Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Damon Albarn’ Category

>Çok kültürlü, bol yıldızlı bir konser

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 16 Ekim 2010

NEW YORK- 90’lı yılların sonunda, Gorillaz ilk kurulduğu günlerde bir gün New York’un devasa salonlarından Madison Square Garden’da konser vereceği söylense inanır mıydınız?

Acaba grubun kurucuları İngiliz müzisyen Damon Albarn ile karikatürist Jamie Hewlett inanır mıydı?

1998’de bir proje olarak başlayan ve karikatür karakterleriyle ünlenen Gorillaz’ı “Escape to Plastic Beach” turnesinin New York ayağında izleme fırsatı buldum.

SEKİZ YILIN ARDINDAN

İlk albümleri çıktığında, 2002’de yine New York’ta ama bu kez daha ufak bir salonda görmüştüm grubu. O konserde, müzisyenler sahneyi kapatan dijital bir perdenin arkasında kaldığından görünmemişlerdi. Onların yerine perdeye yansıyan karikatür karakterleri çalar gibi algılamıştı seyirci. Fikir ve teknik olarak çok akıllıca bir tasarımdı.

Aradan geçen sekiz yılın ardından, grubun karakterleri 2-D, Murdoc, Noodle ve Russel müzik dünyasında iyice ünlendi. Son albümlerinde yeni kurgusal dünyaları “Plastic Beach”e götürdüler bizi. Ama artık sahnede perde arkasında değiller; kanlı canlı karşımızdalar.

İlk konserde kullanılan teknik herkesi büyülemişti. Bu defa sahneye yerleştirilen büyük bir ekran ve oynatılan videolardan başka çarpıcı bir teknoloji yoktu. Ama video görüntülerinin içinde biri vardı ki, seyirciler üzerinde oldukça etkili oldu.

White Flag” çalmaya başlamadan önce şunları söyledi Damon Albarn:

Bizler, bu yaz Şam’da konser verdik. Orada konser veren ilk İngiliz grup olduk. Bu, bizim için çok büyük bir ayrıcalık. Şimdi çalacağımız şarkıda da, Amerikalı ve İngiliz müzisyenlere Lübnan Ulusal Arap Müziği Orkestrası eşlik edecek. Amerikalılar, alkışlayın bu müzisyenleri!

Arkasından da Arapça altyazıların belirdiği ekranda birden semazenler göründü. Sonra dansöz görüntüleri rapçilerin görüntülerine karıştı. Müzik türleri birbiriyle kaynaşırken, sahnenin ortasında duran Damon, kocaman beyaz bir bayrağı sallıyordu. Müslümanlara karşı ırkçılığın giderek arttığı Amerika’da, büyük kesimi 20’li yaşlarında olan seyirci kitlesinin bu manzarayı alkışlarla karşılaması önemliydi.

Toplam iki saat süren konserde, “Plastic Beach” albümünün tümünün yanı sıra, grubun çok sevilen hitleri “Dare”, “Feel Good Inc.” ve “Clint Eastwood” da çalındı.

MUHTEŞEM BİR YILDIZLAR GEÇİDİ

“Hip-hop, soul, alternatif rock, pop ve elektronik müzik gibi birçok ayrı tür bir araya gelince kaos olmuyor mu?” diye sorabilirsiniz. Gorillaz’da olmuyor; aksine kendine özgü bir uyumu var yaptıkları müziğin.

Bir ara saydım; tam 25 müzisyen gördüm sahnede. Çelik üflemeliler, 7 kişilik yaylı grubu, gitaristler, geri vokaller, bateristler derken, büyük bir cümbüş havası vardı.

Üstelik, o cümbüşün içinde kimler yoktu ki! “Plastic Beach”e katkıda bulunan ünlü isimlerden Lou Reed, Mos Def, Bobby Womack, The Clash’dan Mick Jones ve Paul Simonon, Little Dragon, De La Soul, Bootie Brown, Kano, Miho Hatori ve Roses Gabor!

Bu grup ve müzisyenlerin hepsi ayrı ayrı konsere çok şey kattı ama belirtmem gerekir ki Bobby Womack olağanüstüydü. Sesinin o koca salona yaydığı enerjiyi hissetmeden anlatmaya olanak yok. Ölmeden önce canlı dinlenmesi gereken isimlerden birisi kesinlikle!

Bu kadar farklı ve önemli ismi aynı konserde sahneye çıkarmak, başlı başına bir iş. Sadece bu yönüyle bile müzik tarihine geçecek, çok kültürlü ve çok eğlenceli bir konserdi. Keşke yıl sonuna kadar sürecek dünya turnesinde İstanbul’a da uğrayabilseydi Gorillaz…

Written by zülalk

16 Ekim 2010 at 17:00

>Bu Şarkılar Özgürlük İçin

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 15 Temmuz 2010

Massive Attack, İstanbul Kuruçeşme Arena’daki konserinde politik mesajlar verdi

Massive Attack, ülkemize kaçıncı kez gelmiş olursa olsun, her defasında büyük coşkuyla karşılanıyor. Salı akşamı “Heligoland” albümünün turnesi için verdikleri konser de aynı ilgiyi gördü.

Grup, 2008 konserinde olduğu gibi, bu kez de yine sahnedeki barkovizyondan demokrasi, insan hakları ve özgürlük üzerine mesajlarını Türkçe yazılarla aktardı dinleyicilere.

Guantanamo’daki işkenceler, medyadaki savaş destekçiliği, korku toplumunun dehşeti, hukukun ayaklar altına alınışı, çevre katliamı ve bütün bunlar olurken medyanın toplumu magazinle uyutuşu yansıdı ekrana…

İsrail de ağır eleştirilerden nasibini aldı. “Safe from Harm”ı “İsrail’in Mavi Marmara’da katlettiği Türkler için söylüyoruz” dediler. “Inertia Creeps”i esin kaynağı İstanbul için çaldılar ve bir kez daha gönülleri fethettiler.

Gelelim konserle ilgili gözlemlere…

“Heligoland” albümünde Massive Attack’la ilk kez çalışan İngiliz şarkıcı Martina Topley-Bird‘ün çok güzel bir sesi var. Ancak grup sahneye çıkmadan önce yaklaşık 40 dakika boyunca tek başına çalması, bana göre, pek iyi bir fikir değildi. Çünkü oraya Massive Attack’ı dinleme beklentisiyle gelmiş kalabalığı tatmin edemedi. O nedenle de pek kimsenin umurunda olmadı Martina’nın seti. O sahnedeyken, en önde bile dinleyenlerin sayısı yok denecek kadar azdı. Belki başka bir grubun konseri öncesinde olsa daha fazla ilgi görebilirdi ama Massive Attack öncesinde değil…

Martina’nın Massive Attack’a eşlik ettiği anlardaki performansı ise, özellikle “Teardrop“da beni bir parça hayal kırıklığına uğrattı. Sound olarak dinlediğim en yalın (stripped-down) “Teardrop”du ve bu değişiklik melodiyi başka bir havaya sokmuştu. Ama hayal kırıklığımın tek nedeni bu da değildi; Martina’nın vokali, ne yazık ki orijinal versiyonda Elisabeth Fraser‘ın ve önceki yıllardaki konserlerde Sarah Jay‘in üstlendiği vokallerin yarattığı etkinin gerisinde kaldı…

59 yaşındaki Jamaikalı muhteşem şarkıcı Horace Andy‘ye ise diyecek söz yok! “Angel” ile yine ateşe verdi ortalığı. Kanımca, canlı dinlenebilecek en iyi şarkılardan birisi bu. “Girl, I Love You“da da yine aynı başarıya tanık olduk. Horace Andy, kesinlikle Massive Attack’ın sahip olduğu en büyük güçlerden birisi.

Diğer kadın vokal Deborah Miller‘ın sahnedeki duruşu ve olağanüstü sesiyle ayrı bir özellik kattığı “Unfinished Sympathy” ve “Safe from Harm“ı söylediği anlar, konserin en güzel anları arasındaydı. İlk olarak Shara Nelson‘ın sesinden duyup sevdik bu şarkıyı ama Deborah Miller da kendi tarzını kabul ettirmekte hiç zorlanmadı. Miller’ın şarkıları söylerken elleriyle ve bedeniyle yaptığı hareketler, performansını daha da karizmatik bir hale soktu.

Kuruçeşme Arena’da ses limitinden doğan sorunlar vardı yine. Konseri en önden dinlememe karşın, doğrusu müziği doyarak hissedemedim. Oysa 2008’de Park Orman’daki konserde ortalarda bir yerden dinleyip çok daha fazla zevk almıştım. Bu ses sorununa mutlaka çözüm bulmak gerekiyor. Çünkü belli bir desibelin üzerine çıkamadığınızda, açık hava konserlerinin de etkisi azalıyor…

Ama yine de Massive Attack’ı dinlemek her zaman büyük zevk. Özellikle unutamadığım anlar, “Angel“, “Safe from Harm“, “Mezzanine“, “United Snakes“, “Future Proof” ve “Unfinished Sympathy“nin İstanbul Boğazı’nda yankılandığı dakikalardı…

Konserden önce bu kez gruptan Daddy G ile konuşma olanağı buldum. Geçen defa 3D ile röportaj yaptığımda canayakınlığına ve konuşkanlığına şaşırmıştım. Aynı gözlemim Daddy G için de geçerli oldu. Yalnız onun bir farkı, soruları yanıtlamaya başladıktan sonra sürekli kendini kaptırıp başka konulara dalması ve sonra da “Soru neydi?” demesi. 3D, çok daha bütünlüklü bir şekilde ve odaklanarak konuşuyor.

Ne kadar süredir turdasınız?
İngiltere’deki konserlerden bu yana sürüyor. Eylül’de bir yıl olacak ve sonra bir süre daha devam edecek gibi gözüküyor. Toplam 18 ay olacak sanırım.

Çok uzun zaman… Nasıl geçiyor?
İyi gidiyor ama doğrusu neler olup bittiğini de tam hatırlamıyorum. Geceleri genellikle sarhoş bir halde geçiriyoruz çünkü… Bir de turdayken zaman kavramınızı yitiriyorsunuz. Bir gün bir ülkede ertesi gün başka bir ülkedesiniz, kıtalar arasında dünyanın her tarafında durmadan seyahat ediyorsunuz. Bu durumu ancak zaman kavramından biraz uzaklaşarak aşabiliyorsunuz.

“Heligoland, bugüne kadar yaptığınız albümler içinde sound olarak en organik olanı. Bunu kayda başlamadan önce amaçlamış mıydınız?
Evet, öyle denebilir. Biraz geriye dönüp daha organik bir sound yakalamak istedik. “Blue Lines”ın izinden gitti bu albüm de. Biliyorsunuz, “100th Window” çok daha elektronikti. Bu son albümde bunu azaltmayı hedefledik. Çünkü albüme katkıda bulunacak arkadaşlarımızı da işin içine katmak, onlarla birlikte yapmak istedik albümü. Bu da bir nedendi tabii…

Bu albümde birçok önemli vokalle çalışmanızın özel bir nedeni var mı?
Bu, Massive Attack’ın tercih ettiği bir çalışma yöntemi genelde; farklı sesleri albümlerimize taşımayı seviyoruz ama istemediğimiz kimseyle de çalışmıyoruz. “Heligoland”, biraz aile içinde yapılmış gibi oldu. Çünkü dostlarımızla çalıştık. 3D ve Guy Garvey tanışıyorlardı zaten, Damon iyi bir dostumuz. Önceden tanıdığımız insanlarla çalışmak bizim için çok rahatlatıcı. O nedenle tercih ediyoruz.

(Tam bu sırada Daddy G’nin cep telefonu çaldı. Otel lobilerinde çalan demode müzikleri andıran bir melodi yayıldı telefondan. Bir an öyle şaşırdım ki, “Bu çalan müzik ne?” diye sordum kendisine. “Sıradan, eski, berbat bir telefon müziği. Adını bile bilmiyorum ama değiştireceğim” dedi. Benden özür dileyip telefonu yanıtlamadı Daddy G. Ama arayan ısrar edince “OK, bye bye diyerek” bastı tuşa kapattı telefonu. O melodi de komik bir anı olarak tarihe geçti.)

Siyahların ve beyazların müziklerini İngiliz tarzıyla birleştirip, tamamen size özgü bir füzyon yaratmanın sihirli formülü ne?
Yaptığımız müzik yaşadığımız yeri yansıtıyor. Müziğimiz hepimizin ait olduğu farklı kültürlerin bir toplamı gibi. Çünkü çokkültürlü bir toplumdan geliyoruz, 1980’lerde İngiltere’de DJ’lik yaparak büyüdük, The Wild Bunch böyle doğdu ve Massive Attack’a dönüştü. Özellikle de Bristol’da yaşayan herkes gibi biz de hip-hop’la büyüdük. Bir şarkıcı elinde bir Technics turntable ile stüdyoya girer ve müzik yapardı. Bu daha çok New York tarzı bir yöntemdi ve biz de bunu büyük ölçüde aynen kopyaladık. O zamanlar hip-hop ilk olarak New York’ta doğduğundan o sırada baskın bir İngiliz aksanı rap yapmak aptallık olur diyorduk. Ama ilk Massive Attack albümünden bu yana müziğe yaklaşımımızda bilinçli olarak bir İngiliz vurgusu var. Karanlık bir İngiliz soundu söz konusu…

Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, İngltere’de farklı etnik kökenleri barındıran bir yerden geliyoruz. Müziğe ilk başladığımız dönemlerde siyah beyaz çatışması oldukça güçlüydü. Reggae ile punk’un buluşması önemliydi. The Clash’ın punk’ın içine reggae öğelerini sokup, siyah etkisiyle farklı bir müzik yapışı, Public Image Ltd.’in baskın bas soundu ile ortaya çıkıp bunu reggae’den etkilenişi vb. olaylar oldu. Daha sonra New York dans sahnesinde de bunlar kaynaştı.

Ben ve D de yıllar önce punk camiasındaydık. 80’lerde bir siyahın oraya ait olması için özel bir çaba harcaması gerekliydi. Irklar ve kültürler arası geçiş, punk’ın reggae ile flört etmeye başladığı dönemde müziğe yansıdı. Sonuç olarak, müziğimiz hem yaşadığımız yerin çokkültürlü yapısından hem de bizim farklı kökenlerimizden beslendi.

“Heligoland”i bir görüntü ve bir renk ile özdeşleştirmeye çalışsanız, ne derdiniz?
Bu çok iyi bir soru. Çünkü şu anda beni hayal gücümü kullanmaya zorluyorsunuz. Ama biraz düşünmem lazım…

(Daddy G, soruyu yanıtlamak için 40 sn. kadar düşündü gerçekten de… Birisine soru sorup yanıtı almak için 40 sn. bekleyin bakın nasıl uzun geliyor. Hele de röportaj süreniz sınırlıysa…)

Yine karanlık mı?
Tamamen karanlık değil. Aklıma şöyle bir görüntü geliyor. Karanlık bir tünelden geçiyorsunuz, ama tünelin ucunda ışık görünüyor ve palmiye ağaçları var. Ancak palmiye ağaçlarını geçer geçmez tekrar karanlık başlıyor…

Vokalistlerinizden Horace Andy’nin grubun ruhunu temsil ettiğini söylemiştiniz. Bunu biraz açar mısınız?
Kesinlikle grubun ruhunu o temsil ediyor. Müziğe ilk başladığımızda çevremizdeki farklı etkileri keşfediyorduk. İlk iki albüm daha çok reggae etkisindeydi, daha sonra Mezzanine’de olduğu gibi new wave unsurları girdi işin içine, sonra farklı elektronik akımlar ve rock öğeleri kullandık. Bugüne kadar yaptığımız işlerin hiçbiri tek bir şeyi temsil etmiyor. Yıllardır çıktığımız turnelerden çok besleniyoruz. 3D’nin sanat yönü de grubu etkileyen faktörlerden birisi. Bildiğiniz gibi, kendisi esas olarak bir graffiti sanatçısı. Grubun kendisini açıkladığı işlerde sanatsal yönü o üstlenir. Bütün bunların hepsi DJ temelli bir gruptan türedi. Horace Andy ise, eski bir reggae şarkıcısı ve şarkı yazarı. 1960’lardan beri müzik yapıyor ve bize turnede eşlik ediyor. Ama en önemlisi, Horace, olağanüstü şeylerin ancak insanın en rahat edebileceği alanı terk edip farklı rotalara yöneldiğinde ortaya çıkacağını bilen bir müzisyen. Bu ruh, Massive Attack’ın özüdür.

Dünya meseleleri üzerine kafa yoran ve aktif tavır alan gruplardan birisiniz. Bu anlamda son albümü etkileyen olaylar nelerdi?
Bizi ilgilendiren meseleler Blue Lines’dan bu yana hep aynı. Körfez Savaşı, Afgan Savaşı, ekonomik kriz, yoksulluk, işsizlik… Hem dünyada hem İngiltere’de büyük bir sorun bu. 80’lerde Thatcher döneminde şiddetle yaşadığımız sorunlar bugün yine ortaya çıktı…

Şimdi Cameron başkanlığında bir koalisyon hükümetiniz var…
Bu yeni iktidar yaptıklarıyla toplumun sonunu hazırlayacak. Kamusal varlıkları ve sosyal hizmetleri özelleştirecekler. Gelecek 5 yıl İngiltere için çok zorlu olacak ve sonunda bir süredir yine çıkışta olan faşizm akımı güçlenecek.

Filistin sorunu ile ilgilendiğinizi ve Filistinli gençlere yardım için para toplanan kampanyalara destek verdiğinizi biliyorum. Bir süre önce Elvis Costello, baskılar sonucunda İsrail’deki konserini iptal etmek durumunda kaldı. Siz bu tür kültürel boykot hakkında ne düşünüyorsunuz?
Aslında hangi ülkeye gitseniz görüyorsunuz ki, orada yaşayan ve sizin gibi düşünen çok sayıda insan var. Çatışmalara neden olan kararları politikacılar alıyor. İnsanların o kararları yüzde yüz desteklendiğini hiç sanmıyorum. Bu nedenle özellikle İsrail halkını suçlayamam; suçladıklarım orada uygulanan kararları alanlar. Biz grup olarak Filistinlilerin haklarını şiddetle destekliyoruz.

İsrail’de konser vermeyi düşünür müsünüz?
Hayır, hiç düşünmedik bunu… Mavi Marmara gemisinde olanları izledik. İsrail’in yaptığını hiçbir şekilde anlayışla karşılamıyoruz. Filistin’de çok zor koşullarda ayakta kalma savaşı veren insanlar var. İsrail’in yaptıkları tümüyle yanlış. Bütün bu olanlardan sonra bir çözüm yolu bulunup Filistin halkının hak ettiği yaşama kavuşması gerek. Ancak o şekilde barış sağlanabilir. Kahrolası Amerika bunu yapabilir ama hepimiz neden yapmadığını biliyoruz.

Elvis Costello, konseri iptal etmeden önce kültürel boykotla ilgili olarak “Bu Margaret Thatcher yüzünden İngiltere’yi boykot etmek gibi bir şey” demişti…
Ben her zaman Margaret Thatcher yüzünden İngiltere’yi boykot eden hareketin bir parçası oldum.

Yeni albümle ilgili bazı dedikodular duydum. Bir sonraki albümde bizi ne bekliyor?
İnanın bunu bizler dahi bilmiyoruz. 2008’de adının “Weather Underground” olacağını düşündüğümüz bir albümle tura çıktık ve ama o yılın sonuna doğru eve geri döndüğümüzde baştan yeni kayıtlar yapmaya karar verdik. Damon Albarn’la çalışmamız da o şekilde başladı. Bazı şarkı fikirleri var ama fazla bir şey belli değil şu anda.

Yine farklı vokalistlerle çalışacak mısınız?
Tunde Adebimpe, Martina-Topley Bird, Guy Garvey ve Damon’la çalışmamız tamamen arkadaş ilişkileri içinde gelişti. Belki yine böyle işbirlikleri olabilir. Ama gidişata göre karar vereceğiz.

>Vitrindeki Abümler 12:

with 2 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 28 Mart 2010

GORILLAZ-Plastic Beach (EMI)

Üyeleri karton karakterlerden oluşan ilk sanal müzik grubu Gorillaz, yeni albümü Plastic Beach‘le popüler müzikte de deneysel çalışmaların yapılabileceğini ve bunun eğlenceli bir sound yaratmaya engel olmadığını bir kez daha kanıtlıyor.

Britpop’un ünlü ismi Blur’un vokalisti Damon Albarn ile çizgi roman Tank Girl’ün yaratıcısı Jamie Hewlett’in kurduğu grup, bu albümde yine farklı müzik türlerini buluşturmuş.

Hip-hop, dub, alternatif rock, funk, elektronik ve pop müzik karışımından oluşan, çok renkli bir soundu var Plastic Beach’in.

Albümü dinledikten sonra, sanki ağzınızda kalıcı bir tat bırakan tek bir ana yemek yemiş gibi değil de, her mezeden bir parça tatmış gibi hissediyorsunuz.

Bunun bir nedeni de, grubun farklı seslerle çalışma geleneğini sürdürmesi. İnsan, Snoop Dogg, Lou Reed, Mark E. Smith, Bobby Womack, Mick Jones, Paul Simonon ve Lübnan Ulusal Arap Müziği Orkestrası’nı aynı albümde dinleyince ilk anda garipsiyor.

Ancak Gorillaz ekibi, Plastic Beach’i, dünyadan farklı fotoğrafların bir pano üzerinde bir araya getirildiği tek bir görüntü gibi düşünmüş. Albüm, aslında bizleri, üzerinde insanoğlunun doğayla ilişkisinden kalan çeşitli tortuların yer aldığı terk edilmiş bir adaya götürüyor.

Yapay ama aslında gerçek dünyadan izler taşıyan, eğlenceli bir ada. Savaş, şiddet ve din sömürüsüne karşı duran şarkı sözleri de bu görüntünün bir yansıması tabii…

Rap şarkıcısı Bashy’nin “Respect the island, no stealing / And don’t bring religion here” dediği “White Flag” adlı şarkı, bu durumu açıkça ortaya koyuyor.

Bu adada herkese, her zevke göre bir şey var. Benim ilk dinleyişte beğendiğim şarkı, Bobby Womack ve Mos Def’li elektro-funk türündeki “Stylo” oldu.

Ancak reggae şarkıcısı Eddy Grant, bu parçanın melodisinin kendisinin 1981 tarihli “Time Warp” adlı şarkısından kopyalandığını iddia ediyor. Doğrusu haksız da görünmüyor… Eddy Grant’in iddiasının doğru olup olmadığına şarkıyı dinleyip kendiniz karar verin. ( Time Warp )

Bir diğer dikkat çeken şarkı, vokalleri Lou Reed ve Damon Albarn’ın üstlendiği “Some Kind of Nature“. Lou Reed, şarkıya elbette kendi damgasını vurmuş. Reed’in belirgin bir duygu yansıtmayan sesine karşılık Albarn’ın kırılgan vokali ilginç bir tezat oluşturuyor; ama hoş bir tezat bu…

Albümden çıkan ilk single Stylo’ya çekilen Bruce Willis‘li video klip bugünlerde internette en çok izlenen videolardan biri. Güzel bir klip olmuş ama bana sorarsanız, keşke böyle savaş karşıtı bir albümün videosunda Cumhuriyetçiler’in kurultayına gidip George W. Bush‘u destekleyen Bruce Willis yerine başkası olsaydı derim…

Written by zülalk

29 Mart 2010 at 08:08

>Vitrindeki Abümler 6:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 14 Şubat 2010

MASSIVE ATTACK-HELIGOLAND (Virgin Records)

Sonunda yedi yıllık bekleyiş bitti ve trip-hop’ın dev ismi Massive Attack’ın yeni albümü “Heligoland”e kavuştuk.

90’larda “Blue Lines, “Protection” ve “Mezzanine” adlı unutulmaz albümlerle Bristol soundunu yaratan grubun, bundan sonra her yaptığı, o albümlerle kıyaslanır oldu. “Heligoland”e de o açıdan yaklaşırsanız, onlar kadar kusursuz olmadığını düşünebilirsiniz.

Ancak kanımca, grubun 2003 tarihli çalışması “100th Window”dan sonra “Heligoland”e giden çizgisi, hayli yukarı çıkmış durumda. “Mezzanine” ile kıyaslarsak, bu albümde daha yumuşak ve daha elektronik bir sound var.

En dikkat çeken bir diğer unsur, adeta bir yıldızlar geçidini andırırcasına, ünlü müzisyenlerle yapılan işbirliği. Bunun nedeni, aslında Massive Attack’ın üzerinde çalıştığı ve neredeyse tamamladığı yeni albümün YouTube’a sızdırılması oldu. Ama her şeyin sona erdiğini düşündükleri bir anda, diğer sanatçılarla yaptıkları işbirlikleriyle adeta yeniden doğdular. İlk olarak, Damon Albarn‘la gerçekleştirdikleri kayıtta işlerin yolunda gitmesi, diğerlerinin de yolunu açtı ve Heligoland böylece ortaya çıktı.

Albüme prodüksiyonda Portishead’den Adrian Utley ve DFA’den Tim Goldsworthy’nin yanı sıra, vokallerde Elbow’dan Guy Garvey, Mazzy Star’dan Hope Sandoval, TV On the Radio’dan Tunde Adebimpe, İngiliz şarkıcı Martina Topley-Bird ve yukarda da belirttiğim gibi Damon Albarn katkıda bulunmuş.

Hope Sandoval’ın pürüzsüz sesiyle eşlik ettiği “Paradise Circus”, daha ilk dinleyişte insanı sürüklüyor. Ama işin doğrusu, hepsinin içinde en etkileyici vokal, yine grubun uzun süredir beraber çalıştığı Horace Andy. “Mezzanine”de “Angel” neyse, “Heligoland”de “Girl I Love You” da o…

Şu kesin ki, kimse, ürpertici vokallerle buluşan elektronikanın yarattığı melankoliyi, Massive Attack kadar seksi ve romantik hissettiremedi. Temmuz ayındaki İstanbul konseri öncesinde albümü şimdiden dinlemenizi öneririm.

Splitting the Atom” adlı şarkıya çekilen video klibi izlemek için buraya tıklayın. Şarkının vokallerini Massive Attack elemanları Robert del Naja (3D) ve Grant Marshall (Daddy G) ile Horace Andy birlikte söylüyor.

Bu arada İngiliz gazetelerine albümle ilgili ilginç bir haber yansıdı. Grubun Heligoland’in tanıtımı için Londra metrosuna reklam vermesi yasaklanmış! Gerekçe de, kapak resminin graffitiye benzemesi. Kapak resmini Robert del Naja ve sanatçı Tom Hingston‘ın tasarlandığını düşünürseniz, durum iyice tuhaf… Londra metrosunun yetkilileri, graffitiyi sokak sanatı olarak kabul etmiyorlar herhalde…

>Müzikte Büyük Geri Dönüşler Yılı

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/3 Ocak 2009

2009, müzik dünyasında büyük birleşmelerin yılı olacak gibi görünüyor. Led Zeppelin’in tam kadro bir araya gelme umudu, Robert Plant “Ben yokum,” deyince suya düştü, ama sevindirici başka birleşme haberleri var.

BLUR VE THE PRODIGY YENİDEN BİR ARADA

Britpop’un en büyük gruplarından Blur, gelecek yaz Londra Hyde Park’ta bir konser vermeye hazırlanıyor. Konser duyurusu öylesine heyecan yarattı ki, biletler tam anlamıyla kapışıldı. 50 bin bilet satışa çıktıktan tam iki dakika sonra tükenince, hemen ikinci bir konser planlandı.

Gitarist Graham Coxon, 2002’de Blur’dan ayrılınca, grubun dağıldığı söylentileri yayılmıştı. Fakat vokalist Damon Albarn, baterist Dave Rowntree ve basçı Alex James yollarına devam edip, 2003’te “Think Tank” adlı albümü çıkardılar. Rowntree ile o yıl Londra’da yaptığım bir röportajda bu dağılma konusunu da sormuştum. Böyle bir şey olmadığını söylüyordu; ama bu albümün sonrasında grup üyeleri, kendi özel projelerine yöneldi.

Bu dönemi müzik açısından en verimli kullanan Damon oldu. Mali’ye gidip yerel müzisyenlerle albüm yaptı; animasyon karakterlerden oluşan ilk elektronik rock grubu Gorillaz ile büyük başarı kazandı; The Good, The Bad and the Queen adlı rock grubunu kurdu; son olarak da “Monkey” adlı bir opera yazdı…

Graham Coxon, kendini solo albüm yapmaya verdi. Küçük bir caz grubuyla çalışmalar yapan Alex James’in peynir üreticiliğine soyunduğu, Rowntree’nin ise parlamentoya girmeyi düşündüğü haberleri geliyordu. Tam bu sırada Blur’un orijinal ekibiyle konser vereceği duyulunca, yüreğimize su serpildi.

Son zamanlarda duyduğum en iyi geri dönüş haberi ise, breakbeat’in unutulmaz üçlüsü The Prodigy’den geldi. Grup, kısa bir süre önce, yeni albümleri “Invaders Must Die”ın, 2009 Mart başında çıkacağını duyurdu. Albümle aynı adı taşıyan ilk single’ı internette dinledim. Yine old school rave ile teknolojinin geliştirdiği dans müziğini buluşturdukları anlaşılıyor.

Bu albümün bir özelliği de, 1997’de yayımladıkları “The Fat of the Land’den sonra grubun üç üyesini (Liam Howlett, Keith Flint ve Maxim Reality) buluşturan ilk çalışma olması. Ayrıca, rock grubu Foo Fighters’dan Dave Grohl ile işbirliği yapmış olmaları da, albüme yönelik merakımızı kamçılıyor.

THE SMITHS VE TAKE THAT İÇİN UMUT VAR

Kesinleşen bu birlikteliklerin yanı sıra, henüz tam olarak netleşmeyen ama olumlu işaretlerini aldıklarımız da var. Bunlardan birisi, gelmiş geçmiş en önemli gruplardan The Smiths!

Sadece 1982-1987 arasında müzik yaptılar ama adeta indie rock’ın alfabesini yazdılar. Synthesizer ağırlıklı new wave akımına karşı gitar temelli rock müziğini öne çıkararak birçok grubu etkilediler. Morrissey, yazdığı çarpıcı şarkı sözleri, olağanüstü güzel sesi ve güçlü kişiliği ile büyük beğeni kazandı.

Gitarist Johnny Marr ile Morrissey’in izlenecek müzikal rota konusundaki sürtüşmeleri artınca, grup, dört stüdyo albümü yaptıktan sonra bir anda dağıldı. 87’den bu yana, hayranları Morrissey’in solo çalışmalarını yakından izlemeyi sürdürse de, The Smiths hiç unutulmadı…

Son gelen haberlere göre, Marr ve Morrissey birkaç aydır görüşüyorlar. Basçı Andy Rourke ve baterist Mike Joyce’u da alıp eski kadroyla yeniden konser verirlerse stadyumlar dolmaz mı? Hele bir de “Meat Is Murder”ı çalarlarsa, muhteşem olmaz mı?

Son iyi haber de, 90’ların sevilen pop grubu Take That hakkında. Grubun Robbie Williams dışındakı dört üyesinin, 2005’den bu yana yeniden bir araya gelip albüm çıkardıklarını biliyoruz.

İngiltere’nin en sevilen müzisyenlerinden Robbie Williams ise, 95’te gruptan ayrıldığından beri çalışmalarını tek başına sürdürüyor. Bugüne kadar yaptığı albümlerle sayısız ödül kazandı, bir gün içinde 1.6 milyon konser bileti satıldığı için Guinness Rekorlar Kitabı’na bile girdi.

Fakat dünya çapında ün ve yığınla para, Robbie Williams’a pek de mutluluk getirmedi. Alkol ve uyuşturucu batağına saplandı genç müzisyen. Los Angeles kliniklerinde tedavi görüp hayata yeniden dönüş yaptı. Bir büyük dönüşü daha Take That’e katılarak yapabileceği söyleniyor. Kendisi de, bunu gerçekten istediğini internet sitesinden duyurdu. Geçmişte kavgalı olduğu vokalist/şarkı yazarı Garry Barlow ile konuşuyorlarmış bir süredir…

Bu arada, Take That’in geçen ay çıkan “Circus” adlı albümü, İngiltere’de tüm zamanların en hızlı satılan ikinci albümü oldu. Şimdi yanlarına Robbie gibi bir yeteneği yeniden alırlarsa, kimse tutamaz onları…

Written by zülalk

03 Ocak 2009 at 22:04

>Gorillaz’ın Veda Albümü (mü)?

leave a comment »

>

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 19 Ocak 2008

Gorillaz cephesinde neler oluyor diye merak ederken “D-Sides” adlı iki CD’lik yeni albümleri ile karşılaştık. Gorillaz’ı tanıyan tanıyor ama hiç duymamış olanlar için anlatmak istersek, müzik tarihinin ilk sanal elektronik rock grubu diyebiliriz. Geçtiğimiz yıl bu ilginç gruptan üzücü bir haber aldık. D-Sides’dan sonra yeni bir stüdyo albümü yayımlamayacaklarını, sadece grubun yaratım sürecini anlatan “Bananaz” adlı bir belgesel film yaparak Gorillaz macerasına son noktayı koyacaklarını duyurdular.

EN BAŞARILI SANAL MÜZİK GRUBU

Guinness Rekorlar Kitabı’na göre “En Başarılı Sanal Müzik Grubu” ünvanını hala elinde bulunduran grubun, 2001 yılında çıkan ilk albümü “Gorillaz”, tüm dünyada 7 milyondan fazla satarak büyük ilgi gördü. Britpop’un ünlü grubu Blur’un vokalisti Damon Albarn ve Tank Girl adlı komedi kitabının yaratıcısı Jamie Hewlett’in birlikte kurdukları grup, alternatif rock, hip-hop, elektronika ve trip-hop türlerini karıştırarak kendilerine özgü bir sound oluşturdu. Grubun temelde iki yaratıcısı var, ama aslında Gorillaz projesinde 50’den fazla müzisyen ve prodüktörün görev aldığı biliniyor. Medyada yer alan haberlerde ise, grubun 2D, Noodle, Russel ve Murdoc adlı 4 üyesi olduğu belirtiliyor, fakat bunların hepsini de birer animasyon karakter olarak görüyoruz.

Gerçekten müzik dünyasının en yaratıcı projelerinden biriydi Gorillaz. 2001 yılında New York’taki konserlerini izleme olanağı bulmuştum. Yaklaşık iki saat boyunca sahneye indirilen elektronik perde üzerinde bu üç boyutlu animasyon karakterlerin verdiği konseri izlemiş ve sahne gerisindeki gerçek müzisyenleri görmemiştik. Konserin sonunda Damon Albarn, perde arkasından çıkıp selam verdiğinde herkes gibi ben de şaşkınlık içindeydim.

ÇİN’DEN NEW YORK’A, LONDRA’DAN İZLANDA’YA; İLGİNÇ BİR KARIŞIM

Gorillaz hakkındaki bu kısa bilgiden sonra gelelim D-Sides ile ilgili ayrıntılara…

İlk CD, grubun daha önce “Demon Days” adlı albümünden çıkan single’larda yer alan B-Side kayıtları ile şarkıların daha önce yayımlanmamış demo kayıtlarından oluşuyor. İkinci CD’de ise, yine bu albümdeki şarkıların DFA, Junior Sanchez ve Hot Chip gibi günümüz elektronik müzik dünyasının başarılı isimleri tarafından yapılan çeşitli remiksleri var. Grup, daha önce ilk albümleri “Gorillaz”ın ardından 2002 yılında aynı türde “ G-Sides” adlı bir toplama albüm yayımlamıştı; D-Sides’ı da yine bu türde bir çalışma olarak değerlendirmek gerekiyor.

Gorillaz’ın bu albümü, oldukça eklektik bir tarzda başlayıp sona eriyor. “Demon Days” gibi listeleri alt üst edecek bir albüm değil ama dikkat çekici çalışmalar da yok değil. Örneğin “People” adlı şarkı, Gorillaz’ın birkaç yıl önceki hit şarkısı “Dare”in bir tür funk versiyonu. Sitar sesleriyle bizi Uzakdoğu’ya doğru seyahate çıkaran “Hong Kong”, albümün en keyifli şarkılarından birisi. Bu şarkı, daha önce savaş kurbanı çocuklara yardım amacıyla kurulan War Child (Savaş Çocuğu) adlı uluslararası kuruluşa destek için yapılan ortak albümde yer almıştı.

Sugarcubes’dan Einar Örn ile birlikte kaydedilen “Stop the Dams” ise, İzlanda müziğinden esintiler taşıyor. Bunların dışında anılmaya değer bir diğer şarkı, daha önce internet üzerinden yayımlanan “We Are Happy Landfill”. Adına uygun olarak neşeli bir müziği olsa da, aslında şarkı, silahlardan, gözleri kör eden yalanlardan söz ediyor.

Albümdeki remiks CD’si ise, daha çok Gorillaz’ın sıkı hayranlarına ve elektronik müzikle ilgilenenlere yönelik. Bu gruplardan birisine dahilseniz, özellikle “Feel Good Inc.” adlı şarkının Stanton Warrior Remiksi’ni özellikle dinlemenizi öneririm. Gorillaz’ın New York’lu hip-hop grubu De La Soul ile işbirliği yaptığı bu şarkı, 2006 yılı Grammy ödüllerinde “En İyi Pop Vokal İşbirliği” dalında ödül kazanmıştı. Çin enstrümanlarıyla renklendirilen, Mandarin dilinde rap dinlemek ister misiniz? Evet diyorsanız, “Dirty Harry”nin Chinese New York Remiksi’ni kaçırmayın.

Keşke Gorillaz’dan bugünlerde bir açıklama daha gelse ve deseler ki, “Biz başka albüm yapmayacağız derken şaka yapmıştık. Yeni albüm için stüdyoya girdik bile!”. Grubun müziğini D-Sides albümü ile ilk kez dinleyenler, belki buna katılmayabilirler ama Gorillaz’ı 1998 yılından bu yana izleyenlerin benimle aynı görüşte olduklarını biliyorum. Kim bilir, belki de yakında ikinci sanal müzik grubumuz kurulur… Bu da tesellimiz.

Written by zülalk

20 Ocak 2008 at 10:19

Damon Albarn, DFA, Gorillaz, Hot Chip, Jamie Hewlett, Junior Sanchez kategorisinde yayınlandı

>The Good, The Bad & The Queen İstanbul’da!

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/4 Ağustos 2007

Bir festival hayal edin; hiç aynı sahnede görmediğiniz efsanevi isimleri bir araya getirsin. Örneğin, Britpop’un en ünlü temsilcilerinden Blur, 1990’ların alternatif rock gruplarından The Verve, punk rock grubu The Clash buluşsun. “Hadi canım, olmaz öyle şey!” dediğinizi biliyorum. Çünkü Joe Strummer öldü ve artık The Clash yok. Ama Blur’un vokalisti Damon Albarn, The Clash’ın bas gitaristi ve vokalisti Paul Simonon, The Verve ile Blur’un gitaristi Simon Tong bir araya gelir ve yanlarına Afrobeat akımının Nijeryalı temsilcisi Fela Kuti’nin Afrika 70 adlı grubunun davulcusu Tony Allen’ı da alırlarsa, buna ne dersiniz? Bu müthiş buluşma, 2006 yılında gerçekleşti ve ilk meyvesini bu yıl “The Good, The Bad and the Queen” adını taşıyan bir albümle verdi. İşte bu rüya gibi ekip, 11 Ağustos’ta Parkorman’da bir konser vermek için İstanbul’a geliyor!

Bu proje ilk duyulmaya başladığında Damon Albarn’ın Blur dışında yeni bir solo çalışmaya giriştiğini düşünürken, birden karşımızda bu muhteşem ekibi bulduk. Henüz belli bir adları da olmadığından albüm ismiyle anılıyorlar. Kurulduktan bu kadar kısa bir süre sonra ülkemize gelmeleri ise gerçekten bir şans.

BAŞARILI PROJELERİN ADAMI DAMON ALBARN

Damon Albarn henüz 39 yaşında, ama kariyeri genç yaşından umulanın çok ötesinde başarılarla dolu. Blur albümleriyle İngiltere’nin en iyi vokallerinden birisi olarak ün kazandı ama o noktada durmadı. Dünya müziğine karşı her zaman büyük ilgi gösterdi. 2002 yılında Afrikalı müzisyenlerle Mali Music projesini başlattı ve aynı adı taşıyan bir albüm yayınladı. Bu albümü, uluslararası alanda çalışmalarını yürüten İngiliz insan hakları ve yardım kuruluşu Oxfam’ı desteklemek amacıyla ziyaret ettiği Mali’de kaydetti. Aynı dönemde Tony Allen’la kayıtlar yapmak üzere Nijerya’ya gitti.

Albarn’ın müzikten duyduğu heyecan ve yaratıcılığı öylesine yüksek düzeyde ki, sonunda karton karakterlerden kurulu hip-hop grubu Gorillaz’ı kurmaya kadar gitti. Bu proje de çok başarılı oldu; çıkardıkları albümler tüm dünyada milyonlarca sattı. 2006 yılında beş dalda Grammy ödülüne aday gösterilip, En İyi Pop Vokal İşbirliği kategorisinde bu ödülü kazandı.

Fakat kendine özgü yumuşak vokali, savaşa ve ırk ayrımcılığına karşı muhalefetiyle herkesi etkilemeyi sürdüren Albarn’ın yenilik arayışı sona ermedi. Bu defa Gorillaz albümlerinin de prodüktörü olan Danger Mouse ile başlattığı proje, kısa bir süre sonra İstanbul’da da dinleme olanağı bulacağımız ekibi oluşturdu. Dört müthiş adam stüdyoya kapandı ve sonunda Londra’daki modern yaşam hakkında bir konsept albüm ortaya çıktı. Müzik çevrelerinde çok olumlu eleştiriler alan The Good, The Bad & The Queen, İngiltere’nin önde gelen müzik dergilerinden Mojo tarafından her yıl düzenlenen Mojo ödüllerinde Yılın En iyi Albümü Ödülü’ne layık görüldü.

BU KONSER NEDEN KAÇMAZ?

Albarn gibi grubun diğer üyelerinin her birisi de, çalışmalarıyla dünya çapında ün kazanan usta müzisyenler. Aynı zamanda besteci ve şarkı sözü yazarı olan Tony Allen, bugün birçok otorite tarafından dünyanın en iyi davulcularından birisi olarak değerlendiriliyor. Blur’un “Music Is My Radar” adlı çok bilinen bir şarkısı vardır; “Tony Allen got me dancing” diye tekrarlarla biter. Gerçektir bu; Tony Allen çalarsa ritim tutup dans etmemek pek mümkün değildir.

The Good, The Bad and the Queen ekibinin en genci 1972 doğumlu Simon Tong. Onu ilk olarak The Verve grubunda keyboard ve gitar çalarken tanıdık. Daha sonra Graham Coxon’un Blur’dan ayrılmasıyla bu grupta gitarist olarak izledik. Sonra da Gorillaz’ın “Demon Days” albümünde karşımıza çıktı. Öyle görünüyor ki, bundan sonra Damon Albarn ne yaparsa o da işin içinde olacak.

Ve Paul Simonon! Onu çok iyi tanıyoruz. The Clash’ın “London Calling” adlı albümünün kapağında bas gitarını yere çarpan yakışıklı genç adamı hatırladınız mı? İşte o Paul Simonon. Rock tarihinin unutulmaz imajlarından birisinde yer alarak ölümsüzleşti. Aynı zamanda en güzel The Clash şarkılarından birisi olan “The Guns of Brixton”ı yazan müzisyen de o. Kendisini sahnede canlı izlemek heyecan verici olacak.

11 Ağustos’ta Parkorman’a gitmek için herkesin farklı nedenleri olabilir. Kimisi PETA’nın yaşayan en seksi vejetaryan ünlüler listesinde yer alan Damon Albarn’ın güzel yüzünü görmek ve o çocuksu, masum sesini duymak istiyor. Kimisi özellikle Tony Allen’ın performansını görmek istiyor. Kimisi albümü beğendiği için gitmek istiyor. Ben hepsine hak veriyorum, ama duyduğuma göre konserlerde bis olarak The Guns of Brixton’ı çalıyorlarmış! Hiç kaçar mı bu konser?

Written by zülalk

04 Ağustos 2007 at 20:38