Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Bob Dylan’ Category

>Vitrindeki Albümler 30:

with 2 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 8 Ağustos 2010

HERBIE HANCOCK-The Imagine Project (Sony Music)

Caz piyanisti Herbie Hancock, 70. yaşını kutlarken barışa uzanan yolda küresel işbirliğinin gücünü gösteren bir albüm yapmak istemiş. Pop va cazı buluşturmak Hancock için yeni bir şey değil. Ancak bu albümde, Hindistan’dan Mali’ye, Kongo’dan Brezilya’ya uzanarak çok farklı kültürleri işin içine katmış.

Marcus Miller, Tinariwen, Dave Matthews, Pink, Chaka Khan, Anoushka Shankar, K’Naan ve Los Lobos’u bir araya getirmeyi herhalde ancak Hancock başarabilirdi…

10 şarkılık albüm, bir John Lennon klasiği “Imagine” ile açılıyor. Hancock’a bu parçada pop müzik şarkıcısı Pink ve R & B’nin sevilen sesi Seal’in düeti eşlik ediyor.

“Imagine” bugüne kadar sayısız kere cover’landı; ama bu dinlediğim en farklı versiyon. Şarkı, 2. dakikadan sonra Amerikalı neo-soul sanatçısı India.Arie, gitarist Jeff Beck, Kongolu grup Konono No 1 ve Malili müzisyen Oumou Sangare’nin de katılımıyla, bambaşka bir karaktere bürünmüş.

Bir başka ilginç cover, Peter Gabriel ve Kate Bush’un kusursuz düeti “Don’t Give Up” için yapılmış. Pink ve R & B’nin devlerinden John Legend‘ın düetinde, özellikle Pink’in performansı beni olumlu anlamda şaşırttı.

Bob Dylan’ın en sevilen şarkılarından “The Times, They Are A’ Changin’ ”, İrlanda geleneksel müziğinin popüler grubu The Chieftains ve vokalde Lisa Hannigan’ın mükemmel uyumuyla nefis bir yorum kazanmış.

Altı ayrı ülkede kaydedilen “The Imagine Project”, caz yönü geri planda kalsa da, sonuçta iyi bir pop albümü.

_

Written by zülalk

08 Ağustos 2010 at 15:45

>Dinlenecek konserdi

with one comment

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 2 Haziran 2010

Pazartesi akşamı Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda dinlenecek bir konser vardı. 21. yüzyılda artık dinlemekten çok görmek için gidilen konserlerden değildi bu. Ne ışık oyunları, ne de şatafatlı dans gösterileri sunuldu….

Siyahlar içinde altı müzisyen tam vaktinde çıktı sahneye. Adeta shoegaze grupları andırırcasına sadece enstrümanlarıyla ilgilenip 1 saat 50 dakika boyunca çaldılar. Bob Dylan ve grubu The Band, müziğin göze değil öncelikle kulağa hitap eden bir sanat olduğunu ve ayrıcalığının da burdan geldiğini bir kez daha kanıtladı.

Hınca hınç dolu mekanda 20. yüzyılın dev müzisyenlerinden birisi söylerken herkes kendince yorumladı şarkıları. “Just Like a Woman”da kimisi Joan Baez’i düşündü, kimisi Edie Sedgwick’i…

Rainy Day Women #12 and #35”de, bazısı şarkının 35 yaşında bir kadın ile 12 yaşındaki kızı hakkında olduğuna inandı; bazısı şarkıyı marihuana ile ilişkilendirdi…

Şarkılarına hayat veren metaforlarla dolu şiirleriyle dinleyenleri yine düşündürdü Dylan.

Sesi yıllar içinde iyice çatallaşsa da, 70’ine 1 kalsa da, yerinden hiç kıpırdamadan sadece müziğiyle insanların ruhunda nasıl hâlâ fırtınalar yaratabildiğini gösterdi. Aşktan, kadınlardan, ırk ayrımından, savaştan, işçi haklarından, yoksulluktan söz ederek dokundu yüreklere…

Daha çok 1963-1969 dönemini kapsayan albümlerinden şarkıları seslendirdi. 2000’lere yalnızca “Honest with Me”, “Thunder on the Mountain” ve “Spirit on the Water” adlı parçalarla uzandı.

Benim için konserin en vurucu anları, “Ballad of a Thin Man”i söylediği anlardı. İçerdiği göndermeler nedeniyle bazen erotik de bulunan bu şarkıyı, ben, yalnızlığından dem vururken hayatla dalga geçen bir adamın manifestosu gibi görüyorum.

Like a Rolling Stone”un ilk biste çalınacağını tahmin etmiştim; ama “Blowin’ in the Wind”i de dinleriz diye umuyordum. Ancak ısrarlı alkışlara karşın ikinci bis için sahneye çıkmadı Dylan.

Oysa çıkıp o şarkıyı da söyleseydi, “Kaç ölüm olmalı onun bilmesi için / Ne kadar çok insanın öldüğünü?” derdik hep birlikte…

Ama bir söz vardır, denir ki; “En iyi Dylan şarkılarını tek bir CD’ye sığdırmak, dünya tarihini tek bir ders kitabına sığdırmaya çalışmak gibidir. Bu işi ne kadar iyi yaparsanız yapın, tarihin önemli bir kısmı kitabın dışında kalır.

Bu, konserler için de geçerli. Bugüne kadar yazdığı 458 şarkıdan konser için 16 tanesini seçmiş ünlü ozan… Bize ancak alkışlamak düşerdi. Öyle yaptık; ayakta alkışlayarak uğurladık Dylan’ı…

Written by zülalk

02 Haziran 2010 at 07:10

Bob Dylan, Edie Sedgwick, Joan Baez kategorisinde yayınlandı

>Rock Müzikte Yeni Bir Soluk

with one comment

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 19 Eylül 2009

Kariyerleri boyunca bir projeden diğerine geçip, yaratıcılığın peşinde koşan müzisyenler vardır. Siz daha bir önceki albümünü dinlerken, o bambaşka bir çalışmayla çıkar karşınıza. Alternatif rock müziğin 33 yaşındaki yetenekli ismi Jack White da onlardan birisi…

Müzik konusundaki heyecanını ticari başarı getiren projelere dönüştürmekte oldukça usta bir müzisyen Jack White. Daha önce The White Stripes ve The Raconteurs gruplarıyla tanıdık onu.

Kendi sınırlarını zorlayıp hayranlarını şoke eden çalışmalar da yaptı. “Quantum of Solace” adlı Bond filmi için nu-soul kraliçesi Alicia Keys ile düet yaptı örneğin…

Bu defaki sürprizi ise, “The Dead Weather” adlı yeni bir grup…

JACK WHITE EŞİTLER ARASINDA BİRİNCİ

Aslında grubu tanıtınca, Jack White’ı öne çıkarmama itiraz edenler olabilir. Çünkü Amerika’da Nashville’de kurulan The Dead Weather’ın üyeleri, rock dinleyicilerini heyecanlandırcak kadar önemli isimler.

Kadroda White’ın yanı sıra, The Kills ve Discount’tan tanıdığımız Alison Mosshart, Queens of the Stone Age’den Dean Fertita, The Raconteurs ve The Greenhornes’dan Jack Lawrence da yer alıyor!

Gerçekten her biri müzik alanındaki başarısını kanıtlamış bir dörtlü ile karşı karşıyayız. Fakat yine de, gruptan söz edilirken Jack White daha çok öne çıkıyor. Çünkü şarkı yazımından albümün prodüksiyonuna kadar her aşamada White’ın daha belirleyici olduğu anlaşılıyor. Kısacası, “eşitler arasında birinci” türünden bir konuma sahip kendisi…

Nitekim 2009’un Ocak ayında başlayan kayıtlar da White’ın sahibi olduğu stüdyoda yapılmış. Önceleri bir albüm yapma düşüncesi yokmuş. Ama bir süre sonra, ortaya çıkan şarkıların bir albümde toplanmayı hak ettiğini düşünmüşler. Her şey büyük bir uyum içinde devam edince de, her gün bir şarkı kaydetmişler ve albüm yaklaşık 2.5 hafta sonra tamamlanmış.

The Dead Weather’ın ve Türkiye’de de bu ay satışa çıkan ilk albümleri “Horehound”ın kısa öyküsü böyle…

7O’LERİN ROCK MÜZİĞİNDEN ESİNTİLER

Grubu bir süre önce Conan O’Brien’ın şovuna konuk olduklarında televizyonda izledim. “Horehound”un çıkış parçası “Hang You From the Heavens” öyle güzel geldi ki kulağıma, albümün tümünü dinlemek için sabırsızlandım.

The Dead Weather’ı ekranda görünce, bir an uzun saçlı ve hippi görünümlü rockçıların egemenliğindeki 70’lerden bir grubu dinlediğim hissine kapıldım doğrusu… Ama bunun nedeni, sadece görünümdeki benzerlik değil, müziğin de o döneme yakın duruşuydu.

The Dead Weather üyeleri, yaptıkları müziği “gothic blues” olarak adlandırıyor. Punk etkisindeki blues baladlarından, The Gun Club’dan etkilendiğini her fırsatta dile getiren Jack White için, belli ki Horehound tatmin edici bir çalışma olmuş.

Jack White, kimi zaman bateride kimi zaman vokalde yeteneğini konuştururken, Alison Mosshart da vokalde etkileyici bir performans sergiliyor. Albümün tümünü dinledikten sonra, 70’lerin rock müziğini sevenlerin, Led Zeppelin ve Jimmy Hendrix hayranlarının ilgisini çekebileceğini söyleyebilirim.

Bazı şarkılar ilk anda tam olarak yer etmiyor zihninizde; akılda kalıcı melodiler yerine jam session’ı andıran bölümler dikkat çekiyor. Bu nedenle de, sahnede canlı dinlemenin çok daha iyi sonuç vereceği izlenimini yaratıyor.

Albümün en ilginç şarkısı, kanımca “I Cut Like a Buffalo”. Sürekli tekrar eden bir reggae beat üzerine Jack White’ın yaptığı rap, tekrar tekrar dinleme isteği uyandırıyor.

Güçlü bir bas soundunun yönlendirdiği “Rocking Horse”daki Alison Mosshart ile Jack White düeti, Bob Dylan cover’ı “New Pony” ve enstrümantal “3 Birds” ise, The Dead Weather’ın kalıpların dışına çıkabilecek, gelecek vaat eden bir grup olduğunu gösteriyor.

Bu yeni grup, Jack White’ın daha önceki projeleri kadar büyük liste başarısı kazanır mı bilinmez. Ama diliyorum ki, White’ın sürekli yeni projeler üretip, deneysel çalışmalar yapma tutkusu hiç bitmesin. Eski dönemleri anarken onların üzerine koyduğu yeniliklerle müzikseverleri hep şaşırtsın!

Written by zülalk

20 Eylül 2009 at 09:09

>Bir Dylan Hazinesi

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/13 Aralık 2008

Bob Dylan, hakkında filmler yapılan, kitaplar, tezler yazılan dev bir müzisyen… Kendisinden sonra gelen kuşakları derinden etkileyen bir ozan… İçinde yaşadığı dünyaya ilişkin gözlemlerini şarkılarına ve resimlerine yansıtan bir sanatçı…Yönetenleri rahatsız edip yönetilenlere yol gösteren bir toplumsal eleştirmen…

Yaklaşık 50 yıllık kariyerinde birçok albüm yaptı Dylan. Folk, country, blues, gospel, rock’n roll, caz, swing gibi farklı müzik türlerinde unutulmaz şarkıları hayatımıza soktu.

Her yeni albümü çıktığında, dünya çapında milyonlarca insanı heyecanlandırdı. Bugünlerde aynı heyecanı, Sony BMG’nin yayımladığı “Tell Tale Signs” adlı albümle bir kez daha yaşıyoruz.

Sadık Dylan hayranları ve müzik tutkunları için mücevher değerinde bir albüm bu. Çünkü Dylan’ın daha önce hiç yayımlanmamış 27 adet stüdyo demosu ve canlı kaydı bu albümde toplanmış. 1989-2006 yılları arasındaki kayıtları bir araya getiren “Tell Tale Signs”, Dylan’ın bootleg serisinin sekizincisi.

Bob Dylan’ın kariyerinde çok önemli yer tutan “Time Ouf of Mind”, “Oh Mercy” ve “Modern Times” albümlerindeki şarkıların alternatif kayıtlarını dinlemek, gerçekten büyük zevk. Hem aynı şarkının farklı yorumlarını dinleme olanağı veriyor; hem de bir müzisyenin performansının nasıl çeşitlenebileceğini gösteriyor.

DYLAN HAKKINDA ÖZEL KİTAPÇIK

İki CD’den oluşan albümü cazip kılan bir özellik daha var. Yazar Larry “Ratso” Sloman’ın Dylan hakkında kaleme aldığı notlar, özel fotoğraflarla birlikte 60 sayfalık bir kitapçık olarak basılmış. Albümü aldığınızda bu kitapçık da içinden çıkıyor.

Sloman, kitapçıktaki yazısına, 60’lı yıllarda Dylan albümlerinin yaptığı etkiden söz ederek başlıyor. New York’un Queens bölgesinde yaşayan bir gençten, İngiltere’nin kırsal alanında yaşayan bir Beatle’a kadar (John Lennon olsa gerek), bütün Dylan hayranlarının sadece müziği dinlemekle kalmayıp, albümleri ders gibi çalıştığını anlatıyor.

Pop kültürünün gelip geçiciliğine kapılan 2000’lerin gençliğinden ne kadar farklı değil mi? Peki, Dylan’ın özelliği neydi? Yanıtı Bruce Springsteen‘den alalım: “Elvis’in bedenleri özgürleştirmesi gibi, Bob Dylan da akılları özgürleştirdi. Müziğin doğası gereği fiziksel hareketle ilgili olmasının, anti-entelektüel olması anlamına gelmediğini o gösterdi.

Dylan albümlerinin büyük ilgi görmesinin önemli bir nedeni, her zaman bir şair duyarlılığıyla yazdığı şarkı sözleridir. Bu nedenle, şair mi, yoksa şarkı yazarı mı olduğu tartışılmıştır yıllarca. Hatta, bazıları tepki gösterse de, söz sanatındaki ustalığı nedeniyle Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday bile gösterilmiştir.

FARKLI DÜZENLEMELER, CANLI KAYITLAR

Yeni albümde neler olduğuna gelince… Şarkıların hepsini saymak olanaklı değil ama öne çıkanlara ilişkin bazı bilgiler verilebilir. Birinci CD, “Love And Theft”ten “Mississipi”nin akustik versiyonu ile başlıyor. Aynı şarkının bir başka yorumu, ikinci CD’nin de açılışını yapıyor. İkisi arasındaki fark, sadece şarkının çalınış hızında değil, Dylan’ın sesinde de gizli.

Bu farkı hissedebileceğiniz bir diğer şarkı, her iki albümde de yer alan “Dignity”. İlk albümde şarkının piyano eşliğinde gospel tarzı bir demosu yer alırken, ikinci albümde rock’n roll tarzında çalınmış.

Daha önce hiç duymadığımız bir versiyonuyla “Modern Times”dan “Someday Baby”, Dylan’ın bir süre önce internet sitesinde yayımladığı “Dreamin’ of You”, dikkat çekenler arasında. Ayrıca, Dylan’ın bir film için yazdığı ama hiç kullanılmayan “Can’t Escape From You” ve “Red River Shore”u da saymak gerek.

Benim takıldığım şarkı ise yine “Series of Dreams” oldu. ”Düşünüyorum bir rüyalar silsilesi/ Zamanın ve hareketin yavaşlayıp gittiği…/Hiçbir yönden çıkış yok/ Gözle görülemeyen o tek çıkış hariç…” dediği için herhalde… Şarkının güçlü ritmi ve Bob Dylan’ın sesi de etkileyici tabii; ama sözleri öyle çarpıcı ki, Dylan’ın şairliği öne geçti yine…

Daha önce bootleg serisinin 1-3 numaralı albümünde başka bir yorumla yer alan şarkının sözlerinde bu defa bazı değişiklikler var. Bob Dylan’ın sözleri ruh haline göre değiştirmesi de ayrıca ilginç bir konu…

Dylan hayranları bu albümü zaten kaçırmayacaktır, ama ben “Tell Tale Signs”ı, müzikle ilgilenen herkese öneriyorum. Çünkü müzik dünyasının en ilham verici isimlerinden Dylan’ın yaratıcılığının ayrıntıları bootleg albümlerde.

Written by zülalk

13 Aralık 2008 at 22:44

Bob Dylan, Bruce Springsteen kategorisinde yayınlandı

>Leon’un Aslanları Fethe Çıktı

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/29 Kasım 2008

Amerika’nın Tennessee eyaletinde (Nashville) yaşayan üç erkek kardeş (Caleb, Nathan ve Jared Followill) ile kuzenleri (Matthew Followill), bir araya gelip bir müzik grubu kurdular. Hem babalarının hem de dedelerinin ismi Leon olduğu için, kendilerine Kings of Leon dediler.

Bu dört gencin müzik yolculuğu, sekiz yıldır devam ediyor. Bu yıl, Glastonbury başta olmak üzere, dünyanın en önemli müzik festivallerindeki performanslarıyla büyük beğeni topladılar. Kendi tahminlerinin de ötesinde başarı sağladılar. Bugün konser verdikleri her yerde biletleri satışa çıktıktan çok kısa bir süre sonra tükeniyor. Dördüncü albümleri “Only by the Night” henüz yayımlandı ve listelerin bir numarasına kadar yükseldi.

Bu ilginin nedeni, elbette iyi müzik yapıyor olmaları. Kanımca, vokalist Caleb’in çok güzel çığlık atıyor oluşu da, önemli bir neden sayılmalı… Güzel çığlık olur mu? Söz konusu müzikse olur… Grubun geçen yıl büyük çıkış yapan şarkısı “Charmer”, bunun en iyi örneği.

Popülerlik kazanmalarının bir nedeni de, 2005’te U2 ve Bob Dylan, 2006 ve 2008’de Pearl Jam turnelerinde ön grup olarak yer almaları. Böylelikle, bu büyük isimlerin hayran kitlesine kısa yoldan ulaşma olanağı elde ettiler.

RAHİP BABAYLA GÖÇEBE HAYATI

Kings of Leon’un müziği, kaynağını,1950 ve 60’larda Amerika’nın güney eyaletlerinde doğup gelişen “southern rock” denilen türden ve garaj rock’tan alıyor. Özellikle ilk iki albümde bu etkileri daha fazla hissetmek mümkündü. Fakat son iki albümde, daha çok indie rock türüne kaydılar.

Followill kardeşler üzerindeki en büyük etkiyi, kiliselerde rahip olarak çalışan babaları yapmış. Neredeyse bütün çocuklukları, işi nedeniyle güney eyaletlerini dolaşan babalarıyla birlikte seyahat etmekle geçmiş.. Hatta çoğu zaman kilise ayinlerinde davul çalmakla görevlendirilmişler. Bu nedenle, önce dini müzikle başlayan kariyerleri, sonra country müziğe ve oradan da rock’n roll’a kaymış.

En çok etkilendikleri iki müzisyen olarak, Bob Dylan ve Neil Young’ın adını veriyorlar. Bu etkilerin de ancak son yıllarda ortaya çıktığını; çünkü uzun yıllar, sadece dini müziğe odaklanan, dış etkilere kapalı bir yaşam sürdüklerini söylüyorlar. Doğrusu, Nashville’den çıkan böyle bir grubun yaptığı rock müzik şaşırtıcı…

EDGAR ALLAN POE’DAN GELEN ESİN

Yeni albümlerinin adı için, Amerikalı şair ve yazar Edgar Allan Poe’nun Eleonora adlı kısa öyküsünden esinlenmişler. “Only by the Night” ifadesi, Poe’nun bu öyküsünde çok güzel bir cümlede geçiyor: “Gündüz düş görenler, sadece geceleri düş görenlerin gözünden kaçan pek çok şeye vakıftırlar.” Poe’nun 1842’de yayımlanan bu öyküsünde, bazı diğer eserlerinde de görüldüğü gibi, ölmüş aşığın mezardan çıkıp dönüşü söz konusu…

Kings Of Leon’un albümü ise, Caleb Followill’in hayalet gibi gelip ruhunu alan gizemli bir kadını anlattığı “Closer”la başlıyor. Müzik de, elbette böyle bir temaya uygun olarak, insani irkilten bir atmosfer yaratmakta son derece başarılı. Ardından gelen “Crawl”, sağlam bass riffleri ile insanı hemen yakalıyor. Sanki hep var olacakmış gibi garanti görülüp ihmal edilen ilişkiler üzerine çok güzel bir şarkı…

Pek çok kişinin favorisi ise, ilk single olarak yayımlanan “Sex On Fire”. Adından da anlaşılacağı gibi, ateşli bir seks hakkında… Müthiş enerjik bir melodi ve Caleb de öyle güzel söylüyor ki, kayıtsız kalmak olanaklı değil. Tur otobüsleriyle yola düşen bir müzisyenin yalnızlığını anlatan “Use Somebody”, biraz Nickelback’i biraz U2’yu anımsatıyor. Ana akım rock çalan radyolarda çokça duyabilirsiniz, ama bence ihmal edilebilir…

KÖKENLERİ KIZILDERİLİ

Söz edilmesi gereken şarkılardan bir diğeri “Manhattan”. Dans edip keyfe bakmanın yanı sıra, tezat bir şekilde, Kızılderililer’in yaşadıkları zorluklar anlatılıyor şarkıda. İlginçtir; bugün hemen her milletten insanın yaşadığı Manhattan, bir zamanlar Hollandalılar tarafından satın alınmadan önce Kızılderililer’e aitti. Kings of Leon üyelerinin böyle bir şarkı yapmasının nedenine gelince… Kendilerinin kökeninde de Kızıderililik olduğunu söylüyorlar.

Aşk acısı çeken vampir, seks, ilişkiler, din, yabancılarla avunmaya çalışan yalnızlar… Followill Kardeşler, bunların hepsini vokal ağırlıklı rock soundu ile başarılı bir şekilde buluşturunca, ortaya “Only by the Night” çıkmış. Bazı sözler biraz fazla mistik kalıyor ve albümün ikinci yarısı birinci yarısı kadar çarpıcı değil. Fakat yine de, yılın en kayda değer albümlerinden birisi… Gündüz de düş görenler için…

Written by zülalk

29 Kasım 2008 at 22:42

Bob Dylan, Kings of Leon, Neil Young, Nickelback, Pearl Jam, U2 kategorisinde yayınlandı

>Marianne Faithfull’la Bir Gün

leave a comment »

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 8 Mart 2008

Hepiniz çok hayal kırıklığına uğramış gibisiniz. Beklentilerinizi karşılayamadıysam üzgünüm. Sanırım fazla makyaj yapmadım da ondan… Aslında pek yapmam, ama akşam sahne için birazcık daha fazla yapacağım.

Yüzünde hafif bir gülümsemeyle bu sözleri söyleyen 60’ların rock ikonlarından Marianne Faithfull’du. Kanseri, Hepatit C’yi, anoreksiya hastalığını, uyuşturucu ve alkol bağımlılığını yenip yoluna devam eden, daha ilk bakışta bir zamanlar çok güzel olduğunu tahmin edebileceğiniz 62 yaşında bir kadın, Mick Jagger’ın eski sevgilisi…

Onu dinleyenlerse, The Marmara Pera Oteli’ndeki basın toplantısını izleyen bir grup gazeteci… Babylon’da verdiği üç konser için bu hafta İstanbul’daydı Faithfull. Kimse soru sormayıp sanatçıya şaşkın şaşkın bakmayı sürdürünce, o da havayı yumuşatmak istemişti herhalde. Aslında herşeyi çekinmeden sorabileceğiniz kadar sıcak, samimi birisi.

Fakat dersine çalışmamış basın mensupları, “İstanbul hakkında ne düşünüyorsunuz?” türünden sorularla çıka gelirse o ne yapsın…

Aslında Faithfull özel röportaj verseydi sorulacak çok soru vardı, ama yine de bir bölümünü basın toplantısında yönettim kendisine. Çok renkli bir yaşam sürmüş, ilginç bir karakter Faithfull. Annesi, mazoşizmin klasiklerinden sayılan “Venus in Furs” adlı romanın yazarı Leopold Baron von Sacher-Masoch’un soyundan Viyanalı bir barones; babası bir İngiliz casusu, dedesi Frijitlik Makinesi denilen seks aletinin yaratıcısı bir seksolog.

Marianne Faithfull, çok genç yaşta kamuoyunda Mick Jagger’ın sevgilisi olarak ünlendi, ama 60’lı ve 70’li yıllarda alkol ve uyuşturucu sarmalında akıp giden hızlı yaşantısı sırasında, Rolling Stones grubunun diğer üyeleriyle de birlikte oldu. Şiir ve edebiyat meraklısıydı; daha 13 yaşında okulda Shakespeare oyunlarında rol almaya başlamıştı.

Bir partide Rolling Stones’un menejeri Andrew Oldham tarafından keşfedilince, ilk çıkışını Mick Jagger/Keith Richards ikilisinin kendisi için yazdığı “As Tears Go By” ile yaptı.

Bob Dylan şarkısı “Blowin’ In The Wind”i ikinci single olarak yayımladığında, artık ünü İngiltere sınırlarını aşmıştı. Rolling Stones’un “Wild Horses” ve “Sister Morphine” adlı şarkılarına da ilham kaynağı oldu.

Zaman zaman ara vermek zorunda kalsa da, müzik çalışmalarını hiç bırakmadı. Hala şarkılar yazıyor, konserler veriyor, emekli olmayı düşünmüyor; üstelik eylül ayında “Easy Come, Easy Go” adlı yeni bir albüm yayımlayacak.

“DİNLEYİCİLERE BİR ŞEYLER VEREBİLECEĞİNE İNANMAK”

Skandallarla dolu, radikal bir geçmişi olan Faithfull’la ilgili hep merak ettiğim bir soru vardı: “Acaba kendisini özgür bir kadın olarak hissediyor muydu?” Sordum ve şu yanıtı aldım. “Bir nevi evet. Çalışıp kendime bakıyorum. Ama gençken daha özgür hissediyordum. O zamanlar gerçekten çok göz önündeydim. Bazı şeylerin doğru gittiğini düşünmüyorum. Neden bilmiyorum… Erkekler hala kadınlardan daha çok kazanıyor. Yanlış bir şeyler var. Fakat bu bir savaşa da yol açmamalı.

Onun gibi ne istediyse yapmış, aklına estiği gibi bir yaşam sürmüş, rock ikonu Batılı bir kadının verdiği bu yanıt oldukça önemliydi.

Merak ettiğim bir diğer konu ise, onca sıkıntıdan sıyrılıp yoluna devam etmesini sağlayanın ne olduğuydu. “Tanrı bilir,” diyerek güldü önce, sonra başka seçeneği olmadığını ve yaptığı şeyi sürdürmek zorunda olduğunu anlattı. “Biliyorum ki, sahnedeyken beni dinleyenlere verebileceğim bir şeyler var ve bu kendimi iyi hissetmemi sağlıyor. Ayrıca, verirken de bir şeyler alabilirim.” “Dinleyicilere bir şeyler verebileceğine inanmak…

İşte Marianne Faithfull’u ayakta tutup ilerlemesine neden olan his! Bu duyguyu ilk ne zaman hissedip müzisyen olmaya karar verdiğini de sordum. Tam olarak ne zaman hatırlamıyor ama 17 yaşındayken olmadığından emin. O zamanlar, sadece okuldan ve annesinden uzaklaşmaya çalıştığını, ama on yıl sonra perişan bir halde yine annesine dönüğünü anlatırken garip bir tebessümle konuşuyor. Sahneye çıkmaktan ve oyunculuktan hep hoşlanmış, ama yanıtına bakılırsa, sanırım hayatın akışına kapılmış.

“BU BENİM ŞOVUM!”

Basın toplantısının yapıldığı günün akşamı, Babylon’da buluşuyoruz. Artık eski görkemli günleri geride kalsa da, sahne performanslarına çıkmadan önce hala heyecanlı görünüyor Marianne Faithfull. Basın toplantısında söylediği gibi, biraz daha fazla makyaj yapmış, ama yine sade giysilerle çıkıyor sahneye. Bu makyaj konusu aklına takılmış olmalı ki, bir şarkı arasında cebinden çıkardığı rujunu sürmeyi ihmal etmiyor.

Oysa ruj hiç önemli değildi; konsere Tom Rush’ın muhteşem şarkısı “No Regrets” ile başlamış ve beni o çatallı, erkeksi sesiyle dış etkilere karşı tamamen duyarsız hale getirmişti.

Yaklaşık iki saat süren konserde, P.J. Harvey’den “No Child Of Mine”, Johnny Cash’den “The Legend of John Henry’s Hammer”, Tom Waits’den “Strange Weather”, 1968 tarihli Rolling Stones şovu “Rock and Roll Circus”da söylediği “Something Better”, Nick Cave ile birlikte yazdıkları “Crazy Love”, 1979 albümüne adını veren “Broken English”, aynı albümün hit şarkısı “Why’d Ya Do It” ve “As Tears Go By”ı söyleyip ayrıldı sahneden.

Alkışlar üzerine bis için geri geldiğinde, dinleyiciler arasından “Working Class Hero”yu söylemesi için bağırıp istekte bulunanlar oldu. Hemen her konserde yapılan bu anlamsız davranışa karşı çok güzel bir yanıt verdi Faithfull: “Burada olduğunuz için çok memnunum ama bu benim şovum. Ne söyleyeceğime ben karar veririm.

Ve çok yerinde bir kararla Harry Nilsson’un “Don’t Forget Me” adlı şarkısıyla yaptı kapanışı. Şarkının, “Unutma beni/ Yaşlanıp kanser olduğumuzda önemi yok artık/ Hadi mutlu ol/Çünkü hiçbir şey sonsuza kadar sürmez/Ama ben seni hep seveceğim” dizeleriyle ayrılırken, salondaki herkes gibi o da mutlu gözüküyordu.

Written by zülalk

09 Mart 2008 at 21:14

Bob Dylan, Marianne Faithfull, Mick Jagger, Rolling Stones kategorisinde yayınlandı

>80’lerin ve 90’ların Müziği

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/24 Kasım 2007

Bu yazımda yeni yayımlanan iki mükemmel albümden söz edeceğim. Hani bazı albümler vardır; elinize alır almaz ön kapağa değil, sabırsızlıkla çevirip arka kapağa bakarsınız. Çünkü asıl merak ettiğiniz içinde yer alan şarkılardır. İşte “All Eighties” ve “All Nineties” adlı iki albüm de bu kategoride.

Albümlerin her ikisi de, 80’li ve 90’lı yıllarda ilk gençliğini yaşayanlar için heyecan verici. Her bir şarkı sizi alıp 10 yıl, 20 yıl öncesine götürüyor. Henüz insanın zaman içinde seyahat etmesini sağlayacak makine icat edilemedi, ama müzik bir anlamda bu işlevi görmüyor mu? Örneğin, ilk aşkınızı yaşadığınız sıralarda çok dinlediğiniz bir şarkıyı bugün yine dinlerken gözlerinizi kapatın bakın neler oluyor…

“All Eighties” ve “All Nineties” albümlerinde yer alan şarkılara değineceğim, fakat önce bir sorum var:1980’leri ve 1990’ları düşündüğünüzde aklınıza ne geliyor? Benim aklıma, ne yazık ki, İngiltere kaynaklı Thatcherizm ile Amerika’da türeyip dünyayı sarsan Reaganizm geliyor. Her ikisinin de uyguladıkları neo-liberal politikalarla geniş halk kesimlerini tam anlamıyla ezip geçtiği, zenginin daha zengin olduğu yıllar… O yıllarda ülkemizde ise, 12 Eylül darbesi sonrasında iş başına gelen Özalizm de aynı politikaları izliyor ve tam bir egemenlik sürdürüyordu. Hani “80 Gençliği” diye bir ifade vardır; bu, o dönemde yetişen sosyal bilinçten yoksun gençlerin durumunu anlatmak için kullanılan biraz acıklı, biraz da alaycı bir ifadedir. Kanımca, o yıllarda siyaset arenasında olup bitenlerin müzik dünyasına yansıması, üzerinde araştırma yapılabilecek ilginç bir konudur.

80’li yıllar, aynı zamanda pop müzik ikonlarının tüm dünya gençliğini adeta çılgına çevirdiği yıllardı. Michael Jackson’ın doruğa ulaşması da yine bu döneme rastlar. Tüm zamanların en çok satan albümü Thriller, 1982 yılında çıktığında büyük olay olmuştu. Artık hayatımızda pop müziğin kraliçesi diye adlandırılan, sansasyonlarıyla meşhur Madonna da vardı. Sonunda büyük oranda apolitik bir nitelik kazanan gençliğin yeni ilahları değişmişti. 60’lı ve 70’li yıllarda Bob Dylan, John Lennon, Joe Strummer, Jimi Hendrix, Bob Marley gibi müzisyenlerin yarattığı büyük devrimden sonra 80’lere gelindiğinde gerçek bir değişim yaşanıyordu. Fakat herşeye karşın bu dönemde, olanca gücüyle esen New Wave fırtınasının sayesinde müzik tarihinin en güzel şarkıları da ortaya çıktı. İstanbul ve Ankara gibi büyük kentlerde hala yalnızca 80’lerden şarkıların çalındığı partilerin düzenlenmesi boşuna değil.

UNUTULMAZ ŞARKILAR BİR ARADA

“All Eigthies” ve “All Nineties”, çoğu kişinin anıları nedeniyle bağlı olduğu şarkıları bir araya getirmenin ötesinde, aynı zamanda bir arşiv belgesi niteliği de taşıyor. Öncelikle, EMI Türkiye’nin Pazarlama Müdürü Arzu Güldiken’in hazırladığı her iki albümdeki şarkı seçimi gerçekten çok başarılı. Toplama albüm yapmak, sanıldığı gibi kolay bir iş değildir. Öncelikle, albümü belli bir plak şirketi adına hazırlıyorsanız, o zaman seçenekleriniz, o şirketin kataloğunda yer alan sanatçı ve gruplarla sınırlı demektir. Ayrıca, müzik tarihini iyi bilmeniz şarttır; iyi bir müzik zevkine sahip olmanız gerekir; şarkıların albümde hangi sıralama ile yer alacağını belirlemek ise ayrı bir uzmanlıktır.

Gelelim şarkılara… Her iki albüm de New Wave’in en başarılı grubu Depeche Mode’dan birer şarkı ile açılıyor! 80’lerde “Never Let Me Down Again”, 90’larda “Enjoy The Silence” var. O yıllarda yaygın olan ev partilerine gidip de Orchestral Manoeuvres In The Dark (OMD) eşliğinde dans etmemiş olan var mı? İki OMD klasiği bu albümlerde yerini almış: “Enola Gay” (All 80s) ve “Sailing On The Seven Seas” (All 90s). İki albümde de yer alan bir diğer ünlü grup Duran Duran: “Do You Believe In Shame?” (All 80s) ve “Come Undone” (All 90s). Bryan Ferry ise, “Slave To Love” (All 80s) ve “I Put A Spell On You” (All 90s) ile o dönemlerin vazgeçilmezlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Ve Yazoo! Kısa süren müzikal kariyerine karşın, birçok liste başı olan şarkısıyla unutulmayanlar arasına giren başarılı ikiliden “Don’t Go” 80’ler albümünde. Yine bu albümde bir şarkı var ki, listede adını gördüğünüzde kalbiniz daha hızlı atabilir: Billy Idol’dan “Eyes Without A Face”! Liste uzun, ben burada ancak bazı seçme şarkıları yazabiliyorum.

Ama kısaca diyeceğim şu ki, bu iki albüm, 80’lerin ve 90’ların melankolik sözlü muhteşem melodilerine özlem duyanlar için bire bir. Bir de, dünyanın neo-liberal politikalarla altüst olduğu dönemde apolitikleştirilmeye çalışılan bir kuşağın odalarına kapanıp neler dinlediğini merak edenler için de ilginç olabilir.

Written by zülalk

25 Kasım 2007 at 18:02