Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Blondie’ Category

>Sitar ve Tabla Electronica ile Buluşursa…

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/17 Şubat 2007

Nasıl olur? “Olmaz” demeden önce iyi düşünün. Hint asıllı İngiliz DJ, prodüktör ve tabla üstadı Talvin Singh, geçtiğimiz hafta sonu İstanbul’un yeni mekanlarından Garajİstanbul’daydı ve bunun çok da güzel olabileceğini bir kez daha kanıtladı. Bu yıl ikincisi düzenlenen Shaman World Music Days kapsamında ülkemize gelen Singh’in performansı, son yıllarda dinlediğim en iyi DJ setlerinden birisiydi. Çok sayıda yabancının da aralarında bulunduğu İstanbullular, o gece tam anlamıyla coştu. Talvin Singh, Doğu ve özellikle Hint müziğine özgü aletlerle yaratılan geleneksel ritimleri, elektronik müzikle öylesine başarılı bir şekilde birleştiriyor ki, o çalarken yerinizde durmanız pek olanaklı değil.

90’lı yıllarda İngiltere’de ortaya çıkan Asian Underground akımının öncülerinden olan Singh’in, dans müziğine getirdiği yenilikçi boyut ile tanınması boşuna değil. Daha önce bir DJ’in miks setinde şarkıları çalmakla meşgulken, aynı anda kendi sesiyle doğaçlama yaptığını görmemiştim. Massive Attack, Madonna, Björk, Courtney Pine, Blondie, Siouxsie & the Banshees, Sun Ra, Indigo Girls, Morocco’s Master Musicians of Jajouka ve Dub Syndicate gibi isimlerle çalışan Talvin Singh’i bir gün bir yerlerde yakalarsanız, sakın kaçırmayın. Hatta bence, o zamana kadar beklemeyin; Talvin Singh’in albümlerini dinleyin, onun müziğine yabancı olanlar için özellikle “OK” adlı albümünü öneririm. Drum & bass sound’unun, tabla ve sitarın o sürekli değişen, kendilerine özgü rezonansıyla ve armonisiyle buluşması gerçekten ilginç ve bir o kadar da etkileyici.

POST-SEVGİLİLER GÜNÜ İÇİN ÖNERİLER

Geçen hafta dünyanın birçok yerinde 14 Şubat Sevgililer Günü kutlandı. Romantik yemekler yenildi, çiçekler verildi, dans edildi. Kimileri de bu özel günü yalnız başına atlatmak zorunda kaldı ya da diğerleriyle barlarda kadeh tokuşturup, “Bunlar zaten tüketim toplumunun dayatması!” şeklinde başlayan konuşmalar yaptı. Hemen hemen bütün medya organlarında armağan önerilerini içeren haberler yapıldı. Bugün ben de, bu özel gün sendromunu sağ salim aşıp kendisini bir armağanla ödüllendirmek isteyenler için birkaç yeni albüm önereceğim. Unutmayın; müzik dinlemek iyi bir terapi yoludur…

Excalibur II- The Celtic Ring
“Müzisyenlerin müzisyeni” olarak tanınan besteci ve piyanist Alan Simon’ın bütün şarkıları yazıp prodüktörlüğünü de üstlendiği bu albüm, efsanevi müzisyenleri bir araya getiriyor. Aralarında Alan Parsons, Yes’in sesi Jon Anderson, Supertramp’den John Helliwell, King Crimson’dan John Wetton, Jethro Tull’dan Martin Barre, The Moody Blues ve Flook’un da bulunduğu 20 dünyaca ünlü sanatçı ve grup ile 120 müzisyeni buluşturan albümde, folk, rock, senfonik rock gibi birçok müzik türünden 16 adet daha önce hiç yayımlanmamış şarkı yer alıyor. İngiliz pop-rock grupları, folk müziğin seçkin yıldızları, Prag Senfoni Orkestrası ve 20 farklı ülkeden müzisyenlerin hepsi, Alan Simon’ın yarattığı Celtic sound’unu seslendirmek için çalmış. “Excalibur II”, kaçırılmaması gereken önemli bir arşiv malzemesi niteliğinde.

Best Film Classics 100
EMI tarafından yayımlanan Best 100 serisinden muhteşem bir CD serisi daha! 2001: A Space Odyssey, Philadelphia, Amadeus, Shine, Eyes Wide Shut, The Godfather III, Harry Potter, Titanic, The Lord of the Rings, Cinema Paradiso, The Piano, American Beauty, Mission Impossible vb. gibi filmlerin unutulmaz müzikleri 6 albümde bir araya toplandı. Toplam 100 şarkı yalnızca tek CD fiyatına satılıyor. Klasik müzik sevenlerin olduğu kadar sinema tutkunlarının da kaçırmaması gereken bir toplama albüm. Ayrıca ilgilenenler için, Best 100 serisi içinde yayımlanan ve Mozart ile Bach’ın eserlerini toplayan 6 CD’lik toplama albümler de mevcut.

Jay Jay Johanson-The Long Term Physcial Effects Are Not Yet Known
Ülkemizde de hatırı sayılır bir hayran kitlesine sahip olan İsveçli müzisyen Jay-Jay Johanson’un yeni albümü, trip-hop ve modern caz’ı bir kez daha elektronik bir altyapıyla birleştiriyor. 2000 tarihli albümü “Poison”ın başarısını yakalayamasa da, kesinlikle dans müziğine yöneldiği bir önceki çalışması “Rush”tan çok daha iyi bir albüm. Yine o bildiğimiz kırılgan ses… Yine melankolik. Ve onun sesine bu melankolizm çok yakışıyor. Özellikle “Rocks In Pockets”, “Jay-Jay Johanson Again” ve “Tell Me When The Party’s Over/Prequiem” adlı şarkılar dikkate değer. Johanson, yeni albümünün tanıtım turnesi kapsamında, 14 Nisan’da İstanbul Balans’ta bir konser verecek.

Frank Sinatra- Songs From the Heart
Romantik şarkıların unutulmaz sesi Frank Sinatra’nın bu albümü aslında Sevgililer Günü için yayımlandı. Fakat yıl ister 1957 olsun, ister 2007, ister sevgiliniz olsun ya da olmasın, Sinatra klasiktir ve her zaman dinlenir. Albüm, 20. yüzyıla damgasını vuran müzisyenlerden biri olan Sinatra’nın, 1953-1961 döneminden 21 şarkıyı içeriyor. Aralarında “My Funny Valentine”, “I’ve Got You Under My Skin”, “I’ll Be Seeing You”, “All The Way”, “If You are But a Dream” gibi ünlü şarkıların yeni düzenlemeleriyle yer aldığı çalışmada, “Nice ‘N Easy”nin daha önce hiç yayımlanmamış bir versiyonu da bulunuyor.

Reklamlar

Written by zülalk

17 Şubat 2007 at 21:29

>Nouvelle Vague Bir Kez Daha İstanbul’da

leave a comment »

>
© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/9 Aralık 2006

Bu akşam İstanbul’daysanız ve iyi müzik dinlemek istiyorsanız, Taksim’deki Yeni Melek’e uğramanızı öneririm. Çünkü Fransız müzisyenler Marc Collin, Olivier Libaux ve çeşitli solistlerden oluşan Nouvelle Vague ve konser sonrası Jazzanova “DJ set” müzikseverlere unutulmaz bir gece yaşatacak.

Nouvelle Vague, 80’lerin ünlü new wave parçalarına yaptıkları bossa-nova cover’lardan oluşan ve grupla aynı adı taşıyan ilk albümüyle dünya çapında büyük bir yankı uyandırdı. Joy Division’dan The Clash’e, Depeche Mode’dan Blondie’ye kadar birçok kült grubun parçalarını kendine özgü tarzda yorumlayan grup, bu yıl yeni albümleri “Bande A Part”ı yayımladı. Dinamo 103.8 (www.dinamo.fm) tarafından düzenlenen Radar etkinlikleri çerçevesinde bir kez daha İstanbul’a gelen grubun yaratıcılarından Marc Collin, konser öncesinde sorularımı yanıtladı.

Nouvelle Vague ilk olarak bir proje şeklinde başladı ve ilk albümünüzle dünya çapında ün kazandınız. Öncelikle “proje” denilmesini mi, yoksa “cover grubu” olarak mı anılmayı tercih ediyorsunuz?

Bu bir proje, tam anlamıyla bir grup değil. Bütün konsepti ben tasarladım, vokalistlerle ve diğer prodüktörlerle temas ettim vs. Sahnede gördüğünüz grup albümdeki şarkıların kaydını yapmadı.

Eski şarkıları yeni düzenlemelerle yeniden yorumlamak müzik endüstrisinde yeni bir şey değil. Fakat siz Brezilya kökenli bossa nova’yı Fransız enstrümantasyonu ve tanınmamış kadın vokalistlerin sesiyle buluşturdunuz. Echo and the Bunnymen’in “The Killing Moon” adlı şarkısını sizin yorumunuzla ilk dinlediğimde biraz tuhaf buldum ama o tuhaflığı da sevdim. Projenin tüm konseptine ilişkin bu ilginç fikir nasıl gelişti?

Temel fikir, post punk dönemi gruplarının hala esin kaynağı olan, muhteşem şarkılar yazdıklarını ortaya koymaktı. Bu bir tür o döneme övgü aslında, ama aynı zamanda da benim için yeni düzenlemeler ve prodüksiyonlar yapmak bakımından iyi bir olanak.

Bu projeye ilk başladığınızda, dinleyicilerden ne tür tepkiler almayı umuyordunuz ve ilk albümden sonra nasıl tepkiler aldınız?

Büyük bir new wave hayranı olarak ben de öncelikle bir dinleyiciyim. Bu nedenle, eğer yaptığım şeyden kendim ikna olmuyorsam bırakırım. Dinleyicilerin çoğunluğunun da benim gibi olduğu ve projeyi onayladığı görülüyor.

Rock müziğe eğilimli olan ama aynı zamanda sizin yavaş ve rahatlatıcı müziğinizden de hoşlanan insanlar var. Bunun nedenini neye bağlıyorsunuz? Müziğinizin yansıttığı çeşitlilikten olabilir mi?

Bilmiyorum ama belki orijinal şarkılardaki ruhu, kızgınlığı, politik tavırları hissediyorlardır. Belki de biz kalipso’dan Fransız popuna kadar birçok farklı etkileşimi bir araya getirmeye çalışarak iyi bir iş yapmışızdır.

Cover şarkılar her zaman risklidir. Siz albümüzdeki şarkıları nasıl şetçiniz? Hangi şarkının cover’ını yapmak daha zordu?

Japan’in “Ghost” adlı şarkısında başarılı olamadım. Muhteşem bir şarkı gerçekten! Bauhaus’un “Bela Lugosi’s Dead” ve Frankie Goes To Hollywood’un “Relax” adlı şarkıları kolay değildi. Çünkü müzik olarak çok yoğun değiller, daha çok içinde bulunulan moda ve prodüksiyona bağlı orada yapılan iş. Albümdeki şarkıları, çoğunlukla daha gençken dinlediğim ve yeni düzenlemeler yapmam için beni esinlendiren şarkılar arasından seçiyorum.

Şarkıları yeniden düzenleyip yorumlarken herhangi bir endişe taşıyor musunuz? Örneğin, The Clash’ın “The Guns Of Brixton” adlı şarkısını yorumladınız, ki bu şarkıda belirli bir öfke vardır. Fakat sizin versiyonunuzda oldukça rahat bir hava yansıtıyor.

Fakat temel fikir bu; yani sakin bir şekilde çok sert şeyler söylenebileceğini göstermek. Bu da şarkı sözlerine yeni bir şey ekliyor, özellikle erkekler yerine kadınlar tarafından seslendirildikleri zaman.

Vokalistlerinizi nasıl seçiyorsunuz? Yalnızca şarkıları daha önce hiç duymamış kadın vokalistlerle çalıştığınız söyleniyor. Bu doğru mu?

Hayır, doğru değil. Bu birkaç kere oldu ama amacımız bu değil.

İkinci albümünüz “Bande A Part” bir Godard filminin adı. (İngilizce’de “Band Of Outsiders” anlamına gelen ve Türkiye’de “Çete” adıyla gösterilen 1964 yapımı film). Bu filmin üzerinizde özel bir etkisi oldu mu?

Özelikle etkilendiğimden değil ama o ifadeyi seviyorum. Çok şey anlatıyor, ayrıca bizim projemiz bakımından da oldukça anlamlı.

Nouvelle Vague için bundan sonra sırada ne var?

2007’de dünyanın birçok yerinde konserler vereceğiz ve eylül ayında bir konser dvd’si çıkacak. Ayrıca gruptaki herkes kendi albümünü yayınlayacak.

İstanbul’da daha önce de konser verdiniz? İzleyiciden aldığınız tepki nasıldı?

Pek iyi değildi. Sanırım projeyi gerçekten bilmeyen ama moda olduğu için gelen birçok insan vardı. Fakat bu defa çok iyi olacağından eminim.

Written by zülalk

09 Aralık 2006 at 22:02