Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘İlhan Erşahin’ Category

>İlhan Erşahin: Günümüzün Müziğini Çalıyoruz

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/5 Ocak 2008

New York underground müzik dünyasının önde gelen kulüplerinden Nublu’nun ve Nublu Records’ın yaratıcısı müzisyen/prodüktör İlhan Erşahin, son aylarda ülkemizde iki yeni albüm yayımladı. Birincisi, ünlü caz müzisyeni Lawrence D. “Butch” Morris yönetiminde kaydedilen “Nublu Orchestra”. Bu albümün özelliği, bir yandan doğaçlama tekniğine dayanırken aynı zamanda orkestranın “Butch” Morris’in gerçek zamanda müzikal düzenleme yapmak için kullandığı hareketlerle yönetilmesi. İkinci albüm ise, üçlü bir serinin ilk çalışması olarak yayımlanan “Wax Poetic İstanbul”. Erşahin’le bir konser öncesinde Babylon’da buluştuk ve albümler üzerine söyleştik.

“Wax Poetic İstanbul”, dinlerken İstanbul’a özgü renkleri sezdiriyor. Bir kentin müziğinizi etkileme süreci nasıl gelişiyor? Örneğin İstanbul için bu nasıl oldu?

İstanbul’da beni günlük hayat etkiliyor. Sabah bir yerde kahvaltı ediyorsunuz, o semtteki insanları görüyorsunuz, belki orada birisiyle tanışıyorsunuz. Yani daha çok sokaklardaki hayat etkiliyor. Ben her zaman şehirlerin içine girmeye, onları yaşamaya çalışıyorum.

Albümde oldukça dinamik, hareketli ve biraz da kargaşa içinde bir İstanbul var ama daha çok kentin keyifli yanları öne çıkmış, pek hüzün yok.

Evet, belki İstanbul’da yaşamadığım içindir. Ayrıca diğer şehirler daha problemli benim için. Bu serideki üç albüm de bu açıdan birbirinden değişik.

Bu albümü yaparken tanınmış Türk müzisyenlerle çalışmışsınız.

Bizim İstanbul Sessions adında bundan ayrı bir grubumuz var. Önce Alp Ersönmez, Turgut Alp Bekoğlu, İzzet Kızıl ve ben dördümüz stüdyoya girdik aslında. Ondan sonra Siya Siyabend grubundan Murat Toktaş’ı çağırdım. Nil Karaibrahimgil’i tanıyorum, onu çağırdım. Hep çevremdeki arkadaşlarımla çalıştık daha doğrusu. Ablamın kızı Dilara ve Athena’dan Gökhan Özoğuz şarkı söyledi. Bu albümde daha çok bir duygu yakalamak peşindeydim. Onu yakaladık sanki.

Nublu Orchestra ise New York’u, daha doğrusu o kentin Lower East Side (Aşağı Doğu Yakası) denilen bölgesinin çok kültürlü ortamını yansıtıyor. Başka bir kentte yaşıyor olsaydınız böyle bir albüm ortaya çıkar mıydı?

Hayır, çıkmazdı. New York’taki kulübümüz Nublu da tamamen New York’a özgü zaten. Nublu Orchestra’nın kaynağı da kentin o bölgesi. Sanki Miles Davis, James Brown, Prince’in devamı gibi yani onların etkisi var. Ayrıca Ornet Coleman, avantgarde caz, dans, elektro etkisi de var.

Farklı müzik formlarının kendilerine has özelliklerini koruyarak ama diğer yandan da büyük bir özgürlük içinde kalarak kolektif bir sound yaratıyorsunuz. Bunun sırrı ne?

Bunu “Butch” Morris şefliğinde yapıyoruz. O Butch’un yarattığı bir konsept ama bu albümde Nublu konseptine uyarladı onu.

Bugün farklı görüşte olanların birbirine tahammül edemediği bir ortamda yaşıyoruz. Ayrıca kalıplaşmış müzik formlarının insanlara dayatıldığı aşırı ticarileşmiş bir müzik ortamı var. Oysa siz bu albümde, biz kendi özelliklerimizle varız ama bir bütün olarak da var olabiliriz diyorsunuz. Bunun arkasında bir duruş var gibi…

Evet, öyle tabii. Nublu sanki özel üyelik gerektiren bir kulüp gibi ama aynı zamanda herkese ve farklı müziklere çok açık.

Nublu Orchestra’nın albüm kapağında İlhan Koman’ın eserlerinin fotoğrafları yer alıyor. Bu da albümün konseptiyle çok uyumlu olmuş.

O kolektif sound ile çok uydu gerçekten. Çağın gençleri de bu şekilde müzik dinliyor. Sabah başka bir tür dinliyorsunuz akşam başka. Her şeye açık, karma bir şey. Yaşlı bir basçı arkadaşım, Nublu gerçekten 2007’ye ulaştı diyor. Çünkü günümüzün müziğini çalıyoruz. Çünkü aslında rock, soul, caz, funk, bunların hepsi eski. Bizim müziğimizde bu türlerin hepsi var ama yine de yeni, bugüne ait bir şey olarak var. Ben zaten yaptığımız hangi türe giriyor diye düşünmüyorum, önemli olan müzik, hangi tür olduğu ya da olmadığı değil.

“Wax Poetic İstanbul” albümünden sonra Copenhagen ve Brazil CD’leri çıkacak. Bu seride başka albüm olacak mı?

Hayır, bunları bir proje olarak gerçekleştirdim. Sadece bu üçü olacak. Bu projede duygusal bir şey vardı; kendimi sanki üç ayrı tablo yapmış gibi hissediyorum. Şimdi artık yeni Wax Poetic albümüne başladık.

Reklamlar

Written by zülalk

06 Ocak 2008 at 10:42

Butch Morris, Wax Poetic, İlhan Erşahin kategorisinde yayınlandı

>Cazlı Yaz Geceleri Başlıyor!

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/30 Haziran 2007

İstanbul’u dinliyor musunuz?

Bugünlerde kentin dört bir yanından çeşit çeşit melodiler duyuluyor. Ama kulaklarınız sanki bir eksiklik mi hissediyor? Haklısınız; caz olmazsa olmaz. Neyse ki, Uluslararası İstanbul Caz Festivali 3 Temmuz’da başlıyor. Üstelik festival, bu yıl özellikle iki konuda takdiri hak ediyor. Öncelikle program gerçekten başarılı. Çünkü farklı müzik tarzlarını bir araya getiren renkli bir müzik yelpazesi açıyor önümüze.

Festivali düzenleyen İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın bu yılki diğer hoş sürprizi ise, yeni konser mekanları belirlemesi. Her yıl kullanılan mekanların yanı sıra, bu yıl İstanbul Modern Heykel Bahçesi, Arkeoloji Müzesi Bahçesi ve yıllar önce yanan Şan Tiyatrosu’nun kalıntıları da konserlere ev sahipliği yapacak. Ayrıca, Avrupalı ve Türk sanatçıları buluşturacak olan “jam session”ların yapılacağı Fransız Kültür Merkezi’nin avlusu, bir tür caz kulübüne dönüşecek.

BU KONSERLERE DİKKAT

Şimdiye kadar programı incelemek için fırsat bulamayanlara küçük bir favori listesi vermekte yarar var. “Mutlaka görülmeli” anlamında altı kırmızı kalemle çizilen ilk isim Robert Plant! Evet o; rock tarihinin en büyük topluluğu Led Zeppelin’in karizmatik vokalisti. Led Zeppelin’in dağılmasından sonra solo çalışmalarını sürdüren Plant, 4 Temmuz’da bu defa grubu The Strange Sensation ile Açıkhava Sahnesi’ni inletecek. “Whole Lotta Love”ı Robert Plant’ten canlı dinlemenin yaratacağı zevki düşünsenize!

Listede adı görülünce heyecan dalgasına yol açan ikinci isim Bryan Ferry. Yedi yıl önce Açıkhava Sahnesi’ndeki konserde herkesi büyülemiş ve artık çok da özletmişti kendisini. Rock müziğin bu zarif beyefendisi, art rock’ın efsanevi grubu Roxy Music’in solisti olduğu yıllarda, çarpıcı şarkı sözlerine eşlik eden buğulu sesi ve karizmasıyla gönüllerde taht kurdu.Uzun süredir solo çalışmalarını sürdüren Ferry’nin bu konserinde son albümünde yorumladığı Bob Dylan şarkılarını da seslendireceğini tahmin ediyorum. “Knockin’ On Heaven’s Door”u söyler mi dersiniz? Yanıtı 5 Temmuz’da alacağız.

Favoriler listemin üçüncü sırasında Antony and the Johnsons var. Avant-garde ve kabare tarzını mükemmel bir şekilde birleştiren grubun solisti Antony Hegarty eşsiz bir sese sahip. Altı yıl önce o sesi ilk duyduğum anı hala hatırlıyorum. Büyülenmiştim. “I Fell In Love With A Dead Boy”u söylüyordu. O günden bu yana yakından izlediğim müzisyenlerden biri oldu Antony. Bir tek bu şarkı değil, seslendirdiği her şey çok dokunaklı. Çünkü o yalnızca şarkı söylemiyor, şarkıları yaşıyor. Kesin olan şu ki, 8 Temmuz’da Şan Tiyatrosu’nun kalıntıları arasında muhteşem bir festival gecesi yaşanacak.


Festivalin bu yıl hemen herkesin merakla beklediği bir konuğu var: Arif Mardin’in prodüktörlüğünü yaptığı ilk albümü “Come Away With Me” ile 6 dalda Grammy kazanan Norah Jones. Henüz daha tanınmadığı dönemde, 2000 yılında caz müzisyeni İlhan Erşahin ve grubu Wax Poetic ile yine İstanbul Caz Festivali’ne katılan sanatçı, aradan geçen yedi yılda büyük yol aldı. İlk adını duyurmaya başladığı sıralarda, ısrarla yalnızca ünlü Hintli müzisyen Ravi Shankar’ın kızı olarak tanınmak istemediğini söylüyordu. Nitekim bunu başardı; bugün artık dünyanın en iyi kadın vokalistlerinden biri olarak değerlendiriliyor. Hem geçtiğimiz aylarda yayımladığı ikinci albümüyle, hem de bu yıl Cannes Film Festivali’nin açılışında gösterilen “My Blueberry Nights” adlı filmdeki başrolüyle son günlerde adından çok söz ettiriyor. 1 Ağustos’ta Açıkhava Sahnesi’ne giderseniz, caz, country, blues ve folktan karışık tatlar sunan tam bir müzik ziyafetine hazır olun.

17 Temmuz akşamı Sepetçiler Kasrı’nda çok ilginç bir proje gerçekleştirilecek. Sosyal içerikli filmleriyle tanınan ünlü yönetmen Spike Lee’nin filmlerinden özel görüntülerin sergileneceği gecede, usta trompetçi Terence Blanchard ile grubu İstanbul Oda Orkestrası ile birlikte çalacak. Konserin ayrıca dünyaca ünlü üç konuk vokalisti var: Caz şarkıcısı Patti Austin, soul ve R&B’nin yeni seslerinden Bilal ve Zambiya esintili müzikleriyle Hil St. Soul. Gecenin ev sahipliğini ise Spike Lee üstlenecekmiş; hayranlarına duyurulur.

>New York Doğumlu Brazilian Girls

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/10 Mart 2007

Gelecek hafta sonu İstanbul’da oldukça renkli konserler var. Müzikseverler olarak yine tercihte zorlanacağımız anlaşılıyor. Bir yanda Ankara, İstanbul ve İzmir illerini kapsayan bir turne için ülkemize gelen Pink Martini, diğer yanda ise dub, punk, funk, reggae, electronica, jazz ve bossa nova karışımı dinamik müziğiyle Brazilian Girls.

Neyse ki Brazilian Girls, İstanbul’un Beyoğlu’nda yeni açılan mekanı Ghetto’da 16 ve 17 Mart tarihlerinde iki gece sahneye çıkacak. Onları daha önce izlemeyenlere önerim; ne yapıp edip bu konserlerden birisine gitsinler. Çünkü sahne performansı bu kadar başarılı az grup izledim. Onları ilk kez birkaç yıl önce caz müzisyeni İlhan Erşahin’in New York’taki mekanı Nublu’da gördüm. Zaten grup da, 2003 yılında orada doğaçlama bir şekilde çalarken kurulmuş. Brazilian Girls, New York’un en iyi canlı müzik mekanlarından biri olarak görülen Nublu’nun küçüklüğünü avantaja dönüştürebilen gruplardan biriydi. Çılgınca dans eden seyirciler ile aralarında yarım metre bile olmadan, adeta yan yana durup, göz göze gelerek performans sergilemek, her müzisyenin yapabileceği bir şey değil. Nitekim, sahne şovları giderek öylesine ünlendi ki, Nublu’da mekanın tıka basa dolduğu haftalık konserler vermeye başladılar.

TEATRAL SAHNE PERFORMANSI

Brazilian Girls’ü 2005’i 2000’ya bağlayan yılbaşı gecesi, yine New York’ta yeni açılan bir başka kulüpte izleme şansım oldu. Bu defa, seyircilerin bulunduğu sahne dans pistinden yukarda ve uzaktaydı. Nublu’ya göre çok daha büyük bir mekandaydık, ama onlar herkesi, hatta yeni yıla eğlenceden tavana vurup sonra da bayılana kadar dans ederek girme beklentisi içinde olanları bile eğlendirmeyi yine başardılar.

Sahne performansı bakımından değerlendirecek olsam, Brazilian Girls, 10 üzerinden 10 verebileceğim az sayıda gruptan biri. Bunda caz vokalisti olarak müzik kariyerine başlayan ve Almanca, İspanyolca, Fransızca, İtalyanca ve İngilizce olmak üzere beş farklı dilde şarkı söyleyen Sabina Sciubba’nın rolü büyük. Bir İtalyan-Alman çiftin kızı olarak Roma’da dünyaya gelen Sciubba, Münih ve Nice’te büyümüş. Sabina Sciubba’nın tek özelliği, şarkı söyleme yeteneği değil; aynı zamanda o yeteneğini sahnede ortaya koyduğu teatral görsellikle birleştirerek çok ilginç bir hale getirebiliyor. Maskeler ve çarpıcı dekolte kıyafetler, seksi şarkı sözleri ile bir araya gelince gerisini siz düşünün artık… Sadece düşünmekle yetinmek istemezseniz, grubun internet sitesine girip, “Jigue” adlı şarkıya çektikleri klibi izleyin.( http://www.braziliangirls.info ) Tarzı Alison Goldfrapp’ı andırsa da, Sabina sahnede çoğunlukla gözlerini bantla kapatıp şarkı söylediği için sanki başka bir dünyadan gelmiş gibi duruyor. Bana kalırsa bu oldukça akıllıca… Kim uzaylıları merak etmez? Üstelik öyle güzel şarkı söylüyorlarsa! Sciubba, gözlerini kapamasının nedenini, “biraz şaka olsa da, biraz da politik” diye açıklıyor: Sokakta kimse onu tanımazsa ne isterse onu yapabileceği için. Öyleyse, koca bir alkış Sabina’ya!

BREZİLYALI KIZLAR BREZİLYALI DEĞİL

Grubun pop kültürünü alaya alan tavrı, isimlerine de yansımış. Çünkü, Brazilian Girls adını taşıyorlar ama grup elemanlarının hiçbirisi Brezilyalı değil, hepsi New York’ta yaşıyor. Üstelik solist Sabina dışında diğerleri de erkek. Didi Gutman keyboard, Jesse Murphy bas, Aaron Johnston bateri çalıyor. Ama itiraf edin, adı “Brezilyalı Kızlar” olan bir grup kimin dikkatini çekmez ki?

Seksi şarkı sözleri deyince, bütün şarkılarının yalnızca bu konuya odaklandığını düşünmeyin. Aristokratlara karşı çiftçilerin savaşını anlatan “Die Gedanken Sind Frei” (“Thoughts Are Free”) ya da ünlü şair Pablo Neruda’nın “Me Gustas Cuando Callas” (“I like you when you’re silent”) adlı şiirinden esinlenen romantik şarkıları da var. Burada biraz konuyu saptırıp, Neruda’nın şiirinin güzelliği kadar sarsıcılığını da belirtmeden geçemeyeceğim. Neden Neruda sevgilisini o sessizken sever? Yaşasaydı ve olanağım olsaydı sormak isterdim ona. Neden Martin Gore (Depeche Mode) sözcüklerin gereksiz olduğunu söyleyip “Enjoy The Silence” (Sessizliğin Keyfini Çıkar) der? Neden Gabriel Garcia Marquez aşık olduğu genç kızı o uyurken seyretmeyi sever ve konuşmasını istemez? Üzerinde düşünmeye değer…

Konuya geri dönersek, 2005 yılında grupla aynı adı taşıyan ilk albümle dikkatleri çeken Brazilian Girls, geçtiğimiz sonbaharda ikinci albümleri “Talk To La Bomb”u yayımladı. Gösterdikleri başarı onları David Letterman’ın şovuna bile taşıdı. Bu şov, Amerika’da üne kavuşmanın en iyi yollarından biri olduğuna göre, sanırım bundan sonra onların adı müzik dünyasında çok daha fazla duyulacak. Zaten Amerikalılar, grubun İngilizce olmayan şarkılarını bile sevip beğendiğine göre bu işte var bir iş…

Brazilian Girls’ün bu yılki turne planı oldukça yoğun. Dünyanın her yerinde verdikleri konserlerin yanı sıra, en önemli müzik festivallerinden Coachella ve Bonnaroo’ya katılacakları da kesinleşti. İstanbul’daki konserden hemen sonra Miami’deki meşhur elektronik müzik festivali Ultra’da sahneye çıkacaklar. Bu koşuşturma içinde onları ilk Avrupa turneleri kapsamında hemen yanı başınızda yakalamışken kaçırmayın derim. Eğleneceğiniz garanti.

Written by zülalk

10 Mart 2007 at 21:48