Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Elvis Presley’ Category

>Elvis Presley: Irk ayrımını müzikle aştı!

with one comment

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/9 Ocak 2010

Yeniden buluşana kadar, Tanrı sizi korusun. Adios.

Elvis Presley’in sahnede söylediği son sözlerdi bunlar… Tarih 26 Haziran 1977’yi gösteriyordu. Rock’n Roll’un Kral’ı, Indianapolis’teki Market Square Arena’da son konserini vermişti.

O günden sonra sahnelere dönemedi bir daha. 1977 yılının Ağustos ayında, 42 yaşındayken evinin banyosunda yerde baygın bulundu. 20. yüzyılın en ünlü kültür ikonlarından birisi, o gün fiziksel olarak dünyadan ayrıldı.

Ama aradan geçen 33 yıla karşın, müzikte bıraktığı etki canlılığını hiç yitirmedi: Bugün Kral’ın 75. doğum günü!

NEDEN VE NASIL KRAL OLDU?

Elvis Presley’in yaşamöyküsünde birçok şaşırtıcı nokta var. Yoksul bir ailede yetişen, başlangıçta pek de kimsenin dikkatini çekmeyen ve kamyon şoförlüğü yapan bir gencin, nasıl olup da dünya müzik tarihini değiştiren bir fenomene dönüştüğüne hayret ediyor insan…

Hani daha 4-5 yaşındayken üstün yetenekli olduğu keşfedilen çocuklar vardır; onlardan biri gibi yetişmedi Elvis. Bir topluluğa karşı ilk performansını, 10 yaşındayken katıldığı şarkı yarışmasında yaptı.

Mikrofona uzanmak için sandalyenin üzerine çıktı ve kovboy kostümüyle Red Foley’in country şarkısı “Old Shep”i söyledi. Beşinciliğe değer görüldüğü bu yarışmadan sonra, kendisine hediye edilen ilk gitarı eline aldığında 11 yaşındaydı.

Okul yıllarındaki o utangaç ve yalnız genç, geleceğini müzikle kurmaya, ancak 18 yaşına geldiğinde karar verdi. İlk kaydını yapmak için Sun Records’a adımını attığı günden sonra yaşananlarsa, kendi hayallerinin de sınırlarını aştı…

Elvis Presley, neden kuzey, güney, doğu, batı demeden bütün Amerika’da ve dünyada herkesin idolü oldu? Neden onu konserde görenler çığlık çığlığa bağırıp sahneye atlamak istedi? Neden gençlerin bu kadar sevdiği bir müzisyen, Amerikan kültürü için büyük bir tehdit olduğu gerekçesiyle FBI’a ihbar edildi?

Bu soruların yanıtını, Elvis’in “güçlü sesinde”, “belirli bir estetikle bütünleşen androjen görüntüsünde” ya da “kışkırtıcı beden hareketleriyle süslediği dansın yansıttığı cinsellikte” bulanlar olabilir. Bunların hepsi de, bir ölçüde Elvis’i başarıya taşıyan unsurlardır; ama onu Rock’n Roll’un Kral’ı yapan başka bir neden daha var.

Bana göre, Elvis’in asıl önemi, ırk ayrımını müzik içinde yok edip, siyahlara popüler müzikte yol açma başarısından geliyor. Böylelikle, beyazların müziği “country” ile siyahların müziği “gospel” ve “rhythm and blues”u bir araya getirip, hem Amerika’da o yıllarda her alanda var olan ırk ayrımını en azından müzikte aştı; hem de farklı türleri kaynaştırıp bugünkü rock’n roll’un temelini attı.

John Lennon’ın “Elvis’ten önce hiçbir şey yoktu,” demesi boşuna değildir. Siyahların müziğinin popülerlik kazanmasını sağlayarak, siyahi müzisyenlerin önünü açtı Elvis. Yaptığı şey, bir anlamda müzik yoluyla sosyal devrimdi.

“ŞARKISIZ GÜN GEÇMEZ…”

Her efsane gibi, Kral da hep sevildi. Memphis’de müze haline getirilen evi “Graceland”, bugün de dünyanın her tarafından hayranlarıyla dolup taşıyor. Ne var ki, kimse, onu hayatının son yıllarında ilaç ve alkol bağımlılığı yüzünden düştüğü acıklı haliyle hatırlamak istemiyor…

Onu ilk plağının kapağındaki fotoğrafta olduğu gibi, elinde gitarıyla mutlu bir genç adam olarak hayal edenler, “Neden ayakta bile duramaz haldeyken sahneye çıktı?” diye sorup üzülüyor…

Elvis’in son ana kadar konserlere devam etmesinin bir nedeni vardı elbet…

Kendi ifadesiyle, çocukken, çizgi roman ve film kahramanlarının yerine geçtiğini düşlerdi. Kısa hayatı boyunca hayal ettiği her şey, yüzlerce kez gerçek olmuştu. Çünkü daha çok genç yaşlarda öğrenmişti ki; şarkısız gün geçmez, şarkısız insanın arkadaşı olmaz, şarkısız yollar bitmez… Ölene kadar şarkı söylemesinin nedeni buydu.

Bruce Springsteen, Elvis’in bu müzik tutkusunun nasıl bir sihre dönüştüğünü çok güzel anlatır: “Sanki geldi ve herkesin kulağına bir düş fısıldadı. Bir şekilde hepimiz o düşü hayal ettik.

Bu dünyadan çok erken ayrılsa da, insanlara kurdurduğu düşlerde yaşıyor Elvis. 60 yıl sonra hâlâ onun şarkılarını dinliyoruz ve kendisine ün getiren ilk single’daki gibi diyoruz ki: That’s All Right, Elvis, just anyway you do…

Reklamlar

Written by zülalk

10 Ocak 2010 at 16:00

Bruce Springsteen, Elvis Presley, John Lennon kategorisinde yayınlandı

>Gerçek Tom Jones Bu Albümde

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/10 Ocak 2009

60’lı ve 70’li yılların popüler müzik idolü, Gal Kaplanı Tom Jones’un yeni albümünü dinlemek üzere CD çalara koydum. Başka birşeyle ilgilenmeyip, sadece müziğe odaklanarak, sanki bir Tom Jones konserindeymiş gibi dinledim albümü…

1969 tarihli bir Tommy James and the Shondells klasiği “I’m Alive” ile başladı şov… 68 yaşındaki Gal Kaplanı, bu şarkıyla öylesine enerjik bir giriş yaptı ki, sahnelerin kralı olduğunu bir kez daha kanıtladı.

Ardından aşk ve hayat hakkında bir dizi itiraflarda bulunduğu şarkılar geldi… 60’lardan esinlenen melodilerle, anlayışı ve sevginin peşinden gitmeyi öğütledi…

The Road” ve “Never” adlı şarkılarda 51 yıllık eşi Linda ile olan ilişkilerini anlattı, yaptığı hatalar nedeniyle bir bakıma özür diledi… Arada bir yine romantizmi bırakıp, bossa-nova etkisindeki müzikle dansa çağırdı.

Sonunda da albüme adını veren depresif bir şarkıyla bitirdi şovu.. Son dakikalarını yaşayan bir insanın hislerini anlatan bir şarkı “24 Hours”…

“Olmaz; bir Tom Jones albümü böyle bitmez,” diyordum ki, kapanış şarkısının ardından, tam 30 saniye sessizlikten sonra, gizlenmiş sürpriz bir şarkı çalmaya başladı. Ve aşk dünyasının sorunlarından bıkan Jones, “Daha yeni başlıyorum / Geri götürün beni partiye” diyerek aslına döndü.

Böylece, hala canlı olduğunu duyurarak başladığı neşeli şovunu, aşk acılarını bir yana bırakıp, partiye dönme isteği ile tutuşarak yine neşeyle kapadı…

Kadınları peşinden koşturan Tom Jones imajına uygun bir sondu bu; ama keşke müzikal açıdan bu kadar sıradan bir disko şarkısı ile bitmeseydi albüm… 13 şarkıdan 8’ini diğer müzisyenlerle ortak yazdığı ve ilk kez bu kadar kişisel olmak gereğini hissettiği bir albüme daha vurucu bir son yakışırdı…

BONO’NUN GÖZÜYLE TOM JONES

Albümü dinlerken, Tom Jones’un bu defa daha öncekilerden farklı birşeyler yapmak istediği anlaşılıyor. Şarkıların birçoğunun özel hayatından izler taşımasının nedeni de bu. Pişmanlıkları, düşkünlükleri ve hatalarıyla gerçek Tom Jones’u anlatıyor “24 Hours”…

Örneğin, “Zamanın ilerleyişinin nedeni var / Bunlar benim hayatımın mevsimleri” diyerek geçmişiyle yüzleştiği “Seasons“, oldukça duygusal ve mükemmel bir balad…

Albümün en eğlenceli şarkılarından birisi, U2’nun solisti Bono’nun Tom Jones için yazdığı ve gitarist The Edge‘in de eşlik ettiği “Sugar Daddy”. Bono’nun kaleme aldığı esprili şarkı sözleri, Jones’un karizmasını en yetkili ağızdan bir kez daha onayladığı için ayrıca ilginç…

Gal Kaplanı’nın ünlü vokal yeteneğinin ise, bu albümde en üst düzeyine ulaştığını belirtmek gerek. Öylesine güçlü bir sese ve geniş bir ses aralığına sahip ki, Elvis Presley bile onun sesini radyoda ilk duyduğunda siyahi olduğunu düşünmüş.

Bugüne kadar country, rock, soul, R&B, dans müziği gibi birçok farklı türde şarkı söyleyip, hepsine kendi tarzını yansıtmayı başaran ender müzisyenlerden biri Tom Jones.

Yeni albümde yer alan “The Hitter” adlı şarkı da, bu özelliğini tartışmasız bir şekilde ortaya koyuyor. Bir boksörün dokunaklı hikayesini anlatan parçayı mükemmel yorumlamış Jones. O kadar ki; şarkının yazarı Bruce Springsteen bile daha iyi söyleyemez diye düşündürtüyor insanı…

Romantik-maço tarzıyla yıllardır milyonlarca insanı, özellikle kadınları peşinden sürükledi Tom Jones. Bariton sesinden yansıyan seksapeli görüntüsüyle ve danslarıyla destekleyerek, bir dönemin seks sembolü oldu. 45 yıldır da sahnedelerde…

Hayata bir maden işçisinin oğlu olarak başlayıp, sıvacılıktan süpürge pazarlamacılığına kadar birçok işi yapmış olsa da, artık çok ünlü ve çok parası var… Buna karşın, müzikten kopmamasının, hala Los Angeles’ta kabare tarzı şovlarını sürdürüp albüm yayınlamasındaki tek nedenin, içinde yanan ateş olduğunu söylüyor. Ne eski dönemin şarkılarından vazgeçiyor, ne de yeni kuşağın genç yetenekleriyle işbirliği yapmaktan kaçınıyor…

Son albümü için, büyük bir alçakgönüllülükle, “Dükkanı yeniden açtım. Bakalım kapıdan içeri kimler girecek?” diyor. Ben girdim ve o dükkan da hoşlandım.

Written by zülalk

11 Ocak 2009 at 12:34

>Özgün, Dahi ve Ölümsüz…

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/22 Eylül 2007

Barbra Streisand- Live In Concert 2006 (Sony BMG)

Bu yazının başlığına, müzik dünyasının ünlü isimlerinden Jay Landers’ın bir albüm kapağında çıkan yazısı ilham verdi. Landers’ın ilhamı ise, Amerika’nın en başarılı kadın sanatçılarından Barbra Streisand. 65 yaşındaki çok yönlü sanatçıyı bu üç sıfatla anlatıyor Landers. Streisand’ı zaten tanıyanların bu tanımlamaya hiçbir itirazları olmayacaktır. Ama onu tanımayanların da, “Streisand Live In Concert 2006” adlı iki CD’lik albümü dinledikten sonra bu görüşe katılacakları kesin.

Sanatçının geçen yıl gerçekleştirdiği 20 konserlik turnesinden sonra yayımlanan bu albüm, şarkı seçiminden ses kalitesine kadar öylesine özenle ortaya çıkarılmış ki, gözlerinizi kapayıp dinlerseniz kendinizi konserde sanabilir, hatta kendinizi kaybedip kulağınızda yankılanan alkışlara siz de katkıda bulunabilirsiniz. Toplam 31 şarkının yer aldığı albüm, farklı konserlerden en güzel performansların bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş. Şarkı aralarında anekdotlar halinde anılarını anlatıp espriler yapıyor Streisand. Örneğin “Happy Days Are Here Again” adlı şarkıyı anons ederken, 1932 yılında Amerika’da Demokrat Parti’nin bu şarkıyı kampanya şarkısı olarak seçtiğini anlatıyor ve geçen yıl yapılan Kongre seçimlerini kastederek ekliyor: “Umarım bu yıl 7 Kasım’da bu şarkıyı yeniden söyleyebilirim.” Uzun yıllardır Demokrat Parti’ye aktif olarak destek veren sanatçı, her fırsatta Başkan Bush’a karşı olan görüşlerini dile getirmeyi sürdürüyor.

Streisand hayranları için bu albümü ilginç kılabilecek bir diğer özellik, şimdiye kadar hiçbir yerde yayımlanmayan şarkıları da içermesi. “Starting Here, Starting Now”; Broadway müzikali “Nine”dan “Unusual Way”, dünyaca ünlü pop opera grubu Il Divo’nun eşlik ettiği “The Music Of The Night” ve “Somewhere”, en dikkat çeken performanslar.

Amerikan tarihinde Grammy, Emmy, Altın Küre ve Tony ödüllerinin hepsini birden kazanma yeteneğini gösterebilmiş az sayıdaki sanatçıdan birisi Barbra Streisand. Oyuncu, prodüktör, besteci, şarkıcı ve yönetmen… 2006 turnesiyle adını taşıyan vakıf için 92.5 milyon dolar gelir elde etmiş. Şimdiye kadar 60’dan fazla albüm yapmış ve 60 altın, 30 platin, 13 multi-platin albüm ödülüne değer görülmüş. Bu sayılar çok başarılı olduğunun birer göstergesi. Çok güzel olmadığı için sahneye uygun olmadığını düşünürmüş annesi. Nasıl da yanılmış! O, 47 yıldır sahnede ve en önemlisi unutulmaz yorumlarıyla ölümsüz kalacağı da kuşkusuz.

Dean Martin-Forever Cool (Capitol Records-EMI)

Bugünkü yazıya, ana başlıktaki tarife uygun ikinci bir isim konuk oluyor: Dean Martin. Çünkü ilerleyen teknoloji sayesinde Martin’in popüler sanatçılarla yapılan düetlerinden oluşan “Forever Cool” adlı toplama albüm piyasaya çıktı ve ilk haftasında Billboard Top 200 listesine 39 numaradan giriş yaptı. İnternet üzerinden şarkı indirilen sitelerdeki popülaritesi ise kayda değer; iTunes’un Top 10 Albüm listesinde beş numaraya ulaşmış.

Bir zamanlar birisi Dean Martin’e bir gazete kupürü vermiş. Uzun yıllar boyunca Martin’in soyunma odasının duvarında asılı duran bu kupürde bir karikatür varmış. Sıkıcı bir işte çalışan bir memur diğerine sızlanıyormuş: “Tekrar hayata gelirsem, Dean Martin olarak gelmek istiyorum.” Dean Martin dünyaya ne olarak geri gelmek isterdi bilinmez ama hala kendisi olarak varlığını sürdürüyor. Ses sanatçısı olmanın en garip ama en güzel yönlerinden birisi bu olsa gerek. 1995 yılında yaşama veda eden bir sanatçı, derleme bir albümle çok satanlar listelerine geri dönüyor! Üstelik artık fizik olarak var olmasa da, sesi, dönemin en popüler isimleriyle yapılan düetler aracılığıyla yeni kuşaklara ulaşıyor. Dean Martin’in Kevin Spacey, Chris Botti, Robbie Williams, Joss Stone, Charles Aznavour gibi tanınmış isimlerle düetlerinden oluşan albüm, özellikle 50’lerin ve 60’ların caz müziğinden hoşlananlar için kaçırılmayacak bir çalışma.

Dean Martin’in tüm zamanların en beğenilen erkek sanatçılarından birisi olduğu tartışılmaz. Hatta Elvis Presley bile, en hoş yani “cool” olanların kralının Dean Martin olduğunu itiraf etmiş. Romantik şarkılarıyla özellikle kadınların kalbini kazanmış bir ikondur o. Smokini, şapkası, siyah rugan ayakkabıları ve karizmatik gülüşüyle yarattığı imaj hafızalara kazınmıştır. Kendisi yaşarken hep başarılı bir sinema oyucusu olarak anılmak istemişse de, biz onun dinlerken insanı garip bir şekilde rahatlatan sesini hiç unutmuyoruz.

Albümde Joss Stone’la, “I Can’t Believe That You’re In Love With Me” (Bana Aşık Olmana İnanamıyorum) adlı şarkıyı söylüyor Dean Martin. Sorun annenize ya da anneannenize neden aşıklarmış Dean Martin’e… Çünkü çocuklarınız ve torunlarınız da size soracaklar aynı soruyu. İşte bu da Dean Martin’in ölümsüzlüğünün kanıtı.

Written by zülalk

22 Eylül 2007 at 19:25