Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Interpol’ Category

Interpol, İlk Kez İstanbul’da

leave a comment »

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 25 Mayıs 2011

2011 yazının konser ve festival bolluğu içinde en heyecanla beklenenlerden birisi, 1 Haziran’da Küçükçiftlik Park’ta gerçekleşecek olan Interpol konseri.

Interpol, New York’ta 1997’de kurulduğundan bu yana, albümlerindeki karanlık sound ve çarpıcı şarkı sözleriyle sadık bir hayran kitlesi edindi. Geçen yılın sonlarına dördüncü albümleri tamamlandıktan hemen sonra bas gitarist Carlos Dengler’ın gruptan ayrılması, Interpol’ü sarstı ama onun yerini iki yeni üyeyle doldurdular: Slint ve Tortoise gruplarındaki çalışmalarından tanıdığımız Dave Pajo (bas) ve The Secret Machines’den Brandon Curtis (klavye ve geri vokal).

Ancak kısa bir süre sonra, 2011 Şubat ayı sonunda Pajo’nun da gruptan ayrıldığı duyuruldu. Bu defa onun yerine Animal Collective‘den bildiğimiz Brad Truax (bas gitarist) geldi. Son 1.5 yıl içinde iki tane bas gitaristini kaybetmiş olsa da, Interpol şu anda yeni üyelerle yoluna devam ediyor.

İstanbul’da verecekleri ilk konser öncesinde grubun gitarist ve geri vokali Daniel Kessler’la söyleşme olanağı bulduk.

Bir süredir dördüncü albüm için turdasınız. Neredesiniz şu anda? Tur nasıl gidiyor?

Evet, şu anda New Orleans’tayız. Daha sonra batıya doğru gideceğiz. Her şey iyi gidiyor.

Interpol’ü ilk kez 2004’te New York’ta Curiosa festivalinde canlı dinlemiştim. İkinci kez de Aralık 2010’da Amsterdam’da dinledim. Gruba iki yeni üye katılmasına karşın, sanki uzun yıllardır birlikte çalıyor gibiydiniz. Ben dinleyici olarak böyle bir izlenim edindim ama siz sahnede nasıl hissediyorsunuz?

Bu, herhangi başka bir ilişkide de söz konusu olduğu gibi, insanlar arasındaki kimyayla ilgili. Bize eşlik eden üyelerle yıllardır arkadaş olduğumuz için kolay oldu bizim açımızdan. Oldukça rahatız konserlerde.

Büyük olasılıkla bu soru size daha önce çok sorulmuştur ama ben de sormadan geçemeyeceğim. Bas gitarist Carlos Dengler’ın gruptan ayrılışı çok konuşuldu. Dengler’ın şarkı yazımında yaptığı katkıları düşünecek olursak, Interpol’ün müziği açısından nasıl bir etki yaptı bu ayrılık?

Bir gruptan kim ayrılırsa ayrılsın dinamiği etkilenir elbette. Carlos’un varlığı gruba önemli bir katkıydı. Ama Carlos bildiğiniz gibi hayatında yeni bir yolu tercih etti; bir rock grubunda yer almaktansa ailesine daha fazla zaman ayırmak istiyor. Onun ayrılışından sonra, biz de tamamen yeni bir rota belirlemedik doğrusu. Tanıdığımız, bildiğimiz insanlarla yola devam ettik.

Bu turda konserlerde sizin açınızdan sahne performansınızda gerçekleşen en olumlu değişiklik ne oldu?

Bu devamlı değişen bir durum. Bu yıl Amerika’nın en büyük festivallerinden birinde Coachella’da konser verdik. Video ekrandan gösterilen imajlar kullandık. David Lynch ile bu konuda bir işbirliği yaptık. Bunların hepsi çok heyecan verici ve olumlu gelişmeler.

Yaptığınız çalışmaları değerlendirirken sizin için hangisi daha önemli: Hayranların ve eleştirmenlerin görüşleri mi yoksa yaratıcılığınızı ortaya koyduğunuz çalışma hakkındaki kendi düşünceniz mi?

Ben hayranlarla eleştirmenleri aynı cümlede anmazdım. Hayranlar çok daha önde gelir. Ama bence yapılan her işte insanın öncelikle kendisini mutlu etmesi önemli. Çünkü ortaya çıkan şey sizi temsil ediyor. Eğer bu sizi memnun ediyorsa, insanlara da onu gururla sunar ve mutlu olursunuz. Sizi mutlu eden şey, hayranlarınızı da mutlu edecektir. Elbette bu bütün dinleyicileri kapsamaz ama biz bu mantıkla hareket ediyoruz. Grubu kurarken de bu anlayış içindeydik. Eğer şanslıysanız, insanların çoğu yaptığınız işten hoşlanacaktır. Dünyadaki en iyi grup olmayabiliriz ama gerçekten müziğe karşı tutkumuzu hiç kaybetmedik. Albümler hakkında abartılı bir şekilde gururlanmadık; sadece yapmak istediğimiz müziğe odaklandık. İlk albüm hakkında çıkan yazıları da okumadım. O yazılarda inanmamı gerektirecek bir şey olduğunu sanmıyorum.

Albümler hakkında yazılan eleştirileri hiç okumuyor musunuz?

Hayır, hiçbirini okumuyorum; olumlu olanları bile…

İlk albümün başarısından sonra, diğer üçünü yaparken hayranlarınızın yüksek beklentileri nedeniyle kendinizi baskı altında hissettiniz mi?

Hayır, hissetmedik. Ben, ilk albümün ardından çok iyi albümler yapabildiğimizi düşünüyorum. Kuruluşumuz ve ilk performansımız 1997’de gerçekleşti. İlk albüm Ağustos 2002’de çıktı. Bu süre içinde çok sayıda hayran edinip belli bir kitleye hitap edebilme şansımız oldu. Aynı zamanda bütün o yıllarda bizim için tek önemli faktör dinleyici oldu. Kimsenin bize ilgi göstermediği yıllardı. Söylemek istediğimiz şeyi söyledik ve bundan hoşlananlarla yolumuza devam ettik. Birilerinin beklentisini gerçekleştirme gibi bir amacımız yoktu. Bizi biz yapan bu tavrımız, grubun dinamiklerinden biridir. Önce kendimizi mutlu eder ve bunu yaparsak mutlaka birilerinin de bundan hoşlanacağını düşünürüz.

Geçen yıl çıkan albümünüz “Interpol”, bazı hayranlarınız tarafından diğer albümler kadar heyecanla karşılanmadı; Interpol soundunun bu albüme eskisi kadar güçlü yansımadığı söylendi. Bununla ilgili bir değerlendirmeniz var mı?

Benim en beğendiğim albümlerden birisi… Bence oldukça da gelişmiş bir soundu var. Ancak şu var ki, günümüzde albümlere bütünüyle değer verilmiyor, birçok kişi tek tek şarkıları dinleyip onlara odaklanıyor. Oysa tümüyle dinlenip sindirilmesi gerekir. Birileri sürekli bana gelip, “Bu benim Turn on the Bright Lights’ım değil” şeklinde konuşuyor. Ancak ben bu tip değerlendirmeleri yerinde bulmuyorum. Bir albümü dinleyip anlamak zaman ister; ilk dinleyişte yargılamak bana göre değil.

Peki sizce neden birçok kişi “Turn on the Bright Lights”a tutkuyla bağlı kaldı? Bunun nedeni üzerinde düşündünüz mü?

Bence rock’n roll’un doğasıyla ilgili bu. İlk duyduğunuz, ilk yaptığınız her şey sizin için daha özeldir. Ben, o albümün diğerlerinden daha iyi olduğunu düşünmüyorum. Gerçekten… Elbette “Turn on the Bright Lights”ı ben de seviyorum; ama sadece daha iyi şarkılar içerdiğini ya da daha iyi bir prodüksiyona sahip olduğunu düşünmüyorum. Bu doğru değil. Bazı gruplar zaman içinde gelişebilir ya da gerileyebilir ama ben albümleri kendi içlerinde değerlendiriyorum. Bizim durumumuzda ise, “Turn on the Bright Lights”ın birçok insan için ilk olmasının verdiği bir ayrıcalığa sahip olduğuna inanıyorum.

Dördüncü albümün adını “Interpol” koymanız, müzik dünyasında “temellere geri dönüş” diye yorumlandı. Buna bir yanıtınız var mı?

O yoruma katılmıyorum. Biz, Interpol’ün müzikal temellerini zaten bugüne kadar yaptığımız albümlerle ortaya koyduk. Belli bir soundumuz var; yön değiştirmiş değiliz ki geriye dönelim. Sadece albümü yaparken daha iyi bir isim önerisi yoktu. Diğer albümlerin isimleri oldukça uzundu. Bu defa kısa bir isim olsun istedik.

”Interpol” albümüyle birlikte Capitol Records’tan sonra yine ilk plak şirketiniz Matador Records’a döndünüz. Bu iki plak şirketiyle çalışmak arasında ne gibi farklar oldu?

Capitol Records’la da sorun yoktu. Eğlenceli bir dönem geçirdik orada, yeni arkadaşlar edindik. Çok dostça davrandılar bize. Birçok grup bir plak şirketiyle birkaç yıl çalışıp sonra da onlarla düşman haline geliyor. Ama bizim için Capitol’da sıkıntılı bir durum olmadı. Sözleşme bitince yine Matador’la anlaştık. Uzun zamandır tanıdığımız insanlar var orada. Sonuçta her ikisiyle de çalışmak güzel bizim için.

Interpol’ü farklı kılan özellikler sorulunca, birçok kişi, belirgin karanlık soundun yanı sıra, sahnedeki kusursuz görüntünüzü de sayıyor. Konserlere sürekli takım elbiseyle çıkmanız, Interpol’ün algılanışında ne kadar etkili sizce?

Birbirimizi bir şekilde bulmak ve müzik yapmaya başlamaktan başka bizi biz yapan bir faktör olduğunu sanmıyorum. Bunların hepsi şans eseri oldu; bunun dışında üzerinde konuşup tasarladığımız herhangi bir şey yok. Sahne kıyafetleri tamamen rastlantı. Müzik dışında bizi temsil edecek bir özelliğimiz yok.

Paul Banks bir kere, “Bizim için bir üniforma gibi o kıyafetler” demişti. Bunun, grubu işe giden insanların giydiği üniforma gibi konsere hazırladığını söylemişti…

Bu üzerinde konuşup tartıştığımız bir konu değil. Grubun konserlerinde ya da CD’lerinde kullandığımız görsellerden, ışıktan söz edersek, onlar başka. Onların her biri müzikle ilgili olarak önceden tasarlanıyor ama sahne kostümlerinde öyle bir birliktelik konusunda anlaşılmış değil. Ayrıca bana göre grup üyeleri oldukça farklı giyiniyor.

Interpol’le ilgili itiraz ettiğiniz bir değerlendirme daha var. İnsanlar sizi post-punk’ı yeniden canlandıran gruplardan biri olarak görüyor ama siz “Bugüne kadar post-punk albümü yapmadık” diyorsunuz…

Bu değerlendirme bir tür iltifat olarak görülebilir. Ancak biz hiçbir zaman “böyle ya da şöyle bir albüm yapalım” şeklinde bir hedef koymadık kendimize. Farklı müzikal geçmişleri olan insanlar olarak bir araya gelip sevdiğimiz müziği yapmaktı tek amacımız. Asla önceden belirlenmiş bir tasarlama olmadı. Ama insanlar herşeyi etiketlemeye eğilimli.

Geçen yıl Kuzey Amerika turnesinde U2 öncesinde sahneye çıktınız. O dev pençenin altında çalmak nasıl bir histi?

Oldukça eğlenceliydi. Daha büyük bir dinleyici kitlesine karşı çalıp şarkılarımızı dinletme olanağı bulduk. Gerçekten iyi tepkiler aldık. Gelecek ay da İstanbul’da olacağız! Çok heyecanlıyız konser için.

Reklamlar

Written by zülalk

25 Mayıs 2011 at 09:27

>Interpol, yeni isimlerle aynı güçte

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen

AMSTERDAM- Indie rock severlerin baştacı Interpol’ü, 2010 turnesinde Amsterdam’da canlı dinleme olanağı buldum.

Ülkemizde henüz konser vermeyen ve büyük merakla beklenen gruplardan biri Interpol. Çok sayıda hayranı var ve bu yıl çıkan albümü de grubun müzikal çizgisi hakkında bazı tartışmaları gündeme getirmiş durumda.

2000’li yıllarda post-punk’ın yeniden canlanmasında çok büyük katkısı oldu Interpol’ün. O dönemde New York’ta kurulan grup, indie rock camiasında hızla hayran kitlesini genişletti. Aradan geçen zamanda dört stüdyo albümü yayınladılar. Özellikle ilk iki albümleri, “Turn on the Bright Lights” ve “Antics”, o kadar başarılıydı ki, ardından gelenler onlar kadar büyük övgüler almadı.

Son albümün kaydından sonra, bas gitarist ve klavyeci Carlos Dengler’ın gruptan ayrılması ve Interpol’ün bağımsız plak şirketi Matador’u bırakıp büyük plak şirketi Capitol Records ile anlaşması, grubun farklı bir yöne doğru gideceği yorumlarına neden oldu.

Bu yılki turnede Interpol’ü görmek, gerçekten sahneye yansıyan bir değişiklik olup olmadığını anlamak bakımından önemliydi. Ben, grubu 2004 yılında New York’ta The Cure’un solisti Robert Smith’in düzenlediği Curiosa Festivali’nde de dinlediğim için, ister istemez iki performansı karşılaştırdım.

AÇILIŞ SURFER BLOOD’DAN

Amsterdam’ın en büyük konser salonlarından biri olan 6000 kişilik Heineken Music Hall, o gece tamamen doluydu.

20’li, 30’lu ve 40’lı yaşları kapsayan çok geniş bir hayran grubu var Interpol’ün. 40’lı yaşlardaki hayranlar, konserin başlamasına yakın gelip koltuklarda oturmayı tercih etse de; 20’li yaşlarında olanlar için durum farklıydı. Sahne önünde yer kapmak isteyenler, insanın adeta yüzünü kesen soğuk rüzgara karşın kuyrukta bekleşiyordu.

Gecenin açılışını indie rock sevenlerin yakından tanıdığ, Floridalı indie rock grubu Surfer Blood yaptı. Yarım saatlik kısa ama doyurucu performanstan çıkardığım sonuç, grubun, özellikle açık hava festivallerine hareket katacak bir isim olacağı yönünde.

Konser için salonun kapılarına asılan duyuruda Interpol’ün sahneye 21.30’da çıkacağı belirtilmişti. Tam o saatte ışıklar karardı, duman makinesi son hızda çalışırken siyah takım elbiseler içinde beş müzisyenin gölgeleri belirdi. Müziği her zaman karanlık olan bir grubun ruhunu yansıtmak için çok uygundu bu görüntü…

AYNIYIZ VE ANTICS’İ AŞAMADIK…

Interpol’ün konser için yaptığı şarkı seçimi de ilginçti. O akşam çalınan 18 parçadan sadece 5 tanesi (“Success”, “Summer Well”, “Barricade”, “Lights” ve “Try It On”) yeni albümdendi. Geri kalan 13 şarkının içinde ağırlıklı olarak 7 parçayla “Antics” albümü yer aldı.

Bana kalırsa, bundan şu mesajı almak olanaklı: Büyük plak şirketine de geçsek, Carlos gruptan ayrılsa da, yeni albüm öncekiler kadar beğenilmese de, biz aynıyız ve haklısınız; hala “Antics”i aşamadık.

Belli ki Dengler’ın yerini doldurmak pek kolay olmamış Interpol için. Onun yerine bu turnede bas gitarda David Pajo, klavye ve geri vokalde Brandon Curtis olmak üzere iki müzisyen eşlik ediyor.

Paul Banks’in ve grubun konserde şarkı aralarında teşekkür etmekten başka dinleyiciyle özel bir iletişimi olmuyor. Bu durum, geçen yıllar içinde değişmemiş. Son derece ciddi bir şekilde sahneye çıkıyor, şarkılarını çalıyor ve gidiyorlar…

1.5 saatlik konserden sonra şunu söyleyebilirim: Grubun 2004 ile 2010 canlı performansları arasında bir gerileme yok. Interpol, Paul Banks, Sam Fogarino ve Daniel Kessler’den oluşan çekirdek kadroyla, en azından sahnedeki gücünden hiçbir şey yitirmemiş.

Konserde çalınan şarkılar sırasıyla söyle:

Success
Say Hello to the Angels
Narc
Lenght of Love
Summer Well
Rest of My Chemistry
Slow Hands
C’mere
Untitled
Barricade
Take You on a Cruise
Lights
PDA
Try It on
Not Even Jail

— Bis

The Lighthouse
Evil
The Heinrich Maneuver

Written by zülalk

06 Aralık 2010 at 21:31

>Vitrindeki Albümler 35:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 12 Eylül 2010

INTERPOL- Interpol (Matador Records)

2000’lerde post-punk’ı yeniden canlandıran grupların başında gelen Interpol, grupla aynı adı taşıyan yeni bir albüm yayınladı. Genelde bir albümün böyle adlandırılması, grubun yıllar sonra yeniden ilk dönemdeki rotasına döndüğü şeklinde yorumlanır. Bu isim, ilk duyduğumda bende de aynı izlenimi yarattı.

Ayrıca Interpol’ün üç yıl önce anlaştığı büyük plak şirketinden ayrılıp, eski albümlerini çıkaran bağımsız Matador Records’a dönüşü de bu yönde bir ipucuydu.

Albümü dinledikten sonra, şunu söyleyebilirim ki, Interpol’ün böyle bir çabaya giriştiği açık. Peki başarabilmiş mi?

En azından albümün ilk yarısında başarmış. Albümün iki yarısı arasındaki farkın, şarkıların yansıttığı duyguların değişiminden kaynaklanıyor olması da muhtemel. Sözlere bakıldığında, bir ilişki çerçevesinde gelişen umutsuzluk, sona doğru daha çok hissediliyor.

Turn on the Bright Lights” (2002) ve “Antics”de (2004), kendine özgü karanlık rock sounduyla dikkat çekmişti Interpol.

Vokalist Paul Banks’in bariton sesi ve Ian Curtis’i andıran şarkı söyleme tarzı, Carlos Dengler’ın çarpıcı basıyla bütünleşirken, bir yandan da dinleyicileri depresif bir müziğe dansla eşlik ettirme hünerini göstermişti.

Dördüncü albümde bu hüner bir ölçüde etkisini yitirmiş sanki. Sound olarak çok radikal değişiklikler yok, dinlediğiniz anda “Bu Interpol” diyorsunuz; ama ilk iki albüm kadar hipnotize edici değil. Bazı şarkılarda, bas geri planda kalıp, piyano ve klavye öne çıkınca sound yumuşamış. Grubun sekiz yıl önceki daha sert havasına tutkunsanız, bu sizi pek hoşnut etmeyebilir.

Albümdeki “Barricade” adlı parçanın David Letterman şovdaki canlı versiyonunu aşağıda izleyebilirsiniz.

Interpol – Barricade (Live @ David Letterman) from Leif LaCroix on Vimeo.

Aynı şarkıya çekilen resmi video da burda:

Written by zülalk

13 Eylül 2010 at 19:38

Carlos Dengler, Ian Curtis, Interpol, Paul Banks kategorisinde yayınlandı

>2010’da Bu İsimlere Dikkat

with 4 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/2 Ocak 2010

Müzik sektöründe adettir; her yılın sonunda o yılın en iyilerine ait listeler oluşturulur, her yılın başında da çıkış yapacak yeni isimler konuşulur. Aralık başından beri bu konuda tahminler yürütülüyor.

Ben de bu yazıda, 2010’da yıldızlarının parlamasını muhtemel gördüğüm dört ismi tanıtacağım. Lyrebirds dışındakiler, BBC’nin bu yıl için belirlediği 15 adaylık Sound of 2010 listesinde de yer alıyor. Bu ay açıklanacak 5 adaylık kısa listede yer alabilecekler mi göreceğiz.

LYREBIRDS: KARANLIK VE ROMANTİK INDIE ROCK

Joy Division’ın izinden giden grupların son örneklerinden biri. Brighton’da kurulan Lyrebirds, Adam Day’in muhteşem bariton vokalinin de etkisiyle Interpol’ü çok andırıyor.

Güçlü bir vokal eşliğinde etkileyici bir şarkı duymak istiyorsanız, yayımladıkları ilk single “Closer”ı dinlemenizi öneririm. www.myspace.com/lyrebirdsmusic (Bu isimle Joy Division’a yapılan atıf da dikkatimden kaçmadı.)

İlk single’da prodüktörlüğü, Blur, The Cranberries, The Smiths ve Morrissey’le yaptığı çalışmalarla efsane haline gelen müzik adamı Stephen Street’in üstlenmiş olması, Lyrebirds için çok büyük bir avantaj. Grubun, atmosferik, karanlık ve stadyum konserlerine uyacak yoğunlukta bir sound elde etmesinde Street’in büyük etkisi olsa gerek.

İlk albüm çıkınca, Lyrebirds konusuna geri döneceğimden emin olabilirsiniz.

DELPHIC: INDIE ROCK + DANCE SEVENLER İÇİN

Dramatik indie rock soundunu dans müziği ile birleştiren yeni bir grup Delphic. Manchester’da aynı evde yaşayıp müzik yapan üç genç müzisyenden oluşuyor.

Grup elemanları, öncelikle kendilerini hoşnut edecek müziği yapacaklarını ve Manchester’ı yeniden dans ettirmek istediklerini söylüyor. Doğrusu, ilk single “Counterpoint”i dinledikten sonra, bunu başaracaklarından şüphe duymuyorum.

Geleneksel gitar müziğinden sıkılıp yeni ses arayışına girmiş Delphic üçlüsü. Bu arayışın sonunda da, “gitar öldü, yaşasın gitar” diyerek, bu enstrümanı synth ve canlı perküsyonla birleştirmişler.

Gitarın elektronika ile buluşması elbette yeni bir şey değil. Delphic’in bunu nereye kadar geliştireceğini, 11 Ocak’ta “Acolyte” adlı yeni albüm çıkınca anlayacağız. BBC, grubun müziğini, Underworld ile Bloc Party karışımı diye tanımlıyor. Albüm hakkındaki ilk fikri bu linkten edinebilirsiniz: www.myspace.com/delphic

ROX: AMY WINEHOUSE’A RAKİP

2010’da sık duyacacağımız seslerden biri de Rox olacak. 21 yaşındaki sanatçı, mükemmel bir ses kalitesine sahip; caz ve soul şarkıları söylemeye uygun, çok güzel ve çarpıcı bir sesi var. Amy Winehouse’a rakip dememin nedeni de bu.

Asıl adı Roxanne Tataei olan bu genç müzisyen, yarı İranlı yarı Jamaikalı. 5 yaşından beri şarkı söylüyor, Joni Mitchell, Lauryn Hill ve Sade’yi en büyük ilham kaynakları olarak görüyor.

Uzun yıllardır müzikle ilgilenmesine karşın, Rox’un ilk dikkat çekişi, ülkemizde de gösterilen “Later… With Jools Holland” adlı müzik programında oldu. (Bu performansı www.thisisrox.com
adresindeki sitede izleyebilirsiniz. Aynı site üzerinden “No Going Back”in adlı ilk single’ın akustik versiyonunu ücretsiz indirmek de olanaklı.)

Rox’un 2010 baharında çıkacak ilk albümünü büyük bir merakla bekliyoruz. Jay-Z ve Lauryn Hill ile kayıtlar yapan çok yetenekli prodüktörlerle çalıştığı bu albümü, Rough Trade etiketiyle yayımlayacak olması da ayrıca önemli. Bilindiği gibi, Rough Trade, artistik özgürlüğe en çok önem veren bağımsız plak şirketlerinden birisi.

(Rox hakkında daha fazla bilgi için link: www.myspace.com/roxmusik )

HURTS: MELANKOLİK ELEKTRO-POP

Yine Manchester’dan bir grup. Vokalde Theo Hutchcraft ile kavye ve gitarda Adam Anderson’dan kurulu ikili, son derece tarz sahibi dış görüntüleri ve melankolik şarkılarıyla 1980’li yılları hatırlatıyor.

Wonderful Life” adlı şarkıya Anton Corbjin’in çektiği siyah beyaz klibi referans gösterip Tears for Fears benzetmesi yapanlar çoğunlukta. (Video için link: www.dailymotion.com/video/xb6veg_hurts-wonderful-life_music )

Ama bana daha çok Depeche Mode’u anımsattılar. Bunda Anton Corbjin faktörü etkili olmuş olabilir. Ancak kanımca, Theo Hutchcraft’ın “Wonderful Life”daki yorumu, Dave Gahan’dan epeyce esinlenmiş.

Hurts elemanları, İtalya’ya yaptıkları bir seyahatte “disco-lento”yu (slow disco) keşfedip yaptıkları müziğe yansıtmışlar. Disco-lento, Avrupa’da popülerleşen Euro-disco’nun, 1980’lerin sonuna doğru gözden düşmesiyle, İtalya ve diğer Avrupa ülkelerinde gelişen bir akım. Synth ve elektronik perküsyon aletleriyle yapılan, yavaş tempolu ve duygusal etkisi yoğun müzikleri tanımlamak için kullanılıyor.

>Phonem By Miller Dolu Dolu!

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/1 Kasım 2008

Tamirane… Dirty… Dogz Star… Bunlar, alternatif ve deneysel müzik dinleyicilerinin gelecek sekiz gün boyunca İstanbul’da sık sık ziyaret edeceği alt-kültür mekânlarından bazıları. Bunların yanı sıra, aynı hafta içinde Otto Santral, Studio Live ve Babylon gibi daha iyi bilinenlere de uğrayacağız. Çünkü İstanbul’da Phonem By Miller zamanı!

Bir anlamda, müzikteki yeni arayışlara meraklı olanların, rock, indie-pop, folk ve elektronik müziğin yaratıcı gruplarını dinlemek için sabırsızlananların bayramı bu…

Phonem By Miller’a konuk olan müzisyenlerin hitap ettiği kitle, tahmin edileceği gibi sınırlı. Adı üstünde alternatif! Ana akıma dahil müzisyenlerin çalışmalarını izlemek kolaydır; ne yapsalar medyada haber olur, şarkıları her yerde çalar; istemeseniz bile bir yerlerde duyarsınız onları. Ama deneysel müzik çalışmalarını izlemek için, her zaman fazladan çaba göstermeniz gerekir. Müzik marketlerde bu türde müzik yapanların albümleri bulunmaz; gazeteler, dergiler ve televizyonlar bu türe pek yer vermez…

Neyse ki internet var da, ilgilenenler siber dünyanın altını üstüne getirerek yeniliklerden haberdar oluyor. Böyle bir ortamda son yılların birçok yenilikçi ismini ülkemize getirerek canlı dinlememizi sağlayan Phonem By Miller’ın değeri gerçekten büyük. Organizasyonda emeği geçenlere teşekkür edip, Phonem By Miller’ın 6. yaşını kutluyoruz.

Gelelim bu yılın konuklarına…


BU YILIN KONUKLARI

Dün gece Otto Santral’de açılışı yapılan Phonem By Miller, bu gece iki ayrı mekânda devam ediyor. İkisi de saat 11’de başlayacak etkinliklerin birisi, Santral İstanbul’daki Tamirane’de “Retro-Disco-Beats” başlığı altındaki Sonny J performansı. Sonny J, alternatif dans müziğinin son dönemde en iyi çıkış yapan DJ/prodüktörlerinden.

Beyoğlu’ndaki Dirty’nin konuğu da, Sonny J gibi İngiltere’den: Henüz 21 yaşında olmasına karşın dans müziği camiasında adını duyurmayı başaran Foamo. Ne yazık ki, birisi Eyüp’te diğeri Beyoğlu’nda olduğu için, Sonny J ile Foamo arasında tercih yapmak gerekecek. Bu durumda, Motown, rock’n’roll ve disco’yu günümüzün dans ritimleriyle ustalıkla bir araya getiren Sonny J, daha fazla ilgi göreceğe benziyor.

Electro-clash seviyorsanız, Robots in Disguise’in 5 Kasım’da Studio Live’daki konserini tavsiye ederim. 2000’de Liverpool Üniversitesi’nde okuyan iki bayan öğrenci tarafından kurulan grubun punk etkileri de taşıyan müziği oldukça dinamik.

Ertesi gece Babylon’a gitmek kaçınılmaz. Çünkü Fransa’dan çıkan en ilginç elektronik müzik gruplarından Ez3kiel’i ve ardından İngiltere’nin punk gruplarından Prinzhorn Dance School’u art arda dinleyeceğiz.

Ambient, hiphop ve dub gibi tarzları kullandığı müziğinin ve protest tavrının yanı sıra, çarpıcı sahne performanslarıyla da tanınıyor Ez3kiel. Kullandıkları fantastik öğeler, grafikler ve animasyonlarla görsel-işitsel şovlara yeni bir boyut getiriyorlar. Hayal gücünü geliştiren böyle bir performansın hemen ardından, el yapımı görsellerle desteklenen punk tavırlı enerjik Prinzhorn Dance School çok iyi gider doğrusu.

7 Kasım’da Babylon’da bu defa Annie’nin konseri olduğunu duyunca, acaba Babylon’a 6 Kasım akşamı girip sonra da hiç çıkmasak mı diye düşünenler olabilir… Üstelik electro-pop’un başarılı ismi Norveç’li Annie’nin öncesinde, aynı türün ülkemizdeki temsilcisi Zi-Punt sahnede olacak.

BRITISH SEA POWER GELİYOR

8 Kasım’da yine önemli konserler çakışıyor… İngiltere’nin en başarılı indie-rock gruplarından British Sea Power, gece 12’den sonra sahneye çıkacak. Saatler 01:00’i gösterdiği sırada ise, Phonem By Miller’ın Dirty’deki kapanış partisi için Streetlife DJs çalmaya başlayacak.

British Sea Power sahneden inmeden nasıl ayrılacağız? Dans müziğinin çığır açan ikilisi Streetlife DJs’i kaçırmak da olmaz… Beyoğlu’nun sokaklarında koşuşturup oradan oraya yetişmek mümkün olabilir ama keşke aralarında biraz daha zaman olsaydı… (Bu arada British Sea Power’ı tanımayanlar için, müziklerinin Joy Division ve Interpol’ü andırdığını belirtmeden geçmeyelim.)

Programdan da anlaşıldığı gibi, alternatif müzik dinleyicilerini dolu dolu bir sekiz gün bekliyor. Ayrıca etkinlik kapsamında ücretsiz atölye çalışmaları ve söyleşiler de var. Bunlara katılmak istiyorsanız, yapmanız gereken önceden kayıt yaptırmak. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın internet sitesini takip edip elinizi çabuk tutun derim.

Written by zülalk

02 Kasım 2008 at 01:20

>Interpol 3. Kez Aynı Rotada

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/15 Eylül 2007

Bir indie rock grubunun (yani bağımsız, küçük plak şirketlerinden albüm çıkararak ana akım müziğe alternatif oluşturan bir grubun) büyük bir plak şirketine geçişi, her zaman endişeli bir bekleyişe neden olur. Acaba plak şirketi albümün daha fazla satması için bazı dayatmalarda bulunacak mıdır? Bunun sonuncunda grup popülerleşme yolunda bazı ödünler vermeye zorlanacak mıdır? 10 yıldır müzik serüvenini sürdüren New Yorklu grup Interpol’ün geçtiğimiz yıl büyük bir plak şirketiyle (Capitol Records) anlaşmasından sonra da yine aynı endişeler gündeme geldi. Interpol’ü yakından takip eden biri olarak, ben de bu anlaşmanın grubun kariyerini nasıl etkileyeceğini ve yeni albümün nasıl olacağını merak ediyordum. Yanıtımı kısa bir süre önce aldım: Yeni albüm “Our Love To Admire” bütün endişelerimi boşa çıkardı!

Hipnotik bas ve gitar sesleriyle, solist Paul Banks’in Ian Curtis’i andıran yorumuyla, dramatik ve karanlık şarkılarıyla tanıyıp sevdiğimiz Interpol, bildiği yolda ilerlemeye devam ediyor. Hatta, post-punk akımını 2000’li yıllarda yeniden canlandıran gruplardan biri olan grubun, bu üçüncü stüdyo albümünde prodüksiyon ve düzenlemelerde daha ileri bir seviyeye ulaştığını söyleyebiliriz. Müziklerinde radikal bir değişim yok ama Our Love To Admire, biraz daha atmosferik, daha orkestral ve şarkılar hissedilir ölçüde klavye tabanlı.

ÜNİVERSİTE KAMPUSÜNDEN DÜNYAYA YAYILAN BAŞARI

1998 yılında New York Üniversitesi kampusünde tanışan öğrenciler tarafından kurulan grup, önceleri Interpol adını alana kadar belli bir isimleri olmadan konserler vermeye başladı. 2001 yılına kadar olan dönemde, birkaç farklı ismi deneyerek kendi olanaklarıyla CD’ler yayımladılar. Belli bir hayran kitlesi edinip Interpol ismini aldıktan sonra, 2002 yılında bağımsız plak şirketi Matador’dan çıkan “Turn On The Bright Lights” adlı ilk albümleriyle büyük beğeni kazandılar. O yıl, New York’un sokaklarında, barlarında, hemen her yerde bu albüm, özellikle de “NYC” adlı şarkı çalıyordu. Paul Banks’in “Bu yalnız geceleri kendimi umursamaz olmak için eğitmekle geçirmekten bıktım” diyen sesi, herhalde kentte yaşayan birçok kişinin kalbinin derinliklerine ulaşıyordu.

Doğrusu benim Interpol ile ilgilenmemin ilk nedeni, müziklerinin çok sevdiğim Joy Division grubunu hatırlatmasıydı. Ama The Cure’un öncesinde sahneye çıktıkları bir festivalde sergiledikleri canlı performans, Interpol’ü favori gruplar listeme dahil etmeme neden oldu. Sahneden kalabalığa yansıttıkları cezbedici karanlığa kayıtsız kalmak olanaklı değildi. (“Cezbedici karanlık da ne?” diye sorarsanız, referansım yine Joy Division olacak.) Interpol, 2004 yılında ikinci albümü “Antics”i yine Matador’dan yayımladı ve bu albümle daha geniş kitlelere ulaştı. Antics, birincisine göre daha az sert bulunsa da, albümde yer alan “Slow Hands” ve “Evil” gibi şarkılar, grubun indie rock sahnesindeki yerini sağlamlaştırdı.

BİTEN İLİŞKİLER, YALNIZLIK, MÜCADELE…

Yıl 2007. Merakla beklenen üçüncü albüm artık raflardaki yerini aldı. Bir grubun beş yıl içinde arka arkaya aynı rotada giden üç başarılı albüm yapması, takdir edilecek bir başarıdır ve bu Interpol’ün şarkı yazmadaki ustalığının da kanıtıdır. Büyük olasılıkla bu ustalık, özellikle grup içinde uygulanan demokratik şarkı yazma tekniğinden besleniyor. Grubun dört üyesinin de her şarkıda eşit söz söyleme hakkının bulunması, hepsinin her bir şarkıya katkıda bulunması fark edilir bir dinamizm sağlıyor.

Çarpıcı şarkı sözleri, yine sona eren ilişkileri, yalnızlığı ve hayatın zorluklarıyla mücadeleyi anlatıyor. İlk dinleyişte hemen dikkat çeken şarkılardan “No I In Threesome”, artık yeni bir şey denemenin zamanının geldiğini söyleyen bir ayrılık şarkısı. “Rest My Chemistry”, belki de Interpol’ün bugüne kadar yaptığı en akılda kalıcı melodiye sahip. Paul Banks’in mükemmel vokaline eşlik eden dramatik gitar sesi eşliğinde başlayan “The Lighthouse”, albümün en ilginç şarkısı. Perküsyonun yalnızca şarkının sonlarına doğru devreye girdiği bu parça, Our Love To Admire’ın etkileyici finalini de yapıyor.

Written by zülalk

16 Eylül 2007 at 19:34

Ian Curtis, Interpol, Joy Division, Paul Banks kategorisinde yayınlandı