artık yanıtım net bir şekilde “Bloc Party”… Çünkü geçtiğimiz günlerde, iki grubu da New York konserlerinde dinledim.

Bugünlerde İskoçyalı grup Glasvegas için “İngiltere’nin en iyi grubu” tanımlaması yapanlar bir hayli fazla… Dile kolay; müzik dergisi NME bile kapaktan ilan etti bu durumu…

Grubun adı, müzik dünyasında 2007’de parladı. “Dady’s Gone” adlı ikinci single’ın yayımlanışıyla bütün dikkatleri çektiler. Grupla aynı adı taşıyan ilk albümleri “Glasvegas”, bütün dünyada müzik eleştirmenleri tarafından, 2008’in en iyileri arasında sayıldı.

Kullandıkları gitar riffleri nedeniyle, İskoçya’nın ünlü alternatif rock grubu The Jesus and Mary Chain’e benzetiliyorlar. Ama bana göre, vokalistleri James Allan’ın şiirsel şarkı sözleri ve duygusal söyleyiş tarzı, işin içine önemli ölçüde romantizm katıyor.

Post punk ile 1950’lerin ve 60’ların pop soundunu çok güzel bir şekilde birleştiriyorlar. Bu nedenle de, dinleyicileri arasında farklı kuşaklardan insanlar var. Brooklyn’deki konsere, anne ve babaları ile gelen gençler de oldukça fazlaydı.

Grubun dört üyesi de, sahneye her zamanki gibi baştan aşağı siyah kıyafetler içinde çıktı. Ama onların bu siyah tutkusunun ardında, Johnny Cash’inki gibi bir felsefi/politik duruş yatmıyor. Sürekli turnede olduklarından, yılın sadece 15 gününü evde geçirebildiklerini ve bu durumda siyah giymenin fonksiyonel olduğunu söylüyorlar.

Perküsyonist Caroline McKay, sıra dışı bir şekilde ayakta durarak çalıyor önündeki aletleri. James Allan, baskın İskoç aksanı ile şarkı söylerken öylesine ciddi ki, şarkı aralarında hiç konuşmuyor.

Böyle bir tavırdan sonra, konserden sonra hemen çekip gideceklerini sanarken, beklenmedik bir şey yapıyor; ön sıradan kendisine uzanan ellere karşılık veriyor. Erkeklerin ellerini tek tek sıkıyor, kadınlarınkini büyük bir nezaketle öpüyor…

İkinci kez sahneye çağrılıyorlar. Büyük bir uyum içinde çaldıklarına ve çok profesyonel olduklarına hiç kuşku yok. Fakat şunu da belirtmek gerekir ki; konser bittiğinde insanın aklında kalan tek şarkı “Dady’s Gone” oluyor. Diğerlerinin hepsi, sanki aynı şarkıymış gibi geliyor…

BLOC PARTY’NİN ENERJİSİ MÜTHİŞ

İngiliz grup Bloc Party, 2005’te yayımladığı ilk albümü “Silent Years”dan bu yana, müzik dergilerinin kapaklarını süslüyor. Yakaladıkları başarıyı, iki yıl aradan sonra çıkardıkları “A Weekend In The City” ile daha da üst noktalara taşıdılar. 2007’de bütün büyük müzik festivallerinin konuğu oldular.

Artık dünya çapında ünlenmiş, özellikle The Cure ve Manic Street Preachers’ı andıran tarzlarıyla büyük bir hayran kitlesi kazanmışlardı. 2008 yazında çıkan üçüncü albümleri “Intimacy” için daha deneysel bir yol izlediler. Alternatif rock ile elektronik müziğin bütünleştirildiği, vokal manipülasyonlarıyla öne çıkan yeni bir sound yarattılar.

Grubun daha geleneksel şarkı yazma tekniklerini kullandığı ilk ilki albümünü sevenler, biraz garipsedi bu durumu. Oysa yeni ses arayışları heyecan vericiydi.

New York Terminal 5’daki konserde, daha çok son albümden olmak üzere, sevilen bütün şarkılarını çaldılar. Dört müzisyenden oluşan grubun her bir üyesi ayrı bir yetenek. Malezyalı-İngiliz melezi Matt Tong, bugün rock müziğin en dikkat çekici bateristlerinden birisi. Grubun diğer üyeleri gibi o da yalnızca tek bir alet çalmakla kalmıyor; aynı zamanda geri vokallere katkıda bulunuyor.

Gitarda harikalar yaratan Russell ve Gordon bir yandan synthesizer çalarken; Nijerya asıllı vokalist Kele Okereke, ritim gitarıyla gruba en önemli katkıyı yapıyor. Enerjisini bütün salona yayıyor; çok hareket ediyor, seyircilerin arasına karışıyor, zaman zaman da yere yatarak söylüyor şarkıları…

Yazdığı sözlere ilham olan olayları sahnede yeniden yaşıyor gibi… Alternatif müziğin ikonlarından biri haline gelmesine neden olan da, o sözler zaten…

Röportajlarda kendisinden söz etmekten hiç hoşlanmasa da, şarkılara yüklediği anlamlarla merak uyandırmayı iyi biliyor. Sesini farklı tonlarda ustaca kullanarak, anlamları vurgulamadaki ustalığı da cabası…

Konserde hemen herkesin ezbere söylediği şarkı sözleri, Bloc Party’nin yakaladığı başarıda önemli bir anahtar. Dinleyiciler, kendileri de eşlik edince çok daha fazla zevk alıyor konserden… Ve grup, tam üç kez yeniden geliyor sahneye…

Punk rock karıştırılmış bir tür dance-rock olarak anlatmak olanaklı Bloc Party’nin müziğini. Ama sadece tek bir grubun ya da tek bir türün etkisinde değiller. Geleneksel yöntemlerin dışına çıkarak, kendi şarkı yazma tekniklerini kendileri geliştiriyorlar.

Sahnedeki profesyonellik, farklı enstrümantasyon, ilginç şarkı sözleri ve Kele Okereke bir araya gelince, Bloc Party çıkıyor ortaya. Fark ettiğiniz gibi, bu grubun “olmazsa olmaz”ı Kele Okereke…

Written by zülalk

11 Nisan 2009 at 21:34

>2007’nin İlk Heyecan Verici Konseri: Art Brut

leave a comment »

>

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/30 Aralık 2006

Ülkemiz, özellikle İstanbul, 2006 yılında birçok önemli konsere sahne oldu. Fakat “geçip gitti işte” diye düşünüp anılarınızla teselli bulmaya çalışmanıza gerek yok. 2007, heyecan verici yeni konserlerle geliyor. Bunlardan ilki, 13 Ocak’ta İstanbul Babylon’da gerçekleşecek olan Art Brut konseri. Yılbaşı, bayram derken telaşa kapılıp konser biletinizi almayı unutmayın. Çünkü Art Brut, art-punk akımının en parlak topluluklarından biri.

Londra’da yaşayan beş genç müzisyen tarafından kurulan grubun günümüzdeki konumuna geliş öyküsü gerçekten ilginç. İlk olarak “We Formed A Band” adlı bir şarkı kaydedip internet sitelerinde yayınlıyorlar. Bir gazeteci toplama bir albümde rastladığı bu şarkıyı MP3 olarak bir plak şirketine gönderince, şarkı single olarak yayımlanıyor ve grup birden bire bütün müzik basınının dikkatini çekiyor. Mart 2004’te single olarak yayımlanan bu şarkı, Amerika’nın en önemli müzik dergilerinden Blender tarafından yılın en iyi single’larından biri olarak değerlendiriliyor. Bugün ünlü müzik dergisi NME tarafından Art Wave akımı içinde Franz Ferdinand ve Bloc Party ile aynı grupta gösterilen grup, kısa zamanda birçok yeni şarkı yayımlayarak herkesi şaşırtmayı başardı ve 2005 yılında çıkan “Bang Bang Rock & Roll” adlı ilk albümleri büyük beğeni topladı.

İsim Kaynağı 20. Yüzyılın Sanat Akımlarından Art Brut

Grubun isminin kaynağı, Fransız ressam Jean Debuffet’nin 20. yüzyılda Londra’yı kasıp kavuran marjinal sanat akımı Art Brut (Ham Sanat). Debuffet, eserlerinde boya ve tuvalin yanı sıra kum, çakıl, çiçek, kurutulmuş otlar, ağaç kabukları gibi sıra dışı malzemeleri de kullanarak çağdaş sanata farklı bir soluk getiren, deliliğin insan görüşünü zenginleştirdiğini savunan ve kendi kendisinin öncüsü sayılan bir sanatçıydı. Grup, bu ismi rastlantı sonucu seçmemiş. Solist Eddie Argos, tam bir sanat tutkunu; özellikle kimilerince Pop Art’ın ilk eserlerini yaptığı kabul edilen İngiliz sanatçı Richard Hamilton’a ve Van Gogh’a hayran. Nitekim, grup birinci yıldönümlerinde, Argos’un sık sık sergiler dolayısıyla ziyaret ettiği Londra’daki ünlü Tate Modern’de bir konser verdi.

Art Brut’ün çok konuşulan ikinci single’ı ise “Modern Art” adını taşıyor. “Modern Sanat, bende çılgınca rock müzik yapma isteği uyandırıyor” diyor Argos. Tate Modern’de bir Hockney eserine ya da Pompidou’da bir Matisse tablosuna bakarken kalbinin nasıl hızla çarptığını anlatıyor bu şarkıda.

Post-punk ile Brit-pop karışımı

Art Brut’ün oldukça enerjik ve bir o kadar da eğlenceli müziği, özellikle The Stranglers, The Fall, Pulp ve Blur gibi grupları akla getitiyor. Bir tür post-punk ve brit-pop karışımı ve belki de bu nedenle o kadar ilginç. Eddie Argos’un kimi zaman yarı konuşur gibi söylediği çarpıcı şarkı sözleri de büyük ilgi topluyor. Örneğin, “We Formed A Band” adlı şarkıda şöyle diyor: “Süpermarketlerden albüm almayı bırakın/ Orada yalnızca listelere giren albümler satılır/ Biz İsrail ile Filistin’in iyi geçinmesini sağlayacak şarkıyı yazan grup olacağız/ Biz doğum günü şarkısı kadar evrensel bir şarkı yazacağız/ Bu şarkıyı sekiz hafta arka arkaya Top Of The Pops’da çaldıracağız.” Tabii, onlar böyle söyleyince, o kadar ünlü ve popüler olurlarsa adları hala Art Brut mü kalacak diye merak edebilirsiniz. “O zaman Art Naif (Naif Sanat) oluruz” diyor onlar da.

“Emily Kane” adlı şarkı, bir müzisyenin, 10 yıl, 9 ay, 3 hafta, 4 gün, 6 saat, 13 dakika ve 5 saniyedir görmediği ilk kız arkadaşına nasıl hala aşık olduğunu anlatıyor. El ele tutuşmaktan başka bir şey yapmayı pek bilmeyen 15 yaşındaki iki gencin aşkının saflığından söz ediyor. “Bad Week End”de ise, popular kültürün artık ilgilerini çekmediğini, televizyonda kayda değer hiçbir şey olmadığını söylüyorlar. Bütün bu sözler size tanıdık geliyor ve bu tavrı kendinize yakın hissediyorsanız, Art Brut’ü bir de sahnede izleyin derim. Onlar aynı zamanda günümüzün en eğlenceli konser gruplarından biri.

Written by zülalk

29 Aralık 2006 at 22:54

Art Brut, Bloc Party, Franz Ferdinand kategorisinde yayınlandı