Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Efes Pilsen One Love Festival’ Category

>2009 Yazının Albümünü Canlı Dinleyin

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 13 Haziran 2009

Her yazın bir favori albümü vardır. Bu yazınki de, Röyksopp’dan “Junior”. Dance-pop türünün Norveçli ikilisi, bu üçüncü albümüyle son aylarda adından çok söz ettiriyor.

Torbjorn Brundtland ve Svein Berge’den kurulu Röyksopp’u isim olarak tanımıyorsanız bile, büyük olasılıkla bugüne kadar müziklerini duymuşsunuzdur. Çünkü 2001 yılında yayımladıkları ilk albümleri “Melody A.M.”den bu yana, birçok şarkıları, reklam ve film müziği olarak kullanıldı.

Bunların içinde en ünlüsü, Apple firmasının Mac OS X Panther işletim sisteminin açılış müziği olarak kullanılan “Eple” adlı şarkıydı. Son albümlerinde yer alan “Happy Up Here”in giriş kısmını da, ülkemizde e2 kanalının reklamında duyuyoruz.

RÖYKSOPP, EFES ONE LOVE FESTIVAL’DA

Gelecek hafta sonunda santralistanbul’da düzenlenecek olan Efes One Love Festival’ın bu yılki konuk listesinde birçok ünlü grup ve müzisyen var. Bunların arasında en merakla bekleneni Röyksopp!

Yeni albümün tanıtım turnesine İstanbul’un da dahil edilmesi, güzel bir sürpriz oldu. İkili, festivalin ikinci günü olan 21 Haziran’da, Türkiye’deki ilk performansını gerçekleştirecek.

Müzikseverlerin Röyksopp’u heyecanla beklemesi boşuna değil. Çünkü son dönemin en neşe verici, en pozitif albümünü yapan bir grubu canlı dinleme olanağı bulacaklar. “Junior” albümünün hangi şarkısını dinlerseniz dinleyin, birden bir mutluluk hissi kaplıyor içinizi; nedensiz de olsa…

Grup, daha işin başında, “Junior”ı kaydederken “mutlu bir sound” yakalamayı hedeflemiş. Bunun ilk belirtisi, albümün en başında gösteriyor kendisini; açılışı yapan ilk şarkı “Happy Up Here”, gülme sesleri ile başlıyor.

Röyksopp elemanları bu parçayı, “Küresel depresyonu sona erdirme çabasına katkıda bulunmak adına ufak bir çaba” olarak tanımlıyor. Başarılı bir çaba olduğu kesin!


“ROBOT”A AŞIK OLAN KADIN

Albümden çıkan ikinci single “The Girl and the Robot” ise, 2009 yılının en iyi single’ı adaylarının en güçlüsü. Şarkı görünüşte bir kadının bir robota olan aşkını anlatıyor.

Fakat “robot” denilen, aslında modern dünyada sürekli işiyle ilgilenip kadını görmezden gelen bir erkek…Yalnızlıktan yılan kadın, karşılaştığı ilgisizlik ve sevgisizlik yüzünden, sonunda bir robota aşık olduğunu itiraf ediyor. İsveçli pop şarkıcısı Robyn’in muhteşem vokaliyle eşlik ettiği parça, tek kelimeyle kusursuz…

Robyn dışında albümde iki İsveçli, bir Norveçli konuk vokal daha yer alıyor: The Knife grubundan ve Fever Ray projesi ile tanıdığımız Karin Dreijer-Andersson, Lykke Li ve Anneli Drecker.

Karin’in seslendirdiği “Tricky Tricky”, albümün en gözde parçası. Electro-pop türündeki şarkı tekno ritimlerine de yer veren dinamik müziğiyle son dönemde dans pistlerinin vazgeçilmezi…

Karin’in vokalleri üstlendiği diğer parçanın adı “This Must Be It”. Disko müziğini andıran ve çok da çarpıcı olmayan bir melodinin üzerine Karin’in belirgin ve sert vokali bindirilmiş. Bazı kulaklara garip gelebilir ama asıl ilginç olan da bu gariplik…

Anneli Drecker’in yumuşak sesini üç şarkıda duyuyoruz. Ambient elektronika sınırlarında dolaşan “You Don’t Have A Clue”, oldukça romantik. Fransız elektronik müzik grubu Air’i hatırlatıyor ve ne kadar dinlerseniz dinleyin bıkmıyorsunuz.

Albümde ihmal edilemeyecek kadar iyi iki enstrümantal parçanın da olduğunu belirtmek gerek: “Röyksopp Forever” ve “Silver Cruiser”. Yaylıların dikkat çektiği iki parça da, şimdiden grubun klasikleri arasına girmiş durumda. Yıllar geçse de hiç eskimeyecek türden zamansız parçalar…

Bu kadar iyi bir albüm çıkaran Röyksopp, gerçekten yakın bir ilgiyi hak ediyor. İstanbul’daysanız ve olanağınız varsa, Efes One Love’da Röyksopp’u kaçırmayın. Kuşkusuz yazın en güzel konserlerinden birisi olacak.

Reklamlar

Written by zülalk

13 Haziran 2009 at 21:00

>One Love’da Şenlik Var!

leave a comment »

>

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/31 Mayıs 2008

Efes Pilsen One Love Festival, bu yıl 21-22 Haziran tarihlerinde santralistanbul’da yapılacak. Program yine dopdolu. İlk gün Roisin Murphy, Hot Chip, The Long Blondes, Bedük, Kreş, DJ Style-ist + Mabbas; ikinci gün ise, Gogol Bordello, Shantel & Bucovina Club Orkestar, Miss Platnum, Baba Zula, Gevende, Selim Sesler, Kolektif İstanbul ve DJ Ahmet Musluoğlu sahneye çıkacak. Top cambazları, illüzyonistler, pandomim sanatçıları, langırt, dart ve daha pek çok eğlence festivalcileri bekliyor. Ayrıntılar, Festival Koordinatörü Cem Yegül’den…

Altı yıldır Maslak Parkorman’da düzenlenen festivali bu yıl Eyüp’teki santralistanbul’a taşıyorsunuz. Bu değişikliğin nedeni ne?

İleriye dönük planlarımız içerisinde santralistanbul ile yollarımız kesişiyor. Bir yıldan az bir süredir hizmet veren kompleks, şehrin içinde kendine özgü doğal bir dokuya sahip. Hem şehirli olmanın en önemli öğelerini içinde barındırırken hem de doğa ile iç içe bulunması, şehir merkezine yakın ama bir o kadar da şehrin dinamiklerinden uzak olması, bizi cezbeden nedenlerden biri.

santralistanbul, birçok kişi için kentin merkezi bir yerinde değil. Ulaşım konusunda bir kolaylık düşünüyor musunuz?

Taksim Meydanı’nı önemli bir merkez olarak kabul edebiliriz. santralistanbul’un Taksim’e uzaklığı 6,5 km. Parkorman ise, bunun iki katı uzaklıkta. Ancak santralistanbul yeni bir mekan olduğundan, hala uzak olarak algılanıyor. Tabii ki biz kolaylıklardan vazgeçmiş değiliz. Bu sene ilk defa festivale katılım için Taksim Meydanı’ndan santralistanbul’a karşılıklı servisler koyacağız. Detaylar ilerde festivalin web sitesinde yayınlanacak.

Festivalin bugüne kadar iki günde topladığı izleyici sayısı ne kadar?

Bugüne kadarki izleyici sayımız için toplam 73.000 kişi diyebiliriz. Her yıl ortalama 10-15 bin arasında konuk ağırlıyoruz.

Bu yılki programdan söz eder misiniz? Birinci gün dans, ikinci gün gypsy müziği ağırlıklı.

Yedinci senemizde programın yıldız isimler etrafında şekillenmemesi yönünde karar aldıktan sonra, hem Türkiye’de hem de Batı’da 2008’de hakim olan müzik akımlarını ve öne çıkan sanatçı/grupları araştırdık. Balkan/gypsy tarzı, kültürümüzün yüzyıllardır parçası olmasına rağmen, müzikal açıdan popülaritesinin artması son iki yıla dayanıyor. Özellikle 2007’den itibaren yurdumuzda çıkış yapan bu çizginin  eğlenceli isimlerini getirmeye özen gösterdik. Moloko’nun değerli sesi Roisin Murphy de, Türkiye’ye getirmeyi hedeflediğimiz isimlerden biriydi. Bu yaz popülerleşen biraz elektronik, hafif rock’un birleştiği akıllı dans müziğini en şık halinde sunan Hot Chip’i de yakalayınca, dans/rock  konseptimize ikinci ismi de ekledik. İkinci albümleri Erol Alkan tarafından yapılan The Long Blondes, bizden Bedük ve Kreş de katılınca hayalimizdeki konsepte kavuştuk.

Bütçe sınırlaması olmadan istediğiniz sanatçıyı getirme şansına sahip olsaydınız, hangi grup ya da sanatçıları konuk etmek isterdiniz?

Bu sorunun cevabını vermek oldukça zor; çünkü getirmek istediğimiz isimler saymakla bitmez. Bütçe sınırlamasının yanı sıra, o sanatçının o yılki turne programı, turnenin festival tarihlerine denk gelmesi ve Türkiye’nin de bu turneye dahil olup olmadığı çok önemli. Hem yıllardır Radiohead, REM, Red Hot Chili Peppers gibi beklenen grupları getirebilmek isterdik, hem de daha yeni ama uzun vadeli olduğunu düşündüğümüz Arcade Fire’ı…

Birçok grubun katılıcağı festivalin iki günlük bilet fiyatı, tek bir grubun sahne aldığı bazı konser biletlerinden daha ucuz. Bunu nasıl sağladınız?

Son yıllarda çok hızlı gelişen bir sektörün içindeyiz. Bütün yaz sezonu boyunca çok fazla etkinliğin ve konserin yapılacağını biliyoruz. Üstelik bu etkinlikler aynı kanaldan besleniyor. Gerçekçi olmak gerekirse, birden fazla etkinliğe gitmek, ekonomik açıdan birçok kişiyi çok zorlayacaktır. Bu nedenle, daha fazla kişiye festival deneyimini yaşatmak doğrultusunda karar alarak, fiyatlarımızı daha uygun bir hale getirmeye çalıştık.

Sizce Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik durum bu yılki festivalleri de etkiledi mi? Türkiye’de müzik festival düzenlemek hangi açılardan zor?

Ekonomik koşullar, hayatımızın her alanını etkilediği gibi, festivalleri de etkiliyor. Bu tip etkinlikler için hayati önem taşıyan birçok faktör var. Dünyanın içinde bulunduğu ekonomik durum, müzik sektörünün kendi içinde yaşadığı zorluklar vb. Müzik festivali düzenlemek ile ilgili zorlukları Türkiye özelinde almak ne kadar doğru olur? Sonucta her ülke, her sanatçı, her plak şirketi ve organizatör bir şekilde birbirini etkiliyor. Tabii Türkiye özelinde söylenebilecek birkaç önemli nokta da var. Sanatçıların turne programları içinde yer almaması, aynı sanatçı veya grup için birden çok talebin olabilmesi, ağır vergi yükümlülükleri ve yasal izinler gibi.

Written by zülalk

01 Haziran 2008 at 20:31

Cem Yegül, Efes Pilsen One Love Festival kategorisinde yayınlandı

>Beastie Boys’dan Enstrümantal Albüm

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/1 Eylül 2007

Bu yıl 17 Haziran’da Efes One Love Festival kapsamında izlediğimiz Beastie Boys yine yapacağını yaptı ve bu defa “The Mix-Up” adlı tamamen enstrümantal bir bir funk/caz albümle karşımıza çıktı. Bu haber, asıl ününü rock ve punk etkisindeki hip-hop çalışmalarıyla kazanan New Yorklu grubu iyi tanımayanlar için çok şaşırtıcı olabilir. Fakat Beastie Boys’un 28 yılı bulan uzun kariyeri boyunca yaptığı çalışmaları yakından izleyenler, eminim hiç de hayrete düşmemişlerdir. Çünkü 1979 yılında The Young Aborinies isimli bir punk rock grubu olarak kurup, daha sonraki çalışmalarıyla hem rock ve dans listelerine giren şarkıları yapanlar ve hem de hip-hop camiasının en büyük gruplarından biri olarak tüm dünyada başarı kazananlar da onlar. 1995 yılında toplam sekiz şarkının yer aldığı ve yalnızca 11 dakika süren “Aglio e Olio” adlı bir hardcore punk albümü yayınlayan ve ertesi yıl daha önce yayımlanmış enstrümantal şarkılarını bir araya getirerek “The In Sound From Way Out!” bir derleme albüm piyasaya süren de yine onlar.

Bu nedenle müzik çevrelerinde albümün garip karşılanmasını anlamak zor. Bana göre The Mix-Up, bugüne kadar punk rock, hardcore, funk, rock, bossa nova, rap gibi birçok farklı müzik türünü bir araya getirerek başarılı örnekler veren bir grubun, piyasa koşullarına rağmen özgürce yaptığı deneysel bir çalışma. Rap müziğin popülaritesinin en yüksek düzeyde olduğu, rapcore ve rappop gibi türlerin müzik dünyasını ele geçirdiği bir dönemde, hip-hop’ın gelmiş geçmiş en büyük gruplarından birisi olan Beastie Boys, enstrümantal bir albüm yapmayı tercih etmişse, buna ancak saygı duymak gerekir.

MİKROFONLAR YERİNE MÜZİK ALETLERİ

The Mix-Up’ın en önemli özelliklerinden birisi, Beastie Boys elemanlarının 1992 tarihli albümleri “Check Your Head”de olduğu gibi yine kendi enstrümanlarını kendilerinin çalması. Bu defa rap yaparken kullandıkları mikrofonları ve bilgisayarları bir yana bırakmış ve müzik aletlerini ellerine almışlar. Mike Diamond’ın (Mike D) davul, Adam Horovitz’in (Ad-rock) gitar ve Adam Yauch’ın (MCA) bas gitar çaldığı albümde, grubun turntable’da harikalar yaratan olağanüstü yetenekli elemanı Michael Schwartz (Mix Master Mike) yok. Onun yerine keyboardda “Money” Mark (Mark Ramos-Nishita) ve perküsyonda Alfredo Ortiz ekibe katılmış.

Aslında Beastie Boys’u haziran ayında İstanbul konserlerinde canlı dinleme olanağı bulanlar oldukça şanslı. Çünkü grup o konserde, sevilen eski şarkılarının yanı sıra, o sırada henüz yayımlanmamış olan bu son albümden de yeni şarkılar çalmıştı. “Ch-Check It Out”, “So What’cha Want”, “Remote Control”, “Body Movin’ ” gibi hareketli şarkılardan sonra birden yeni albümden enstrümantal örneklere geçince kalabalık ne olduğunu pek anlamamış, bunun üzerine Adam Horovitz, “Size bugün yeni şarkılarımızı çalıyoruz” deme gereğini duymuştu.

DENEYSEL VE FARKLI

12 şarkının yer aldığı albüm, dinlerken bir “jam session” hissi uyandırıyor. Beastie Boys üyeleri birer enstrüman kapıp kapanmışlar stüdyoya ve canları ne istiyorsa çalıp çıkmışlar gibi geliyor insana. Toplam 40 dakika 25 saniye süren albümde dikkat çeken şarkılarından birisi, YouTube’da videosu da izlenebilen “Off The Grid”. El çırpma sesleriyle ritmik ve yavaş bir tempoda başlayan şarkı, ortalarına doğru giderek keyboard eşliğinde iyice yavaşlayıp sonra birden adeta bir rock şarkısına dönüşüyor. Özellikle Ad-rock’ın gitarda sergilediği ustalık çarpıcı.

Grubun video çektiği bir diğer şarkı ise, tüm şarkı boyunca süren etkileyici bas sesleriyle “The Gala Event”. Yine siyah-beyaz çekilen videoda siyah camlı gözlükleriyle bir takip sahnesinde gözüken Beastie Boys, bu şarkıyla bir casus filminin müziğini yapmış sanki. Söz etmek istediğim bir diğer şarkı “The Rat Cage”. Adam Yauch’un Young Marble Giants grubunu anımsatacak şekilde bas gitarda öne çıktığı şarkıda, fare gıcırtılarını andıran garip sesler müziği daha da ilginç kılıyor. Hint müziğinin temel enstrümanlarından sitarın kullanıldığı “Dramastically Different”; davula eşlik eden org, tef, bongo sesleriyle hareketli ve farklı bir etki yaratan “14th St. Break” de albümün en güzel şarkılarından.

Şunu da belirtmek gerekir ki, bu albüm, grubun bol bol sample’lar kullandığı, rap’in ağırlıkta olduğu punk tarzını sevenler tarafından tatmin edici bulunmayabilir. Ama müziğin her türüne açık olanların ve özellikle dub ve chill-out tınılarıyla bezenmiş funk/caz türüne ilgi duyanların The Mix-Up’ı es geçmemelerini öneririm. Beastie Boys, bu albümle daha önce kimsenin yapmadığı herhangi bir şey sunmuyor. Muhtemelen albüm listelerin üst sıralarında yer almayacak ve geniş kesimlere de ulaşmayacak. Ama bana kalırsa, The Mix-Up, grubun kariyerinde önemli bir çalışma olarak anılacak.

Written by zülalk

01 Eylül 2007 at 20:09

>İlk Merhaba, İlk Heyecan ve Morrissey

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/3 Haziran 2006

Bu satırları yazarken büyük bir heyecan içindeyim. Bilgisayarla değil de el yazısı ile yazıyor olsam bunu anlardınız; çünkü titreyen ellerim nedeniyle harflerim yamuk yumuk olabilirdi. Neyse ki, bilgisayar klavyesinde bu sorun ortadan kalkıyor ve herkes gördüğünü okuyabiliyor.

Heyecanlıyım; çünkü Cumhuriyet’in yayınlamaya başladığı bu haftalık ekte ben de yazıyorum. Heyecanlıyım; çünkü gelecek hafta Morrissey konser vermek üzere İstanbul’da olacak.

1980’lerin alternatif rock akımının en önemli gruplarından The Smiths’in vokalisti Morrissey, grubun dağıldığı 1987 tarihinden bu yana kariyerine tek başına devam ediyor ve başarılarıyla hala müzik dergilerinin kapaklarında yer alıyor.

İstanbul, kültür ve sanat etkinlikleriyle giderem dışa açılan önemli bir metropol. Bu şehirde yaşamanın getirdiği birçok sıkıntı var. Ama bana sorarsanız, böyle büyük kentlerde yaşamanın en olumlu yanı, bu ayağımıza gelen kültür ve sanat etkinliklerine katılma olanağı. Morrissey konseri de, bu olanaklardan biri.

Neden bu kadar önemli Morrissey? Böyle düşünmemin bazı kişisel nedenleri olabilir. Örneğin, onun protest ve melankolik şarkılarını seviyor olabilirim. Ya da Morrissey 11 yaşından beri bir vejetaryen ve aktif bir hayvan hakları savunucusu olduğu için ona yakınlık duyabilirim. Fakat bunun çok daha ötesinde dile getirilmesi gereken önemli nedenler var. O nedenle, bunları sıralayarak şu soruyu yanıtlamaya çalışacağım:

“Neden Morrissey müzik tarihinde ayrı bir yere sahiptir?”

-Kolaycılığa hiç kaçmadığı için,
-Sosyal konulara ve çevrenin korunmasına karşı duyarlı olduğu ve tavır aldığı için,
-Politik konularda her zaman aktif olmaktan vazgeçmediği ve İngiliz Kraliyet ailesine, Margaret Thatcher’a, Tony Blair’e ve George W. Bush’a karşı görüşlerini, FBI ve İngiliz Gizli Servisi MI5 tarafından sorgulanmasına yol açacak kadar sorun olsa da hiç çekinmeden dile getirdiği için,
-2004 yılında Amerika’daki başkanlık seçimlerinden önce kendi internet sitesinde bir mesaj yayınlayıp, George W. Bush’un Amerika’yı bu gezegendeki en terör saplantılı ülke haline getirdiğini söyleyerek, Amerikan vatandaşlarına John Kerry’e oy vermeleri çağrısında bulunduğu için,
-”Mexico” adlı şarkısında Amerika’da daha iyi yaşam koşulları arayan Meksikalıları desteklediği için
-2004’te İngiltere’de aşırı sağcı faşist partilere karşı kampanya yapan “Unite Against Fascism” adlı siyasi grubun bildirisini imzaladığı için,
-2004 yılında yayımladığı “America Is Not The World” adlı şarkısında, Amerikan başkanlarının hiçbir zaman siyah ırktan, kadın ya da gay olmadığını, bunun tersi gerçekleşene kadar da Amerika’nın özgürlükler ve fırsatlar ülkesi olduğuna inanmayacağını söyleyip, “Neden Estonya’da Amerika için şişko domuz dendiğini merak etmiyor musun?” diye sorduğu için,
-Bu yıl yayımlanan yeni yarkısı “I Will See You In Far Places” adlı şarkısında Amerikan bombalarıyla ölen Ortadoğulu insanları konu edindiği için,
-Kanada’daki fok avını protesto için bu ülkede konser vermeyeceğini açıkladığı için,
-Kendisini MTV şarkıcılarına değil, İngiltere’nin kuzeyindeki yoksul müzisyenlere yakın hissettiğini söylediği için,
-Amerikan tarihindeki herhangi bir başkan için verilen oylardan daha fazla oyun kullanıldığı “Pop Idol” gibi şov programlarının ve ödül sisteminin müziğe zarar verdiğini, ödül peşinde koşan müzisyenlerin pazarlamacıdan farkı kalmadığını düşündüğü için,
-Kendi özel hayatı hakkındaki bir haberin herhangi birisine faydası olabileceğini sanmadığını söyleyip, bu konudaki soruları yanıtlamayı reddettiği için
-Kafasına uymayan yerlerde yaşamaya boyun eğmeyip, İngiliz köklerini inkar etmese de, tası tarağı toplayıp yaşadığı ülkeyi değiştirecek kadar cesaretli olduğu için,
-”Seks, uyuşturucu ve rock” üçgenini kırmayı başarıp, birçok müzisyenin tersine, müzikte yükselirken diğer ikisinin tuzağına düşmemeyi başarabildiği ve kendisine yöneltilen eleştirilere, “Kafamın içinde çılgın, vahşi bir adam olsa da, sağlığıma önem veriyorum; ilkelerim var. İçip içip sahne ortasında yığılmayı hiçbir zaman hoş bulmadım. Benim tüm hayatım sanatçı olmak adına yapılan bir özveridir. Bu da benim lanetim,” diyerek gülüp geçtiği için,
-Yalnızlığını, müzik endüstrisinde ve toplum içinde daima dışlanan biri oluşunu, “Ben kendimin en iyi dostuyum. Her gece yatağa kendimle gidiyorum, kendimle uyanıyorum. Ben ve kendim asla boşanmayacağız ve hep iyi geçineceğiz, Şanslıyım,” diyecek kadar büyük bir olgunlukla ve akılcı bir şekilde karşıladığı için…

Bütün bu yukarda saydıklarıma karşın, Morrissey, kendi tanımıyla “sadece Manchesterlı bir müzik hayranı” ve 10 Haziran Cumartesi günü Maslak Parkorman’da Efes Pilsen One Love Festivali kapsamında İstanbullulara merhabe diyecek.

Written by zülalk

04 Haziran 2006 at 20:23