Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Depeche Mode’ Category

>Vitrindeki Abümler 23:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 20 Haziran 2010

RECOIL-Selected (Mute Records)

Depeche Mode’un eski üyesi Alan Wilder, kısa bir süre önce yeni bir derleme albüm yayımladı.

Adından da anlaşılacağı gibi, “Selected“, Wilder’ın “Recoil” isimli projesi için yaptığı parçaların en iyilerinden bir seçmeyi, yeniden düzenlenmiş haliyle sunuyor.

DM’un dünya çapında başarı kazanmasında büyük katkıları olan çok yetenekli bir müzisyen Wilder. Ticari pop standartları içinde bile sınırları zorlayan prodüksiyon yeteneği meşhur. “Enjoy the Silence” ve “Never Let Me Down Again” gibi şarkıların büyük hit haline gelmelerinde onun rolü tartışılmaz.

Wilder, DM içinde yapamadığı ama hep özlemini duyduğu avant-garde çalışmaları gerçekleştirmek için, 90’ların ortalarında Recoil projesini başlattı.

Recoil’in elektro-blues, rock, ambient ve caz etkilerini yansıtan müziği, hiçbir zaman DM kadar popülerlik kazanamadı; ancak Wilder, bu isim altında yayımladığı albümlerle kendisi için koyduğu çıtayı her zaman yükseltti.

Bu albüm için en sevdiği parçaları seçerken dinleyici açısından bütünlüklü bir akış oluşturmayı hedeflemiş ünlü müzisyen. Bloodline (1992), Unsound Methods (1997), Liquid (2000) ve subHuman (2007) albümlerinden 14 parçanın yer aldığı “Selected”, Wilder’ı henüz tanımayanlar ya da yeni tanıyanlar için ideal bir seçki.

(Özellikle Lousianalı blues şarkıcısı ve gitarist Joe Richardson‘ın vokalde yer aldığı “The Killing Ground“a iyi kulak verin derim.)

Recoil’i yıllardır takip edenler içinse, 2 CD’lik paketi öneririm. Sınırlı sayıda basılan bu albümde, çok başarılı yeni remiksler ve alternatif versiyonlar bulunuyor.

Tek CD’lik versiyonun şarkı listesi şöyle:

1-Strange Hours
2-Faith Healer
3-Jezebel
4-Allelujah
5-Want
6-Red River Cargo
7-Supreme
8-Prey
9-Drifting
10-Luscious Apparatus
11-The Killing Ground (Excerpt)
12-Shunt
13-Edge to Life
14-Last Breath

2 CD’lik versiyonda bulunan şarkılar listesi de aşağıda:

1-Supreme (True Romance)
2-Prey (Shotgun mix)
3-Drifting (Poison Dub)
4-Jezebel (Filthy Dog mix)
5-Allelujah (Noisy Church mix)
6-Stalker (Punished mix)
7-The Killing Ground (Solid State mix)
8-Black Box (Excerpt)
9-5000 Years (A Romanian Elegy for Strings)
10-Strange Hours (featuring The Black Ships)
11-Missing Piece (Night Dissolves)
12-Shunt (Pan Sonic mix)

Reklamlar

Written by zülalk

20 Haziran 2010 at 20:09

Alan Wilder, Depeche Mode, Joe Richardson, Recoil kategorisinde yayınlandı

>Ne eskiyor, ne de yaşlanıyor

with 5 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/17 Ocak 2010

New Wave’in efsane grubu Depeche Mode (DM), 30. kuruluş yıldönümünü kutladığı 2010 yılında ilk konserini Berlin’de verdi. Geçen hafta sonu O2 Arena’da gerçekleşen muhteşem konseri ben de yerinde izledim. Yetkililerden öğrendiğime göre, tamamen dolu olan salonda, o akşam 18 bin kişi vardı.

Grubu daha önce Amerika’da ve İstanbul’da canlı dinleme olanağı bulmuştum. Ancak bu son konserden sonra şunu söylemeliyim ki, Depeche Mode’u Berlin’de görmek, kesinlikle bambaşka bir deneyim!

Son teknolojiyle donatılan O2 Arena’nın büyüklüğü değildi bu farkı yaratan; çünkü daha önce New York’ta da Madison Square Garden konserine gitmiştim. Berlin’in farkı, dinleyicinin konsere katılımdaki coşkusuydu.

O çoşku, konseri, 18 bin kişinin her şarkıya hep beraber eşlik ettiği dev bir partiye dönüştürdü. Herhalde ömürlerinin 30 yılını sahnede geçiren müzisyenler için bundan daha güzel bir kutlama olamazdı.

SADIK HAYRANLAR

-5 derecedeki dondurucu soğukta evlerinden çıkıp konsere gelenler, yalnızca Almanlar değildi. Berlin, geçen hafta sonu, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gelen DM hayranlarıyla doluydu.

Bilenler bilir; çok sadık bir hayran kitlesi vardır Depeche Mode’un. Konserden önceki gün, fan kulüplerinin Fritz Club’da düzenlediği partiye katıldığımda, buna bir kez daha tanık oldum.

Özellikle Dave Gahan’ı hem görüntüsüyle hem de sahnedeki danslarıyla taklit etmeye çalışanlar çoğunluktaydı. Hep birlikte şarkılar söylendi, duvardaki dev ekrandan grubun videoları izlendi, dans edildi. Artık herkes asıl şova hazırdı!

KONSER ÖNCESİNDE GRUP ÜYELERİYLE BULUŞMA

Ertesi akşam, konserden önce grup üyeleriyle tanışma amacıyla yapılacak kısa buluşmaya davetliydik. EMI Music Türkiye Pazarlama Müdürü Arzu Güldiken’le birlikte katıldığımız bu davette şunu bir kez daha fark ettim: Bizde de örnekleri görülen bu tür organizasyonlar, diğer ülkelerde tam amacına yönelik bir şekilde uygulanıyor.

Türkiye’de, “meet and greet” denilen bu davetlere, nedense magazinel bir yaklaşımla, konuyla ilgisiz birtakım ünlüler çağrılır. Oysa DM için yapılan ve 18 kişinin katıldığı buluşmada, radyo programcıları, müzik yazarları ve sektörün temsilcileri vardı.

Dave Gahan, Martin Gore ve Andrew Fletcher, sahne arkasına birlikte geldiler, herkese tek tek merhaba deyip el sıkıştılar. Anı fotoğrafları çekildi ve sonra konsere geçildi.

30 YILDIR AYNI CANLILIK

Biz sahne arkasındayken konserin açılışını yapan Nitzer Ebb performansına başlamıştı. İngiliz endüstriyel dans grubunu ilk kez konserde izledim. Çok başarılı bir performans gerçekleştirdiler.

Depeche Mode’un ise, dünyanın en iyi konser gruplarından biri olduğuna hiç kuşku yok. Berlin konseri de, grubun 30 yıl önceki kadar canlı ve güçlü olduğunu bir kez daha kanıtladı. İnanılmaz ama, ne Martin Gore’un yazdığı şarkılar eskiyor, ne de Dave’in o müthiş sesi yaşlanıyor…

Grup, “Sounds of the Universe” adlı 12. stüdyo çalışması için çıktığı turneyi sürdürdüğü için, şarkı listesini de bu albümle eskilerin bir karmasını yaparak oluşturmuş. Berlin konserinin açılışını yapan şarkı, son albümden “In Chains”di. Arkasından yine aynı albümden “Wrong” ve “Hole to Feed” geldi.

Walking in My Shoes”, “It’s No Good”, “Policy of Truth”, “World in My Eyes”, “Stripped”, “In Your Room”, “Personal Jesus” elbette çalındı.

Konserin en heyecanlı dakikaları ise, her zamanki gibi “Enjoy the Silence” ve “Never Let Me Down”da yaşandı. Binlerce kişinin kollarını havaya kaldırıp Dave’e eşlik ettiği anlar, sanırım salondaki herkesin hayatının en unutulmaz anları arasındaki yerini aldı.

KONSER SONRASINDAKİ PARTİ VE PARLAYAN MARTİN

Beni en mutlu eden şarkılardan biriyse, Martin’in söylediği “Home” oldu. Belki Martin’in sesini de sevdiğim için, belki konsere ayrı bir hava getirdiği için,,,

Konserden sonra O2 Arena’daki Blue Room’da düzenlenen partide Martin’in kendisine de söyledim bunu. Sahneye çıkarken yüzüne ve boynuna sürdüğü pırıltılara atıf yapıp, her zaman parladığını söyledim. Güldü. Elbette pırıltı, olağanüstü performansı için bir metafordu…

Martin’e şubat ayından sonra turneye devam edip etmeyeceklerini de sordum. Aslında amacım, Dave’in sağlık sorunları yüzünden iptal edilen İstanbul konseri için ufak da olsa bir şans var mı, onu anlamaktı. Türk hayranları üzülecek ama, turnenin devamı için “Sanmıyorum,” dedi; zaten çok uzun zamandır sürdüğünü söyledi…

O akşamki partiye Dave katılmadı, Andrew Fletcher da kendisini pek iyi hissetmediği için gelemedi. Sonuçta, bütün gece herkesle konuşup tanışma görevini Martin üstlendi.

İki saatlik konserin ardından yeniden sokağın ayazına çıkan müzikseverler, sanki daha az üşüyor gibiydi. Depeche Mode’un sahnedeki yüksek enerjisi herkesin içini ısıtmıştı.

Ama grubu ayakta tutan da hayranların coşkusuydu. Geçirdiği onca kaos dolu yıla, bütün çekişmelere, krizlere, Dave’in sağlık sorunlarına karşı, 30 başarılı yılı geride bıraktı Depeche Mode. Nice yıllara diyoruz!

Written by zülalk

18 Ocak 2010 at 08:13

>Pop yıldızı değil, müzik işçisiyiz!

with one comment

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/16 Ocak 2010

Onların adını ilk önce Depeche Mode ve Erasure ile çıktıkları turnelerde duyduk. Sonra sahnede sürekli giydikleri İskandinav hosteslerinin üniformalarıyla tanıdık. Müzik kariyerlerini, Client A (Kate Holmes), Client B (Sarah Blackwood) gibi takma adlarla sürdüren ilginç müzisyenleri merak ettik. Albümlerini dinledikçe de sevdik grubu…

Synth-pop’un başarılı grubu Client’tan söz ediyorum tabii ki. İstanbul’da daha önceki yıllarda da konser veren grup, bu kez 16 Ocak’ta Beyoğlu’ndaki Bronx Pi Sahne’de olacak.

Client’tan 2008’deki remiks albümünden bu yana ses çıkmıyordu; ama 2009’da dördüncü albümleri yayımlandı. “Command” adını taşıyan bu çalışma, geçen yıl bu türde yapılan albümlerin en iyilerinden birisi.

Konser öncesinde sorularımı Client B’ye yönelttim; üniforma sevdasının nedenini de sordum.

Yeni albümünüz, daha az synthesizer kullandığınız “Heartland”den sonra bir tür eski rotaya geri dönüş olmuş.

Temel çıkış noktamıza dönmek istedik. Fazlalık gibi duran her şeyi bir kenara bırakıp, Client’ın özünü oluşturan unsurlara yöneldik. O nedenle, ikinci çalışmamız “City”e kıyasla, ilk albüme çok daha yakın bir sound söz konusu.

Müziğiniz için “strictly dirty” şeklinde bir tanımlama kullanılıyor. Ne diyorsunuz buna?

Kesinlikle öyle! Ayrı ayrı sözcükler olarak düşünüldüklerinde karşıt anlamları var. Ama birlikte kullanıldıklarında tamamen bizi anlatıyor.

CURTIS MAYFIELD COVER’I

Elektronik müzikle duyguları aktarmanın olanaklı olmadığını düşünenlere bir yanıtınız var mı?

Elektronik müziğin bir hedonist ve direkt olma yönü var. Ancak bu şekilde düşünmek saçmalık. Ben, elektronik müziğin bazen duyguları, “four chords and the truth” denilen o standart formülden daha iyi aktardığını düşünüyorum; özellikle canlı performanslarda yükses sesle çalındığında. (Not: Müzisyen Harlan Howard’ın “Country müzik, üç akord ve gerçekten ibarettir” sözüne atıf yapıyor. ZK.)

Tangerine Dream’den “Love on a Real Train”i, William Orbit’ten “Water from a Wine Leaf”i, Depeche Mode’dan “Home”u ve “Black Celebration”ı kim unutabilir? Bu isimler, dram ve melankoliyi, hiçbir gitar grubunun hayal bile edemeyeceği ölçüde yansıtmayı başardı.

Yeni albümde Curtis Mayfield’in “Make Me Believe in You” adlı parçasını yorumladınız. İlginç bir seçim…

Öyle. Bir elektronik müzik grubundan duymayı beklemeyeceğiniz sıra dışı bir parça olsun istedik. Zor bir işti. Melodinin bir kısmını ve sözleri yeniden yapılandırmak zorunda kaldık. Çünkü ben bir soul divası değilim. Ama bu şarkı için çalışırken çok keyif aldık. Bir yandan da sanırım bu, bizim müzik zevkimizin nasıl geniş bir perspektifi olduğunu da gösteriyor. Sadece Kraftwerk ve DAF dinlemiyoruz!

“ANONİM OLMA FİKRİNİ SEVİYORUZ”

Takma isimler kullanıyorsunuz. Albüm kapaklarında hiçbir zaman yüzünüzü görmüyoruz. Yeni albümün kapağında da yine başı görünmeyen üniformalı bir kadın var. Anonimlikteki bu ısrar niye?

Pop prenseslerine benzemeyi önleyen sofistike bir hava veriyor. Grubu ilk kurduğumuzda, insanların bizi müziğimizle değerlendirmesini istedik; önemli olan cinsiyetimiz ve görüntümüz değildi. Başkalarının onlar için yazdığı şarkılardan çok, kendilerini giydiren moda tasarımcılarının ürünleriyle tanınan yıldızlardan sıkılmıştık. Biz, kendi şarkılarımızı yazıp kendi müziğimizi yapıyoruz. “Command”in kapağındaki de “Client ordumuzdan” herhangi bir müzisyen olabilir. Bizde yıldız ya da diva yok. Hepimiz aynıyız.

Konserlerde hepiniz üniforma içinde kusursuz bir görüntü sergiliyorsunuz. Müziği daha iyi yansıtmak için gizlenmek istiyorsunuz ama bu şekilde daha dikkat çekici olmuyor musunuz?

Yalan söyleyemem; sahnede ne giyeceğimizi düşünmemek çok rahatlatıcı. Sadece temiz olan üniformayı alıp düşüyoruz yola! Ama işe giderken üniforma giyme fikrini de seviyoruz. Aynen bir hemşirenin yaptığı gibi. Bu, sizi işe fikren de hazırlıyor. Biz müzik endüstrisinde birer işçiyiz sadece! Aynı zamanda bir tür “alter ego” bu. Sahneye çıkan Sarah ya da Kate değil, Client B ve Client A. Bu ayrı bir güç de veriyor.

Ayrıca resmi tavırlı kıyafetlerin elektronik müziğin beat’leriyle iyi gittiğini de düşünüyorum. O şarkıları kot pantolon ya da çiçekli elbiselerin içinde söyleyemezdim!

Written by zülalk

17 Ocak 2010 at 11:39

>Alkışlar Piano Magic’e!

leave a comment »

>OKUYUCULARA NOT: Bugünkü Cumhuriyet Hafta Sonu’nda yayımlanan yazımda teknik bir hata olmuş ve yazıda geçen hiçbir “ş”, “ğ” harfi ve kesme işareti basılmamış. Okunması çok güçleşmiş yazının… Nasıl olmuş bilmiyorum ama çok üzgünüm… Yazıyı bloga koyuyorum.

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 7 Kasım 2009

2009 bitmedi ama ben bu yılın en iyi indie rock albümünü ilan ediyorum. Kalan 54 günde daha iyi bir albüm çıkmazsa; ki çıkacağına dair bir beklentim yok, benim bu kategori için adayım, “Ovations“. Piano Magic, yeni yayımlanan bu albümüyle, adı gibi coşkulu bir alkışı hak ediyor.

Ülkemizde de yakından tanınan gruplardan biri Piano Magic. İki yıl önce Radar Live festivalinde verdikleri kısa konserle dinleyicileri büyülemişlerdi. Sonra Babylon’da dinledik onları.

Babylon’un 10. yıl kitabında, bazı kişilere o salonda görüp unutamadıkları konseri sormuşlar. Bana sorulsaydı, Piano Magic derdim. Müziklerinin yansıttığı içtenlikten çok etkileyiciydi. Aynı hissi “Ovations”ı dinlerken de hissettim.

Albüm, İngiltere’de tam bağımsız bir plak şirketinden çıktığı için ülkemizde satılmıyor. Make Mine Music adlı bu plak şirketinin sahibi sanatçıların kendisi. Herkes albümünün yapım masraflarını tümüyle kendisi karşılıyor ve elde edilen bütün geliri de kendisi alıyor. Tam bağımsız dememin nedeni bu.

Ancak albüm Türkiye’de satılmasa da, internet üzerinden CD ya da MP3 olarak almak olanaklı. Ben de öyle yaptım.

DEAD CAN DANCE ETKİSİ

Gelelim Ovations için neden bu yılın en iyi albümü dediğime… Piano Magic’in 10. stüdyo çalışması bu albüm ve bugüne kadar yayımladıklarının içinde en dinamik olanı. 80’lerin Manchester soundunu başarılı bir enstrümantasyonla günümüze taşımışlar. Bunu yaparken de, indie rock soundunu Ortadoğu ve Akdeniz ile buluşturmuşlar.

Bana birçok şarkıda Joy Division ve New Order’ı hatırlattı albüm. Zaman zaman Depeche Mode yansımaları da geldi kulağıma. Ama işin ilginci, albümü dinlerken sadece 80’lerin Manchester soundunu duymuyorsunuz; duyduğunuz şey, bir tür Joy Division ve Dead Can Dance bileşimi…

Bunun gerisindeki en önemli neden, bu albümde gruba katılan iki efsanevi müzisyen: Gotik çağın müziklerini günümüzün ritim ve perküsyon aletleriyle yeniden yorumlayan ünlü grup Dead Can Dance’den Peter Ulrich ve Brendan Perry.

Peter Ulrich’in perküsyondaki yeteneği ve Brendan Perry’nin hafızalarımızdan hiç çıkmayan sesi, albüme çok şey katmış. Santur, viyolonsel, çello, analog synth, gitar, piyano, darbuka, orkestra çanı, clave, bas ve davul, flamenko ile özdeşleşen el çırpmalarla birleşince ritmik ve canlı bir albüm çıkmış ortaya.

Brendan Perry’nin seslendirdiği iki şarkı, “You Never Loved This City” ve “The Nightmare Goes On”, özellikle Tindersticks sevenleri mest edebilecek türden çok etkileyici şarkılar. (Grubun Myspace sayfasında bu şarkıları dinleyebilirsiniz. http://www.myspace.com/lowbirthweight ) Perry, bu albüme katkıda bulunduğu için çok mutlu; uzun zamandır duyduğu en iyi müziği Piano Magic’in yaptığını söylüyor.

ATEİSTLERİN YÜRÜYÜŞÜ

Bir Piano Magic albümü, sözleri incelenmeden anlaşılmaz. Çünkü vokalist ve şarkı sözü yazarı Glen Johnson, günümüzün en şair ruhlu müzisyenlerinden birisidir. Yazdığı sözlere farklı anlamlar katıp düşündürür, sözcüklerle oynar, çeşitli metaforlar kullanır…

Bu albüm de yine melankolik ve nostaljik. Kendisiyle yaptığım bir röportajda, şarkı yazarken hayatının hayaletlerinden kurtulmaya çalıştığını söylemişti Johnson. O çabasına yine devam ediyor. Bu defa kurtulmaya çalıştıklarının arasında dinci yobazlar da var.

March of the Atheists” adlı şarkıda, “Senin inançlı olduğunu kabul edebilirim / Ama sen de benim öyle olmadığımı kabul etmelisin” diyor. El çırpmalar yaylılarla karışırken, “Kalbinde tanrı var ama ellerin kan içinde” diyerek, din adına yapılan savaşlara ağır eleştiriler getiriyor.

Albümdeki en dikkat çeken parça “The Faint Horizon”, hayatı yakalamaya çağırıyor insanları… Gençlik geleceği düşünerek, yaşlılık da gençliğe duyulan özlemle harcanıyor; sonunda da hayat ıskalanıyor diyor…

Synth ve gitarların baskın kullanıldığı “On Edge”, albümdeki en elektronik şarkı. Benim favorimi soracak olursanız, “The Blue Hour” derim. O kadar çok Joy Division’ı hatırlattı ki takılıp kaldım…

Albümde fark ettiğim bir değişikliği de söylemeden geçmeyeceğim. Bu defa yağmurdan hiç söz etmemiş Glen Johnson. Rüzgâr var, bulut var, deniz var ama yağmur yok… Oysa Piano Magic şarkılarında sık sık yağmur yağardı…

Bu arada, albüm kapağındaki resmi bulmak için grupla temas kurdum. Glen Johnson’ın kendisinden bir e-posta geldi. Şöyle diyor mesajında: “Belki yakında yine Türkiye’ye geliriz.” Konser organizatörlerine hatırlatmak isterim; Piano Magic albüm tanıtımı için Avrupa turunda… İstanbul’da yine coşkulu bir şekilde alkışlayabilir miyiz onları?

Written by zülalk

07 Kasım 2009 at 18:07

>Konser Öncesi Yeni Depeche Mode

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 2 Mayıs 2009

İstanbul’da yazlık konser mevsimi, 14 Mayıs’ta Binboamania ile başlıyor. Üstelik açılışı yapan da, new wave akımının en başarılı grubu Depeche Mode!

Birçok müziksever, aylardır santralistanbul’daki konseri sabırsızlıkla bekliyor. Bu heyecanlı bekleyiş sürerken, geçen hafta Depeche Mode’un yeni albümü “Sounds of the Universe” yayımlandı.

Kısa bir süre sonra 30. yılını kutlayacak bir new wave grubu için büyük bir başarı grafiği izliyor Depeche Mode. 1980 yılının mayıs ayında ilk kez bir okul etkinliğinde Depeche Mode olarak sahneye çıktılar. O günden beri, birçok diğer grup gibi zor günler geçirdiler, zaman zaman dağılmanın eşiğine geldiler…

Beraber yola çıktıkları şarkı yazarı/klavyeci Vince Clarke, 1981’de ilk albümün yayınlanmasından hemen sonra gruptan ayrıldı. Ertesi yıl onun yerine Alan Wilder gruba dahil oldu.

Vokalist Dave Gahan, uyuşturucu yüzünden ölmek üzereyken, grubun da sonunun geldiğini düşündü herkes. Fakat Dave tedavi olup hayata dönünce, Depeche Mode yeniden doğdu. Grubun daimi şarkı yazarı Martin Gore ile Dave’in ego savaşı ise hiç bitmedi…

Bütün bu güçlükleri zaman içinde aşsalar da, bana göre, bir şeyi pek atlatamadılar… Klavyeci/prodüktör Alan Wilder’ın 1995’te ayrılışı, Depeche Mode’un müziğini ciddi şekilde etkiledi. Bazı Depeche Mode hayranlarını kızdıracağımı biliyorum; ama Wilder’ın yerinin doldurulabildiğini düşünmüyorum…

BİR OLGUNLUK DÖNEMİ ALBÜMÜ

Hatırlayanlar vardır; Depeche Mode’un daha önceki albümü piyasaya çıkmadan önce internete düşmüş ve plak şirketi zor durumda kalmıştı. Bu defa böyle bir durum yaşanmaması için çeşitli gizlilik önlemleri aldılar.

Örneğin, önceden gazetecilere dağıtılan kopyaların başkalarının eline geçip internete sızdırılmasını önlemek için, grubun adının yerine başka bir kod adı kullandılar: “Tea and Biscuits”; yani “Çay ve Bisküvi”…

Bu ismin özel bir mesajı olmasa da, Dave’in bir röportajda buradan hareketle verdiği bir yanıt ilginç: “Bu albümün yapım aşamasında işin içine bir miktar çay ve bisküvi karıştı gerçekten! Muhtemelen yaptığımız en disiplinli çalışmaydı. Her gün stüdyoda buluşup sabahtan akşama kadar çalıştık, herkes işini ciddiyetle yaptı.

Martin Gore ise, alkol bağımlılığı ile mücadelesini kazandı ve üç yıldır içkiden uzak duruyor. Dave, bu arada iki solo albüm yaparak kendisini şarkı yazarlığında da kanıtlamış olmanın rahatlığı içinde… Sonuçta, grup içinde Martin ile Dave arasındaki çekişmenin dozu epeyce düşmüş gözüküyor.

Bir önceki albümde olduğu gibi, bu albümde de üç şarkısı var Dave’in: “Hole To Feed”, “Come Back” ve “Miles Away/The Truth Is”. Kendi solo albümlerinde de çalıştığı ekiple birlikte yazmış bu şarkıları. Üçü de, gitarın öne çıktığı, psychedelic etkinin hissedildiği şarkılar.

“ESKİNİN GELECEĞİ”Nİ DİNLEYİN

Yeni albümün, Depeche Mode’un 1990’daki “Violator” günlerine dönüşünü temsil ettiğini söyleyenler var. Grubun yaptığı en başarılı albümdü “Violator”; “Sounds of the Universe”i onunla ayrı yere koyamasak da, son iki albümden farklılaşma olduğu açık…

Bunun nedeni de büyük ölçüde, alkolü bırakan Martin Gore’un bu arada geliştirdiği başka bir bağımlılık: Son yıllarda, eBay’de bulduğu eski analog synthesiser ve perküsyon aletlerine merak sarmış Martin. Bu sağlıklı bağımlılık, albümdeki ses değişikliğini de beraberinde getirmiş.

Fakat ben bu değişikliği, müzik basınında yaygın olarak kullanıldığı gibi “retro” olarak tanımlamaktan yana değilim. “Sounds of the Universe”, bu analog aletleri yeni teknoloji ile buluşturduğu için, belki bir “retro-fütüristik” bileşimden söz edebiliriz. Ya da en doğrusu, Martin’in yaptığı “eskinin geleceği” tanımını benimseyebiliriz…

Son haftalarda televizyonlarda yayınlanan videosuyla çok konuşulan “Wrong”, albümde öne çıkan şarkılardan birisi. Depeche Mode’un stadyum konserlerinde akıldan çıkmayacak dakikalar, bu elektro-rock tarzındaki şarkıyla yaşanacak kuşkusuz.

Yeni albümün temaları da, bildiğimiz Depeche Mode tarzıyla aynı… Yine erişilemeyen sevgili, yine ayrılıklar, yine kırık kalpler, yine pişmanlıklar… Bunların arasında, bu defa yok olup giden dünyaya yazılmış bir ağıt gibi duran “Fragile Tension” da var.

Adını anmak istediğim bir şarkı da, Martin ile Dave’in adeta bir düeti andırır şekilde birlikte söyledikleri “Peace”. Martin, bu şarkının en sevdiği şarkılarından birisi olduğunu söylüyor. Kim bilir; belki de 80’lerdeki synthpop tarzını en çok andıran parça olduğu içindir…

Written by zülalk

02 Mayıs 2009 at 22:01

Alan Wilder, Dave Gahan, Depeche Mode, Martin Gore, Vince Clark kategorisinde yayınlandı

>Amaç Hayko’yu Dinlemekti…

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/24 Ocak 2009

Salı akşamı Beyoğlu’ndaki Jolly Joker Balans’ın kapısından içeri girdik. Hayko Cepkin’in akustik-senfonik projesini tanıtacağı performans için oradaydık. Müziği dinleyip performans hakkında bir yazı yazmayı düşünüyordum, ama evdeki hesap çarşıya uymadı… Çünkü mekana kapasiteyi aşan sayıda insan alınmış olduğundan, uğultudan başka bir şey duyamadık. Oysa amacımız, Hayko’nun muhteşem çığlıklarını ve brütal vokallerini akustik bir set eşliğinde dinlemekti…

Sahneye kendisine eşlik eden üç müzisyenle birlikte çıktı Hayko: Akustik gitarda Umut Töre, akustik davulda Murat Cem Ergül ve kontrabasta Poyraz Kılıç. Kendisi de e. piyanosunun başında oturuyordu tamamen siyah giysiler içinde… “Bu nasıl senfoni?” diyenlere yanıt şu: Kalabalık bir senfoninin dört kişilik sadeliği…

Hayko Cepkin, kanımca, ülkemizin son yıllarda çıkardığı en özgün ve en yetenekli müzisyenlerden birisi. İlk albümünden bu yana altyapısı sağlam bir müzik yapıyor. Kendini yenileyip, daha önce denenmeyen işlere girişmesi de, onu dinlenmeye değer kılıyor.

Roll dergisi bir röportajında, Hayko Cepkin’i sahnede canlı seyretmemiş olmanın, Kapadokya’ya gitmemiş, Hisar’da kahvaltı etmemiş, Nevizade’de içmemiş olmak kadar büyük bir eksiklik olarak görüldüğünü yazmıştı.

Doğrudur; müzikle ilgilenen herkesin Hayko Cepkin’i sahnede mutlaka görmesi gerekir. Ama sorun şu ki, onu dinlemeye gidip de dinleyememe gibi bir durum da söz konusu… Salı akşamı bizim başımıza geldiği gibi… Kendinize bir yer bulup oradan sahneyi görmeyi umut ederken, birisi arkadan iter, diğeri önden sıkıştırır, bir başkası yandan vurur… Sahne yerine önünüzdeki adamların kafalarını izlersiniz, müzisyenler sahneye çıktığında parmaklarınızın ucunda yükselip bir şeyler görmeye çalışsanız da nafiledir…

Sonunda pes edip ince uzun koridor şeklindeki mekanın en arka taraflarına gider, orada perdeye yansıtılan görüntüleri izlersiniz… Sanki televizyon seyrediyormuş gibi hissedersiniz. Ama anteni oynayan televizyon ekranında olduğu gibi sürekli kayan, parazitlenen görüntülere bakmak bir süre sonra dayanılmaz olur… Üstüne bir de hiç durmadan bağırarak konuşan kalabalık eklenince, birkaç metre ötedeki müzisyenleri dinlemek olanaksızlaşır…

Salonun balkon katında VIP’ler için bir bölüm ayrılmıştır; istenmiştir ki, bazı “celebrity”ler konseri rahatça dinleyebilsin… Ama onların da müziği dinlemek gibi bir amaçlarının olmadığı tavırlarından bellidir. “Sosyalleşmek” adına oradadır birçoğu… Sosyalleşmekle hiç ilgisi bulunmayan, tek amacı müzik dinlemek ve konser hakkında yazı yazmak olan müzik yazarları ise, geceyi sahneyi görebileceği bir yer arayıp, müziği duymaya çalışmakla geçirir… Ve bu nedenle, siz okuyucular da, müzik yerine, bu garip durum hakkında bir yazı okursunuz…

Oysa bu iş yurtdışındaki organizasyonlarda çok farklıdır. Her gazetenin, derginin müzik yazarı vardır ve onlar bir müzik etkinliğine gittiklerinde basın için oluşturulmuş bir alana alınırlar. VIP konuklarını düşünen organizasyon yetkilileri, basını da unutmaz. Çünkü o yazarların orada işlerini yapmaya çalıştıkları bilinir. İsterse Tanzanya’dan olsun, her basın mensubu aynı muameleyi görür. Bu tür bir anlayışın ülkemizde de yerleşmesini dilerim. O zaman bol bol müzikten söz edip, konsere ilişkin ayrıntıları anlatabiliriz.

İlginç bir ayrıntı olarak söyleyebileceğim tek bir şey var. Parmaklarımın üzerinde yükselip sahneye bakmaya çalıştığım bir anda Hayko’nun rakı içtiğini gördüm. Piyanosunun yanına koymuş küçük bir sehpa, üzerinde de rakı bardağı… Hem keyifle içiyor, hem de çalıp söylüyordu.

İlerleyen saatlerde neler oldu bilmem. Çünkü konser salonunda olup müzik dinleyememe durumuna daha fazla dayanamadım ve oradan ayrıldım… Ama siz yine de Hayko’nun canlı performansını yakalarsanız kaçırmayın, bakarsınız belki şansınız yaver gider ve o akşam müzik dinlemek isteyenler gelir konsere…

***

NOT: Depeche Mode’un 14 Mayıs’ta İstanbul’da vereceği konser öncesinde, 28 Ocak’ta Taksim’deki The Hall’da bir parti düzenleniyor. Depeche Mode Türkiye Fan Club’ın da katılımı ile hazırlanacak gecede, Depeche Mode müzikleri çalınırken, grubun daha önce hiç görülmemiş görüntüleri izlenecek. Partide ayrıca bilet alanlar arasında yapılacak bir çekilişle, konser afişi, DVD, konser davetiyesi gibi sürpriz hediyeler dağıtılacak. DM hayranlarına duyurulur…

Written by zülalk

24 Ocak 2009 at 22:09

Depeche Mode, Hayko Cepkin kategorisinde yayınlandı

>Kylie İle Boğaz’da Bir Gece

leave a comment »

>

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/24 Mayıs 2008

Salı akşamı Turkcell Kuruçeşme Arena’daydık. Roger Waters ya da Depeche Mode konserleri kadar olmasa da, yine kalabalıktı mekan. İşten çıkıp gelenler, yiyecek satan yerlerin önünde uzun kuyruklar oluşturmuş, bazıları da yere atılan kocaman yastıkların üzerine yatmış dinleniyordu.

Gecenin merakla beklenen yıldızı, Avustralyalı şarkıcı Kylie Minogue’du. 40. yaşına İstanbul’da giren Minogue, pop müziğin en sevilen sanatçılarından birisi. Kısa bir süre önce göğüs kanserini yenip sahnelere geri döndü ve Advantage Card’ın 10. yıl kutlamaları kapsamında ilk kez Türkiye’ye geldi. Hem de kendisine eşlik eden 50 kişilik bir grup ve 12 tırla birlikte…

Kylie Minogue’un İstanbul konseri, kanımca, “Başarılı bir pop müzik konseri nasıl düzenlenir?” sorusuna iyi bir yanıt oluşturuyor. Yazıyı, daha çok bu bakış açısıyla yazdım.

Konser saati 21 olarak açıklanmıştı ve tam o saatte de başladı. Bu dakiklik nedeniyle Kylie’ye hemen bir artı verdik. Bu tür konserlerde, dünyaca ünlü müzisyenlerin sahneye geç çıkması, nedense bir tür gelenek olmuştur. Oysa teknik bir arıza olmadığı sürece, konser saatine uymak, sanatçının hem çalışma disiplinini, hem de kendisine olan saygısını gösterir. Üstelik de, ayakta bekleyenlerin sabrının tükenerek, konserden aldığı zevkin azalmasını önler.

Daha önce basına yapılan açıklamalarda, konser için üç asansörün yer aldığı üç katlı bir sahne kurulacağı ve hareketli dev ekranlar kullanılacağı söylenmişti. İzleyiciye sahneden yansıyan görsellik oldukça etkileyiciydi ama dev ekranlar yoktu. Bol ışıklı, bol danslı ve yine bol dumanlı bir konserdi. (Sigara dumanı ile yiyecek büfelerinden gelen dumanın oluşturduğu karışım, bir İstanbul konser klasiği ne yazık ki…)

Minogue’un konseri baştan sona farklı konseptlere göre düzenlenmiş. Bir baktık, “cheergirl” kıyafetleri içinde çıktı sahneye. Bu bölümde söylediği şarkıların hepsi, müsamerelerdeki çocuk şarkılarını anımsattı bana. Açıkçası, konserin en başarısız kısmını oluşturan bu amigo kız halini, unutmak ve hiç olmamış gibi düşünmek istiyorum.

Bir süre sonra, elektroniğin dozunun arttığı şarkılarda, sado mazoşist kıyafetler içinde vamp bir kadına dönüştü Kylie. Bu imaj, pop müzikte her zaman çok sattı. Madonna’nın da bundan bir türlü vazgeçememesinin nedeni budur. 50 yaşına da gelse, hala elinde kamçıyla deri kıyafetler içinde pozlar veriyor. Fakat Kylie’nin bunu, o üzerine yapışan “Şeker Kız Candy” imajı yüzünden, Madonna kadar çarpıcı hale getiremediğini belirtmek gerek.

Her bir konsept için farklı kıyafet giyen Minogue, eğer doğru saydıysam, konser süresince yedi kez kıyafet değiştirdi. İlginç olansa, konser boyunca fazla hareket etmemesiydi. Arkasındaki dans grubundan bağımsız bir halde, sahnenin bir soluna yürüdü, bir sağına. Fakat akıllıca bir çözüm bulunmuş ve müziğin zorunlu kıldığı hareket, daha çok sahnedeki perdelerin üzerinde yer alan görüntülere ve dansçılara kaydırılmıştı. Bir ara sahnede neredeyse 25 kişi vardı.

Kylie’nin dansçılara eşlik ettiği Barry Manilow’un “Copacabana” adlı şarkısı, en büyük alkışı alanlardan birisiydi. En beğenilen ve hemen herkesin birlikte söylediği bir diğer şarkı, Robbie Williams’ın “Kids”i oldu. İkisi de başkalarının meşhur ettiği şarkılardı, ama onları hakkını vererek söyleyince, alkışlar Kylie’ye gitti. Tam arkamda, “That’s Robbie” diye sürekli bağıran turist kızı saymazsak…

Ama Kylie en doğru seçimi, sahneye bis için tekrar geldiginde yaptı. Sürpriz bir şekilde konseri “I Should Be So Lucky” ile bitirdi. Sanatçının 1988 tarihli ilk albümünde yer alan ve onu tüm dünyaya tanıtan şarkıydı bu. O zamanlar 20 yaşındaydı. Şimdi hala çok güzel, ama herkes gibi o da gençlik izlerini kaybediyor.

Fakat gecenin ortaya koyduğu bir gerçek vardı. Bazı şarkıların hiç eskimediği bir kez daha kanıtlandı o akşam. Melodinin hatırlattığı anılarıyla heyecanlanan orta yaşlılar ve şarkıyla yaşıt olan gençler, hep beraber dans ederek noktaladı geceyi. Gördüğü ilgiden memnundu Kylie. “En kısa zamanda yine gelmeliyim,” diyerek veda etti İstanbul’a…

Written by zülalk

25 Mayıs 2008 at 20:43