Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘George W. Bush’ Category

>U2’NUN YOLU İSTANBUL’A DÜŞTÜ

with one comment

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 5 Eylül 2010

6 Eylül, ülkemizde müzik dünyası açısından önemli bir tarih. Dünyanın en çok kazanan, en büyük rock gruplarından U2’yu ilk kez ağırlayacağız. Sonunda grubun yıllardır Türkiye’ye gelmeme nedeninin insan hakları ihlallerini boykot değil, para olduğu da bizzat Bono tarafından doğrulandı.

İnsan 360° turnesinde kullanılan sahneyi görünce, bu paranın miktarını tahmin bile edemiyor. Devasa bir pençe şeklindeki uzay istasyonunu andıran sahne tasarımı, teknolojik ve estetik açıdan gerçekten hayranlık uyandırıcı.

Bir ay önce Torino’daki konseri izledikten sonra aklıma iki soru takıldı: 1- Diyelim ki, bir başka grup aynı görkemli sahneyle turneye çıksa bu kadar ilgi görür müydü? 2-Çok basit bir sahne düzeni olsa, turne bu derece dikkat çeker miydi?

Yanıtlarım şöyle: 1-Aynı tasarımla konser verip U2 kadar ilgi görecek gruplar elbette var. Ama konseri canlı dinledikten sonra başarının sadece görsel özelliklerden kaynaklanmadığını anlayacaksınız.

2-Bu başarının ardında teknik üstünlüğün yanı sıra, U2’nun çok önemli bir özelliğinin de büyük payı var. Grubun ilk albümü “Boy”u çıkaran Island Records’ın kurucusu Chris Blackwell, bunu şöyle anlatır: U2, hep bir yerlere varmayı düşünür, varmış olduğunu değil. U2’nun en özel yanı bu.

Gerçekten de grubun kuruluş öyküsüne bakınca bu daha iyi görülüyor. Baterist Larry Mullen, Jr., daha 15’indeyken okul panosuna “Rock grubuna müzisyen aranıyor” duyurusu asmasa, The Edge, Bono ve Adam ilana başvurmasa, bugün U2 olmazdı.

Eğer hep varılacak yeni noktaları düşünmeselerdi, İrlanda’nın orta sınıf ailelerine mensup 15, 16 yaşındaki gençlerin bir heves gibi başladıkları bu macera, 34 yıl boyunca sürmezdi.

14’ünde annesini kaybeden Bono ile aynı acıyı 16’sında tadan Larry, otoriter babalarla baş etmek zorunda kalan iki gençtir. “Larry’nin hep söylediği gibi bir sirkin peşine takılıp kaçmıştık aslında” der Bono…

Ama yıllar içinde yaşamlarının bütün evrelerini birlikte yaşayan bu dört adam, hem karakter hem de müzik anlamında gelişip, dünyanın en iyi gruplarından biri olma yolunda sağlam adımlar attı…

Bugün herhangi bir rock grubundan daha fazla, toplam 22 tane Grammy kazanmış, dünya çapında 150 milyon albüm satmış, her dönem yeniliklere açık olmuş, şarkılarıyla insanların yüreğine dokunmuş efsane bir grup U2…

Aynı zamanda Afrika’ya yardım, açlığın, AİDS’in önlenmesi, 3. dünya ülkelerinin borçlarının silinmesi gibi meselelerde son derece aktif rol alıyorlar. Bono’nun bu çalışmalar sırasında dünya liderleriyle fazla samimi olması, Bush’u bile sevdiğini söylemesi, aşırı egosu sinir bozmuyor değil…

Bono, artık Larry’nin mutfağında prova yapan genç Bono değil. İlk dönemlerde etkilendiği punk rock mottosu “Sisteme karşı biz” anlayışının çağdışı kaldığına inanıyor; idealizme değil pragmatizme inanıyor. Sorunları sistemin içinde bir aktör olarak çözmeye çalışıyor. Bunları eleştirebiliriz ama iş müziğe gelince mikrofon onundur.

Edge, Adam Clayton, Larry Mullen ve Bono’nun ömürlerini adadıkları bu serüvenin yolu ülkemize de düştü. Kaçırılmayacak bir konser, tarihi bir şovdur.

ALTIN ÇAĞ: 80’lerin ortasından 90’ların sonuna

U2 kariyeri boyunca 12 stüdyo, 7 konser, 5 derleme ve 1 soundtrack albümü yayınladı. 1980 tarihli ilk albüm “Boy”, Bono’nun ilk gençlik sıkıntıları ve masumiyet üzerine yoğunlaşan şarkı sözleriyle dikkat çeker. Mistik ve ruhani konuları işleyen ikinci albüm “October”da (1981) ağır bir ciddiyet ve hüzün; daha ağır rock sounduyla öne çıkan 3. albüm “War”da ise (1983), öfke belirgindir. Bono, bu 3 albümün çıktığı dönemi U2’nun mizahsız dönemi olarak değerlendiriyor.

U2, her zaman farklı soundları müziklerinin içine enjekte etme cesaretini gösteren bir grup oldu. Bu çerçevede new wave, ambient, disko ve elektronika ile flört etmekten kaçınmadılar. Ambient’ın dahi ismi Brian Eno ile yaptıkları 4. albüm “The Unforgettable Fire” da bu anlayışın eseridir.

5. stüdyo albümü “The Joshua Tree”, genel bir kabulle grubun en başarılı çalışması olarak görülür. Zamanın sınırlarını aşan müthiş şarkıların yer aldığı çok güzel bir albümdür gerçekten de. Ancak benim favorim, Daniel Lanois ve Brian Eno prodüktörlüğünde yaptıkları bir diğer albüm “Achtung Baby”.

Blues-rock ve country etkisindeki “Rattle and Hum”a gelen eleştirilerden sonra, bir dönem yönünü alternatif rock ve dans müziğine çevirmişti U2. “Zooropa” ve “Pop”u da kapsayan o dönemin en iyi albümüdür “Achtung Baby”. Bono, bu albümün ruhunu kara güzellik diye tanımlıyor.

2000’li yıllarda daha klasik bir sounda sahip üç albüm çıkardı U2: “All That You Can’t Leave Behind” (2000), “How to Distmantle An Atomic Bomb”( 2004) ve “No Line on the Horizon” (2009). Bunların içinde en iyisi sonuncusu. Şu bir gerçek ki, 80’lerin ortasından 90’ların sonuna kadar olan dönem, U2’nun müzikal açıdan altın çağıydı.

BONO: “BEYAZ ZENCİLERİZ BİZ…”
(Müzik yazarı Michka Assayas’ın “Bono’nun Odasında” adlı kitabından)

U2’nun bunca yıl nasıl ayakta kaldığını ve grup içi dinamiklerin nasıl işlediğini merak edenlere Bono şu yanıtı veriyor: Ben rezil bir gitaristim, hatta piyanoda durumum daha da rezil. Yakınımda çok yönlü bir müzisyen olarak sıra dışı yeteneğe sahip Edge olmasaydı, durumum çok ümitsizdi. Larry ile Adam olmasa, o melodilerin hiçbiri ortaya çıkamazdı.

Bono’nun annesinin ölümünden sonra babası ve ağabeyi ile sorunlu bir ilişkisi oldu. “How to Distmantle an Atomic Bomb” adlı albümde sözü geçen atom bombasını babasının metaforu olarak kullandı. “Sometimes You Can’t Make It On Your Own” (Bazen Tek Başına Beceremezsin) adlı şarkıyı da, ona hayal kurmayı yasaklayan babasına veda için yazdı.

Grup ilk kurulduğunda üyelerin hiçbiri gerçek anlamda müzik yapmayı bilmiyordu. Hatta Adam Clayton, tek nota bile basamazken profesyonel bir görüntü çizip blöf yapmış.

Bono, beyazların hakim olduğu rock’n roll dünyasına tamamen aykırı bir duruşları olduğunu, buna destek veren bir menajer ve plak şirketiyle çalıştıklarını söyleyip İrlandalıları “Beyaz zencileriz biz” diye tanımlıyor.

-Grubun içinde şu espri dönüyormuş: Edge davul çalmak ister, Bono gitar… Larry şarkı söylemek ister, Adam ise sadece bas çalmak ister!

-2002’de Time dergisi “Bono dünyayı kurtarabilir mi?” başlığıyla çıkmıştı. Bir rock yıldızı olarak Bono’nun egosunun tavan yaptığı hep yazılıp çizildi. Kendisinin bu konuda söylediği şu söz ilginç: Suya bakıp da aksini görebilmek için bir dereceye kadar narsizm gerekli.

-Grup ilk kurulduğunda yedi kişiydi. Bilinen dört üyenin yanı sıra, Edge’in kardeşi Dick Evans ve Larry Mullen’ın arkadaşları Ivan McCormick ile Peter Martin de o sırada “Feedback” adını taşıyan grubun elemanıydı.

-Edge, lisede Bono’dan bir sınıf geride ve eşi Ali’nin sınıfındaydı. Bono, o yıllarda Edge ile tanışmadan önce onları koridorlarda kollarının altında plaklarla gezerken görürmüş.

Reklamlar

Written by zülalk

05 Eylül 2010 at 12:37

>Green Day’den Yeni Bir Sert Çıkış

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 22 Ağustos 2009

Amerikan rock müziğinin muhalif tavırlı grubu Green Day, sekizinci albümü “21st Century Breakdown” ile yine müzik gündemine oturdu.

Albümdeki şarkılar, gerçekten de dinleyenin kafasına balyoz gibi inen toplumsal hicivlerle dolu. Green Day’in hedefi, bu kez din ve muhafazakarlık baskısının öne çıktığı 2000’lerin ilk yılları…

Bomba, silah, savaş, kan, protesto ve umutsuzluk temalarının işlendiği albümün zamanlamasının yanlış olduğunu düşünenler epey çok. Ne de olsa, Amerika’nın ilk siyahi başkanı, barış ve diyalog vaatleriyle Beyaz Saray’a yerleşti…

Ama acaba kısa bir süre önce olanlar, hemen unutulabilecek kadar etkisini yitirdi mi? Yoksa birilerinin çıkıp hâlâ nasıl bir dünyada yaşadığımızı hatırlatması yerinde mi?

DEVLET, DİN VE MUHAFAZARLIK BASKISINA KARŞI

Bana sorarsanız, Gren Day’in her türlü baskıya ve politikacılar tarafından aptal yerine konmaya karşı gelişi, çok da yerinde. Üstelik bunu Christian adlı bir genç ile sevgilisi Gloria’nın aşk hikayelerinin üzerinden anlatması, albümü daha da ilginç kılıyor.

Grup elemanları, her ne kadar konsept bir albüm yapmadıklarını söyleseler de, şarkıların üç ayrı bölümde toplanması, bu görüşü çürütüyor sanki…

Albüm, sanki uzaklarda çalan bir radyodan gelen sesle başlıyor: “Bize bombalardan ve sonsuzluktan daha gürültülü bir yüzyıl şarkısı söyle…

Ardından gelen “Kahramanlar ve Sahtekarlar” adlı ilk bölümün en vurucu şarkısı, albümle aynı adı taşıyan “21st Century Breakdown” (21. Yüzyılın Çöküşü).

Özgürlüğe methiyeler düzüyorum/ ‘İtaat Etme Özgürlüğüne’ ” diyor şarkı… Sahte kahramanlara ve sahtekarlara inanmayı sürdüren Amerika’ya “kendine gel” uyarısı yaparken, John Lennon’ın “Working Class Hero”suna gönderme yapıyor.

Şarlatanlar ve Azizler” adlı ikinci bölümde, 11 Eylül ve Irak savaşından sahneleri hatırlatan çağrışımlar çıkıyor karşımıza. Son bölümse, “At Nalları ve El Bombaları”… Bu bölümde, her türlü kitle iletişim aracı kullanılarak uyutulan halkın acıklı durumu anlatılıyor.

Yazının başında da belirttiğim gibi, bütün bunlar son aylarda yaşanan bir “Amerikan rüyasına” kendisini kaptıranlar için fazla iç karartıcı olabilir. Ama unutmayın ki, Bush’lu günlerin üzerinden çok fazla zaman geçmedi. Bu albüm, çok açık ki, o kaotik dönemin bir yansıması…

GREEN DAY VE PUNK ROCK

Şarkılarda ele alınan temaların dışında, albümle, daha doğrusu Green Day’le ilgili süren bir tartışma daha var: “Green Day, punk rock grubu mu değil mi?” Beş yıllık bir aradan sonra bu bitmez tartışma, bugünlerde yeniden alevlendi…

1987’de kurulan Green Day, California punk rock sahnesinde doğup gelişti. İlk kayıtlarını bağımsız plak şirketinden yayımladıkları dönemde ana akımda başarı kazanmadılar.

Ama ne zaman ki, Reprise Records ile anlaşıp 1994’te “Dookie”yi çıkardılar; büyük ticari başarı da ardından geldi. Artık punk olmadıkları, yaptıkları müziğin de radyolarda çalınmaya daha uygun melodik pop-punk olduğu yolundaki eleştiriler de o sırada duyuldu.

Bunlara karşılık, “Zaman içinde müziğimiz değişse de biz değişmedik. Punk, hayattaki duruşla ilgilidir,” diyerek yanıt verdiler.

Punk rock’ın hızlı davul vuruşları, deforme edilmiş gitarlar, bütün dünyayı karşısına almış gözüken kızgın vokalistlerin ötesinde bir duruş olduğu doğru. Fakat sorun, Green Day’in ilk dönemlerindeki o duruşun da değişmesi…

Ticari başarı kazandıktan sonra yaptıkları tercihler de bunu gösteriyor. Bir kere, “düzen karşıtı” olduğunu söyleyen punk rock grupları, dev plak şirketlerinden albüm çıkarmaz.

Çünkü milyonlarca albüm satıp ana akıma dahil olduktan sonra punk felsefesini savunmanıza olanak kalmaz. Gerçek punk rock grupları, MTV ekranlarında boy göstermez… Şarkıları, Hollywood dizilerinin müziği olmaz…

Bu nedenle, ben bu tartışmaya yıllar önce, “Dookie” çıktığı sırada noktayı koydum: Green Day, belki punk etkili power pop grubu olabilir; fakat artık punk rock grubu değil…

Fakat sonuçta bu, Green Day’in başarısının önüne geçecek bir tartışma da olmamalı. Yaptığı müziği kendi içinde değerlendirirsek, “21st Century Breakdown”, grubun bir önceki albümü “American Idiot”un izinden giden bir çalışma.

Rock opera olarak tanımlanan o albümle “En İyi Rock Albümü” dalında Grammy kazanmışlardı. Bu yeni albüm de Grammy alır mı bilinmez; ama en az onun kadar ilgi çekecek gibi gözüküyor…

Written by zülalk

23 Ağustos 2009 at 09:57

George W. Bush, Green Day, Punk rock kategorisinde yayınlandı

>TV on the Radio’dan Akla Çağrı

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/18 Ekim 2008

2003 yılında Brooklyn’in Williamsburg adlı bölgesinde The Stinger Club’dayız. Mekân ufacık ama yeraltı kültüründe ünü büyük… Daracık kapıdan girince kırmızı loş ışıklar altında bakımsızlığı gizlenmeye çalışılmış, salaş bir yer buluyoruz. İçerde adım atacak yer yok ve ortam havasız. Ama o gece için bunların fazla önemi yok. Çünkü farklı kültürlerin müziklerini dinlemek için bulunmaz bir yerdeyiz.

Meksikalılar’ın heavy metal’ini, Kübalılar’ın rap’ini ya da henüz kimsenin keşfetmediği yetenekli grupları mı dinlemek istiyorsunuz? The Stinger Club’a gidiyorsunuz. Roman kahramanı olabilecek nitelikte garip tiplerle mi karşılaşmak istiyorsunuz? Soluğu orada alıyorsunuz. Barın hemen arkasında “Soyun ve Al Bedava İçkiyi” yazan bir tabela duruyor…

Artık kapalı olan o barda bedava içki için soyunan hiç kimseyle karşılaşmadım, ama günümüzün en iyi gruplarından birini orada keşfettim. Brooklyn’in ünlü art rock beşlisi TV on the Radio’dan (TVOTR) söz ediyorum. Onları ilk kez The Stinger Club’ın ufacık sahnesinde çalarken dinledim. O dönemde daha çok, turntable, electronika ve hip-hop ağırlıklı bir müzik yapıyorlardı.

Aradan geçen yıllar, dördü siyah, birisi beyaz ırka mensup beş müzisyenden kurulu grubu, kendilerinin bile düşünmediği yerlere taşıdı. 2003 tarihli albümleri “Desperate Youth, Blood Thirsty Babes” çıktığında, yılın en çok konuşulan albümü oldu. 2006’da yayımlanan “Return to Cookie Mountain”, çok olumlu eleştiriler aldı. O albümde David Bowie ile işbirliği yapmış olmaları nedeniyle ayrıca dikkat çektiler.

ÖFKE VE DANS

Yeni çıkan üçüncü albümleri “Dear Science” ise, kanımca, hem kariyerlerinin en iyisi, hem de yılın en güzel albümlerinden birisi. İlk iki albümlerini de çok severek dinleyenlerden biriyim. Ama grubun bu defa daha geniş bir kesime hitap edebilecek bir albüm ortaya çıkardığını söylemek gerek.

Slant dergisi, “hiper-analitik bir müzik eleştirmeninin dışında herhangi bir insanın da hoşlanabileceği bir albüm” tanımlamasını yapmış. Karışık ve biraz zor bir müzik yaptıkları doğru ama o kadar da değil…

Post-punk, funk, rap, electro, drum & bass, caz, shoegaze, akapella, soul, hepsinin bir tür karışımı TVOTR’nun müziği. “Dear Science”da perküsyonu öne çıkarıp dans ağırlıklı bir albüm yapmışlar. Prince’i andıran gitar riff’leri LCD Soundsystem’i çağrıştıran dans ritimleriyle, çelik nefesliler Afrobeat vuruşlarıyla müthiş bir dinamizm içinde bir araya getirilmiş.

Ama dans deyince, sözlerin neşeli olduğunu düşünmeyin. Müzik hareketli olsa da sözler havadan sudan bahsetmiyor. Çözümü şöyle bulmuş grup: Kızgınlıklarınızı anlatırken dans etmenizi ve dans ederken de gülmenizi öneriyorlar… İçinde yaşadığımız sorunlara gömülmüş dünya düşünülecek olursa, pek de fena bir yöntem değil aslında…

TVOTR, bu albümde de yaşam, aşk, hayaller ve ölüm konularının etrafında dolanıyor. “Love Dog” adlı şarkıda, “Sabır bir değerdir/Sessizliği seni yakana kadar” diyorlar…Yine eleştirel hava seziliyor şarkılarda. Albümün herkesi dansa davet eden şarkısı “Dancing Choose”, kâr peşindeki medyanın haber bombardımanı altında kalan sokaktaki adamdan söz ediyor. Dönen planlarda hiçbir rolünün olmadığını ve görüşlerinin önemsenmediğini bir türlü anlayamayan adamdan…

Albümde yine politik yaklaşımlar var, yine kızgın ve eleştirel, ama Bush döneminin son günlerini yaşayan Amerika’da ortalıkta gezen umudun izleri de seziliyor. Bunun en iyi örneği, “Golden Age” adlı parçadan yansıyan iyimserlik. Mucizeler çağının yaklaşmakta olduğunu duyuran şarkının klibi de bu havayı yansıtıyor. Dans eden polislerin üniformalarının altından kalp motifleri ve gökkuşağı renkleriyle bezeli tişörtler çıkar mı? Şarkının videosunda öyle yapmışlar. Olur mu olur…

Belki fazla analitik olacak, ama bana göre “Dear Science”, 21. yüzyılın saçmalıklar silsilesi halinde gelişen toplumsal ve politik olayları karşısında akla bir çağrı. Albümün adının, grup elemanları stüdyoda çalışma halindeyken, gitarist/prodüktör Dave Sitek’in bir kağıda yazdığı nottan geldiğini düşünürsek, haksız da sayılmam. O notta şöyle yazmış Sitek: “Sevgili Bilim, lütfen sorunları çözmeye ve hastalıkları iyileştirmeye başla ya da kapa çeneni.

Written by zülalk

18 Ekim 2008 at 18:04

>R.E.M. ve Sonrası

with one comment

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/11 Ekim 2008

Aranızda kaç kişi İstanbul’dan?” Kalabalıka yer alanların çoğunun eli havada.

Kaç kişi İstanbul dışından bu konser için geldi?” Ellerin bir bölümü havada.

Kaç kişi 1975’ten sonra doğdu?” Ellerin büyük bölümünün yine kalktığını gören R.E.M.’in 48 yaşındaki solisti Michael Stipe, bunun üzerine herkesi güldüren bir karşılık veriyor: “Ben de elimi kaldırıyorum. Çünkü harika görünüyorum!

Doğru söylüyor… Kesinlikle çok iyi görünüyor ve mükemmel sahne performansıyla alkışı fazlasıyla hak ediyor. Ufak tefek, incecik fiziğinden beklenmeyecek kadar enerji dolu. Michael Stipe’ın çekingen ve biraz da soğuk diye nitelenen bir kişiliği olduğu bilinir. Ama sahnede şarkı söylerken hiç de öyle değil. Üstelik kendisine özgü öyle bir dans edişi var ki, işte o ünlü dansı yaptığı zaman çekingenliğinden eser kalmıyor. Geçen hafta sonu Kuruçeşme Arena’da rock grubu R.E.M.’i dinlerken, sahne büyüsü denilen şey bu olsa gerek diyorum içimden…

Pozitif ve İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen S.O.S. İstanbul adlı etkinlik kapsamındaki konser, R.E.M.’in ülkemizdeki ilk performansıydı. 1980’de kurulan bir grup oldukları düşünülürse, oldukça geç geldiler.

Yeni albümleri “Accelerate”de yer alan şarkıların yanı sıra, eskilerden de çaldılar. Ve tabii dinleyicinin şarkılara katılımını da, her konserde olduğu gibi, yine o unutulmaz hitler sağladı. “Man On the Moon”, “Everybody Hurts” ile çoşan kalabalık, “Losing My Religion”ı hep birlikte söyledi. Obsesif ve karşılıksız aşkın adeta marşlarından biri olan bu şarkıyı on bin kişinin birlikte seslendirişi, görülmeye değer bir manzaraydı doğrusu.

İki saatlik konser sırasında, her zamanki gibi politik mesajlar vermeyi de ihmal etmedi Michael Stipe. Bir Amerikalı olarak bu yıl sonunda hükümetlerinin değişecek olmasından mutluluk duyduğunu söyledi; Barack Obama’ya ve yürüttüğü kampanyaya teşekkür etti. Yaklaşık 8 yıldır Bush hükümeti altında yaşamak, birçok Amerikalı için utanç nedeni gerçekten… Stipe’ın sevincini anlamak hiç zor değil.

S.O.S.’İN ÖNEMİ

Aynı zamanda Kuruçeşme Arena’nın sezon kapanış etkinliği olan S.O.S. İstanbul hakkında da söylenmesi gereken bazı konular var. Öncelikle biz de Michael Stipe gibi birincisi gerçekleştirilen bu organizasyonu düzenleyenlere teşekkür ediyoruz.

R.E.M.’le birlikte, İngiltere’den Spiritualized, ülkemizden Ayyuka ile Mor ve Ötesi’nin de katıldığı, bütün güne yayılan bir ilk buluşma oldu S.O.S. İstanbul. Etkinlik sayesinde birçok sivil toplum örgütünün projelerini tanıtma olanağı bulması önemliydi. Konserler arasında sahnenin bu kuruluşların temsilcilerine bırakılması ve böylece dinleyiciler arasında bir “farkındalık” yaratılmaya çalışılması iyi bir fikirdi.

Fakat kanımca, konuşmaların yapıldığı sırada ses düzeyinin yetersiz kalması bir eksiklikti. Çünkü arkalara doğru gidildiğinde konuşmacıların anlattıklarını duymak neredeyse olanaksızdı. Tabii, sanki R.E.M. her hafta sonu orada konser veriyormuş gibi, müziği dinlemek yerine arkadaşlarıyla bağırarak konuşmayı tercih edenlerin, bir sivil toplum örgütünün temsilcisi konuşurken susmasını beklemek fazla iyimserlik… Dinlemeyi bilmeyen bir toplumda yaşıyoruz. Öğrenemememizin en önemli nedenlerinden biri de bu. Bir toplantıya katılanların dinlemesini bilmesi eğitim meselesi… Dinleyip anlamak ise bir başka mesele…

TEMA Vakfı’nın temsilcisi çevreyi korumaktan söz ederken, bir gencin, uzayan tuvalet sırasına bakarak, “Beklemektense ben denize işemeyi tercih ederim,” diye dalga geçişi inanılır gibi değildi. İnsan Hakları Örgütü’nün projeleri aktarılırken, kadınların yüzde yetmişinin partnerleri tarafından dövüldüğünü duyan delikanlının, “Bak bunu sevdim işte!” diye bağırışına ne demeli?

Elbette o etkinliğe gelen herkesin bu kadar bilinçsiz olduğunu söylemiyorum. Ama olaylara bu şekilde yaklaşan gençler de azımsanmayacak sayıda. Geçenlerde Baskın Oran, gençlerin 12 Eylül’de neler olduğundan haberlerinin bile olmadığını söylerken haksız değildi. Bunda suç kimindir? Giderek eğitimin içini boşaltanların tabii ki!

İşte bu nedenle S.O.S. İstanbul gibi, müziğin eğlenceden öte toplumsal duyarlılığı geliştirmeye de yarayabileceğini gösteren etkinliklere özellikle ihtiyaç var. Tepki göstermek, silkinmek ve inisiyatif alabilmek için! Hani belki uyku fizyolojizisinde REM Uykusu denilen duruma benzer bir şey olur… Hızlı göz hareketleri ile karakterize edilen, beyin aktivitesinin arttığı dönemdir bu. Bu evrede görülen rüyalar hatırlanır. Genel olarak bunun sonrasında birçok kişi uyanır. R.E.M. uzun süredir beklenen bir rüyaydı, sıra artık uyanışta…

Written by zülalk

11 Ekim 2008 at 18:20

>Özgürlüğün sesleri

leave a comment »

>

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/22 Mart 2008

18 Mart akşamı New York’ta bir salonda toplanan barış yanlıları, heyecan içinde “Voices of Freedom” diye tempo tutuyordu. Slogan değildi söyledikleri; Lou Reed’le birlikte şarkı söylüyorlardı.

Nasıl heyecan duyulmaz ki?

18 Mart, Irak’ın işgalinin beşinci yıldönümüydü. Üstelik rock müziğin duayeni Lou Reed’e muhteşem bir grup eşlik ediyordu: Kemanda müzik dünyasının çok yönlü ismi Laurie Anderson, vokalde Antony Hegarty, gitarda Moby. Bu kadar da değil; daha kimler yoktu ki sahnede! Usta müzisyen David Byrne, caz vokalisti ve piyanist Norah Jones, indie rock’ın son dönemdeki favori gruplarından Blonde Redhead, alternatif müzik grubu Scissors Sisters, folk müziğin büyüleyici sesi Damien Rice, ünlü dans sanatçısı/koreograf Bill T. Jones, Kanadalı gazeteci/yazar Naomi Klein…

Salondaki herkesin beraber söylediği Voices of Freedom, aslında iki buçuk saat süren olağanüstü güzel bir konserin finaliydi. “Irak’ta barış, Amerika’da adalet” sloganıyla faaliyet gösteren sivil toplum örgütlerine destek amacını taşıyan etkinlik Lou Reed, Laurie Anderson ve Antony’nin ortak fikri olarak ortaya çıkmış.

Gecenin siyasi açıdan taşıdığı önemin yanı sıra, müzik açısından da bir o kadar önemli olduğunu belirtmem gerek. Efsanevi Talking Heads üyesi David Byrne’ü sahnede Norah Jones, Scissors Sisters ve Damien Rice ile birlikte görebileceğimi hiç düşünmezdim. Laurie Anderson’ın, Moby’nin “Honey” adlı şarkısının blues/rock versiyonuna kemanla eşlik edebileceği ise hiç aklıma gelmezdi.

Brooklyn’deki St. Ann’s Warehouse, o akşam öyle ilginç bir konsere sahne oldu ki, müzik tutkunlarını ilgilendirebilecek bazı ayrıntıları yazmadan geçemeyeceğim. David Byrne, “One Fine Day”i seslendirirken bir yerde şaşırınca, “Olmadı; önce burayı tekrar alacağım,” diyerek şarkıyı baştan söyledi ve durumu espriyle geçiştirdi. Görülecek şeydi doğrusu.

“Only An Expert” adlı şarkısını keyboardların elektronik sesleriyle icra eden Laurie Anderson, bana göre gelmiş geçmiş en akıllı, en yetenekli ve en esprili kadınlar listesindeki yerini iyice sağlamlaştırdı. “Sorunları sadece uzmanlar çözebilir, ama kendi kendini bir alanda örneğin terörle savaş konusunda) uzman ilan edenlerin varlıklarını koruyabilmeleri için soruna ihtiyaç vardır. Böylelikle bir süre sonra çözüm diye görülen şeyin kendisi de sorun olur,” dedi şarkısında.

Norah Jones, Kasım 2004’te, Bush ikinci kez başkan seçildiği sırada yazdığı “My Dear Country” adlı şarkıyı söylerken, “Umarım bu kasım ayı o kadar korkutucu olmaz,” diye bir dilekte bulununca salondan güçlü bir destek aldı.

“İÇİMİZDEKİ “ANNE”Yİ BULMAK

İrlandalı sanatçı Damien Rice’ın, gitarının hoparlör bağlantısını kesip, mikrofonsuz söylediği “Cannonball”, bugüne kadar tanık olduğum en etkileyici sahne performanslarından biriydi. (Bu arada Damien Rice’ı dinlerken, bizim festivalciler ya da Babylon ekibi kendisini ülkemizde de ağırlamayı düşünür mü acaba diye geçti aklımdan. Nasıl da yakışır Babylon’a!)

Gecenin kapanış konuşmasını yapmaksa Antony’e düşmüştü. “Ben bu işi yapabilecek en son kişiyim ama rica ettiler” diye başladı konuşmasına ve bir uyarıda bulundu. Dünyada her yeri saran şiddete karşı insan olarak “içimizdeki anne”yi bulmamız gerektiğini düşünüyor Antony. Yanlış anlaşılmasın; laf yalnızca erkeklere değil, bütün insanlara…

Obama ve Clinton’a da mesajı var Antony’nin: “Sadece birisine değil, barış için her ikisinin de aynı hedef doğrultusunda çalışmasına ihtiyacımız var” diyor. Başkanlık yarışı iyice kızışıp işin içine ırk faktörü girmişken çok da yerinde bir uyarı… Geçen yaz İstanbul’da verdiği konserde şarkıları yoğun bir duygusallıkla seslendirdiğini duyduğumuz Antony, bu defa “You’re My Sister”ı söyledi. Ve şarkıyı Irak’takı bütün kadınlara; savaşın içinde yaşayan Iraklı kadınlara ve Amerikalı kadın askerlere adadı.

O akşam sahneye çıkan müzisyenlerin her biri Özgürlüğün Sesi’ydi. Düşüncelerini, duygularını şarkılarla anlattılar; sahip oldukları en büyük yeteneği, daha yaşanabilir bir dünyanın kurulmasına katkı yapmak için kullandılar. Amerikan tarihinin en kritik başkanlık seçimi öncesinde gerçekten çok önemli bir işlev bu.

Written by zülalk

23 Mart 2008 at 20:34

>ABD’nin 44. Başkanı Kim Olabilir (I. Bölüm)

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Strateji Eki/ 26 Mart 2007 Yıl:3 Sayı: 143

Amerikan halkı, gelecek yıl George W. Bush’tan sonra görevi devralacak olan 44. başkanını ve Dick Cheney’den sonra göreve gelecek 47. Başkan Yardımcısını seçecek. 4 Kasım 2008’de yapılacak seçim için süreç şimdiden başladı. Demokrat Parti’den ve Cumhuriyetçi Parti cephesinden adaylıklarını erkenden açıklayanların kimlikleri, bunun Amerikan tarihinin en çekişmeli, renkli ve heyecanlı seçimi olacağını gösteriyor. Çünkü hem birçok ilk aynı anda yaşanıyor, hem de Amerikan tarihinde 1928’den bu yana ilk kez, ne görevde olan başkan ne de başkan yardımcısı seçime katılıyor. (İngilizce’de “open-seat” olarak tanımlanan durum.) Bu da demek oluyor ki, Beyaz Saray’ın ev sahipleri tamamen değişecek.

Öne Çıkan Adaylar Kimler?

2008 yılında Amerika, ilk kez bu kadar farklı köken ve gruplardan gelen adayların yarıştığı bir başkanlık seçimine sahne olacak. Her iki partiden öne çıkan adaylar şöyle: Başkanlık için aday olan ilk Afrikalı-Amerikalı senatör Barack Obama (Demokrat); seçilirse ilk kadın başkan olacak eski First Lady Hillary Clinton (Demokrat); ilk Latin kökenli aday New Mexico Valisi Bill Richardson (Demokrat); 2004’te Demokrat Parti’nin adayı olarak Bush’la yarışan John Kerry’nin başkan yardımcısı adayı eski senatör John Edwards; Cumhuriyetçi Parti’nin nihai adayı olarak seçilirse, bu partiden başkanlığa aday gösterilen ilk Katolik olarak tarihe geçecek olan eski New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani (Cumhuriyetçi); Irak’ta savaşı kazanmak için şiddetle asker sayısının artırılmasını savunan Arizona Senatörü John McCain (kampanyasına yardım toplamak için komite kurdu fakat adaylığını resmen nisan ayında açıklayacağını duyurdu); New Orleans kasırgasından sonra yaptığı bazı açıklamalar nedeniyle ırkçılıkla suçlanan Newt Gingrich (eski Temsilciler Meclisi Sözcüsü); sonradan Katolikliğe geçen eski bir Evanjelist, Kansas Senatörü Sam Brownback (Cumhuriyetçi); seçilirse ülkenin ilk Mormon başkanı ünvanını alacak olan eski Massachusetts Valisi Mitt Romney.

Her iki partiden adaylık için yarışacağını duyuran başka politikacılar olsa da, şu ana kadar partilerin kendi içinde yaptığı araştırmalara göre, tercihler özellikle bu adı geçen adaylar üzerinde yoğunlaşıyor. Önümüzdeki günlerde sürpriz bir büyük isim ortaya çıkmazsa, Amerika’nın yeni başkanı bu isimlerden birisi olacak. Fakat adayların önce kendi partileri içinde yapılacak eyalet kongrelerindeki önseçimleri kazanmaları gerekiyor. Seçim takvimine göre, bu kongrelerin ilki 14 Ocak 2008’de Iowa eyaletinde yapılacak. Daha sonra ülke çapındaki diğer eyaletlerde yapılacak önseçimlerde delegelerden en çok oyu alan aday, her partinin kurultayında resmi başkan adayı olarak belirlenecek. Demokrat Parti Kurultayı, 25-28 Ağustos 2008’de Denver’da, Cumhuriyetçi Parti Kurultayı ise 1-4 Eylül 2008’de Minnesota’da gerçekleştirilecek.

Seçilebilirliği Etkileyecek Temel Faktörler

A-Karakter

Söz konusu Amerikan başkanlık seçimi olduğunda, Amerikan halkının, adayların ülke meseleleri hakkında benimsedikleri politikalardan daha çok karakterlerine önem verdiği bilinmektedir. Mart ayının ilk haftasında Associated Press-Ipsos tarafından yapılan kamuoyu araştırması göre, % 55 oranındaki katılımcı, dürüstlük başta olmak üzere diğer değerleri ve karakteri, bir adayda aranan en önemli nitelikler olarak belirledi.

Araştırmaya göre, Demokratlar arasında % 38 ile Hillary Clinton başı çekerken, onu % 21’le Barack Obama, % 14’le Al Gore, % 10’la John Edwards izliyor. Karaktere önem verenler arasında Hillary Clinton, kamuoyundaki güçlü karakteri, zeki ve hırslı imajıyla ve önem verdiği konuların üzerine giden tavrıyla puan topluyor. Fakat kanımca, Hillary Clinton ile ilgili olarak göz önünde bulundurulması gereken bir diğer husus, onun Demokratlar arasındaki popülaritesinin genel halk ölçeğine yansımayabileceği. Çünkü, Amerikalıların alışmadığı bir şekilde oldukça aktif olarak geçirdiği “First Lady”lik döneminde, ülkenin bir bölümünün kalbinde yer kazanırken, bir bölümünde de ona karşı büyük bir antipati gelişmiş durumda. Ya çok seviliyor ya da nefret ediliyor. Bu durum da, kararsız ve merkezdeki seçmenden fazla oy alamayacağını düşündürebilir. Ocak ayı başında açıklanan bir CBS News araştırması, toplam seçmenin % 38’inin ve Cumhuriyetçilerin % 78’inin Hillary Clinton’a olumlu bakmadıklarını ortaya koydu.

Barack Obama’nın Hillary Clinton ile baş başa geldiği nokta ise, henüz kısa olmasına karşın senatörlük döneminde yürüttüğü çalışmalar. Kamuoyunda yeterince tanınmaması bu aşamada handikap olarak ortaya çıkıyor. Çünkü diğer iki rakibi, Clinton ve Edwards, uzun yıllardır kampanya yürütüyorlar.

Fakat eğer adayların benimsedikleri politikalar ana kriter alınacak olursa, Clinton’ın bu konuda zorlanacağı söylenebilir. Senato’daki çalışmaları sırasında kimi zaman Cumhuriyetçilerle birlikte hareket ederek, büyük şirketler lehine desteklediği yasa teklifleri ve savunduğu merkezci politikalar nedeniyle de oportünist olmakla eleştiriliyor. Hatta, 1996 ve 2000 seçimlerinde Yeşil Parti’den, geçen yıl da bağımsız olarak başkanlık yarışına katılan Ralph Nader, dış politikada “Demokratik bir Şahin” olarak tanımladığı Hillary Clinton’ın büyük ticari sermaye ile ilgili konularda Cumhuriyetçilerle çok benzeştiğini, bu nedenle de Cumhuriyetçilerin karşılarında onun gibi bir aday olunca ne yapacaklarını şaşırdıklarını yazdı. Acaba bu oynak zemin, Clinton’ı nereye taşır? Sonuç olarak, Demokratların adayı olarak belirlense bile, karşısına Rudy Giuliani gibi halkın takdirini kazanmış bir aday çıktığında ne yapabileceği şüphelidir.

Cumhuriyetçi Parti’de ise, ilk üç sırayı Giuliani (% 35), John McCain( % 22), Newt Gingrich (% 11) paylaşıyorlar. Karakter ve liderlik niteliklerine önceliği verenler arasında Giuliani önderliğini sürdürürken, McCain, bir liderdeki en önemli özelliği deneyim olarak görenler arasında Giuliani’ye yetişiyor.

B- Seçim Kampanyası İçin Yardım Toplama Kapasitesi

Amerikan siyasetini yakından izleyen herkes bilir ki, seçim kampanyasında en çok yardımı kim toplarsa, onun kazanma şansı da en yüksektir. Amerika’da başkan adayları, en başta kampanyalarına para toplamak için yarışırlar ve hangisinin bu konuda kabiliyeti fazlaysa, o en şanslı aday durumuna gelir. Çünkü bu durumda kampanyasını yürütmek için en fazla parayı toplamıştır ve böylelikle, rekabetin acımasızca sürdüğü, şampuan ilaç seçiminden başkan seçimine kadar her şeyin reklama dayandığı bu ülkede, en çok reklamı da o yapacaktır. Yürütülen kampanyaların boyutları öylesine kapsamlıdır ki, internetten, televizyona, radyolardan gazetelere, el broşürlerinden evlere açılan telefonlara kadar, adaylar her yolu deneyerek seçmenlere ulaşmaya çalışır. Bu nedenle, başkanlık yarışına katılacak adayların şu andan itibaren Kasım 2008’e kadar milyonlarca dolar toplaması gerekmektedir.

Federal Seçim Komisyonu’nun (FEC) yaptığı açıklamaya göre, 2008 başkanlık seçimi için 1 milyar dolardan fazla para harcanacak. Yani seçimde Cumhuriyetçi Parti’yi ve Demokrat Parti’yi nihai olarak temsil edecek olan iki aday, 500’er milyon dolar para toplamış olacak. Kendilerinden önceki adayların önseçimler sırasında topladıkları paralar da eklenince, bu miktar 1 milyar doları aşacak.. FEC Üyesi Michael E. Toner’in verdiği bilgiye göre, “her bir adayın ciddi bir aday durumuna gelmesi için, 2007 sonuna kadar en azından 100 milyon dolar para toplaması gerekiyor.”

Durum böyle olunca, adaylar içinde en şanlısının Hillary Clinton olduğunu belirtmek gerek. Amerika’da Watergate skandalı sonrasında yolsuzlukları önlemek ve kampanyalara yapılacak yardımları sınırlamak için yürürlüğe konan 1974 tarihli FECA (Federal Seçim Kampanyası Yasası), başkanlık seçimini kısmen kamu finansmanına bağlıyor. Buna göre, kamu finansmanından yararlanmak isteyen adayların, alacakları yardımların miktarını sınırlamayı ve yapacakları harcamaları belli bir düzeyde tutmayı kabul etmeleri gerekiyor. Yasaya göre, bu limit önseçimler için 50, genel seçimler için 84 milyon dolar. Hillary Clinton, kamu finansmanı almadan bu miktardan daha fazla toplayabileceğini belirterek, hem önseçimler için hem de genel seçim için sistemden yararlanmayı reddetti. Böylece Clinton, 1974’te uygulama başladığından bu yana seçim süresince hiçbir şekilde kamu finansmanı sağlamayacağını duyuran ilk politikacı oldu. Bu şekilde, istediği kadar yardım toplayıp istediği kadar harcayacak. Clinton’ın ardından John Edwards da onu izleyerek aynı yönde açıklama yaptı. Fakat Barack Obama’nın Federal Seçim Komisyonu’na yaptığı önerinin kabul edilmesi üzerine, John McCain ve Obama başka bir yöntem belirlediler. Buna göre, her iki aday da, önseçimlerde kamu finansmanını kullanırken, genel seçim için bu sistem dışında para toplamaya başlayacaklar. Eğer önseçimleri kazanıp genel seçimde partiyi temsil edecek aday olurlarsa, karşı partinin adayının da aynı öneriyi benimsemesi durumunda topladıkları parayı iade edip, kamu finansmanını seçebilecekler. Henüz kesin bir karar açıklamayan Giuliani ise, genel seçime yönelik olarak para toplama çalışmalarına başlamış durumda.

Bu arada, Hillary Clinton’ın para toplama konusundaki kendisine güvenli tavrı, son günlerde Hollywood’dan gelen bir haberle bir miktar sarsılmış durumda. Geçmişte Bill Clinton’ı destekleyen Dreamworks’un kurucularından David Geffen, bu defa Barack Obama’nın kampanyasına destek verdi. Ayrıca seçim kampanyalarının yardım şampiyonu ünlü iş adamı George Soros, kamu finansmanı yasasına göre ferdi olarak yapabilecek en büyük yardımı yaparak, adaylığı açıklanır açıklanmaz Obama’nın kampanyasına 2100 dolar gönderdi. Diğer yandan, Bill Clinton eşinin yardımına yetişti ve haftada 1 milyon dolar toplamayı hedefleyen bir email kampanyası başlattı. Anlaşılan o ki, Amerikan tarihinin bu en pahalı başkanlık seçimi dolarların kıyasıya rekabetine sahne olacak.

C-Sosyal Konulardaki Tutumlar: Eşcinsel Evliliği, Kök Hücre Araştırmaları, Kürtaj, Silah Kontrolü

Amerikan toplumunda son yıllarda gündemi işgal eden sosyal konularda adayların almış olduğu tavırlar da seçimin sonucunu belirleyecek önemli faktörler arasında. Özellikle eşcinsel evliliği, kök hücre araştırmalarına izin verilmesi ve kürtaj konularında Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasında derin görüş ayrılıkları bulunuyor. Demokratlar, bu konulara bireysel özgürlük temelinden yaklaşıp kişilerin tercih haklarına saygı duyulmasını savunurken, Cumhuriyetçiler, toplum ahlakı ve din açısından karşı çıkıyorlar.

Demokratlar arasında bu konularda herhangi bir anlaşmazlık görülmezken, Cumhuriyetçiler arasında farklı fikir ve tavırlar ortaya konulabiliyor. Örneğin, Cumhuriyetçi Sam Brownback, kürtaj hakkına ve eşcinsel evliliklerine karşı savaşmak için yarışa girdiğini açıklarken, Rudy Giuliani, “kürtaja ahlaken karşı olsa da, sonuçta bir kadının bu nedenle hapse atılamayacağını ve tercih hakkı olabileceğini” söylüyor. Bir zamanlar rahip olmayı düşünen ama sonradan kendini politikada bulan Katolik Giuliani’nin, bu tavrı almasının asıl nedeninin New York Belediye Başkanlığı’na aday olduğu sırada, çoğunluğu liberal olan eyalet nüfusunun oylarını alabilmek için yaptığı bir manevra olduğu da iddia ediliyor. Giuliani’nin muhafazakarlar tarafından eleştirilmesine neden olan bir diğer tavrı, silah kontrolünü savunması. Rudy Giuliani’nin Cumhuriyetçi politikalara ters düşen bu görüşlerinin, eğer inandırıcı olabilirse, son aşamada merkeze yakın bazı Demokratlardan ve kararsızlardan oy toplamasına neden olması da bir başka olasılık. Çünkü Amerikan halkı, onu 11 Eylül sırasında New York Belediye Başkanlığı sırasındaki başarılı yönetimiyle hatırlıyor. 2001 yılında Time dergisinin “Yılın Kişisi” seçtiği Giuliani, halk tarafından “Amerika’nın Belediye Başkanı” olarak tanımlanıyor.

Amerikan halkını bıçakla kesilmiş gibi ikiye ayıran bu konuların seçim sürecinde iyice kızışacağı anlaşılıyor. Fakat şurası kesin ki, eşcinsellerden Cumhuriyetçilere oy yok.

Written by zülalk

27 Mart 2007 at 23:42

>George W. Bush bir rock albümüne daha esin kaynağı oldu…

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/22 Temmuz 2006

ABD Başkanı George W. Bush’un esin kaynağı olduğu albümlere bir yenisi eklendi. Ünlü Amerikalı alternatif rock grubu The Flaming Lips, Bush’un izlediği savaş yanlısı ve dini kullanan politikalardan öylesine nefret ediyor ki, bunu “At War With The Mystics” adlı yeni albümüyle belgeledi.. Böylece, bugüne kadar varoluş, hayatın belirsizliği, umutsuzluk ve uzay temalı şarkılara imza atan grup, ilk kez olarak politika odaklı bir albüm yayınlamış oldu.

Müziğinde funk öğeleri taşıyan “Free Radicals” adlı şarkıda, intihar saldırılarında bombaları atanlara şöyle sesleniyor The Flaming Lips: “Çok radikal olduğunu sanıyorsun ama gerçekte bir fanatiksin” ve “Yoksul adamın Donald Trump’ına dönüşüyorsun”. “Haven’t Got A Clue” adlı şarkıda ise, “Sen her açıklama yaptığında ben yüzüne daha fazla yumruk atmak istiyorum” diyerek Beyaz Saray’ı yönetenlere kızgınlıklarını anlatıyorlar.

Şarkı sözlerini yazan vokalist Wayne Coyne böyle dese de, aslında o hiçbir şekilde fiziksel şiddetten yana değil, röportajlarında “devrimlerin insanın içinde, yani zihinsel olacağını” söylüyor. Müziğin dünyayı değiştireceğini düşünmüyor ama Bush’u ve savaşı görmezden gelmenin mümkün olmadığını da vurguluyor. Ona göre bu son albümleri çok kızgın olduğunuzda duvara attığınız bir yumruk gibi. Albümde dalga geçilen bir diğer konu da, Britney Spears gibi dünyada olup bitenleri umursamadan müzik yapanların kazandığı haksız ün ve bunların yaydıkları boş eğlence zihniyeti.

1983 yılında Oklahoma’da kurulan The Flaming Lips’in bu 11. albümünde, ilk dönemlerindeki “psychedelic” eğilim daha ağırlıklı olarak ortaya çıkıyor. Grup, 2002 tarihli albümleri “Yoshimi Battles The Pink Robots”daki dijital seslerden önemli ölçüde uzaklaşmış. Pink Floyd hayranı olan üçlü, bunu özellikle “Pompeii Am Gotterdammerung”, “The Wizard Turns On”, “The Sound Of Failure” ve “My Cosmic Autumn Rebellion” adlı şarkılarda hissettiriyor. Aslında albümdeki şarkılar zaman zaman farklı müzisyenleri çağrıştırıyor; aklınıza bazen Prince, bazen Black Sabbath, bazen de Marvin Gaye geliyor.

Özel bir dinleyici kitlesine sahip olan The Flaming Lips, şarkılarına koydukları uzun ve garip adlarla da tanınır. Amerika’dan daha çok Avrupa’da ilgi gören grubun kuruluşu da oldukça ilginç. Vokalist Wayne Coyne, ilk olarak bir kiliseden çaldığı müzik aletleriyle işe başlamış. 1993 yılında vazelinle kahvaltı eden bir kadını anlatan “She Don’t Use Jelly” adlı şarkıyla dikkat çeken grubun kariyerindeki asıl çıkış, 1999 tarihli “The Soft Bulletin” adlı albümle oldu. Elektronik aletlerin daha fazla kullanıldığı “Yoshimi Battles The Pink Robots” ise dünya çapında büyük başarı kazandı ve 2003 yılında “En İyi Rock Enstrümantal Performansı” dalında Grammy Ödülü’nü aldı.

The Flaming Lips, tartışmasız müzik dünyasının en yaratıcı ve deneysel gruplarından biri. Hiç çekinmeden, herkesi “Olur mu canım?” dedirtecek çalışmalara imza atıyorlar. Örneğin, “Zaireeka” adlı albümleri 4 CD’den oluşur. Her bir CD’de farklı bir grup elemanının çaldığı bölüm yer alır: yani gitar partisyonları bir CD’deyken davul partisyonları başka bir CD’de toplanmıştır. Müziği tam olarak dinleyebilmek için bu dört CD’yi dört ayrı CD çalarda eş zamanlı olarak çalmanız gerekir. Bu tarz çalışmalar yapmalarındaki tek neden, müziğin sınırlarını zorlayıp yeni deneyimlere yol açmak. Müziğin hemen her türüne açıklar. Flüt, zil, timpani, trompet, bilgisayar, tef, flugelhorn, kontrabas, bongo, davul, elektronik gitar, akustik gitar albümlerini kaydederken kullandıkları müzik aletlerinin başlıcaları.

Grubu tanıyanlar bilir; The Flaming Lips, müziklerindeki yaratıcılığı sahne performanslarına da aynen yansıtır. Grubun elemanları konserlere hayvan kostümleri içinde çıkar; konserin başlamasıyla sahneyi birden bire zebra, tavşan, panda, tavuk, ördek ve kaplan gibi çeşit çeşit hayvanlar kaplar. Konfetiler, kuklalar, balonlar, ışıklar, dumanlar, kanı çağrıştırmak için kullanılan kırmızı boyalar, megafonlar ve dev ekranlarda gösterdikleri şok edici savaş görüntüleriyle konserlerini tam bir gösteriye çevirirler… Ve Wayne Coyne, dev bir plastik uzay balonu içinde sahneye yuvarlanarak gelir. Asıl önemlisi, onların konserlerine giden izleyici artık aktif bir izleyicidir; sadece dinlemekle kalmaz, gördükleri karşısında şok olmuştur, yerinde duramayıp şarkılara eşlik etmekte ve aynı zamanda gördükleri hakkında düşünmektedir. Louis Armstrong’un “What A Wonderful World” adlı şarkısını söyleyerek sahneyi terk eden grup, sanki büyük ve görkemli bir parti vermiş gibidir. Grubu Amerikalı müzisyen Beck’e eşlik ettikleri turne sırasında izledim ve konser salonunda gördüklerimi, sözcüklerle ancak bu kadar anlatabiliyorum.

Kurulduğu günden bu yana inişli çıkışlı çok yol kat eden The Flaming Lips, kanımca bu son çalışmasıyla kariyerinin en başarılı albümlerinden birine imza attı. Wayne Coyne, Roll dergisinde yayınlanan bir röportajında, “en etkili ve güçlü olan, sanat yoluyla düşünce biçimini değiştirmek” diyordu. Bu yolda atılan önemli bir adımdır “At War With The Mystics”.

Written by zülalk

22 Temmuz 2006 at 22:18