Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Ed O’Brien’ Category

>Radiohead, yine özgür yine deneysel

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen / 2 Mart 2011

14 Şubat günü müzik dünyası, internete düşen bir haberle bir anda büyük bir heyecan yaşadı. Rock grubu Radiohead, dört yıllık aradan sonra yeni albümünü beş gün sonra yayınlayacağını açıkladı. “The King of Limbs” adı verilen albüm için bir internet sitesi hazırlanmış; albümü önceden sipariş etmek isteyenlerin, o site üzerinden alabilecekleri duyuruldu.

Sabırsızlıkla 19 Şubat’ı beklerken, bir gün önce siteden ön sipariş verenlerin albümü indirebileceği bildirildi. Aynı saatlerde de ilk single “Lotus Flower”ın videosu yayınlandı. O gün sosyal medyada herkes Radiohead’i konuştu. Dünyanın her yerinden insanın aynı anda katıldığı ortak bir müzik dinleme seansıydı bu.

Aynı zamanda geleneksel uygulamanın tersine, daha önceden bazı müzik dergilerine ya da gazetelere bir kopya verilmediği için, kimse neyle karşılaşacağını bilmiyordu. Hayranlar, gazeteciler hep birlikte ilk kez duydular albümü. Bu eşitlik duygusu da ayrıca güzeldi.

Devrimlerin bile internette örgütlendiği dijital çağa çok uyan bir albüm tanıtma stratejisi izliyor Radiohead. Aslında büyük bir plak şirketine bağlı olmadan yayımladığı önceki çalışması “In Rainbows”dan bu yana zorunlu olarak gelişti bu yöntemler. Ama bu defa albümün satışında önemli bir değişiklik yapılmış.

2007’de “In Rainbows” çıktığında, büyük plak şirketleriyle sözleşmesi bittiğinden, yine internet üzerinden dijital olarak satılmıştı albüm. Ayrıca dinleyiciye albüm için ödeyeceği karşılığı kendisinin belirlemesine olanak tanıyan bir yöntem izlenmiş; hatta isteyenin hiçbir şey ödemeden indirmesi sağlanmıştı.

Bu yönteme karşı çıkanlar çok oldu; oysa grup, batmakta olan müzik sanayisinde klasik plak şirketi mantalitesini sorguluyordu. Elbette ancak Radiohead kadar kendine güvenen, büyük bir grubun izleyebileceği bir stratejiydi; ama alışılmış kuralları yıkan, devrimci bir uygulamaydı.

Yıllardır “In Rainbows”un satış gelirinin, önceki albümlerden daha az olmadığı söylense de, bu konudaki spekülasyon hiç bitmedi. Bu nedenle grubun yeni albümde nasıl bir strateji izleyeceği merak ediliyordu. Albüm, duyurulandan bir gün önce, 18 Şubat’ta satışa çıkınca, bir öncekinin aksine sabit ücret politikasına dönüldüğü anlaşıldı.

Ancak bu kez, sadece 9 dolarlık MP3 ya da 14 dolarlık CD kalitesinde WAV dijital versiyonlar değil, 48 dolarlık bir başka versiyon da önerildi dinleyicilere. “Newspaper album” denilen ve doğada çözünebilir bir maddeden yapılan bu paket, iki plak, çeşitli çizimler, yayınlanmamış bir CD ve MP3 versiyonunu da kapsıyor.

Gitarist Ed O’Brien, bir süre önce müziğin daha ulaşılabilir olması için dinleyicilere farklı alternatifler önermek gerektiğini söylemişti. Anlaşılabilir bir durum; geçen defa da sonradan CD ve LP olarak yayınlandı albüm.

Ama burada asıl konu, ücretlendirme politikası. Madem geçen defaki “pay-what-you-want” politikası yeterince iyiydi, o zaman neden vazgeçildi diye sormadan da edemiyor insan?

Bu konuda altı çizilmesi gereken bir başka nokta, plak şirketi baskısı olmayınca, dijital platformda müziğin daha ucuza satılması ve gerçek hayranların her zaman CD ve LP almaya gönüllü olması. Plak şirketlerinin yapamadığı doğru hesap da budur…

KID A/AMNESIAC ÇİZGİSİ DEVAM EDİYOR

Gelelim albümdeki şarkılara…

Sekiz parçanın yer aldığı “The King of Limbs”, toplam 37 dakika 29 saniyelik kısa bir çalışma. Albüm çıkmadan önce en merak edilen konu, Radiohead’in “OK Computer” dönemindeki tarzına mı, yoksa “Kid A“deki gibi elektronik seslerle flört ettiği döneme mi yakınlaşacağıydı. Yanıtımızı aldık; “The King of Limbs”, grubun en iyi albümü olan Kid A ve ondan sonra çıkan Amnesiac sounduna yakın.

Grubun daha gitar odaklı eski albümlerini sevenler için bu belki iyi bir haber değil; ama kanımca, Radiohead’i bugünün en iyi alternatif rock grubu yapan şey, yıllar ilerledikçe genel beğeniye daha kenarda kalmış bir alana yönelmesi. “The King of Limbs”, “Kid A” ya da “Amnesiac” kadar uçta ve o kadar çarpıcı değil elbette; onlara göre genel dinleyici açısından daha kolay alışılabilir bir soundu var.

Gitar geri plana alınırken, bas soundunun baskın olarak kullanılması dikkat çekici. İçinde hem organik sesler var, hem de glitch, synth ağırlıklı sesler; akustik gitar da var dubstep ve deep funk da. Ama sonuçta duyduğunuz müzik, grubun 2000’li yıllarda girdiği yolun izlerini çok başarılı ve özgün bir kolaj içinde yansıtıyor.

Bu anlamda şaşırtıcı bir yön değişimi içermiyor “The King of Limbs”. Sadece çok sayıda farklı olasılıklar öneren özel bir ses dünyasının içine sokuyor dinleyeni.

Thom Yorke‘un vokali, yine bazen mırıldanırcasına, kendinden geçercesine söylediği belli belirsiz sözlere dayanıyor. Şarkılar, başından sonuna tek bir anlamlı öykü anlatmıyor. Duyduğunuz metaforlardan çıkarsama yapıyorsunuz çoğunlukla. Dünya meseleleri de var, doğanın dertleri de, kişisel olaylar da… Yalnızlık, kayıplar, depresif ruh halleri yine odak noktası…

Medyaya yansıyan bilgilerden, albümün isminin “In Rainbows”un kaydedildiği stüdyonun yakınındaki Wiltshire Ormanı’nda bulunan bir meşe ağacına referans yaptığını öğrendik. Yok olmakta olan dünyada o ağacın dertlerini de duyabilirsiniz, intiharın eşiğine gelmiş bir insanın iç seslerini de…

Thom Yorke, o insanın iç seslerini o kadar güzel duyuruyor ki, belki de bu nedenle beni en çok etkileyen parça “Codex” oldu. Piyanoyla çelik üflemelilerin mükemmel bir hüzün yansıtan diyaloğu bana epey dokundu.

Albümün satışa çıktığı gün videosuyla adeta olay yaratan “Lotus Flower”, hepsinin içinde en melodik olanı. Thom’un videodaki sıra dışı dansı çok tartışıldı. Ben, müziğin algılanışını etkilediği için, genel kural olarak, müzisyenlerin kendilerinin göründüğü videoları; özellikle de kadın şarkıcıların güzel kıyafetler giyip yatakta bir o yana bir bu yana döndüğü videoları sevmem.

Ancak bu video baştan sona Thom Yorke’a odaklansa da, diyecek herhangi olumsuz bir sözüm yok. Çünkü bugüne kadar gördüğüm en içten, en dürüst videolardan birisi. Thom, sempatik gözükmeye ya da genel beğeniye oynamaya çalışmamış. İçinden geldiği gibi, çılgınca, garip bir şekilde dans ediyor. Dansta da deneysel bir tavır içinde aslında. O gariplik, deneysellik albümün genel yapısıyla da uyuyor.

Sözünü etmek istediğim bir diğer şarkı, “Morning Mr Magpie”. Thom Yorke’un yıllar önce (2002) bir webcast sırasında sadece gitarla canlı çaldığı, önceden duyduğumuz bir parçaydı bu. Ancak yeni versiyona bir loop eklenmiş. Mükemmel bir bas ve perküsyon bileşimi sunan şarkının albüm versiyonu, çok daha canlı ve ritmik olmuş.

“The King of Limbs” çıkmadan önce acaba ikinci bir “Idioteque” olacak mı diyorduk. Doğrusunu söylemek gerekirse, öyle bir parça yok ve kanımca “Kid A” hala Radiohead’in en iyi albümü. Ancak bu, yeni albümün de belli bir çıtanın üstünde olduğu gerçeğini değiştirmez.

Radiohead, “satar mı satmaz mı, konserde canlı çalmaya uygun olur mu olmaz mı?” diye düşünmeden istediği müziği yapıyor. Kariyerleri ilerledikçe müziklerinin deneysel bir alana yönelmesi, beni kişisel olarak memnun ediyor.

The Guardian’ın sorduğu gibi, “The King of Limbs müzik endüstrisini kurtaracak mı?” bilmem ama bugünün en heyecan verici müziğini bu cesaretli yaklaşım ve deneysel ruh yaratıyor.

(Not: Duymayanlar için şu bilgiyi de vermek isterim. Yayılan dedikodulara bakılırsa, abümün sonundaki “Separator” adlı şarkı, grubun kısa bir süre sonra ikinci bir albüm çıkaracağını müjdeliyor. “Kid A”den hemen sonra çıkan “Amnesiac” gibi bizi yeni bir albüm bekliyor olabilir. Hem “The King of Limbs”in kısalığı hem de Separator’de Thom’un “If you think this is over/ Then you are wrong” demesi de bu iddiayı güçlendiriyor. )

Reklamlar

Written by zülalk

02 Mart 2011 at 07:24

Ed O'Brien, Radiohead, Thom Yorke kategorisinde yayınlandı