Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘David Lynch’ Category

>İnsanı ve sokağı tanımak

with one comment

>© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 29 Kasım 2009

Kendisini dünyanın merkezi sanan, devamlı kendine odaklanan insanlardan sıkılırım ben… Benmerkezciliğin giderek daha çok yayıldığı bir dünyaya tepkidir belki de…

Bir de neden ünlü olduklarını bilmediğimiz ama televizyon ve gazetelerde hep gördüğümüz insanlardan sıkılırım. Nedense medyanın olmazsa olmazı haline gelmiştir onlar da…

Oysa sokaklar birbirinden ilginç öykülerle dolu… Sıradan bulunarak kenara itilenler, aslında hayatlarını çeşitli mucizelerle sürdüren, inanılmaz öykülerin kahramanları…

Bugün o insanlara ve sokaklara bakan iki çalışmadan söz edeceğim. İkisi de o kadar ilginç ki, neden bizde bu tür çalışmalar yapılmıyor diye düşünüyor insan…

***

Bir süre önce internette bir kitap adına rastladım: Bicycle Diaries… Sadece kitabın adını görmek bile içimin cız etmesine neden oldu. Hep hayalini kurduğum bir proje olduğunu hemen anladım…

Birisi, bisiklete atlayıp tanımadığı yerlere gitmiş ve kendisinden uzaklaşıp çevresinde gördüklerini yazmış olmalıydı… Evet, birisi aynen bunu yapmıştı… Ama yazarın ismini görünce, ilk anda hissettiğim o hafif üzüntü yerini sevince bıraktı. Çünkü yazan David Byrne’dü!

Müzik ve sanatla ilgilenenlerin iyi bildiği bir isim Byrne. İskoç kökenli 57 yaşında bir Amerikalı… Herkes, onu daha çok 70 ve 80’lerin ünlü rock grubu Talking Heads’in vokalisti/ gitaristi olarak tanıyor.

Ama aynı zamanda film, fotoğraf, opera ve multimedia alanında çalışmalar yapan, Grammy, Oscar ve Altın Küre ödüllü çok yönlü bir sanatçı David Byrne. Ayrıca daha önce yazdığı beş kitabı var.

Byrne, 1980’li yılların sonunda katlanabilir bisikletlerin varlığını keşfedince, seyahat ettiği her yere bisikletini de yanında götürmüş ve tuttuğu notları kitaplaştırmış.

Kitaptaki gözlemler, Berlin, İstanbul, Manila, Buenos Aires, Sidney, Londra, San Francisco, New York, New Orleans, Detroit, Pittsburgh, Teksas ve Ohio günlüklerinden oluşuyor. Farklı kentlerdeki mimari, kültür, toplumsal yaşam, küreselleşme ve politika gibi konularda yapılan gözlemler, derin bir bilgi birikiminin süzgecinden geçirilerek aktarılıyor.

İstanbul’da daha çok müzisyenler ve sanat yaşamı konu edilmiş. Türkiye’ye birkaç kez gelmiş David Byrne. Kaotik trafikten söz ederek, İstanbul’da bisikletle gezmenin deli işi olduğunu söylüyor. “Ama son yıllarda yollar kalabalıktan öyle tıkandı ki, ben bisiklet üzerinde ilerleyebiliyorum,” diyor…

Çok sevdiği İstanbul’da giderek yayılan çirkin binaları, Batılılaşma ile geleneksel dini yaşam tarzı arasındaki karşıtlığı, fakirle zengin arasındaki uçurumu anlatıyor…

Kimi zaman da komik benzetmeler yapıyor. Örneğin, bir ziyaretinde tanıştığı İngilizce konuşmayan kültür bakanını İngiliz komedi grubu Monty Python karakterlerinden Mr. Creosote’ye benzetiyor. Patlayana kadar yiyen koca cüsseli, küçük gözlü bir tip…

***

İkinci proje ise, film yönetmeni David Lynch’in “Interview Project” adlı çalışması. Amerika’nın batısından doğusuna uzanan 40.000 km’lik bir yolda rastgele bulunan insanlarla röportajlar yapılmış…

70 gün süren bu yolculuğun amacı, insanları tanımak; çocukluk rüyalarını, umutlarını, pişmanlıklarını öğrenmek, yaşadıkları yerleri görmek… Lynch ve ekibi, röportajların videolarını http://www.interviewproject.davidlynch.com adresindeki sitede yayınlıyor.

Farklı öyküler duymak isterseniz, bu iki çalışmaya bir göz atın derim.

Reklamlar

Written by zülalk

01 Aralık 2009 at 22:25

David Byrne, David Lynch kategorisinde yayınlandı

>"Milyoner Müzisyenler Dönemi Sona Eriyor"

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 1 Ağustos 2009

Geçenlerde Moby’nin yeni çıkan albümü “Wait for Me” hakkında bir yazı yazmıştım. Plak şirketinden “Kendisiyle telefonda röportaj yapmak ister misin?” diye aradıklarında aklıma birçok soru geldi.

Ama bu albümün esin kaynağı, David Lynch’in yaratıcılığın ticari baskıdan kurtarılması hakkında yaptığı bir konuşma olduğu için, Moby’le daha çok sanatsal özgürlüğün boyutlarını konuştum.

Herkes, albümdeki hüznün nedenini soruyor. Ben onu değil ama, “İyi yazarlar yazar, büyük yazarlarsa bildiklerini yazar,” sözüne katılıyor musunuz diye soracağım…
İlginç bir söz… Ben sadece kendi adıma konuşabilirim tabii. Hissetmediğim duyguları anlatan müzikler yapmam çok zor olurdu.
Yeni albümün oldukça hüzünlü olduğu doğru. Fakat bu, benim depresif bir insan olduğum anlamına gelmez. Hayatımda iyi günler de var, kötü günler de… Ama bu albüm bir şekilde böyle hüzünlü oldu.

Albümdeki şarkıları yazmanın dışında prodüksiyonu da üstlendiniz. Bütün bu süreç içinde sanatsal özgürlüğü tam anlamıyla hissettiniz mi?
Bunu bir noktaya kadar her albümde hissettim. Ama 5 yıl önce bağlı olduğum plak şirketi birden büyük bir şirkete dahil olmuştu. O dönemde bir baskı vardı. Daha ticari bir albüm yapmamı istemişlerdi. Sonuçta ortaya “Hotel” çıktı. Kötü bir albüm değil ama favorilerimden biri de değil. O süreçte iyice anladım ki, büyük stüdyolarda yapılan ticari albümlerden pek hoşlanmıyorum. Ben, albümün sanatsal yönüne odaklanıp, ticari tarafını kendi haline bırakmak istiyorum.

PUNK TAVRINI KORUMA ÇABASI

David Lynch, 2000’de New York’ta Cow Parade için yaptığı inek heykeli beğenilmeyip reddedilince, “Benim ineğim güzel olmayabilir ama benim için güzel,” demişti. Kendiniz dışında başka kimsenin beğenmediği bir albüm yapmış olsanız, aynı şeyi söyler miydiniz?
Söylerdim. 1996’da “Animal Rights” adlı bir albüm yaptım. Bildiğim kadarıyla, o albümü seven tek insan benim. İlk yayınlandığında çok kötü eleştiriler aldı ve satmadı. Fakat ben hâlâ seviyorum. Çünkü bana göre ilginç bir albüm.

Yaptığınız seçimlerle bazı dinleyicileri yabancılaştırmaktan çekindiğiniz oluyor mu?
Eski punk rock günlerimde insanların kafasını karıştırmaktan hoşlandığım bir dönem vardı. Artık sadece sevdiğim müziği yapmak istiyorum. Eğer insanlar müziğimi beğeniyorsa bu harika. Ama hoşlanmıyorlarsa, herhalde sevebilecekleri başka albümler vardır.

Çoğu kişi başarılı olmak için müzik yapıyor. Sizin başarı tanımınız ne?
Çok basit bir başarı tanımım var: Dürüstçe istediğim müziği yapmak ve başkalarının da o müziği sevmesi… Beni yeni albüm yapmaya motive eden şey de bu. Alexander Solzhenitsyn ve Flannery O’Connor gibi saygın yazarlar, sanatçılar, hayatları boyunca her günü çalışarak geçirdiler. Ben de yaşadığım her gün çalışırsam, çok seveceğim albümler yapma şansımı arttırmış olurum diye düşünüyorum.

“Shot in the Back of the Head” adlı enstümantal parçayı ilk single olarak yayımlamak hiç ticari olmayan bir tavır. Bu defa neden bir hit çıkarma ihtiyacı duymadınız?
Albümü kendi plak şirketimden yayımladığım için, radyoda çalınmayacak bir single olsun istedim. David Lynch de bu parçaya televizyonlarda gösterilmeyecek türden bir video yaptı. Sanırım benim punk tavrımı koruma ve kendimi mutlu etme yöntemim bu…

İNSANIN MÜZİKLE KURDUĞU DUYGUSAL BAĞ DEĞİŞMEDİ

Albüm çok satsın diye müzisyenler genellikle ünlü isimlerle çalışır. Siz bu defa tersini yaptınız. Önceden planlanmış pazarlama taktiklerini bir yana bırakmış gibisiniz…
Sevdiğim müziği Shania Twain’le yapabiliyor olsaydım, o zaman onunla çalışırdım. Ama bunu New York’ta burlesk yıldızı olan bir arkadaşımla yapabildiğim için onunla çalışıyorum. Aslında albümü kiminle, nasıl ve nerede yaptığımı çok da fazla düşünmüyorum; benim için önemli olan tek şey, sonuçta ortaya çıkan müzik hakkındaki hislerim…

Geçmişte müziğinizin reklamlarda kullanılmasına izin verdiğiniz için epey eleştirildiniz. Belki müziği duyurmak için etkili bir yol, ama sistemi kullandığınız sürece o da sizi kullanıyor…
Doğrusunu söylemek gerekirse, içimde yaşattığım o eski punk rockçı, büyük ticari kuruluşlara para vermektense her zaman onlardan para almanın daha akıllıca olduğunu düşündü…

Müzik endüstrisinin çöküşe girdiği günümüzde sistemi değiştirip neyin popüler olacağına marketin değil, dinleyicinin karar vermesi sağlanabilir mi?
Bence son değişiklikler müziği çok daha iyi bir yöne çekti. Artık bu işten çok fazla para kazanma şansı kalmayınca, birçok insan para yerine müzik odaklı kararlar alıyor. Bu çok sağlıklı. Milyoner müzisyenler dönemi bitiyor. Ben bencilim ve müzisyenlerin sadece içtenliği yansıtan albümler yapmasını istiyorum. Çünkü Top 40 listesinde yer alsın diye yapılan bir albüm, bana katkıda bulunmuyor. Duyguları işin içine katarak yapılan albümler hayatımızı zenginleştiriyor.

Peki, insanlar müziğe hâlâ anılarda yaşayacak bir deneyim gibi değer veriyor mu?
Müzik, insan hayatında her an var olabilme özelliğine sahip. İnsanlar ağlarken, sevişirken, dans ederken, bilgisayarda çalışırken, evlilik ve hatta cenaze törenlerinde müzik dinliyor. Müziğin yapım ve dağıtım yöntemi bugün artık çok farklı; ama bana göre, insanların onunla kurduğu duygusal bağ hiç değişmedi.

Sizin duygusal bağ kurduğunuz ve “ebedi refakatçim” diyebileceğiniz şarkı hangisi?
Nick Drake’den “Northern Sky”…

Written by zülalk

01 Ağustos 2009 at 21:15

David Lynch, müzik endüstrisi, Moby, Nick Drake, Shania Twain kategorisinde yayınlandı

>David Lynch Etkisinde Moby

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 18 Temmuz 2009

Hayat, müziğin ticari getirisi konusunda endişelenmek için çok kısa…” Bu cümleyi söyleyen Moby

Bunu ondan duymak oldukça şaşırtıcı. Çünkü o, müzik tarihine her şarkısı reklam sektörü için lisanslanan ilk albüm olarak geçen “Play“i yaratan sanatçı…

Son 10 yıldır da, şarkılarının reklamlarda kullanılmasına hep izin verdi Moby. Bu konuda eleştirildiğinde ise, bunu müziğinin daha çok insana ulaşması için yaptığını söylüyordu.

Aslında başarının, satış miktarı ya da kazanılan parayla ölçüldüğü günümüzde, oyunu kuralına göre oynuyordu. Ama artık, gerçek başarının yalnızca “Top Ten” listelerinde yer almak olmadığını kavramış görünüyor. Bunu sağlayan kişi ise, film yönetmeni David Lynch.

Ünlü yönetmenin yaptığı bir konuşmadan etkilenmiş Moby. O konuşmada, Lynch, yaratıcılığın üzerindeki piyasa baskısı kaldırıldığında daha iyi sonuç alınacağını anlatıyormuş.

Bunun üzerine Moby, kendi duymak istediği müziği yapmak üzere kendi sahip olduğu stüdyoya girmiş. Tamamen DIY (Do It Yourself- Kendin Yap) mantığı ile yarattığı “Wait for Me” adlı bu albümde, yine bütün müzikler, şarkı sözleri ve prodüksiyon kendisine ait.

Geçmişte işbirliği yaptığı büyük isimler yerine, bu defa fazla tanınmayan müzisyenlerle çalışmış ve albümü, büyük bir plak şirketi yerine, kendi sahip olduğu “The Little Idiot” adlı şirketten çıkarmış.

Sonuçta ortaya çıkan, bana göre, Moby’nin son 10 yılda yaptığı en başarılı albümdür.

Atmosferik ve Melankolik

“Wait for Me”, Moby’nin bir önceki albümü “Last Night”tan çok farklı. O geceyarısında çalınacak enerjik bir disko albümüyken, “Wait for Me”, bir pazar sabahı evde muhtemelen yalnız dinlemek isteyeceğiniz kadar melankolik…

Kimilerine fazla hüzünlü gelebilir; ama bu albümün güzel olmasını engelleyici bir faktör değil. Hatta albümde bilerek dokunulmadan bırakılan ufak kusurlar da buna engel değil.

Çünkü büyük ticari stüdyolarda yaratılan mükemmel bir sound yerine, ufak bir stüdyoda hataları da içinde barındıran bir albüm yapmak istemiş Moby.

Burada akla hemen ambient müziğin yaratıcısı, Brian Eno’nun 1975’te yayımladığı “Oblique Strategies” (Dolaylı Stratejiler) geliyor. Eno’nun sanatçı Peter Schmidt ile geliştirdiği bu kült strateji, sorunlara farklı yaklaşımlar getiren kartlardan oluşuyordu. Her bir kartın üzerinde bir cümle yazılıydı ve onlardan birinde de, “Hatayı gizli bir hedef gibi kabul et,” diyordu. Moby, belli ki Eno’nun izinden gitmiş.

Albümden yayımlanan ilk single’ın adı, “Shot in the Back of the Head”. Burada ima edilen “kafa arkasından vurulma” durumu, radyolarda çalınmayacak enstrümantal bir şarkıyı ilk single olarak yayımlamayı anlatıyor olsa gerek…

Moby, böyle bir seçim yaparak, piyasa koşulları açısından kendi kendisini vurmuş sayılsa bile, aynı zamanda bu olağanüstü güzel müzikle de dinleyiciyi tam kalbinden vuruyor.

David Lynch, bu şarkı için siyah-beyaz animasyonlarla özel bir video yaptı. İnternette bulup izlerseniz, şarkının deneyselliğine ayrı bir boyut eklendiğini göreceksiniz.

Tarifsiz Bir Duygusal Yolculuk

İkinci single “Pale Horses” ise, uzun zamandır dinlediğim en güzel şarkı. Amelia Zirin Brown adlı müzisyenin yorumladığı şarkı, Moby’nin muhteşem sesler bulma konusundaki yeteneğini bir kez daha kanıtlıyor.

Amelia, New York’ta Lady Rizzo takma adıyla tanınan burlesk yıldızından başkası değil. Ben kendisini birkaç kez sahnede gördüm. “Pale Horses”taki o hüzünlü sesin, şovlarında herkesi gülmekten kırıp geçiren Lady Rizzo’ya ait olduğunu öğrenince de inanamadım…

16 parçanın yer aldığı albümde, 9 şarkı enstrümantal ve geriye kalanların sadece birinde, “Mistake” adlı şarkıda Moby vokalleri üstlenmiş. Post-punk döneminin synthesizer soundu ile yaratılan duygu yüklü şarkılarını seviyorsanız, bu sizin favoriniz olabilir. Özellikle Echo and the Bunnymen, Joy Division ve David Bowie’yi sevenler için…

Albümde öne çıkan bir diğer parça, “A Seated Night”. Buradaki esin kaynağı, Haiti kilise korosunun şarkıları… New York’ta bindiği bir takside, Haitili bir şoförün dinlediği müziğin güzelliğine kapılmış Moby.

Albümde daha sözü edilecek çok şarkı var ama hepsi bu yazıya sığmaz. En iyisi siz, Moby’nin dediğini yapın. Onun dinleyicilerden tek istediği, albümü bir kez de olsa, baştan sona bir bütün olarak dinlemeleri. Çünkü bu yöntemle dinlenildiğinde, insanı tarifsiz bir duygusal yolculuğa çıkarıyor “Wait for Me”…

Herkese iyi yolculuklar…

Written by zülalk

19 Temmuz 2009 at 11:46

>Müzikte Büyülü Gerçekçilik: Fever Ray

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 9 Mayıs 2009

Elini yarattığı ses dalgalarına uzattığında, bir ateş akımına dokunduğunu hisseden müzisyeni tanıyor musunuz? İsveçli müzisyen Karin Dreijer Andersson, yeni projesi “Fever Ray”i böyle anlatıyor.

Alternatif müzik seviyorsanız, bu ateş akımından uzak durmanız pek olanaklı değil; mutlaka sizi de hipnotize edip peşinden sürükleyecek.

Karin Dreijer Andersson ismi, aslında müzik sevdalılarına hiç yabancı değil. 1999’da kurulan elektronik müzik ikilisi The Knife’ın kurucularından biri Karin. Erkek kardeşi Olof ile birlikte The Knife adı altında yaptıkları müzik, onlara özellikle Avrupa’da önemli bir hayran kitlesi yarattı.

Kendi kişiliklerini ön plana çıkarıp “celebrity” dünyasına katılmak istemediklerinden onları ne televizyonlarda gördük ne de dergilerde. Tavırları günümüzün ün meraklısı müzisyenlerinden gerçekten farklıydı.

2003’te İsveç’in Grammy’si olarak bilinen Grammis ödülünü kazandıklarında, müzik endüstrisindeki beyaz erkek egemenliğini protesto etmek için, kendilerinin yerine ödülü almaya goril kostümü giymiş arkadaşlarını gönderdiler.

Uzun süre konser vermeyi de reddettiler. Ta ki, üçüncü albümleri “Silent Shout”, 2006’da zor beğenen, sivri dilli Pitchfork dergisi tarafından yılın en iyi albümü gösterilip büyük başarı kazanana kadar…

Hayranlarından gelen baskıya daha fazla dayanamamışlardı; ama yine de kendilerini müziğin önüne geçirmeme kararından vazgeçmediler. Bütün bir turne boyunca her konsere, maske takarak, burunlarına yapıştırılmış birer gaga ile çıktılar.

BAŞKA BİR DÜNYADAN SESLENEN ANDROİD

Bir sanatçının, dinleyicisinin (ya da izleyicisinin) algısını etkilememek için, kendi yarattığı eserin gerisinde durma çabası, saygı duyulacak bir davranış. Albümünün ya da romanının satışını artırmak adına, self-promosyonun en utanç verici örneklerini sergileyenlerin dünyasında adeta bir uzaylı tavrı bu…

Bu tavrın, Fever Ray’in müziği ile olan uyumu da dikkat çekici. Karin, tek başına yürüttüğü bu yeni proje ile aynı adı taşıyan albümde, sanki başka bir dünyadan seslenen bir android gibi…

Bazı şarkılarda tamamen doğal bıraktığı sesini, bazı şarkılarda ses manipülasyonu sağlayan yazılım programlarıyla değiştirip, farklı karakterlere bürünüyor. Örneğin, “I’m Not Done” adlı şarkıda, kendi sesinin farklı bir versiyonuyla düet yapıyor. Kimi zaman cinsiyetini algılayamıyorsunuz; kimi zaman Björk’ü andırıyor…

Müzik öylesine duygu ile ilintili bir sanat ki, anlatmak istediğinizi mükemmel bir şekilde verebilmek için, bazen doğal olmayan yöntemlerle değiştirilen ses daha gerçekçi olabiliyor,” diyor Karin.

Albüm, temelde elektronik bir altyapının üzerine kurulmasına karşın, The Knife ile yaptıkları çalışmalara göre daha organik bir havası var. Gitar, konga ve Kızılderili müziklerinden kullanılan geleneksel perküsyon enstrümanları ile kaydedilen bölümler, şarkılarda daha doğal bir ses yaratmış.

GÜNDÜZ DÜŞLERİNİN HİKAYESİ

Şarkı sözleri olabildiğince basit ve kısa; öyle büyük edebi laflar yok. Aşkı değil, rüyaları ve fantezileri anlatıyor şarkılar…

Her birinin bir hikayesi var; ama bu hikayeler, ne gerçek ne de hayal. Gündüz düşlerinden esinlense de, gerçeklerden kopmamış hiçbiri… Hangisinin gerçek, hangisi hayal olduğunu yorumlamak ise, dinleyiciye kalmış. Fever Ray’in ilginçliği, dinleyicisini bu büyülü gerçekçiliğin yorumcusu konumuna sokması…

Bu durumu, ilk single olarak yayımlanan “If I Had A Heart” ile örneklemek mümkün. Şarkı, “Hiç bitmeyecek bu/ Çünkü daha çok istiyorum/ Daha çok, daha çok ver bana…” sözleriyle başlayıp, “Kalbim olsaydı severdim seni/ Sesim olsaydı söylerdim şarkıyı,” diye devam ediyor. (Çok güçlü bir bas soundunun öne çıktığını ve rahatlıkla bir David Lynch filminin müziği olabileceğini önceden belirteyim.)

Ne dersiniz; ne anlatmaya çalışıyor bu şarkı? Açgözlülüğün yönettiği kapitalist dünyanın giderek duyarsızlaşmasını anlatmıyor mu? Bu benim yorumum; sizinki başka olabilir… Ya da Karin gibi, sonsuz okyanusların ve çayırların üzerine çöken derin bir uyku halinden söz edebilirsiniz…

Fever Ray’i dinledikçe, albümdeki şarkıları konserde canlı dinleme isteğim daha da artıyor. Gidenler anlata anlata bitiremiyor; Karin, yüzünde yine maskesiyle, adeta bir tiyatro dekoru gibi hazırlanmış bir sahnede, fantastik bir deneyim yaşatıyormuş dinleyicilere…

Written by zülalk

09 Mayıs 2009 at 21:17