Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘David Bowie’ Category

Vitrindeki Albümler 69:

leave a comment »

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 29 Mayıs 2011

MOBY-Destroyed (Little Idiot)

Moby’nin 10. stüdyo albümü, kendi çektiği fotoğraflardan oluşan bir kitapla birlikte ortak bir konsept oluşturacak şekilde yayımlandı. Uzun yıllardır çalışmalarını yakından izlediğim bir müzisyen kendisi. Punk rock’la başlayıp ambient’a uzanan, rave partilerinde DJ’lik yaptığı günlerin ardından uluslararası ün kazandığı döneme varan sıradışı bir kariyeri var Moby’nin. Kimsenin bilmediği, röportaj yapmak için plak şirketinin gazeteci bulamadığı bir müzisyenken dünyaca tanınan, gazetecilerin röportaj için sırada beklediği bir yıldız haline geldi.

Bana göre bugüne kadar yaptığı en iyi albüm, punk rock ve ambient şarkıların alışılmadık birlikteliğinden oluşan 1996 tarihli “Animal Rights” olsa da, bu albüm ona başarı getirmedi. Kariyerinde büyük çıkışı, Amerikalı folklor araştırmacısı, müzikolog Alan Lomax’ın bir araya getirdiği eski kayıtları farklı türlerle bir arada sample olarak kullandığı 1999 tarihli “Play” ile yakaladı.

O dönemde Mute Records’ın kurucusu Daniel Miller’ın kendisine yardım olsun diye albüm anlaşması yaptığını, “Play”in ilgi göreceğini hiç düşünmediklerini söylüyor Moby. Nitekim ilk yayınlandığında pek dikkat de çekmedi. Ne zaman ki akıllıca bir pazarlama stratejisiyle albümdeki her parça uluslararası bir firmanın reklamında kullanılmak üzere lisanslandı, bütün dünya “Play”i duydu. Ondan sonrası önlenemez bir yükseliş oldu. Play, 10 milyondan fazla satarak Platin statüsüne ulaştı.

Ne var ki, müziğinin reklamlarda kullanılmasına izin verdiği için çok eleştirildi. Daha önce yaptığım röportajlarda Moby’e bu konuyu sordum. “Geçmişte müziğinizin reklamlarda kullanılmasına izin verdiğiniz için epey eleştirildiniz. Belki müziği duyurmak için etkili bir yol, ama sistemi kullandığınız sürece o da sizi kullanıyor…” dediğimde şu yanıtı verdi: “Doğrusunu söylemek gerekirse, içimde yaşattığım o eski punk rockçı, büyük ticari kuruluşlara para vermektense her zaman onlardan para almanın daha akıllıca olduğunu düşündü…

Play’in başarısından sonra New York’un yeraltı kulüplerinde DJ’likten bir anda “celebrity” konumuna gelmişti Moby. Röportajlarında hep bu dönemin hedonistik tarafından söz ediyor. Sürekli dünyayı turladığı, içki ve uyuşturucuya boğulduğu o yıllarda sırasıyla “18”, “Hotel”, “Last Night”, “Wait For Me” adlı albümleri yayımladı.

“Play”in ardından gelen “18”, piyano ve yaylıların öne çıktığı ambient sounduyla en iyi satan albümlerinden birisiydi. Fazlasıyla pop’a kaçan, ticari gayenin baskın olduğu “Hotel” bu zincirin en zayıf halkası oldu.

70’lerin disko soundundan etkilenen “Last Night”, Moby’nin yeniden dans pistlerine dönüşü olarak kutlandı.

Arkasından gelen “Wait For Me”de dingin vokal kullanımıyla daha olgunlaşmış bir soundla karşılaştık. Aynı zamanda bu albüm, Moby’nin uzun zaman sonra Mute Records’dan değil, kendi plak şirketi Litte Idiot’tan albüm yayınladığı ilk çalışması oldu. Yine de bütün bu albümlerin hiçbirisi olağanüstü büyük bir başarı gösteren “Play”in gölgesinden kurtulamadı. (Burada belirtmek isterim ki, kanımca Play, 1990’lı yılların en iyi albümlerinden biriydi. Ancak şu da var ki, albümün 2000’de bir box set içinde çıkan “Play B-Sides” kayıtları beni ondan daha çok etkiledi.)

Aradan 2 yıl geçmeden bu kez yine Little Idiot etiketiyle “Destroyed” çıktı. Moby’nin albümü tanımlamak için kullandığı slogan benzeri bir ifade var: “Gece 2’den sonra boşalan şehirler için müzik” diyor. Çünkü albümdeki şarkıları turnede olduğu sırada otel odalarında yazmış. Gece yarısından sonra derin bir sessizliğe gömülen, tanımadığı bir şehirde uykusuzluğa yakalanmış bir müzisyen ne yapar? Farklı tercihler olabilir belki ama Moby oturmuş odasında şarkı bestelemiş. Little Idiot’tan çıkan bu ikinci çalışma da, “Wait For Me” çizgisinde, Moby’nin ticari kaygılardan uzaklaşıp tamamen kendi iç dünyasına döndüğü, duygusal bir deneyimi yansıtıyor.

Bir kenttten diğerine yapılan yolculuklar sırasında havaalanları ve otel odalarında geçen bu zaman diliminin getirdiği yalnızlık duygusu hakim albüme. Nitekim kapak fotoğrafı da New York La Guardia Havaalanı’nda çekilmiş. Elektronik panoda sadece “Destroyed” yazısının göründüğü beyaz koridor tam bir soyutlanma görüntüsü sunuyor. Fotoğraf kitabının da aynı şarkılardaki gibi insanlara değil mekanlara odaklanmış olması müzikle aynı ruhu yansıtıyor. Tek istisnası, konserler sırasında Moby’nin çektiği dinleyici kitlesinin fotoğrafları. Hepsi aynı yöne doğru bakan, kendinden geçmişcesine dans eden insan topluluğu, herhalde turların en güzel yanı olsa gerek.

Albümün soundu açısından şunu belirtmek gerekir. Moby, ustası olduğu bağımlılık yaratan hüzünlü ambient soundu yeniden yakalamış. Deneysel atmosferik müzikten hoşlananlar hayal kırıklığına uğramayacak. 70 ve 80’lerin elektronik müziği, ambient ve klasik müzik etkisindeki enstrümantal parçalar albümde çoğunlukta. Albümün bir önceki “Wait For Me”den farkı, oradaki akustik yapının burada daha çok elektronik lehine değişmesi. Drum machine, vocoder loop ağırlıklı olarak kullanılmış. Moby’nin diğer ambient çalışmalarında olduğu gibi yine yaylılar baskın. (Bu arada Moby, dünyanın en büyük drum machine koleksiyonuna sahip olduğu iddiasında.)

Büyük bir kısmı enstrümantal parçalardan oluşan “Destroyed”da Moby, sadece new wave esintili “Blue Moon”, Bowie-Eno etkisini yansıtan “The Day” ve enerjik sounduyla diğerlerinden ayrılan “After” adlı şarkıların vokallerinde yer alıyor. Diğer şarkılarda Emily Zuzik, Inyang Bassey, Joy Malcolm ve Anna Maria Friman vokalleri üstlenmiş.

15 parçanın yer aldığı albümde beş parça 5 dakikadan daha uzun. Elektro gitar, piyano ve synth ağırlıklı melodinin sürüklediği “Lacrimae”, 8.05’lik süresiyle en uzunu. Çok açık ki, radyolarda çalınsın ya da herkese hitap etsin, çok satsın diye artistik tercihlerinden ödün vermemiş Moby.

“Rockets”, ilk dinleyişte beni en çok çeken parçalardan birisi. Afrikalı Amerikalı Inyang Bassey’in sesinin parçaya kattığı duygu ve melodinin kırılgan melankolizmiydi herhalde bu etkilenmenin nedeni.

Bir de “Stella Maris”ten söz etmek isterim. Moby, bu parçada 12. yüzyıl kilise müziğini yorumlayan Norveç’in Grammy adayı üçlüsü “Trio Mediaeval” grubunun albümünden etkilenmiş. Yaylılar için yeni bir düzenleme yapmış ve albümde vokalde yer alan Norveçli Anna Maria Friman’la şarkıyı yeniden kaydetmiş. Ortaya çıkan yeni kayıt, Ortaçağ döneminin insanı nefessiz bırakacak güzellikteki örneklerini andırıyor. Hiç eskimeyecek, hep masum kalacak bir saflığı anlatıyor sanki…

Görüldüğü gibi “Destroyed”da birbirinden farklı sesleri ve yapıları barındıran şarkılar var. Kimisi bu durumu albümün bir bütünlükten yoksun olduğu şeklinde yorumlayabilir. Hatta ilk dinleyişte albüme ısınamayanlar olabilir.

Bense albümü dinledikten sonra kendimi şu soruyu sorar buldum: Destroyed”, Moby’nin turdaki uykusuzluk ve yalnızlaşma deneyimlerinin ürünüyse, dürüst davranıp, güzel müzik dinlemekten başka hiçbir şeyi umursamayan bir müzik sevdalısı olmanın yarattığı acımasız zevki hissettiğimi itiraf etmeli miyim? Bencilce gelebilir ama yanıtım “Evet”. “Destroyed”, uykusuzluk ve yalnızlaşmaya karşı şükran duymama neden olan albümlerden birisi…

Reklamlar

Written by zülalk

29 Mayıs 2011 at 12:47

Brian Eno, David Bowie, Moby kategorisinde yayınlandı

>Musicincolors için seçtiğim şarkılar ve renkler

with 2 comments

>İnternet üzerindeki yaratıcı projeler arasında beğeniyle izlediğim Musicincolors için bu haftaki playlist’i ben belirledim. Dört şarkı seçmem ve bunları renklerle ilişkilendirmem istendi.

Peki neden bu şarkıları seçtim ve neden o renklerle ilişkilendirdim? Merak edenler için açıklamak istedim.

Öncelikle seçeceğim dört şarkının da enstrümantal olmasına karar verdim. Böylece alternatifler sınırlanacağı için, seçme işlemi çok daha kolaylaşmış olacaktı. Gerçi şarkıların beğendiğim sözlerini de bildirip renk belirlemem istenmişti. Ama bu parçaların soundları o kadar güçlü ki, söze gerek yok; renkleri çok açık. Onları da ayrıca tanımlayacağım.

1-İlk seçtiğim parça David Bowie’den “Subterraneans” oldu. Çünkü ben büyük bir Bowie hayranıyım. Çok sevdiğim, benim için ayrı bir yeri olan, özel bir müzisyen. Hep söylerim; bana göre Bowie’nin olmadığı bir liste eksiktir. O nedenle şarkı seçmem istenince aklıma her zaman ilk onun şarkıları gelir. Yine öyle oldu.

Yüzlerce Bowie şarkısı arasından “Subterraneans”da karar kılmamsa, parçanın büyük oranda enstrümantal olmasından kaynaklandı. “Büyük bir oranda” diyorum; çünkü şarkının ortalarında bir yerde Bowie sadece bir kez “Share bride failing star/ Care-line Care-line Care-line Care-line driving me Shirley, Shirley, Shirley own/ Share bride failing star” şeklinde anlamı pek açık olmayan sözler söyler. Toplam 5 dakika 39 saniye süren parçanın geri kalan kısmında vokal yoktur.

Berlin üçlemesini oluşturan albümlerin ilki “Low”un kapanış parçası “Subterraneans”, kanımca, Bowie’nin değeri yeterince bilinmemiş ama en güzel çalışmalarından biridir. “Low”un genel karakterine uygun olarak, karanlık ve deneysel bir soundu vardır. Bence “dark beauty” tanımlaması bir şarkı ile anlatılacak olsa, bu şarkı kullanılabilirdi.

Parçanın 1975’te Los Angeles’ta yapılan orijinal kaydında David Bowie elektro piyano, gitar ve saksofon çalıyor. Evet, sadece Bowie’nin free-jazz saksofon solosunu duymak için bile bu şarkı dinlenmeli. Analog synthesizer ve piyanoda bir başka müzisyen kahramanım Brian Eno var. Carlos Alamar gitarda, George Murray ise basta eşlik ediyor. Böyle usta bir kadrodan böyle büyüleyici müzik çıkar işte!

2-İkinci parça, hayatımın soundtrack albümünü yapacak olsam, içinde mutlaka şarkıları yer alacak bir gruptan geldi. The Durutti Column! Ne yazık ki ülkemizde çoğu müziksever, ana akım medyanın, radyoların görmezden geldiği bu müthiş grubun varlığını bile bilmeden yaşıyor…

Madem Musicincolors aracılığıyla böyle bir fırsat çıktı, ben de bunu iyi değerlendirip sizlere grubun son albümünden “Anthony” adlı parçayı dinletmek istedim.

2007’de ölen gazeteci ve radyo programcısı Anthony (Tony) Wilson, çok önemli bir müzik adamıydı. Aslında çoğunuz onu tanıyorsunuz; “24 Hour Party People” filminde Steve Coogan’ın canlandırdığı, Factory Records’ın ve Haçienda kulübünün efsanevi kurucusuydu o. İlk plak anlaşmasını The Durutti Column’le imzalamış, Happy Mondays, Joy Division gibi unutulmaz grupları müzik dünyasına kazandırmıştı.

İlk evladım dediği The Durutti Column, bu yıl çıkan albümünü Tony Wilson için kaydetti. Vini Reilly, Wilson’ın hayatı boyunca kendisine öğütlediğini yapmış ve bu albümde hiç vokal söylemeyip sadece gitar çalmış. Ama ne çalmak!

Bu muhteşem albümden “Anthony” adlı şarkıyı dinleyin ve hiç söz olmasa da enstrümanların dilinden Vini Reilly’nin hüznünü nasıl etkileyici şekilde aktardığını duyumsayın…

3-Autechre’nın 2010 tarihli “Oversteps” adlı albümü, çıktığı andan beri her gün hayatımda. İngiliz elektronik müzik ikilisi, 21. yüzyılda müziğin geldiği noktayı daha da ileri götüren deneysel çalışmalarıyla takdiri hakediyor. Saygıyla şapka çıkarıyor, sizleri “see on see” eşliğinde hayallerinizle baş başa bırakıyorum.

4-Ve son parçamız müzik dehası Brian Eno’dan geliyor.

Bu ay Warp Records’dan çıkan “Small Craft on a Milk Sea” adlı çalışmasını bütün müzikseverlere ve tabii öncelikle elektronik müzik dinleyicilerine öneriyorum. Ne yapın edin; ısmarlayın, yurtdışından getirtin ama edinin bu albümü. Değişen ruh halleri bir albümde ancak bu kadar güzel aktarılabilir. Eno’nun Jon Hopkins ve Leo Abraham’la kaydettiği bu çalışma, hala genç kuşakların ne kadar ilerisinde olduğunun tartışmasız bir kanıtı. Düşündüm ki, Musicincolors “Dust Shuffle”sız kalmamalı!

Şarkıların renklerine gelince…

1-“Subterraneans” koyu gri olsun derim. Aralık ayında Berlin’de kaydedilen bu karanlık sound, başka bir renk olmaz. Siyah da olabilirdi ama Bowie’nin saksofonu o siyahı bir parça açıyor kanımca. Sanki az da olsa bir umut ışığı var o anlarda…

2-”Anthony” “blue hour” renginde olabilir. Fransızca deyim “l’heure bleue“dan gelir “blue hour” kavramı. Günde iki kere, sabah ve akşam saatlerinde ne tam gündüz ne de tam geceyken, alacakaranlıktaki geçiş sırasında gökyüzünde görülen o müthiş maviyi tanımlar.

Ben bu şarkıda, Tony Wilson’ın ardından gökyüzüne bakıp ona “Merhaba” diyen Vini Reilly’yi düşünüyorum hep. İçinde derin bir acı duysa da, onunla uzun yıllar paylaştığı dostluğu anımsayıp piyanonun tuşlarında kendini teselli ediyor sanki… Ya da ben öyle hayal ediyorum.

3-Melankolik hava ağır basıyor “see on see”de. Geçmişe veda etmekle geleceğe adım atmak arasındaki kararsızlığın izleri var melodide. Kırmızı ile maviyi karıştırırsanız hangi renk çıkarsa odur bu şarkının rengi… “Mor çıkar” diyorsunuz; ama burada geçiş naif bir romantizm içerdiğinden koyu değil açık tonda bir eflatun olabilir ancak.

4- “Dust Shuffle”, bütün dinamizmi ve hafif ajite edilmiş sounduyla sarıdır. Ama kanarya sarısı değil, çöl sarısıdır…

Bu parçaları dinlerken, renkler ve melodilerle süslü harika dakikalar geçirmenizi dilerim. Hayalsu’ya bu güzel siteyi kurduğu için teşekkürler!

Seçtiğim parçaları dinlemek için : http://www.musicincolors.com/

* Bu yazı, aynı zamanda Indie Istanbul adlı blogun takipçileri tarafından belirlenen En İyi 10 Türkçe Müzik Blogu arasında yer alan Musicalife için yazılmış ve ilk olarak orada yayınlanmıştır.

_

Written by zülalk

23 Kasım 2010 at 12:23

>U2 Dünyayı Dolaşmaya Torino’dan Devam Ediyor

with 5 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 8 Ağustos 2010

TORİNO-Dünyanın en çok kazanan rock grubu U2, 360° turnesinin üçüncü ayağını İtalya’nın Torino kentinde Stadio Olimpico’da verdiği muhteşem bir konserle başlattı. Bono’nun rahatsızlığı nedeniyle turneye dokuz ay ara verildiği için, bu, aynı zamanda grubun 2010’daki ilk performansıydı.

İstanbul konserinin organizatörü Pozitif’in davetiyle, bir grup Türk gazeteciyle birlikte grubu canlı dinlemek üzere Torino’ya geldik.

U2, bu turnede stadyum konserlerinde kullandığı 4 bacaklı özel tasarımla büyük ilgi çekti. Bu tasarımı örümceğe benzetenler de oldu ama bence en iyi tanımı Bono yaptı: Ancak Gaudi tarafından tasarlanabilecek bir uzay istasyonunu andırıyor bu dev yapı.

Konserden önce basının sorularını yanıtlayan tasarımcı Willie Williams, amaçlarının U2 şovlarını dairesel bir yapıda mekanın her yerinden izlenebilecek şekilde sunmak olduğunu söyledi.

Sahneyi yakından görünce, Williams’ın neden U2 konserlerini futbol maçına benzettiğini anladım. Daha fazla izleyiciye ulaşıp daha yoğun bir etki yaratmak için yapılmış bu tasarım.

54 tonluk hareketli, kocaman bir silindirik ekrana grup üyelerinin canlı görüntülerini yansıtmak, gerçekten çok akıllıca. Hem devasa bir alanda binlerce kişiye aynı anda sesleniyorsunuz, hem de o mekandaki herkes sizi ufak bir salonda izlemişcesine etkileniyor.

Dönüştürülebilir LED ekran, hareketli köprüler, üzerine verilen ışığın rengini alan özel bir kumaşla kaplı ayaklar … Hepsinin müthiş etkileyici olduğu kuşku götürmez.

Ayrıca, U2’nun konserlerde başlattığı dev video ekranları geleneğinin artık günümüzde hemen her konserde yer aldığını düşünürsek, yeniliklerin öncüsü bir grubun yüksek teknolojiyi performanslarına taşıması da doğal.

Ancak tam da bu noktada iki yönlü bir tartışma başlıyor. Birincisi, müzikten daha çok sahneye odaklanılıyor; ikincisi de, bu tür görkemli tasarımların aşırı dozda karbon salımına neden olduğu bir gerçek…

BOWİE’Lİ AÇILIŞ

U2 elemanları sahneye David Bowie’nin “Space Oddity” adlı şarkısıyla çıkarak olağanüstü bir başlangıç yaptı.

Ardından sert gitar riffleriyle dikkat çeken yeni enstrümantal giriş parçası “The Return of the Stingray Guitar”, “Beautiful Day” ve “Magnificient” ile konserin ilk 15 dakikası çok dinamikti.

Get on Your Boots” ve “Mysterious Ways”den sonra Bono, ailem dediği grup üyelerini tanıtıp The Edge’in yaşgününü kutladı.

Aslında konser günü dünyada ilk atom bombasının atılışının 65. yıldönümüydü ama şaşırtıcı bir şekilde Bono’dan bu konuda bir yorum gelmedi…

North Star” ve “Glastonbury” adlı iki yeni şarkı seslendirdi grup. Belki de ilk kez dinledikleri için, izleyiciler, pek coşkulu karşılamadı bu şarkıları.

O coşkuyu yakalayanlarsa, “I Still Haven’t Found What I’m Looking For”, “Miss Sarajevo”, “With or Without You”, “Where the Streets Have No Name” ve “One” gibi eski şarkılar oldu.

The Guardian’da çıkan bir habere göre, bu turnede ortaya çıkan karbon miktarı, Mars’a gidiş ve dönüşü kapsayan bir seyahatte salınacak karbona eşitti. Stadyumdaki sponsor çadırının üzerinde ise “Blackberry Loves U2” yazıyordu…

Bütün bunları, Bono’nun sistemin simge isimleriyle yakınlaşan tavırlarını ben de eleştiriyorum.

Ama “Her şey bir yana, nasıl bir konserdi?” derseniz, yanıtım şu: Yaratıcılık sınırlarını çok üst bir düzeye çeken, teknik açıdan kusursuz, müthiş bir konserdi. Hayranı olun ya da olmayın; olanağınız varsa İstanbul’daki konseri kaçırmayın. Bu, müzikle teknoloji buluşmasının geldiği son noktadır. Sinemada “Avatar” neyse, canlı müzik performansında U2 360° turnesi de odur.

KONSERDEN İLGİNÇ NOTLAR:

* Biletleri 50, 90 ve 125 Euro’dan satılan Torino konserinde, 45 bin kişilik Stadio Olimpico’da fanatik U2 hayranları için güzel bir uygulama vardı. Sahne önünde 2500 kişilik bir alan sahne içi bilet alanlar arasından ilk gelenlere ayrılmış. Böylece konserlerde çok eleştirilen VIP uygulamasının doğurduğu rahatsızlık da aşılmış. Torino’da stadyumun önünde günler öncesinde çadır kurup bekleyen çok sayıda U2 hayranı gördük. Bono, konserden bir gece önce grubun bu sadık hayranlarına 80 kutu pizzayı bizzat dağıtarak güzel bir jest yaptı.

* Konserde ön grup olarak İngiliz rock grubu Kasabian sahneye çıktı.

* U2, en politik şarkısı “Sunday Bloody Sunday”e bu turnede yeni bir anlam yüklemiş. Bu defa bu şarkı aracılığıyla, İranlı protestoscuların mücadelesinden görüntüler ve sanatçı Sussan Deyhim’in Farsça bir şiiri eşliğinde, protestolar sırasında yaşamını yitiren Nida anıldı.

* Grubun Burma’daki özgürlük hareketine destek vermek için yaptığı “Walk On” adlı şarkıda ise, Burmalı muhalefet lideri Aung San Suu Kyi’nin görüntleri yansıdı ekrana.

* “One”dan önce Güney Afrikalı din adamı Desmond Tutu’nun ırk ayrımcılığına karşı yaptığı bir konuşmadan bölümler gösterildi, Bono’nun gitar çaldığı tek şarkı da buydu.

* Konserin en ilginç sürprizlerinden birisi, grubun “Amazing Grace”i çalması oldu.

*Moment of Surrender”dan önce Bono, daha iyi bir gelecek kurma adına gösterdiği çabalar için Bill Gates’e teşekkürlerini sundu.

* 2 saat 15 dakika süren konserde 25 şarkı çalındı.

* Bono, turnenin bir bölümünü ertelemesine neden olan bel rahatsızlığını aşmış gözüküyor. O kadar ki, bir ara sahneye yukardan sarkıtılan mikrofonun direğine tutunup havaya bile uçtu.

* U2’nun 1978’den bu yana menajerliğini yapan Paul McGuinness, konserden önce basın mensuplarıyla yaptığı söyleşide yeni albüm müjdesini verdi. Muhtemel prodüktörler arasında Brian Eno dahil birkaç ismin düşünüldüğünü öğrendik. Ünlü menajer, U2’nun 360° turnesi kapsamında bir yılda toplam 110 şov ve her konserde ortalama 60 bin izleyiciyle şu ana kadar yapılmış en büyük rock turnesine imza atacağını söyledi. McGuinness’in verdiği bilgiye göre, grup gelecek yıl Zoo TV turnesinin 20. yılında özel bir kutlama yapmayı da planlıyor.

* Sahne tasarımcısı Willie Williams’ın basına verdiği bilgiye göre, 180 ton taşıyabilen sahnede kullanılan çelik yapı 27.5 metre boyunda ve merkez sütunla 46 metreye ulaşıyor. Çelik yapının kurulması 4 gün; ekran, sahne ve prodüksiyon malzemelerinin kurulması 12 saat sürüyor. Williams, tasarım fikri için, Los Angeles Havaalanı’ndaki Theme Building’de 4 ayak üzerinde duran restorandan esinlenmiş ve bu yapıyı bir futbol sahasında hayal etmiş.

_

Written by zülalk

08 Ağustos 2010 at 16:09

Bono, David Bowie, The Edge, U2 kategorisinde yayınlandı

>Vitrindeki Abümler 27:

with 2 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 18 Temmuz 2010

FUTURE ISLANDS-In Evening Air (Thrill Jockey)

Post-punk ve new wave hayranı mısınız?

New Order’dan Peter Hook’u hatırlatan hipnotize edici bas soundunu seviyor musunuz?

Klavye ve synthleri öne çıkaran new wave ‘den hoşlanıyor musunuz?

Aşk acısını dans sounduyla bütünleştiren şarkılar ilginizi çekiyor mu?

Bu tür şarkıları olağanüstü bir vokaliste sahip bir gruptan dinlemek ister misiniz?

“Evet” diyorsanız, iyi bir önerim var. Hemen Baltimorelu Future Islands’ın yeni albümünü edinin.

Belki ilk dinlediğinizde “Buna benzer şeyler 25 yıl önce yapılmadı mı?” diyebilirsiniz.

Ama zaten günümüzün birçok akımı da o dönemden esinlenmiyor mu?

Önemli olan esin kaynaklarını başarıyla kullanıp yeniden dönüştürmek. Bana göre Future Islands bunu en iyi şekilde yapmış. Onlar müziklerini daha çok post-wave olarak tanımlıyorsa da, açık ki post-punk döneminden hissedilir şekilde etkilenmişler.

Diğer bir önemli bir esin kaynağı da David Bowie. “In Evening Air” adlı parçada bu oldukça belirgin.

Albümü adeta iki kısma ayıran bu kısa enstrümantal parça, bana Bowie’nin “Sunday” adlı şarkısının girişini çok anımsattı. Bir de tabii “Tin Man” isimli şarkı, doğrudan Bowie’ye bir atıf olsa gerek.

Bütün bunları kağıt üzerinde okumak, grup hakkında bir fikir vermiş olabilir. Ancak vokalist Samuel T. Herring’in sesinin etkileyiciliğini yazıyla anlatmaya olanak yok.

Ayrılık acısının verdiği öfkeyi sesine kusursuz yansıtabilen ender vokallerden birisi Herring. Benim gibi çarpıcı vokallerin peşine düşenlerdenseniz, grubun “An Apology” adlı şarkısını dinleyince bana hak vereceksiniz.

http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=10079008&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1

/AN APOLOGY/ from 521studies on Vimeo.

Written by zülalk

18 Temmuz 2010 at 20:42

>Daha rock’n roll bir Groove Armada

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 17 Haziran 2010

Dans müziğinin başarılı gruplarından Groove Armada, 19 Haziran’da Efes Pilsen One Love Festival’ın ana grubu. İngiliz ikili, 20007’de Radar Live’da unutulmaz bir konser vermişti. Bu kez yeni albümleri “Black Light”ın turnesi kapsamında geliyorlar.

“Black Light”, benim en çok beğendiğim Groove Armada albümü oldu. Gruptan Andy Cato’yu telefonla Paris’te yakalayıp hoş bir sohbet yaptığımda, albümün ana esin kaynaklarından birisinin David Bowie’nin Berlin dönemi, hele de “Low” albümü olduğunu öğrenince bunun nedenini daha iyi anladım. Çünkü bir Bowie hayranı olarak “Low” benim için çok ayrı bir değere sahip.

“Black Light, bugüne kadar yaptığımız en iyi albüm” diyorsunuz. Bence de öyle ama nedenini sizden duymak isterim.

Eski albümlerimizden çok daha fazla rock’n roll, daha şarkı bazlı bir albüm. Sahnede bu şarkıların yarattığı atmosferden gerçekten çok memnunuz. Elektronika ile rock’n roll’un birleşimini çok güzel yansıtıyor. Canlı çaldığımızda albümün ruhunu sahneye tam olarak taşımayı isteriz. Yeni şarkıları bu konuda hiçbir endişe duymadan çalabiliyoruz.

Vokalist olarak dört müzisyenle çalıştığınız bu albüm, farklı tarzları da buluşturuyor. Bu tercihlerin nedeni neydi?

Aslında farklı tarzları buluşturmakla birlikte, bu albümde eskilere göre daha bütünlüklü bir sound var. Sahnede de albümü kaydettiğimiz insanlarla beraber çalıyoruz. Bu da daha belirgin bir grup soundu yarattı. Vokalistler konusunda ise, geçmişte kaybettiğimiz şeyi bu albümde yeniden yakalamak istedik. Yeni yetenek arayışına girdik ve sonunda SaintSaviour yeni vokalistimiz oldu. Konserlerde bize eşlik ediyor ve muhteşem bir performans çıkarıyor.

Albümü yaparken başlıca esin kaynaklarınızdan birisinin David Bowie olduğunu biliyorum. Peki hangi Bowie diye sorarsam?

Özel olarak Berlin dönemi. Olağanüstü güzellikteki “Low” ve “Heroes” albümleri.

House müzikten koptunuz mu?

Canlı performanslarımız bir süredir o akımdan farklı bir şekilde seyrediyor. DJ setlerimizde çaldığımız house müzik ile albüm turnesindeki performanslarımız iki ayrı şey. Ama istersek o tür müziğe yoğunlaşacağımız ayrı bir albüm de yapabiliriz. Ama şu anda ikisi ayrılmış durumda.

Müziğinizdeki farklı yönelişlerin hayranlarınızın bazılarını uzaklaştırmasından çekindiğiniz oldu mu?

Her şeyin hep aynı şekilde devam etmenizi isteyenler her zaman vardır. Bunlar hayal kırıklığına uğramış olabilir. Ama albüm çıktığından bu yana gelen tepkilere göre, çoğunluk bunun yaptığımız en iyi müzik olduğu konusunda hemfikir.

Berlin döneminden etkilendiğinize göre, 1970’lerin sonu ve 80’lerin başına doğru bir yolculuk yapmışsınız. Eski dönem müziklerinin yeniden popülerleşmesini nasıl karşılıyorsunuz?

Bu çok normal. Eski fikirler yıllar sonra yeniden yorumlanabilir. Son dönemde 90’ların müziğinin yeniden canlanması, DJ’ler açısından da çok eğlenceli. Ben de 90’larda DJ’lik yapıyordum. Şimdi de o günlerden kalma plaklar arasından birisini çekip rahatlıkla çalabilirim. Bu geriye dönüşlerin bizi ilgilendiren bir diğer yönüyse, müziğimizde yarattığı bileşim. Bu albümde de, Gary Numan, Roxy Music gibi 70’lerin sonu, 80’lerin hemen başında müziği etkileyen isimlerin yansıması var.

Benim albümdeki favorim Bryan Ferry’nin söylediği “Shameless”. Nasıl gerçekleşti bu işbirliği?

Avustralya’da bir plajda çalıyorduk. O sırada konser fotoğraflarını çeken bir fotoğrafçıyla tanıştık. Bize Bryan Ferry’nin arkadaşı olduğunu söyledi. Daha sonra bir yemekte Bryan Ferry’le tanıştırdı. Ama ancak dört kez birlikte akşam yemeği yedikten sonra, işbirliği yapabileceğimize dair bir işaret geldi Ferry’den. İlk kez böyle bir çalışma yapacağını söyledi. Bu bizim için büyük bir onur. Böyle bir efsane ile çalışmak müthiş bir şey.

Gruptaki ortağınız Tom, bir keresinde, müzikte pop tavrını sürdürüp hem de kendinizi zorlamayı hedeflediğinizi söylemişti. Bu albümde ikisini de başardığınızı düşünüyor musunuz?

Geçmişte birçok defa Tom’la işimizi nasıl yapacağımız ve insanların yaptıklarımız hakkında ne düşüneceği üzerine çok kafa yorup tartıştık. Ama bu ikisi arasındaki ilişki ne kadar zor olursa olsun, sonunda bir çıkış yolu bulduk. Her zaman belli bir tarzı seçip onu farklı yaştan farklı insanların hoşlanabileceği bir hale getirmeye çalıştık. Kendimizi bu şekilde yeniledik. Ben bu yönümüzle hep gurur duydum. Bu albüm için de zor bir yıl geçirdik, ama geldiğimiz noktadan mutluyum.

Artık büyük bir plak şirketine bağlı değilsiniz. Bunun albüme yansıması nasıl oldu?

Bu kesinlikle her şeyi değiştiriyor. Bir kere single çıkarma fikrine takıntılı olmaktan kurtuluyorsunuz. Bu albümün tek bir parçaymış gibi bütünlüklü bir sounda sahip olma nedeni de bu. Çünkü baştan o şekilde yazdık, kendimizi baskı altında hissetmedik. Yaptığımız her şeyi daha hızlı yaptık, çalışma düzenimizi istediğimiz gibi değiştirdik. Yeniden bu tempoya dönmek çok güzel.

Müzik sektörünün son yıllarda geçirdiği radikal değişimlerden sonra, sizce artık neyin popüler olacağına dinleyiciler karar verebilecek güce sahip mi?

Şu anda internet üzerinde müziği yaymak için çok büyük olanaklar var. Dünyanın her yerinden binlerce şarkıya aynı anda ulaşılabiliyor. Ama şu da var ki, büyük radyo istasyonları daha fazla önem kazanıyor. Çünkü insanlar, bu kadar büyük bir müzik akışı karşısında eleme yapılmasına ihtiyaç duyuyor. Fakat ne yazık ki, birçok ticari kurum hiçbir müzik değeri olmayan şarkıları öne çıkarıyor. Bugün gelinen noktada, ticari radyoları dinleyen insanların sonuçta daha iyi olanı seçeceklerine dair biraz daha fazla inanç duymamız gerekiyor.

Son yıllarda İngiltere’den çok sayıda başarılı indie dance-rock grupları çıkıyor. Bu trend hakkında ne düşünüyorsunuz?

90’larda gitarı olan birinin asla bir DJ miksine elini sürmediği bir dönem vardı. Artık durum farklı. Bazı müzisyenler buna karşı isyan bayrağını çekip dans kulüplerinde ikisini bir araya getirebildi. Biz, çok uzun süre canlı performanslarda house müzik çalmış bir grup olarak, elbette bu tarzın yayılmasından çok memnunuz.

Groove Armada, kendisinden sonra gelenler için esin kaynağı olmuş bir grup. Benim merak ettiğim, siz esinlenmek için yeni gruplarla ilgileniyor musunuz?

Sürekli ilgileniyoruz. 2002’den bu yana Lovebox festivalini düzenlediğimiz için zaten yeni grupları takip ediyoruz. Bu albüme başlamadan önce de Friendly Fires’ı birkaç kez canlı dinledik ve çok beğendik. O dönemde canlı olarak çok fazla kimseyi görmedik ama MGMT’nin ilk albümü gerçekten muhteşemdi.

İstanbul’daki performansınız nasıl olacak? Bu turnede daha yalın bir tarzınız olduğunu duydum.

Evet, öyle denebilir. Yine lazer şovumuz var. Ama elektronik öğelerle canlı vokalin, SaintSaviour’un ön planda olduğu daha farklı bir performans. Eminim seveceksiniz.

Tom’la 90’ların ortalarından beri birlikte çalışıyorsunuz. Bunca yıldır bir tek aynı insanla bu kadar yakın çalışıp hala devam edebilmenin sırrı ne?

Bilmiyorum, herhalde oldukça şanslıyız. Özellikle 10 yılı aşkın bir süredir bu kadar yakın çalıştığımızı düşünecek olursak… 7 yıl önce bir tartışmamız oldu; herkes gibi ciddi şekilde kavga ettik. Ama sonuçta ikimiz de Groove Armada’ya kendimizi bütünüyle vermiş durumdayız. Aradaki ilişkiye sen ya da ben olarak değil, grup kimliğiyle yaklaşıyoruz.

Son olarak, bütün dünyada çok sayıda kişinin ve eleştirmenin beğenisini kazanan bu albüm sizin için neden özel?

Çok sayıda insanın beğenmesi önemli elbette. Bana göre özel bir albüm; çünkü, en çok yapmak istediğim müzikleri bir CD’de toplamak isteseydim, o ancak bu albüm olurdu.

Written by zülalk

17 Haziran 2010 at 07:58

>Vitrindeki Abümler 17:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 2 Mayıs 2010

DAVID BOWIE- A Reality Tour (Sony Music)

David Bowie yeni bir stüdyo albümü çıkarmayalı uzun zaman oldu. 2003 tarihli “Reality”, efsane müzisyenin yaptığı son stüdyo çalışmasıydı. O zamandan beri birtakım sağlık sorunlarıyla uğraşıyor Bowie…

Sevenleri de yeni bir albüm için umutla beklerken, eskilerini dinleyerek özlem gideriyor. Bunlardan en sonuncusu raflara yeni kondu. 2004’te Bowie’nin albüm turnesi kapsamında verdiği Dublin konseri, “A Reality Tour” adıyla DVD olarak yayımlanmıştı. Şimdi bu kayıt, 2 CD’lik bir albüm olarak piyasaya çıktı.

DVD’ye zaten sahip olanlar için bu albümü çekici kılacak bir özellik var mı derseniz; daha önce DVD’de yer almayan üç şarkı olduğunu belirtebilirim. Bowie’nin konserde seslendirdiği “China Girl”, “Breaking Glass” ve “Fall Dog Bombs the Moon” adlı şarkılar da albüme katılmış. Böylece kayıtlar yeniden elden geçirilerek, 33 şarkılık bir Bowie ziyafeti yaratılmış.

Reality turnesi, David Bowie’nin uzun bir aradan sonra çıktığı son turneydi. O yıl dünyada en çok ilgi gören turne olan “Reality Tour” kapsamında Amerika’daki üç konseri izleme olanağı bulmuştum. Hiç tereddüt duymadan şunu söyleyebilirim: Gördüğüm en iyi canlı performans Bowie’ye ait.

Bunu bilen bilir zaten; ama Bowie’yi bugüne kadar yakından takip etmemiş olanların buna tanık olması için bu albümü dinlemesi yeter. Mutlaka gözleriyle görmek isteyenler varsa, onlar da DVD’yi izlesin derim.

Ama ister CD’yi dinleyin, ister DVD’yi izleyin; “The Motel”e dikkatle kulak vermeyi ihmal etmeyin. Çünkü pek kimse bilmese de, en iyi Bowie şarkılarından birisidir o.

Bowie, 1995 tarihli “Outside” adlı albümünde yer alan “The Motel”i uzun yıllar sonra 2003 turnesinde seslendirmiş, kendisinin de en sevdiği şarkılardan biri olduğunu söylemişti.

“The Motel”in DVD’de yer alan konser kaydını aşağıdaki videodan dinleyebilirsiniz.
http://www.dailymotion.com/swf/video/x8n491

Şarkının “Outside” albümündeki kaydını dinlemenizi de öneririm. Onun için de buraya tıklayın.

For we’re living
in a safety zone
Don’t be holding back from me
We’re living from hour to hour down here
And we’ll take it when we can

It’s a kind of living which recognises
The death of the odourless man
When nothing is vanity nothing’s too slow
It’s not Eden but it’s no sham

There is no hell
There is no shame
There is no hell
Like an old hell
There is no hell
And it’s lights up, boys
Lights up boys

Explosion falls upon deaf ears
While we’re swimming in a sea of sham
Living in the shadow of vanity
A complex fashion for a simple man

And there is no hell
And there is no shame
And there is no hell
Like an old hell
There is no hell

And the silence flies
on its brief flight
A razor sharp crap shoot affair
And we light up our lives
And there’s nothing but me exploding you
Re-exploding you
Like everybody do
Re-exploding you

I don’t know what to use
Make somebody move
Me exploding
Me exploding you

Written by zülalk

02 Mayıs 2010 at 11:12

David Bowie kategorisinde yayınlandı

>Vitrindeki Abümler 8:

with one comment

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 28 Şubat 2010

PETER GABRIEL-Scratch My Back (Virgin Records)

Peter Gabriel, yaklaşık yedi yıllık bir aradan sonra Bob Ezrin prodüktörlüğünde yeni bir albüm yayınladı. Ancak, progresif rock grubu Genesis’in vokalisti olarak ünlenen müzisyen, kendisi de iyi bir besteci olmasına karşın, bu defa da yeni şarkı yazmamış.

Scratch My Back”, Gabriel’in en sevdiği sanatçıların şarkılarını yorumladığı bir cover albümü. Bu sanatçıların arasında, kendi döneminin devleri David Bowie, Paul Simon, Lou Reed, Randy Newman, Neil Young ve Talking Heads’le birlikte; günümüzden Radiohead, Arcade Fire, Bon Iver, Elbow, The Magnetic Fields ve Regina Spektor da yer alıyor.

“Scratch My Back”, bir cover albümü olmakla birlikte, onu diğerlerinden ayıran bir özelliği var. Peter Gabriel, bu albümde şarkılarını söylediği her sanatçı ya da grubun, karşılık olarak onun şarkılarından birisini söylemesini talep ediyor. Böylece, ortaya çıkan çalışmalar, her ay iki şarkılık bir single olarak yayımlanacak.

Ardından hepsinin bir araya geldiği toplu bir albüm piyasaya çıkacak. O albümün adının ise, “I’ll Scratch Yours” olacağı açıklandı. İlk başta pazarlama açısından akıllıca bir yöntem olarak görülse de, bence cover albüm anlayışına yeni bir boyut getirdiği için oldukça yaratıcı.

Albümün müzik açısından en dikkat çekici özelliği, şarkıların gitar ve bateriden arındırılarak, basit bir orkestral düzenlemeyle, bazen sadece bir piyano eşliğinde ve daha çok Peter Gabriel’in sesini ön plana çıkaracak şekilde yorumlanması. Belli ki, ünlü müzisyen, bir şarkıcı olarak farklı düzenlemelerle neler yapabileceğini görmek istemiş.

Albümde tek tek şarkılar bazında başarılı olanlar da ver olmayanlar da… Örneğin Talking Heads’den “Listening Wind”de funk havası bir kenara bırakılınca, şarkının sözleri daha belirgin hale gelmiş ve eski halinden daha dokunaklı bir melodi çıkmış ortaya.

Ama aynı şeyi her şarkı için söyleyemem. Orijinal “Heroes”u mükemmel kılan şey, Bowie’nin naif bir hayalciliği yansıtan yorumudur. Oysa Peter Gabriel’in “Heroes”u oldukça karamsar.

Ne kadar dinlesem de hakkında olumlu bir düşünce edinemediğim bir başka cover ise, Radiohead‘in “Street Spirit” adlı şarkısı oldu.

Peter Gabriel, bu şarkı hakkında Thom Yorke‘dan herhangi bir geri dönüşüm almamış. “Galiba pek hoşlanmadı benim yorumumdan,” diyor Gabriel. Bana kalırsa, Thom da bu durumda böyle efsanevi bir sanatçıya ne diyeceğini bilememiş olabilir…

Albümdeki en dikkat çekici cover’lardan birisi “Flume“. Bon Iver’in bu mükemmel şarkısı, Peter Gabriel’in albümünde de tartışmasız öne çıkıyor.

Sonuç olarak, Peter Gabriel’in aynı tondaki yorumunun biraz bıkkınlık yarattığını belirtmekle beraber, The Durutti Column ile yaptığı çalışmalardan tanıdığımız John Metcalfe’nin albümdeki düzenlemelerini başarılı bulduğumu söylemeliyim.

“Scratch My Back”de cover’lanan şarkı listesi şöyle:

1. Heroes (David Bowie)
2. The Boy in the Bubble (Paul Simon)
3. Mirror Ball (Elbow)
4. Flume (Bon Iver)
5. Listening Wind (David Byrne/Talking Heads)
6. The Power Of the Heart (Lou Reed)
7. My Body is a Cage (Arcade Fire)
8. The Book Of Love (The Magnetic Fields)
9. I Think It’s Going To Rain Today (Randy Newman)
10. Apres Moi (Regina Spektor)
11. Philadelphia (Neil Young)
12. Street Spirit (Fade Out) (Radiohead)

Albümü dinlemek ve “Flume”ü yasal olarak ücretsiz indirmek için buraya tıklayın.
buraya tıklayın.

_