Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Buena Vista Social Club’ Category

>"Küba’da Müzik Her Evin Bir Parçası"

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 11 Temmuz 2009

1996 yılında Havana’da bir kayıt stüdyosu… Ünlü Amerikalı gitarist Ry Cooder ve Kübalı müzisyen Juan de Marcos Gonzales, çok yetenekli bir grup yaşlı Kübalı müzisyeni bir araya getirmiş albüm kaydediyorlar.

Aynı dönemde o binada kendi albümünü kaydeden Kübalı bir sanatçı daha var: Omara Portuondo.

Juan de Marcos’un aklına bir fikir geliyor; Omara’ya “Compay Segundo ile düet yapacak bir kadın sesi arıyoruz. Neden sen yapmıyorsun?” diye soruyor. O sırada 66 yaşında olan Omara’nın yanıtı ilginç: “Yaşlı bir adamla aşk düeti mi?

O aşk düetinin de yer aldığı Buena Vista Social Club albümü, 1997’de yayımlandı ve bütün dünyada büyük ilgi gördü. Belki Küba ve Latin Amerika dışındaki ülkelerde yaşayanlar, Omara Portuondo ismini bu albümle duydular; ama aslında o, kendi ülkesinde sahnenin kraliçesiydi.

Omara, bu yıl, sanat hayatının 60. yıldönümünü “Gracias” adlı solo bir albümle kutluyor. 79 yaşındaki diva, dünya turnesi kapsamında gelecek hafta İstanbul’a da uğrayacak. UNILIFE’in organize ettiği konser, bu defa İstanbul’un Anadolu yakasında, Fenerbahçe’deki True Blue’da gerçekleşecek.

Omara Portuondo ile 60. sanat yılında Küba müziğini konuştuk.

YAŞAM SEVGİSİ VE MÜZİK

Müzisyen olmaya nasıl karar verdiniz?
Şans eseriydi… Çocukken evde çoğu vaktimiz ailemizle mutfakta oturup radyo dinlemekle geçerdi. Müzik sevgim böyle güçlendi. Kızkardeşim dansçıydı; sık sık provalara gider onu izlerdim. Bir gün gruplarındaki dansçılardan biri ayrılınca onun yerini almamı önerdiler. Çok utangaç olduğum için kabul etmedim. Bacaklarımı göstermekten çekiniyordum. Ama annem, onlara yardımcı olmam gerektiğini söyleyince, gruba dahil oldum. Yani müzikli bir projeye ilk adımımı dansçı olarak attım!

Küba müziğinin altın çağını yaşadığı 1930-50 arasında müziğin insanlar için anlamı neydi? Bugün değişen ne?
Müzik, öyle duygu yüklü ki, bize sevgiyi hissettiriyor. Kübalılar için müzik, geçmişte de bugün de, hep çok önemli oldu. Zaman içinde tarzlar değişti ama müziğin önemi hiç azalmadı. Hâlâ çok iyi müzik okullarımız var, fakat yıllar içinde eğitim standardı farklılaştı…

Kübalılar hiç bitmeyen enerjileriyle ünlü ve siz de onlardan birisiniz. Bunun sırrı ne?
Yaşam sevgimiz ve müzik! Biz günü yaşamayı seviyoruz. Bu hayattaki en güzel şeylerden biri müzik. Onun keyfini çıkarırken de enerjiyle doluyoruz.

Küba kültüründeki bu melodik romantizmin kaynağı ne?
Müzik bizim içimizde yaşıyor. Bunu Karayipler’deki bütün ülkelerde, Afrika ve Brezilya’da da görebilirsiniz. Bizim için müzik, her evin, her ailenin önemli bir parçasıdır. Hayatınıza müziği soktuğunuzda her şey farklı olur!

İnsanlar Latin müziğini duyar duymaz dansla eşlik ediyor. Sanki bir insandan diğerine geçip, grup içindeki herkesi etkiliyor. Nedeni Latin ritmi mi?
Evet, insanı içine çekip dansa sürükleyen şey, Latin Amerika müziğindeki ritimdir.

Juan de Marcos, Küba müziğini “kültürel kokain” diye tanımlıyor. Dans etkisi yaratan faktörü de buna bağlıyor…
Ben, o “kokain” tanımından pek hoşlanmıyorum. Ama konser sırasında insanları birleştiren adeta sihirli, çok özel bir enerjinin doğduğunu düşünüyorum.

TÜRKLERİN VE LATİNLERİN ENERJİSİ AYNI

Bir keresinde, Buena Vista Social Club’la turneye çıkmayı geçmişte hayal bile edemeyeceğinizi söylemiştiniz. Nasıl gerçekleşti bu mucize?
Mucize miydi, şans mıydı bilmiyorum… Olanlar için ancak şükran duyabilirim. Bunun bir parçası olabildiğim için de çok şanslıyım.

Compay Segundo, İbrahim Ferrer ve Ruben Gonzales’in ölümünden bu yana Buena Vista Social Club’da ne değişti?
Projenin ruhunda bir değişiklik olmadı. O büyük yetenekler artık aramızda olmasa da, arkadaşlarımız aynı canlılıkla konserler veriyor. Ben, yeni albümüm için turnedeyim; ama sahnede onlara katılmaktan her zaman büyük mutluluk duyuyorum.

Farklı kültürlerden birçok insan yıllardır müziğinizi dinliyor. Şarkılarınız zaman ve mekan kavramını nasıl yok ediyor?
Sanırım bunun nedeni, yaptığınız işi içten gelen büyük bir sevgiyle yapmanız. Dinleyiciler bunu her zaman hisseder.

Geleneksel Küba müziğinin yeniden canlanması hakkında ne düşünüyorsunuz? Genç Kübalı müzisyenlerin geliştirdiği tarzlara nasıl yaklaşıyorsunuz?
Küba’da müzik kültürü kuşaktan kuşağa aktarılır. Okullarda hem klasik müzik hem de geleneksel Küba müziği eğitimi verilir. Gençler bunları alıp, üzerine kendi tarzlarını geliştirir. Her kuşakla birlikte değişim ve gelişim devam eder, ama önemli olan müzik sahnesi hep canlıdır.

Gelecek hafta sizi İstanbul’a bekliyoruz…
İstanbul çok sevdiğim bir şehir; insanları Latinleri anımsatıyor. Konser sırasında bunu hissediyorum. Türklerin ve Kübalıların enerjileri bir araya gelince çok büyük bir dinamizm ortaya çıkıyor. Güzel ülkenize yeniden gelmek için sabırsızlanıyorum!

Written by zülalk

11 Temmuz 2009 at 21:02

>İyi Kötü ve Kraliçe…

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/24 Şubat 2007

Britpop’un yetenekli çocuğu Damon Albarn, yine farklı bir projeyle karşımıza çıktı. Onu, 90’ların en ünlü gruplarından Blur’un vokalisti olarak tanıdık. Sonra 2000’lerde animasyon karakterleri olan hip-hop grubu Gorillaz ile tüm dünyanın dikkatini çekti. 2001 yılında New York’ta Gorillaz’ın konserini izlemeye giderken, gerçek yüzler yerine animasyon karakterlere sahip olmakla ünlenen bir grubun konserinde sahnede ne göreceğimi çok merak etmiştim. Sonunda olağanüstü bir tasarımla, sahneye perde arkasından ve video ekrandan yansıyan gerçek insan boyutundaki animasyon karakterlerle karşılaşınca, adeta ağzımız açık izlediğimizi hatırlıyorum.

DAMON ALBARN’IN SON MÜZİK PROJESİ

Damon Albarn’ın müzik serüvenindeki arayışı, yıllar içinde Buena Vista Social Club’dan İbrahim Ferrer ile çalışmasına, sonra Fela Kuti’nin efsanevi davulcusu Tony Allen’la Nijerya’ya gidip Afrika müziğini yakından tanımasına kadar uzandı. 2004 yılında gerçekleşen bu yolculukta, ona The Verve’ün gitaristi Simon Tong da eşlik ediyordu. Başlangıçta sadece birlikte deneysel birtakım kayıtlar yaparken, bunların bir albüm olarak yayımlanması düşüncesi, Danger Mouse olarak da bilinen ünlü prodüktör Brian Burton’un devreye girmesiyle gündeme geldi. Punk rock devi The Clash’in eski basçısı Paul Simonon’un da aralarına katılmasıyla, muhteşem bir takım kuruldu. Fakat bu dörtlünün bir adı yok. Çünkü kendilerini bir müzik grubu olarak görmüyorlar. O nedenle, bu daha çok Damon Albarn’ın son müzik projesi olarak anılıyor.

Her biri birbirinden çok farklı müzikal akımlar içinde yer almış böylesine usta dört müzisyen bir araya gelip müzik yapar ve sonra da bunlar remiks projeleriyle ünlü bir prodüktörün elinden geçerse ortaya ne çıkar? “The Good, the Bad & the Queen”in prodüktörlüğünü Danger Mouse’un yapmış olmasına karşın, albüm şaşırtıcı ölçüde organik. Afrika müziğinden ve dub-reggae sound’undan büyük ölçüde etkilenmiş olmasının yanı sıra, buram buram bir İngiliz albümü ve ilginç bir şekilde elektronik seslerle tam bir uyum içinde. Burada, Danger Mouse’a içten bir “Bravo!” Ortaya çıkan müzik, Blur’un son dönemleriyle Gorillaz’ın bir karışımı olarak da nitelenebilir ama onlardan farklı. Büyük kariyerler yapmış, iddialı müzisyenleri buluşturmasına karşın, bana göre tam bir Damon Albarn albümü. Belirleyici olan, onun keyboard çalışı değil, o nerde duysanız anında tanıyacağınız kendine has sesi ve şarkı söyleyiş tarzı. Şarkıları bestelemiş, sözleri yazmış, yaşadığı dönem ve yerle, özellikle Londra’nın Batısı ile ilgili düşünceleriyle albüme yine damgasını vurmuş.

YİNE SAVAŞ, YİNE KÜRESEL ISINMA…

Albümdeki baskın kederli havayı belirleyen ana etkenlerden biri, Damon Albarn’ın sesi olsa da, asıl neden genel konsept: Irak Savaşı, küresel ısınmanın yarattığı tsunami korkusu, modern Londra yaşamına nostaljik bir bakış. İngiltere’de ardı ardına Irak Savaşı ve küresel ısınma endişelerinin biçimlendirdiği albümlerin çıkışı, elbette bir rastlantı değil. Önce Thom Yorke, sonra Jarvis Cocker, şimdi de Damon Albarn’ın bu yeni projesi, hepsi günümüzün en önemli sorunlarını şarkılarıyla anlatmayı seçtiler. Konuşmayan ve halklarına kulak vermeyen politikacılar yerine onlar mı konuşuyor dersiniz? Neredesiniz Mr. Blair?

Piyano sesinin baskın olarak kullanıldığı “80s Life” adlı şarkıda, “Bizim yaşadığımız dönemde bitmeyecek bir savaşı yaşamak istemiyorum” diyor Damon. Gitar, zil ve rüzgar seslerinin birbirine karıştığı “Kingdom of Doom”da ise, “Bütün gün iç, bütün gün/ Çünkü ülke savaşta/ Yakında sarayın duvarlarından düşeceksin” diyerek içinde bulunulan çaresizlik duygusuna atıf yapıyor.

“Nature Springs”, deniz sularının yükseldiği bir dünyada “herkesin savaşa yakalanmış bir denizaltı olduğuna” işaret ediyor. Albümde bir de, geçen yıl yolunu şaşırıp Londra’daki Thames Nehri’nin sularına giren ve kurtarılamayarak ölen balinanın acıklı hikayesini anlatan “Northern Whale” adlı bir şarkı yer alıyor.

“The Good, the Bad & the Queen”, aslında günümüz İngilteresi’ne Damon Albarn’ın gözüyle eleştirel bir bakış getiriyor. Yani hem iyinin, hem kötünün, hem de kraliçenin birlikte var olduğu, uzaklarda bir yerde süren savaşta baş aktör rolünü oynamayı daima sürdüren o eski ülkeye…