Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Bono’ Category

>PROTESTOLU, LİVANELİ KATKILI BİR U2 KONSERİ

with 3 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 8 Eylül 2010

Yıllardır “gelmiyorlar, gelmeyecekler” derken, sonunda geldiler. Rock grubu U2, pazartesi akşamı İstanbul’da dinleyicisiyle buluştu.

U2’yu ülkemizde ve bu turnede ilk kez görenler için beklentileri karşılayan bir konserdi. Ben bir ay önce Torino’daki konseri de izlediğimden, ister istemez bir karşılaştırma yaptım.

İstanbul konseri, Atatürk Olimpiyat Stadı’nın şehir merkezine uzaklığı, konformist Türk konser izleyicisinin biraz zahmeti göze alamaması, hafta içi bir güne ve ramazan ayına rastlaması gibi nedenlerle, kanımca beklenen sayıda seyirciyi toplayamadı. Türkiye’ye ilk kez gelen U2, dünyanın en büyük rock gruplarından birisi. Bilet fiyatları da uygun tutulmuştu ancak stadyumun önemli bir bölümü boştu…

Gece boyunca “Ah, bu konser İnönü Stadı’nda olsaydı” dedik durduk. Orada yapılsaydı, hem “The Claw” (pençe) denilen muhteşem sahne görkeminden bir şey yitirmeyecek, hem de tribünler dolu görünecekti. Mekan seçiminin doğru olmadığı açık. Umarım bir daha orada konser yapılma hatasına düşülmez…

U2’nun performansına gelince… Her zamanki profesyonelliklerini sergilediler.

Ancak böyle büyük grupların dünya turnelerinde birden fazla konseri izlemek pek doğru bir iş değil. Çünkü müzisyenlerin, her anı önceden belirlenen bir etkinliği sahnelemekte olduklarını görüyorsunuz. Tanık olduğunuz şey kusursuz da olsa, anlıyorsunuz ki sahnede hiçbir şey kendiliğinden gelişmiyor… Ne Bono’nun The Edge’e sarılması, ne de seyirciler arasından bir kızı sahneye çıkarıp dans edişi…

EGEMEN BAĞIŞ’A PROTESTO VE KÖPRÜ

Konserin İstanbul’a özgü yanları da yok değildi elbette. Bono, Boğaz’ın güzelliğinden söz ederken, kendisini İstanbul’a davet eden Egemen Bağış’a teşekkür etti. “Türkiye’de ilginç şeyler oluyor. Bir değişim yaşanıyor. Tüm dünyayı ilgilendiren bir değişim bu. Dün köprüyü Egemen Bağış’la geçtik” demesiyle stadyum “Yuh!” sesleriyle inledi.

Çıkan ses o kadar güçlüydü ki, Bono şaşkınlıkla, “Tamam, bundan sonra hiçbir politikacının adını anmayacağım. Köprüden söz edebilir miyim? Köprü harika” diyerek durumu düzeltmeye çalıştı.

Belli ki Bono, politikayla bu kadar ilgili bir müzisyen olmasına karşın, Türkiye’deki duruma pek hakim değil. Referandum öncesi bıçakla yarılmış gibi ikiye bölünen bir toplumda iktidardaki bir politikacıyı anmak, hiç akıllıca değildi…

Ayrıca bana göre, AKP’nin U2 konserine gösterdiği aşırı ilgi, Başbakan’ın mitingde Bono’yu kendi emellerine alet etme çabası, Dolmabahçe’de görüşmeler vs. bir kesimi gruba karşı soğuttu.

“U2’YA BİR HEDİYE”

Konserin en önemli anlarından birisi, sahneye Zülfü Livaneli’nin çıkmasıydı. Bono ve Livaneli, önce birlikte grubun “Mothers of the Disappeared” adlı şarkısını söylediler. El Salvador’daki sivil savaş sırasında çocukları öldürülen annelere adanan bu şarkı, bu kez İstanbul’da 1995’te gözaltında kaybolan Fehmi Tosun’a adandı.

Livaneli’nin “U2’ya bir hediye verelim” demesiyle, bütün stadyumun hep birlikte “Yiğidim Aslanım” adlı şarkıyı söylemesi, herhalde grup için de oldukça etkileyiciydi.

Bono’nun köprü hakkında söylediği şu sözler, Türkiye hakkında düşüncelerini de ortaya koyan ilginç sözlerdi: “Bu köprü, sadece dini olanla ve laik olan arasında, Batı’yı Doğu’ya bağlayan bir köprü değil. Geçmişi, geleceğe de bağlıyor.

Hakkında çok konuşulan ve daha da konuşulacak bir konser oldu. Torino konserinden daha az heyecanlı ve daha durgun olsa da…

Written by zülalk

08 Eylül 2010 at 10:18

Bono, The Edge, U2, Zülfü Livaneli kategorisinde yayınlandı

>U2’NUN YOLU İSTANBUL’A DÜŞTÜ

with one comment

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 5 Eylül 2010

6 Eylül, ülkemizde müzik dünyası açısından önemli bir tarih. Dünyanın en çok kazanan, en büyük rock gruplarından U2’yu ilk kez ağırlayacağız. Sonunda grubun yıllardır Türkiye’ye gelmeme nedeninin insan hakları ihlallerini boykot değil, para olduğu da bizzat Bono tarafından doğrulandı.

İnsan 360° turnesinde kullanılan sahneyi görünce, bu paranın miktarını tahmin bile edemiyor. Devasa bir pençe şeklindeki uzay istasyonunu andıran sahne tasarımı, teknolojik ve estetik açıdan gerçekten hayranlık uyandırıcı.

Bir ay önce Torino’daki konseri izledikten sonra aklıma iki soru takıldı: 1- Diyelim ki, bir başka grup aynı görkemli sahneyle turneye çıksa bu kadar ilgi görür müydü? 2-Çok basit bir sahne düzeni olsa, turne bu derece dikkat çeker miydi?

Yanıtlarım şöyle: 1-Aynı tasarımla konser verip U2 kadar ilgi görecek gruplar elbette var. Ama konseri canlı dinledikten sonra başarının sadece görsel özelliklerden kaynaklanmadığını anlayacaksınız.

2-Bu başarının ardında teknik üstünlüğün yanı sıra, U2’nun çok önemli bir özelliğinin de büyük payı var. Grubun ilk albümü “Boy”u çıkaran Island Records’ın kurucusu Chris Blackwell, bunu şöyle anlatır: U2, hep bir yerlere varmayı düşünür, varmış olduğunu değil. U2’nun en özel yanı bu.

Gerçekten de grubun kuruluş öyküsüne bakınca bu daha iyi görülüyor. Baterist Larry Mullen, Jr., daha 15’indeyken okul panosuna “Rock grubuna müzisyen aranıyor” duyurusu asmasa, The Edge, Bono ve Adam ilana başvurmasa, bugün U2 olmazdı.

Eğer hep varılacak yeni noktaları düşünmeselerdi, İrlanda’nın orta sınıf ailelerine mensup 15, 16 yaşındaki gençlerin bir heves gibi başladıkları bu macera, 34 yıl boyunca sürmezdi.

14’ünde annesini kaybeden Bono ile aynı acıyı 16’sında tadan Larry, otoriter babalarla baş etmek zorunda kalan iki gençtir. “Larry’nin hep söylediği gibi bir sirkin peşine takılıp kaçmıştık aslında” der Bono…

Ama yıllar içinde yaşamlarının bütün evrelerini birlikte yaşayan bu dört adam, hem karakter hem de müzik anlamında gelişip, dünyanın en iyi gruplarından biri olma yolunda sağlam adımlar attı…

Bugün herhangi bir rock grubundan daha fazla, toplam 22 tane Grammy kazanmış, dünya çapında 150 milyon albüm satmış, her dönem yeniliklere açık olmuş, şarkılarıyla insanların yüreğine dokunmuş efsane bir grup U2…

Aynı zamanda Afrika’ya yardım, açlığın, AİDS’in önlenmesi, 3. dünya ülkelerinin borçlarının silinmesi gibi meselelerde son derece aktif rol alıyorlar. Bono’nun bu çalışmalar sırasında dünya liderleriyle fazla samimi olması, Bush’u bile sevdiğini söylemesi, aşırı egosu sinir bozmuyor değil…

Bono, artık Larry’nin mutfağında prova yapan genç Bono değil. İlk dönemlerde etkilendiği punk rock mottosu “Sisteme karşı biz” anlayışının çağdışı kaldığına inanıyor; idealizme değil pragmatizme inanıyor. Sorunları sistemin içinde bir aktör olarak çözmeye çalışıyor. Bunları eleştirebiliriz ama iş müziğe gelince mikrofon onundur.

Edge, Adam Clayton, Larry Mullen ve Bono’nun ömürlerini adadıkları bu serüvenin yolu ülkemize de düştü. Kaçırılmayacak bir konser, tarihi bir şovdur.

ALTIN ÇAĞ: 80’lerin ortasından 90’ların sonuna

U2 kariyeri boyunca 12 stüdyo, 7 konser, 5 derleme ve 1 soundtrack albümü yayınladı. 1980 tarihli ilk albüm “Boy”, Bono’nun ilk gençlik sıkıntıları ve masumiyet üzerine yoğunlaşan şarkı sözleriyle dikkat çeker. Mistik ve ruhani konuları işleyen ikinci albüm “October”da (1981) ağır bir ciddiyet ve hüzün; daha ağır rock sounduyla öne çıkan 3. albüm “War”da ise (1983), öfke belirgindir. Bono, bu 3 albümün çıktığı dönemi U2’nun mizahsız dönemi olarak değerlendiriyor.

U2, her zaman farklı soundları müziklerinin içine enjekte etme cesaretini gösteren bir grup oldu. Bu çerçevede new wave, ambient, disko ve elektronika ile flört etmekten kaçınmadılar. Ambient’ın dahi ismi Brian Eno ile yaptıkları 4. albüm “The Unforgettable Fire” da bu anlayışın eseridir.

5. stüdyo albümü “The Joshua Tree”, genel bir kabulle grubun en başarılı çalışması olarak görülür. Zamanın sınırlarını aşan müthiş şarkıların yer aldığı çok güzel bir albümdür gerçekten de. Ancak benim favorim, Daniel Lanois ve Brian Eno prodüktörlüğünde yaptıkları bir diğer albüm “Achtung Baby”.

Blues-rock ve country etkisindeki “Rattle and Hum”a gelen eleştirilerden sonra, bir dönem yönünü alternatif rock ve dans müziğine çevirmişti U2. “Zooropa” ve “Pop”u da kapsayan o dönemin en iyi albümüdür “Achtung Baby”. Bono, bu albümün ruhunu kara güzellik diye tanımlıyor.

2000’li yıllarda daha klasik bir sounda sahip üç albüm çıkardı U2: “All That You Can’t Leave Behind” (2000), “How to Distmantle An Atomic Bomb”( 2004) ve “No Line on the Horizon” (2009). Bunların içinde en iyisi sonuncusu. Şu bir gerçek ki, 80’lerin ortasından 90’ların sonuna kadar olan dönem, U2’nun müzikal açıdan altın çağıydı.

BONO: “BEYAZ ZENCİLERİZ BİZ…”
(Müzik yazarı Michka Assayas’ın “Bono’nun Odasında” adlı kitabından)

U2’nun bunca yıl nasıl ayakta kaldığını ve grup içi dinamiklerin nasıl işlediğini merak edenlere Bono şu yanıtı veriyor: Ben rezil bir gitaristim, hatta piyanoda durumum daha da rezil. Yakınımda çok yönlü bir müzisyen olarak sıra dışı yeteneğe sahip Edge olmasaydı, durumum çok ümitsizdi. Larry ile Adam olmasa, o melodilerin hiçbiri ortaya çıkamazdı.

Bono’nun annesinin ölümünden sonra babası ve ağabeyi ile sorunlu bir ilişkisi oldu. “How to Distmantle an Atomic Bomb” adlı albümde sözü geçen atom bombasını babasının metaforu olarak kullandı. “Sometimes You Can’t Make It On Your Own” (Bazen Tek Başına Beceremezsin) adlı şarkıyı da, ona hayal kurmayı yasaklayan babasına veda için yazdı.

Grup ilk kurulduğunda üyelerin hiçbiri gerçek anlamda müzik yapmayı bilmiyordu. Hatta Adam Clayton, tek nota bile basamazken profesyonel bir görüntü çizip blöf yapmış.

Bono, beyazların hakim olduğu rock’n roll dünyasına tamamen aykırı bir duruşları olduğunu, buna destek veren bir menajer ve plak şirketiyle çalıştıklarını söyleyip İrlandalıları “Beyaz zencileriz biz” diye tanımlıyor.

-Grubun içinde şu espri dönüyormuş: Edge davul çalmak ister, Bono gitar… Larry şarkı söylemek ister, Adam ise sadece bas çalmak ister!

-2002’de Time dergisi “Bono dünyayı kurtarabilir mi?” başlığıyla çıkmıştı. Bir rock yıldızı olarak Bono’nun egosunun tavan yaptığı hep yazılıp çizildi. Kendisinin bu konuda söylediği şu söz ilginç: Suya bakıp da aksini görebilmek için bir dereceye kadar narsizm gerekli.

-Grup ilk kurulduğunda yedi kişiydi. Bilinen dört üyenin yanı sıra, Edge’in kardeşi Dick Evans ve Larry Mullen’ın arkadaşları Ivan McCormick ile Peter Martin de o sırada “Feedback” adını taşıyan grubun elemanıydı.

-Edge, lisede Bono’dan bir sınıf geride ve eşi Ali’nin sınıfındaydı. Bono, o yıllarda Edge ile tanışmadan önce onları koridorlarda kollarının altında plaklarla gezerken görürmüş.

Written by zülalk

05 Eylül 2010 at 12:37

>U2 Dünyayı Dolaşmaya Torino’dan Devam Ediyor

with 5 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 8 Ağustos 2010

TORİNO-Dünyanın en çok kazanan rock grubu U2, 360° turnesinin üçüncü ayağını İtalya’nın Torino kentinde Stadio Olimpico’da verdiği muhteşem bir konserle başlattı. Bono’nun rahatsızlığı nedeniyle turneye dokuz ay ara verildiği için, bu, aynı zamanda grubun 2010’daki ilk performansıydı.

İstanbul konserinin organizatörü Pozitif’in davetiyle, bir grup Türk gazeteciyle birlikte grubu canlı dinlemek üzere Torino’ya geldik.

U2, bu turnede stadyum konserlerinde kullandığı 4 bacaklı özel tasarımla büyük ilgi çekti. Bu tasarımı örümceğe benzetenler de oldu ama bence en iyi tanımı Bono yaptı: Ancak Gaudi tarafından tasarlanabilecek bir uzay istasyonunu andırıyor bu dev yapı.

Konserden önce basının sorularını yanıtlayan tasarımcı Willie Williams, amaçlarının U2 şovlarını dairesel bir yapıda mekanın her yerinden izlenebilecek şekilde sunmak olduğunu söyledi.

Sahneyi yakından görünce, Williams’ın neden U2 konserlerini futbol maçına benzettiğini anladım. Daha fazla izleyiciye ulaşıp daha yoğun bir etki yaratmak için yapılmış bu tasarım.

54 tonluk hareketli, kocaman bir silindirik ekrana grup üyelerinin canlı görüntülerini yansıtmak, gerçekten çok akıllıca. Hem devasa bir alanda binlerce kişiye aynı anda sesleniyorsunuz, hem de o mekandaki herkes sizi ufak bir salonda izlemişcesine etkileniyor.

Dönüştürülebilir LED ekran, hareketli köprüler, üzerine verilen ışığın rengini alan özel bir kumaşla kaplı ayaklar … Hepsinin müthiş etkileyici olduğu kuşku götürmez.

Ayrıca, U2’nun konserlerde başlattığı dev video ekranları geleneğinin artık günümüzde hemen her konserde yer aldığını düşünürsek, yeniliklerin öncüsü bir grubun yüksek teknolojiyi performanslarına taşıması da doğal.

Ancak tam da bu noktada iki yönlü bir tartışma başlıyor. Birincisi, müzikten daha çok sahneye odaklanılıyor; ikincisi de, bu tür görkemli tasarımların aşırı dozda karbon salımına neden olduğu bir gerçek…

BOWİE’Lİ AÇILIŞ

U2 elemanları sahneye David Bowie’nin “Space Oddity” adlı şarkısıyla çıkarak olağanüstü bir başlangıç yaptı.

Ardından sert gitar riffleriyle dikkat çeken yeni enstrümantal giriş parçası “The Return of the Stingray Guitar”, “Beautiful Day” ve “Magnificient” ile konserin ilk 15 dakikası çok dinamikti.

Get on Your Boots” ve “Mysterious Ways”den sonra Bono, ailem dediği grup üyelerini tanıtıp The Edge’in yaşgününü kutladı.

Aslında konser günü dünyada ilk atom bombasının atılışının 65. yıldönümüydü ama şaşırtıcı bir şekilde Bono’dan bu konuda bir yorum gelmedi…

North Star” ve “Glastonbury” adlı iki yeni şarkı seslendirdi grup. Belki de ilk kez dinledikleri için, izleyiciler, pek coşkulu karşılamadı bu şarkıları.

O coşkuyu yakalayanlarsa, “I Still Haven’t Found What I’m Looking For”, “Miss Sarajevo”, “With or Without You”, “Where the Streets Have No Name” ve “One” gibi eski şarkılar oldu.

The Guardian’da çıkan bir habere göre, bu turnede ortaya çıkan karbon miktarı, Mars’a gidiş ve dönüşü kapsayan bir seyahatte salınacak karbona eşitti. Stadyumdaki sponsor çadırının üzerinde ise “Blackberry Loves U2” yazıyordu…

Bütün bunları, Bono’nun sistemin simge isimleriyle yakınlaşan tavırlarını ben de eleştiriyorum.

Ama “Her şey bir yana, nasıl bir konserdi?” derseniz, yanıtım şu: Yaratıcılık sınırlarını çok üst bir düzeye çeken, teknik açıdan kusursuz, müthiş bir konserdi. Hayranı olun ya da olmayın; olanağınız varsa İstanbul’daki konseri kaçırmayın. Bu, müzikle teknoloji buluşmasının geldiği son noktadır. Sinemada “Avatar” neyse, canlı müzik performansında U2 360° turnesi de odur.

KONSERDEN İLGİNÇ NOTLAR:

* Biletleri 50, 90 ve 125 Euro’dan satılan Torino konserinde, 45 bin kişilik Stadio Olimpico’da fanatik U2 hayranları için güzel bir uygulama vardı. Sahne önünde 2500 kişilik bir alan sahne içi bilet alanlar arasından ilk gelenlere ayrılmış. Böylece konserlerde çok eleştirilen VIP uygulamasının doğurduğu rahatsızlık da aşılmış. Torino’da stadyumun önünde günler öncesinde çadır kurup bekleyen çok sayıda U2 hayranı gördük. Bono, konserden bir gece önce grubun bu sadık hayranlarına 80 kutu pizzayı bizzat dağıtarak güzel bir jest yaptı.

* Konserde ön grup olarak İngiliz rock grubu Kasabian sahneye çıktı.

* U2, en politik şarkısı “Sunday Bloody Sunday”e bu turnede yeni bir anlam yüklemiş. Bu defa bu şarkı aracılığıyla, İranlı protestoscuların mücadelesinden görüntüler ve sanatçı Sussan Deyhim’in Farsça bir şiiri eşliğinde, protestolar sırasında yaşamını yitiren Nida anıldı.

* Grubun Burma’daki özgürlük hareketine destek vermek için yaptığı “Walk On” adlı şarkıda ise, Burmalı muhalefet lideri Aung San Suu Kyi’nin görüntleri yansıdı ekrana.

* “One”dan önce Güney Afrikalı din adamı Desmond Tutu’nun ırk ayrımcılığına karşı yaptığı bir konuşmadan bölümler gösterildi, Bono’nun gitar çaldığı tek şarkı da buydu.

* Konserin en ilginç sürprizlerinden birisi, grubun “Amazing Grace”i çalması oldu.

*Moment of Surrender”dan önce Bono, daha iyi bir gelecek kurma adına gösterdiği çabalar için Bill Gates’e teşekkürlerini sundu.

* 2 saat 15 dakika süren konserde 25 şarkı çalındı.

* Bono, turnenin bir bölümünü ertelemesine neden olan bel rahatsızlığını aşmış gözüküyor. O kadar ki, bir ara sahneye yukardan sarkıtılan mikrofonun direğine tutunup havaya bile uçtu.

* U2’nun 1978’den bu yana menajerliğini yapan Paul McGuinness, konserden önce basın mensuplarıyla yaptığı söyleşide yeni albüm müjdesini verdi. Muhtemel prodüktörler arasında Brian Eno dahil birkaç ismin düşünüldüğünü öğrendik. Ünlü menajer, U2’nun 360° turnesi kapsamında bir yılda toplam 110 şov ve her konserde ortalama 60 bin izleyiciyle şu ana kadar yapılmış en büyük rock turnesine imza atacağını söyledi. McGuinness’in verdiği bilgiye göre, grup gelecek yıl Zoo TV turnesinin 20. yılında özel bir kutlama yapmayı da planlıyor.

* Sahne tasarımcısı Willie Williams’ın basına verdiği bilgiye göre, 180 ton taşıyabilen sahnede kullanılan çelik yapı 27.5 metre boyunda ve merkez sütunla 46 metreye ulaşıyor. Çelik yapının kurulması 4 gün; ekran, sahne ve prodüksiyon malzemelerinin kurulması 12 saat sürüyor. Williams, tasarım fikri için, Los Angeles Havaalanı’ndaki Theme Building’de 4 ayak üzerinde duran restorandan esinlenmiş ve bu yapıyı bir futbol sahasında hayal etmiş.

_

Written by zülalk

08 Ağustos 2010 at 16:09

Bono, David Bowie, The Edge, U2 kategorisinde yayınlandı

>U2: En Büyük mü En İyi mi?

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 27 Eylül 2009

İrlandalı rock grubu U2, sonunda İstanbul’a geliyor. Gelecek yıl 6 Eylül’de Atatürk Olimpiyat Stadı’nda verilecek konserin resmi duyurusu yapılınca, büyük bir heyecan dalgası sardı ortalığı…

Yıllardır grubun vokalisti Bono’nun Türkiye’nin insan hakları geçmişini protesto ettiği için ülkemize gelmediği yazıldı. Fakat anlaşıldı ki, bugüne kadar yaşanan asıl sorun, U2 konserini finanse edecek sponsorun bulunamamasıydı.

Rock tarihinin en büyük gruplarından birisini İstanbul’da dinlemenin faturası 4 milyon dolar… Bu bütçe, 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri çerçevesinde bulununca sorun da ortadan kalkmış gözüküyor.

BAŞARININ SIRRI

Geçenlerde Cumhuriyet Hafta Sonu’nda, U2’nun bu yılki 360° adlı turu hakkında bir yazım yayınlandı. Orada, grubun AIDS, Afrika’daki açlık, küresel ısınma vb. konularda aktif bir şekilde kampanyalara katıldığını; ama bir yandan da, turnelerinde kullanılan ileri teknolojinin neden olduğu karbon salınımının dünyaya büyük zarar verdiğini anlatmıştım.

O yazının ardından U2 Fan Kulüp üyelerinden birçok e-posta aldım. Belirttiğim çelişkilerde haklı olduğumu ama hayranlarının grubu o görkemli sahnelerde görmek istediğini söylüyorlar ve “Çünkü U2, dünyanın en büyük grubu!” diyorlardı.

1990’larda grubun davulcusu Larry Mullen Jr., “En büyük bizdik, ama en iyisi biz değildik,” demişti. Doğruydu; 1976’da kurulan grup, bugüne kadar 12 albüm yaptı, sayısız ödül aldı, milyonlarca albüm sattı, stadyumlarda onbinlerce insanın katıldığı devasa konserler verdi.

Sayılarla değerlendirildiğinde U2 hep çok büyüktü. Peki, müzik açısından “en iyi” olabildi mi? Kişiden kişiye değişebilen bir kavram bu; ayrıca, sürekli olarak tek bir gruba ait olacak bir sıfat da değil…

Ama şunu belirtmek gerekir ki, U2’nun en iyi olduğu anlar, diğer gruplara göre hayli fazladır. Bunun nedenini birkaç maddede özetlemek olanaklı:

1-33 yıllık kariyerlerinde, ülke sınırlarını aşıp kitlesel olarak benimsenen şarkılar yaratma başarısını gösterdiler.

2-Şarkıları kimi zaman politik, kimi zaman kişisel, kimi zaman da ruhani konularla ilgiliydi; ama her zaman olayların insanda bıraktığı duygusal izlerin peşinden gittiler.

3-2000’lerden bu yana daha geleneksel rock sounduna yönelseler de, yıllar içinde alternatif rock, blues, gospel, country gibi türlerle, endüstriyel ve elektronik müzikle farklı deneyimler yaptılar.

BONO VE THE CLASH

Rock vokalisti ve şarkı yazarı Henry Rollins, “The Clash, U2’nun olmak istediği şeydi,” demişti bir keresinde. Neden?

Punk rock’ın bu efsane grubu, U2 ile aynı yıl kurulup sadece 10 yıl yaşadı ve onların yarısı kadar albüm yaptı. The Clash da büyüktü ve müzikal açıdan çok iyiydi.

Ama en önemlisi, The Clash’ın ve solistleri Joe Strummer’ın bu dünyaya bıraktığı mirastı: Kapitalizmin dayattığı pop kültürüne karşı duran Strummer, “Gelecek Henüz Yazılmadı!” diyerek gençlere umut verdi.

Bono, sosyal meselelere hep kafa yordu. Ama son yıllarda dünya liderleriyle yaptığı görüşmelerin gösterişe dönüştüğüne inananlar hiç de az değil. Bono, çok önemli sorunlara çözüm bulmak için çaba harcarken, neden insanlar onun inandırıcılığını sorguluyor?

Çünkü rock yıldızlarının görkemli hayatı, insanların kafasında tezat oluşturuyor. Hele bir de bunun üstüne Bono, Britanya İmparatorluğu Komutan Şövalyesi ünvanını alınca, imaj değişiveriyor…

U2, hiçbir zaman The Clash olamayacak ama U2 olamayacaklar da çok… “One” gibi bir şarkıyı yapmış olmaları bile, tek başına onların konserine gitmek için yeterli bir nedendir.

Written by zülalk

28 Eylül 2009 at 09:10

Bono, The Clash, U2 kategorisinde yayınlandı

>Rock Yıldızlarının Paradoksu

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 15 Ağustos 2009

Son aylarda sık sık basında U2 ve Bono’ya methiyeler düzen yazılar görüyorum. Grubun 360° adlı dünya turnesinin ne kadar görkemli olduğunu anlatıyor herkes.

Bono’nun yaptığı tanıma göre, konserde kullanılan sahne, “Gaudi tarafından tasarlanan bir uzay istasyonunu” andırıyor. Bu turne için özel olarak tasarlanan sahnenin özelliği, şu ana kadar bir konserde kullanılan en büyük ve dönüştürülebilir ilk LED ekranına yer vermesi…

U2’yu performansı sırasında 360 derece çevreleyen ekran, görüntüleri sürekli değiştirip toplam 500 bin piksellik bir video kalitesinde izleyicilere anında aktarıyor. Grubu böyle bir sahnede dinleyenler de mest oluyor…

O kadar ki, dev konser organizasyon şirketi Live Nation’a ödedikleri astronomik bilet fiyatlarını bile umursamıyorlar.

“Satan memnun, alan memnun” gibi bir durum olarak gözükse de, işin hoş olmayan bir yanı da var. U2’nun yaklaşık 400 milyon dolar kazanmayı garantilediği turne, gerçekte grubun “çevreci” tavırlarının nasıl göstermelik olduğunu da ortaya koyuyor.

Bono, bir yandan “Gezegenimizi gözetmek konusunda artık daha özenliyiz,” diyor; bir yandan da U2 konserlerinde salınan karbon miktarı, akıl almaz boyutlara ulaşıyor.

The Guardian gazetesinde çıkan bir habere göre, grubun bu turnesinde ortaya çıkan karbon miktarı, Mars’a gidiş ve dönüşü kapsayan bir seyahatte salınacak karbona eşit…

Ya da başka şekillerde ifade edilirse, şu sonuçlar bulunuyor: U2’nun Londra Wembley Stadyumu’nda verdiği bir konserde, 90 bin kişilik kalabalığın tümünü Londra’dan Dublin’e uçakla götürmeye yetecek kadar karbon salınıyor.

Grubun neden olduğu karbondioksit oranı, 6500 İngiliz’in bir yıl boyunca ürettiği ortalama karbondioksite eşit; ki bu da bir ampulün 159.000 yı boyunca hiç durmadan yanmasıyla ortaya çıkan karbondioksit miktarıyla aynı…

FIRST CLASS UÇUŞLA GETİRTİLEN ŞAPKA

U2 elemanları, eleştiriler karşısında, turne dolayısıyla meydana gelen karbon salınımını dengelemeye çalıştıklarını söylüyor. Ama çevreciler, bunun olanaksızlığını ortaya koyacak ilginç bir bilgi daha veriyor: U2’nun doğaya verdiği zararı yok etmesi için yılda 20.118 adet ağaç yetiştirmesi gerekli…

Aslında Bono’nun ikiyüzlü tavırları bu turne ile başlamadı… En sevdiği şapkasını British Airways’in 1. sınıf uçuşuyla İtalya’ya getirtmek için 1700 dolar verdiği biliniyor.

“Sana ne adamın parası varsa getirtir. Üstelik o dünyayı turlayan bir rock star,” diyenler çıkabilir. Rock yıldızlarının sürdüğü abartılı hayatların, çevreci yaklaşımlarla pek de uyum göstermediği doğru…

Ama Bono gibi, Afrika’daki açlığı sona erdirme iddiasında olan bir adamın o abartının boyutlarına dikkat etmesi beklenir. Üstelik kendisi, “şarkılarındaki ana hedefin, insan kalbinin ikiyüzlülüğü” olduğunu söylüyor…

Nitekim, Bono’nun bu davranışı, çoğu kişinin tepkisini çekmiş ve The Wall Street Journal’ın sitesinde, o 1700 dolarla Afrikalılara yardım için neler yapılabileceğine dair bir liste yayınlanmıştı: AIDS hastası 42 öksüz ve yetim çocuğun bir ay boyunca bakımını sağlamak da bunlardan biriydi…

LIVE EARTH’DEKİ İKİYÜZLÜLÜK

Bu yazıya turneleri güncel olduğu için U2 ve Bono ile başladım; ama eleştirilmesi gereken yalnızca onlar değil tabii. 2007’de düzenlenen ve yeryüzünün en “çevreci” etkinliği denilen Live Earth konserinde yaşanan skandalı da unutmamak lazım.

Etkinliği televizyonlardan canlı izleyen iki milyon insana, “Çevreyi koruyun, kullandığınız elektriği, benzini azaltın,” uyarıları yapan müzisyenler, bir yandan da bunun tam tersi davranışlar sergiliyordu.

Onlardan biri de Madonna’ydı. Son turnesinde de çevreye zarar vermek konusunda U2’dan aşağı kalmadı. Hâlâ yanında 100 teknisyen, dansçılar, kuaförler, aşçılar, menajerler, asistanlar ve ailesi ile büyük bir kalabalık halinde özel jetlerle seyahat ediyor, en fazla yakıt tüketen arabaları kullanıyor…

Anlaşılmaz olan da bu… “Büyük rock yıldızı olunca paradokslar görmezden gelinir,” diye mi düşünüyorlar acaba?

Öyleyse, turnelerinde karbon salınımını azaltmak için her türlü yolu deneyip, ekipmanı gemilerle taşıtan Radiohead grubu aptal mı? Hiç sanmıyorum. Çünkü onlar, dudak uçuklatan sahne tasarımları olmadan da, yaptıkları müzikle dünyanın en iyi rock grubu olmayı başardılar.

Ama kimbilir; belki de abartılı sahnelerin, dev sayıların arkasındaki neden, o karşı konulmaz egodur. O ego, “less is more” deyişinin güzelliğini hiç göremedi zaten…

Written by zülalk

16 Ağustos 2009 at 12:16

Bono, Live Earth, Madonna, Radiohead, U2 kategorisinde yayınlandı

>Hayırsever Bir Rock Grubu

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 27 Haziran 2009

Başlık doğru: Starsailor, rock müziğin en hayırsever grubu. Çünkü, Hard Rock Cafe’lerin de sahibi olan Hard Rock International tarafından verilen Hayırsever Rock Sanatçısı Ödülü’nün bu yılki sahibi onlar…

İngiliz grup, müzik terapisiyle yapılan tedaviler için para toplamak ve açlıkla mücadele için yapılan albüme katkıda bulunmak gibi birçok yardım işine gönüllü destek veriyor.

Bu hayırsever rock grubu, geçen hafta sonunda Efes Pilsen One Love Festival’ın konuğuydu. Dinleyici kitlesinin büyük bir kesimi, onlar çalarken konuşmayı tercih etse de, oldukça başarılı bir performans sergilediler.

Biz de bu vesileyle, grup üyelerinden James Walsh (vokalist/şarkı yazarı/gitarist) ile söyleşme fırsatı bulduk.

AMERİKAN FOLKUNUN ETKİSİ VE EMPERYALİZM

Yeni albümünüzün adı “All the Plans.” Burada bir ironi seziyorum.
Doğru… Hayatımız süresince yaptığımız planların çoğu işe yaramıyor ve başımıza gelen en güzel şeylerin önemli bir kısmı da beklemediğimiz bir anda aniden ortaya çıkıyor. Albümün adı buna vurgu yapıyor.

Bu albümü, önceki çalışmalarınıza göre müzik ve şarkı sözleri açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir önceki albümümüz “On the Outside”a kıyasla şarkılar daha gitar ağırlıklı ama düzenlemeler daha yalın. Canlı çalmaya daha uygun bir bakıma… “Love Is Here” adlı albümü anımsatan oldukça duygusal ve güçlü şarkılar var. Bu albümü, temellerimize dönüş olarak nitelendirmek mümkün.

Albümün karakterini belirleyen en önemli faktör ne?
Güçlü bir Amerikan folk akustik etkisi var. James Taylor, Jackson Brown ve günümüzden Ryan Adams, Jenny Lewis, bu etkiyi yaratan isimlerdi. Amerika’nın Batı Yakası’ndan gelen bir etkilenme söz konusu. Albümü Amerika’da değil, İngiltere’de kaydettik ama o aşamada daha çok dinlediğimiz, saygı duyduğumuz sanatçılardan etkilendik. Fakat tabii şarkı sözlerinin kökeni yine de İngiltere ve İrlanda…

“Star and Stripes” adlı şarkınızın sözleri Amerikan emperyalizmini hedef almış gibi…
O şarkıyı uzun süre önce, Irak Savaşı sırasında yazdım. O sırada turnedeydik ve her yerde Amerikan bayraklarını görüyorduk. Ayrıca İngiltere’de aşırı sağcı Britanya Ulusal Partisi yükselişe geçmişti. Bazı insanlar kökenlerinden duydukları onuru, diğer ülkelerdeki insanları sömürmek ve herkesin üzerinde otorite kurmak için kullanıyor. Yanlış olan da bu… Oysa her insanın mutlaka kendine özgü bir yeteneği, daha iyi olduğu bir alan var. Bunları kullanarak onur duyacağımız işler yapmaya odaklansak, dünya çok daha iyi bir yer olurdu. Farklı kültürlerin var olduğu bir dünyada yaşıyoruz ve onları kucaklamamız gerek.

Şarkı yazma sürecinde ilk fikirler her zaman sizden mi geliyor, yoksa provalar sırasında örneğin basçınızın bir öneri ile geldiği ve onun üzerinde çalıştığınız da oluyor mu?
Bazı şarkılar bir gitar riff’i ile başlıyor ve şarkıyı bunun etrafında düzenliyoruz. Genelde şarkılar benim aklımda şekillenir, kendi kendime akustik gitarla çalışırken ortaya çıkanı daha sonra gruba aktarırım. Ama şarkıya göre farklılıklar olur her zaman.

“TOPLUMA KATKIDA BULUNMAK BİR ONUR…”

Başkalarının pek farkında olmadığı ilham kaynaklarınız var mı?
Çok kitap okurum. Favori yazarlarımdan birisi David Peace. Çağdaş bir yazardır, aynı zamanda seri cinayetlerle ilgili kült romanlar yazmıştır. Graham Greene’i çok beğenerek okurum. Ayrıca, yeşilliklere bakmayı, film izlemeyi çok seviyorum. Bunların dışında, kendi ailem bana duygusal olarak ilham veriyor. Genellikle kendi yaşantıma odaklanıyorum, ama zaman zaman başka insanların hayatları da ilgi alanıma giriyor; “Stars and Stripes”da olduğu gibi…

Yeni albümde The Rolling Stones’dan Ronnie Wood ile birlikte çalışma olanağı buldunuz. Nasıl gerçekleşti bu?
The Rolling Stones’a Almanya ve İngiltere turnesinde eşlik ettik ve özellikle Ronnie ile çok iyi anlaştık. Onunla kayıt yapmayı çok istiyorduk ama bizim kayıt yaptığımız sırada o meşguldü. Fakat bir gün oğlu Jesse Wood aradı ve Ronnie’nin bizimle çalmayı gerçekten istediğini söyleyerek belirli bir saat için randevu verdi. Sonuçta, “All the Plans We Made” adlı şarkıda gitarda Ronnie Wood çalıyor.

The Rolling Stones’un bir üyesi ile çalmak nasıl bir deneyimdi?
Müthiş bir olaydı bizim için. Heyecanlandık tabii! O, gerçekten müzik tarihinin çok önemli bir parçası…

Hayalinizde dünyanın en iyi rock grubunu kursanız, kimlere yer verirdiniz?
Davulda Ringo Starr, piyanoda ve geri vokalde Elton John, bas gitar ve vokalde Paul McCartney, gitar ve vokalde Jeff Buckley!

Gerçekten fantastik… Sizinle ilgili ilginç bir haber de, Starsailor’ın bu yıl Hayırsever Rock Sanatçısı Ödülü’ne değer görülmesi oldu…
Bu büyük bir onur. İçinden çıktığınız topluma katkıda bulunmak çok güzel bir duygu. Bu toplum, bizim oldukça rahat hayatlar sürmemizi sağladı. En azından elde ettiğimiz gücü insanlara yardım etmek için kullanabiliriz. Bono ya da Chris Martin gibi değiliz, dünyayı değiştirebileceğimizi söylemiyoruz. Eğer birkaç albüm yapıp, hayır işlerine destek verirsek, yerel düzeyde belki bir parça düzelme sağlanabilir.

Müzisyenlerin politika ile ilgilenmesi konusunda görüşünüz ne?
İyi bir şey ama biz politika ile doğrudan ilgili değiliz. Mick Jagger’ın Londra’da tarihi bir sinemanın kurtarılması için yapılan kampanyaya katılması çok güzeldi bence. Sanatçıların politik kampanyalara katılması moda oldu son yıllarda. Çünkü ünlü müzisyenlerin katıldığı kampanyalar daha çok dikkat çekiyor ve herkes onları görmek için konsere gitmek istiyor…

Written by zülalk

27 Haziran 2009 at 21:19

>U2, Tam Formunda!

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 7 Mart 2009

Yılın en merakla beklenen albümü bu hafta yayımlandı. İrlandalı rock grubu U2, 5 yıl sonra, “No Line on the Horizon” (Ufukta Çizgi Yok) adlı albümle etkileyici bir dönüş yaptı.

Doğrusu,1991 tarihli “Achtung Baby”den bu yana hiçbir U2 albümünü bu kadar severek dinlememiştim. Özellikle, 2004 albümü “How To Distmantle an Atomic Bomb”u düşünecek olursak, aradaki fark büyük…

Ben, hiçbir zaman U2 hayranı olmadım; ama “One”, “Where the Streets Have No Name”, “With Or Without You”, “Lemon”, “Even Better Than the Real Thing” gibi şarkıları hep severek dinledim. Grubun özellikle alternatif rock ve dance müziği ile flört ettiği 90’lı yıllardaki çalışmaları, heyecan vericiydi.

Bana göre, rock tarihinin en güzel albümlerinden birisi olan “Achtung Baby”nin başarısının ardında, Brian Eno ve Daniel Lanois vardı. U2 daha sonraki albümlerinde de bu iki isimle bazı çalışmalar yaptı, ama esas prodüktör koltuğunda başka isimler de oturdu.

Şimdi bu yeni albümle yine doğru olanı yapmışlar ve prodüktörlüğü tamamen bu iki büyük isme teslim etmişler. Bununla da kalmayıp, her ikisinin de şarkı yazımına doğrudan katkı yapmalarını istemişler. Sonuç gerçekten başarılı. 11 şarkılık albümde 7 şarkı Lanois ve Eno ile ortak yazılmış. İki şarkının sözleri de, yine bu iki müzisyenle Bono’nun ortak eseri.

SINIRLARI ZORLAYAN, YARATICI BİR ALBÜM

“No Line on the Horizon”da, U2’nun çarpıcı ve melodik soundunun yeni katkılarla geliştirildiğine tanık oluyoruz. The Edge gitarıyla bir kez daha parlıyor, ritim düzenlemelerini ve programlamayı yapan Brian Eno’nun ambient katkıları kulağımıza takılıyor. Ve diyoruz ki, U2 bir kez daha sınırları zorlamış.

Bu albümde yaratıcı bir sound yakalanmasının nedenlerinden birisi de, grubun kayıt çalışmalarının bir bölümünü Fas’ın Fez kentinde yapması. Bir otelin avlusunu stüdyoya dönüştürüp çalışmalarını orada sürdürmüşler. Müzisyenlerin, kendi kültürlerinden farklı ortamlarda yaptıkları kayıtlarda değişik sesler yakaladıkları ve ortamdan etkilendikleri bir gerçek.

Bu albümde de, Eno ve Lanois ile birlikte yazılan “Fez- Being Born” adlı şarkı dikkat çekiyor. Dinlerken hissediyorsunuz geri planda Fas’ın olduğunu… Adeta Eno’nun David Byrne ile yaptığı “My Life In the Bush of Ghosts”ı anımsatır şekilde, elektronik tınılar, ambient ve Doğu’ya özgü seslerle buluşturulmuş.

U2, bu albümde de umut, inanç ve aşk gibi sürekli diline doladığı temaları işlerken, yine şarkı sözleri ile dünyaya büyük mesajlar vermeye devam ediyor. Bono, bu defa sözleri yazarken değişik bir yöntem izlemiş.

Kendi dışında farklı karakterler hayal edip, onların ağzından kaleme almış sözleri. Bu, bazen bir trafik polisi, bazen Afganistan’da görev yapan bir asker, bazen de Lübnan’da savaşın ortasında bir gazeteci olmuş.

Böylece, bu karakterlerin gözünden farklı anlatımlar yakalamış. Örneğin, “White As Snow”da, Afganistan’daki durumu kastederek, “Ay altında bir tek haşhaş çiçekleri gülüyor,” diyor. Küreselleşmeye atıf yapan “Breathe” adlı şarkıda ilginç bir söz var: “Haziran’ın 16’sı… Çin hisseleri yükselirken, ben yeni bir Asya virüsü ile yıkılıyorum.

Bono, “I’ll Go Crazy If I Don’t Go Crazy Tonight” adlı şarkıyı, bu albümün “Beautiful Day”i olarak niteliyor. Pop-rock tarzındaki bu parça müzik olarak çok çarpıcı değil, ama sözlerinde önemli bir noktaya dikkat çekiyor: “Her kuşağın dünyayı değiştirme şansı vardır/ Yazık kendi çocuklarını dinlemeyen uluslara…

Stand Up Comedy” ise, sözleriyle İrlanda’daki Katoliklerin tepkisini çekmeye aday gözüküyor… Aşkın gücünü anlatan şarkıda, Bono şöyle diyor: “Ayağa kalk/ Bu bir komedi/ DNA lotosu belki seni akıllı yaptı/ Ama güzelliğe, kalbin diktasına karşı koyabilir misin?/ Umudu, inancı ve aşkı savunabilirim / Ama ben sonunda gerçekleşecek olanla baş etmeye çalışırken/ yaşlı kadınlar gibi o yolda Tanrı’ya yardım etmeyi bırak.

Bono, geçenlerde “Bu bizim en iyi albümümüz değilse, biz bu işi bilmiyoruz,” anlamında konuştu. En iyisi olup olmadığı konusunda her dinleyicinin yorumu farklı olabilir… Fakat şunu belirtmek gerekir ki, “No Line on the Horizon”, 33 yıldır aynı grupta çalan müzisyenlerin, hâlâ ne kadar yaratıcı olabileceklerini göstermesi bakımından mükemmel bir örnek…

Written by zülalk

08 Mart 2009 at 02:11

Bono, Brian Eno, Daniel Lanois, The Edge, U2 kategorisinde yayınlandı