Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Green Day’ Category

>Green Day’den Yeni Bir Sert Çıkış

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 22 Ağustos 2009

Amerikan rock müziğinin muhalif tavırlı grubu Green Day, sekizinci albümü “21st Century Breakdown” ile yine müzik gündemine oturdu.

Albümdeki şarkılar, gerçekten de dinleyenin kafasına balyoz gibi inen toplumsal hicivlerle dolu. Green Day’in hedefi, bu kez din ve muhafazakarlık baskısının öne çıktığı 2000’lerin ilk yılları…

Bomba, silah, savaş, kan, protesto ve umutsuzluk temalarının işlendiği albümün zamanlamasının yanlış olduğunu düşünenler epey çok. Ne de olsa, Amerika’nın ilk siyahi başkanı, barış ve diyalog vaatleriyle Beyaz Saray’a yerleşti…

Ama acaba kısa bir süre önce olanlar, hemen unutulabilecek kadar etkisini yitirdi mi? Yoksa birilerinin çıkıp hâlâ nasıl bir dünyada yaşadığımızı hatırlatması yerinde mi?

DEVLET, DİN VE MUHAFAZARLIK BASKISINA KARŞI

Bana sorarsanız, Gren Day’in her türlü baskıya ve politikacılar tarafından aptal yerine konmaya karşı gelişi, çok da yerinde. Üstelik bunu Christian adlı bir genç ile sevgilisi Gloria’nın aşk hikayelerinin üzerinden anlatması, albümü daha da ilginç kılıyor.

Grup elemanları, her ne kadar konsept bir albüm yapmadıklarını söyleseler de, şarkıların üç ayrı bölümde toplanması, bu görüşü çürütüyor sanki…

Albüm, sanki uzaklarda çalan bir radyodan gelen sesle başlıyor: “Bize bombalardan ve sonsuzluktan daha gürültülü bir yüzyıl şarkısı söyle…

Ardından gelen “Kahramanlar ve Sahtekarlar” adlı ilk bölümün en vurucu şarkısı, albümle aynı adı taşıyan “21st Century Breakdown” (21. Yüzyılın Çöküşü).

Özgürlüğe methiyeler düzüyorum/ ‘İtaat Etme Özgürlüğüne’ ” diyor şarkı… Sahte kahramanlara ve sahtekarlara inanmayı sürdüren Amerika’ya “kendine gel” uyarısı yaparken, John Lennon’ın “Working Class Hero”suna gönderme yapıyor.

Şarlatanlar ve Azizler” adlı ikinci bölümde, 11 Eylül ve Irak savaşından sahneleri hatırlatan çağrışımlar çıkıyor karşımıza. Son bölümse, “At Nalları ve El Bombaları”… Bu bölümde, her türlü kitle iletişim aracı kullanılarak uyutulan halkın acıklı durumu anlatılıyor.

Yazının başında da belirttiğim gibi, bütün bunlar son aylarda yaşanan bir “Amerikan rüyasına” kendisini kaptıranlar için fazla iç karartıcı olabilir. Ama unutmayın ki, Bush’lu günlerin üzerinden çok fazla zaman geçmedi. Bu albüm, çok açık ki, o kaotik dönemin bir yansıması…

GREEN DAY VE PUNK ROCK

Şarkılarda ele alınan temaların dışında, albümle, daha doğrusu Green Day’le ilgili süren bir tartışma daha var: “Green Day, punk rock grubu mu değil mi?” Beş yıllık bir aradan sonra bu bitmez tartışma, bugünlerde yeniden alevlendi…

1987’de kurulan Green Day, California punk rock sahnesinde doğup gelişti. İlk kayıtlarını bağımsız plak şirketinden yayımladıkları dönemde ana akımda başarı kazanmadılar.

Ama ne zaman ki, Reprise Records ile anlaşıp 1994’te “Dookie”yi çıkardılar; büyük ticari başarı da ardından geldi. Artık punk olmadıkları, yaptıkları müziğin de radyolarda çalınmaya daha uygun melodik pop-punk olduğu yolundaki eleştiriler de o sırada duyuldu.

Bunlara karşılık, “Zaman içinde müziğimiz değişse de biz değişmedik. Punk, hayattaki duruşla ilgilidir,” diyerek yanıt verdiler.

Punk rock’ın hızlı davul vuruşları, deforme edilmiş gitarlar, bütün dünyayı karşısına almış gözüken kızgın vokalistlerin ötesinde bir duruş olduğu doğru. Fakat sorun, Green Day’in ilk dönemlerindeki o duruşun da değişmesi…

Ticari başarı kazandıktan sonra yaptıkları tercihler de bunu gösteriyor. Bir kere, “düzen karşıtı” olduğunu söyleyen punk rock grupları, dev plak şirketlerinden albüm çıkarmaz.

Çünkü milyonlarca albüm satıp ana akıma dahil olduktan sonra punk felsefesini savunmanıza olanak kalmaz. Gerçek punk rock grupları, MTV ekranlarında boy göstermez… Şarkıları, Hollywood dizilerinin müziği olmaz…

Bu nedenle, ben bu tartışmaya yıllar önce, “Dookie” çıktığı sırada noktayı koydum: Green Day, belki punk etkili power pop grubu olabilir; fakat artık punk rock grubu değil…

Fakat sonuçta bu, Green Day’in başarısının önüne geçecek bir tartışma da olmamalı. Yaptığı müziği kendi içinde değerlendirirsek, “21st Century Breakdown”, grubun bir önceki albümü “American Idiot”un izinden giden bir çalışma.

Rock opera olarak tanımlanan o albümle “En İyi Rock Albümü” dalında Grammy kazanmışlardı. Bu yeni albüm de Grammy alır mı bilinmez; ama en az onun kadar ilgi çekecek gibi gözüküyor…

Written by zülalk

23 Ağustos 2009 at 09:57

George W. Bush, Green Day, Punk rock kategorisinde yayınlandı

>Morrissey: Yine Aşksız, Yine Yalnız

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 28 Şubat 2009

Morrissey’i son gördüğümde, 2006’nın haziran ayında İstanbul’da Parkorman sahnesindeydi. Smokini ve papyonuyla, çok şık görünüyordu. Konsere başlarken, “Merhaba, Zeki Müren… Morrissey!” dediğinde, onu yakından tanımayanlar ne demek istediğini anlayamamıştı…

Ünlü İngiliz alternatif rock grubu The Smiths’in eski vokalisti Morrissey (yaygın adıyla Moz), müzik dünyasının en şair ruhlu yeteneklerinden birisidir ve şarkı sözlerinde kullandığı çağrışımlarla ünlüdür. Simgeleri öyle yerinde kullanır ki, bir sözcükle bile çok şey anlatır…

Zeki Müren’i anarak, Türkiye’yi “Sanat Güneşi” ile özdeşleştirmiş ve ona olan hayranlığını anlatmıştı. Ama aynı anda da, müzik basınında sürekli tartışılan kendi cinsel kimliğine vurgu yapmıştı…

Moz’u canlı olmasa da, internet üzerinde gördüm geçenlerde… Yüzünde mağrur bir ifadeyle, başını hafif yukarı kaldırmış, kucağında bir bebek tutuyordu. Yeni yayımlanan albümü “Years of Refusal”ın kapak fotoğrafıydı bu. Bebek mutlu görünüyor; ama Moz’un yüzünde, meydan okuyan bir tavır var…

Bazıları, bu fotoğrafın ne anlama geldiğini de kestiremedi… Bunu anlamak için, albümdeki şarkı sözlerine bakmak gerekiyor. Özellikle son şarkı, “I’m OK by Myself”, bunun işaretlerini veriyor. Kendinden memnun olduğunu ve ayakta kalmak için başkalarının ahlaki değerlerine ihtiyaç duymadığını anlatıyor bu şarkıda…

Moz’un, basın mensuplarına, o fotoğrafta photoshop kullanılmadığını, bebeğin de kendisinin olduğunu söylerken, herkesi nasıl şaşırtıp eğlendiğini tahmin edebiliyorum…

Son günlerde müzik dünyasını karıştıran bir başka fotoğrafı daha var Moz’un… “I’m Throwing My Arms Around Paris” adlı ilk single’ın iç kapağında yer alan fotoğrafta, kendisine eşlik eden grup üyeleriyle birlikte çırılçıplak görüyoruz karizmatik müzisyeni… Beş erkek çırılçıplak, sadece cinsel organlarının üzerine birer 45’lik plak kondurulmuş!

Söz konusu Morrissey olunca, bu tür sansasyonel olaylar şaşırtıcı değil tabii. İroniyi sever, kışkırtmayı iyi bilir o… Neyi merak ettiğinizi biliyorum; acaba 50 yaşındaki Moz çıplak nasıl görünüyor? Sanırım Google, bu konudaki merakları giderecektir…

PARİS’İN DUVARLARINA SARILAN ADAM…

Albümden çıkan ilk single, Morrissey’in hayatı boyunca arayıp bulamadığı aşkı anlatıyor. “Aşkın olmadığında kollarımı Paris’e doluyorum. Çünkü bir tek taş ve çelik kabul ediyor aşkımı,” diyerek umutsuzluğunu dile getiriyor.

Başka bir müzisyen söylese, pek de üst düzey bir yaratıcılık gerektirmeyen bu sözler, sıkıcı bulunabilir. Ama rock dünyasında bunu söyleyip komik olmayacak birisi varsa, o da Morrissey’dir. Sesinin büyüsünden midir, yoksa karizmasından mı bilmem; ama, Moz kendisini o isyankar romantizmiyle benimsettirdi herkese…

The Smiths döneminde toplumsal içerikli şarkılara daha çok yönelirken, solo kariyerinde iyice kendine döndü. Aşkı bulamayan yalnız adamın hüznünü, drama dizisi gibi sürdürdü yıllarca… Bunun kaynağı da, elbette kendi özel hayatıydı…

The Smiths’in dağılma sürecinde yaşanan sancılardan sonra tek başına var olma mücadelesi verdi Morrissey. Seksi tamamen dışladığını söylediği dönemlerde cinsel yaşantısıyla ilgili tartışmalar hiç bitmedi. Akolü, uyuşturucuyu reddeden yaşam biçimi ve katı vejetaryenliği nedense hep tepki çekti. Son olarak da, İngiltere’deki göçmenlik konusundaki görüşleri nedeniyle, müzik dergisi NME tarafından ırkçılıkla suçlanıp dava açtı.

Kuralları kendisi koyup kendisi bozan, lafını eğip bükmeden konuşan, güçlü bir kişilik Morrrissey. Böyle olunca da, bazı kesimlerden tepki topluyor.

Bana göre, bu yeni albüm, bütün bu eleştirilere ciddi bir yanıt veriyor. Albüme hareketli bir giriş yaptığı ilk şarkı “Something Is Squeezing My Skull”da, hemen herkesin antidepresan ilaç kullandığı bir toplumda, hissettiği yalnızlığı anlatıyor. Modern dünyada aşkın olmadığını söylüyor ve herhangi bir umut da içermiyor…

Aslında sözlere fazla takılmadan müziğe odaklanabilirseniz, hiç de depresif bir havası yok albümün… Aksine, gitar ağırlıklı enerjik bir rock soundu hakim. Bunun önemli bir nedeni de, prodüktörlüğü, daha önce Bad Religion, Green Day ve The Offspring gibi punk rock gruplarla çalışan Jerry Finn’in üstlenmesi.

Morrissey, “Years of Refusal”ı bugüne kadar yaptığı en iyi albüm olarak tanımlıyor. Ben aynı görüşte değilim; ama en önemli çalışmalarından biri olduğunu kabul ediyorum. Umarım bu son albümü olmaz…

Filter dergisine verdiği röportajda, bir noktada müziği bırakacağını; çünkü çok uzun süre bu işi sürdürmenin, olacakları görme yeteneğinden yoksunluk ve haysiyetsizlik olarak değerlendirileceğini söylemiş…

Morrissey bu; eminim, başarısız olup unutulmaktansa, zirvedeyken ayrılmayı tercih eder… “All You Need Is Me” adlı şarkıda, “Gittiğimde beni özleyeceksiniz,” demesi de bu yüzden…

Written by zülalk

28 Şubat 2009 at 23:06