Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Johann Sebastian Bach’ Category

>Punk kemancı, Hendrix’i anıyor

with one comment

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/6 Aralık 2009

Klasik müzik dünyasının albümleri milyonlar satan asi ruhlu punk çocuğu” İstanbul’a geliyor! Tırnak işareti içindeki tanım, konseri düzenleyen Pozitif’e ait. Bu ifadeyi özellikle yazının ilk cümlesine yerleştirdim. Çünkü günümüzde bu tanımlamaya uyabilecek tek bir müzisyen var; buna dikkat çekmek istedim.

Bugüne kadar yaptığı çalışmalarla klasik müziğin yerleşmiş kurallarına başkaldıran o sanatçı, elbette Nigel Kennedy. Babylon, 9,10 ve 11 Aralık’ta, üç gece boyunca İngiliz kemancıyı ağırlayacak.

Klasik müziğin en ilginç figürlerinden birisi Kennedy. Vivaldi‘nin The Four Seasons adlı eserine getirdiği yorumla tarihin en çok satan klasik müzik albümünü yaptı. Yeteneğiyle alkışları toplarken, aynı zamanda iddialı sözleri, farklı sahne giysileri ve punk tarzı saçıyla da dikkat çekiyor.

Ünlü müzisyen, İstanbul’a bu defa “Jimi Hendrix Experience” adlı özel bir programla geliyor. Nigel Kennedy Ouintet, gelmiş geçmiş en büyük rock gitaristi Jimi Hendrix’e adadığı bu projede onun klasiklerini yorumlayacak.

Kanımca, Babylon konserleri, hem klasik müzik hem de rock dinleyicileri için kaçırılmayacak bir fırsat. Ama bu görüşüme katılmayanlar da olabilir… Kennedy’nin 1999 tarihli “The Kennedy Experience” adlı albümüne gösterilen tepkileri hatırlıyorum; epey gürültü kopmuştu o tarihte…

O albümde, Hendrix’in şarkılarını klasik müziğe uyarlamıştı Kennedy. Orijinalinde gitar, davul ve bas üçlüsüyle çalınan parçaları, sekiz kişilik bir oda orkestrasıyla kaydetmişti.

Hendrix klasikleri, “Third Stone from the Sun”, “Little Wing”, “1983…(A Merman I Should Return To Be)”, “Drifting”, “Fire” ve “Purple Gaze”, Kennedy’nin yorumuyla tamamen değişmişti. Örneğin, açılış parçası “Third Stone from the Sun”, doğaçlamalarla uzatılınca 14 dakikaya çıkmıştı.

Müzik otoritelerinin bir kısmı, bu duruma ciddi tepki gösterdi. Hendrix’in şarkılarının klasik müziğe uyarlanamayacağını söyleyenler de oldu, albümü absürd ve dinlenemez bulanlar da…

EN İYİ YANITI KENDİSİ VERDİ

Bazıları da, bu tür eleştirileri yapanları tutucu ve dar kafalı olmakla suçladı. O tartışma, aradan geçen 10 yılda yatışmış gözükse de, konu ne zaman açılsa, hâlâ birbirine taban tabana zıt bu iki görüşü duyarsınız.

Bana göre, gelen tepkilere en iyi yanıtı, Kennedy’nin kendisi verdi. Hendrix’i de Bach kadar iyi bildiğini, onun kadar mükemmel bir müzisyeni aynen kopyalamayı anlamsız bulduğunu ve müziği orijinal yapan unsurun entegrasyon olduğunu söyledi.

COVER TARTIŞMASI

Kennedy’ye göre Hendrix’in yaptığı da buydu: Çok farklı müzikal etkilere açıktı Hendrix ve onların hepsini kendine özgü bir şekilde bütünleştiriyordu. Onun müziğini çekebileceğiniz çok sayıda farklı yön olması da bundandı…

Aslında bu konu, müzikte “cover” yapılması, yani ünlü şarkıların yeniden yorumlanması çerçevesinde hep tartışılır. Ben bu tartışmada Kennedy’nin tarafındayım. Hendrix projesini yaratıcı buluyorum. Jimi Hendrix’in dehasının Kennedy gibi olağanüstü bir yetenekle buluşması bile başlı başına bir olaydır…

9 yıl önce Aya İrini’de dinleme olanağı bulmuştum ünlü kemancıyı. Ama doğrusu, Babylon’daki konser için de farklı bir heyecan duyuyorum. Çünkü dinleyiciyle sanatçının yoğun bir etkileşimi paylaşabildiği o salonda Nigel Kennedy’yi dinlemek ayrı bir keyif!

Reklamlar

Written by zülalk

06 Aralık 2009 at 19:22

Jimi Hendrix, Johann Sebastian Bach, Nigel Kennedy kategorisinde yayınlandı

>David Byrne Bina Çalıyor!

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 29 Ağustos 2009

David Byrne’ü nasıl bilirsiniz? Talking Heads’in solisti, film yönetmeni, yazar, fotoğrafçı, opera ve film müzikleri bestecisi, deneysel projelerin çok yönlü yaratıcısı…

57 yaşındaki ünlü sanatçı, bugünlerde yine hayranlık uyandıran bir projeyle sanat dünyasının gündeminde. Byrne’ün son projesi, bir binayı dev bir müzik enstrümanına dönüştüren interaktif ses yerleştirmesi…

Playing the Building” adını taşıyan proje, aslında Byrne tarafından ilk kez 2005 yılında Stockholm’de, geçen yıl da New York’ta gerçekleştirilmişti. Bu defa seçilen yeni mekan, Londra’nın Camden Town bölgesinde yer alan Roundhouse.

Victoria döneminden kalma 160 yıllık bu görkemli binada, bugüne kadar Pink Floyd’dan The Ramones’a kadar çok sayıda efsane müzik grubu performans gösterdi.

David Byrne de, grubu Talking Heads’le birlikte 1976 yılında konser verdiği bu binayı hiç unutmamış. 31 yıl aradan sonra, bu kez Roundhouse’da çalmıyor ama binanın kendisini çalıyor!

TAMAMEN MEKANİK BİR SİSTEM

“Playing the Building”in başlangıcı, Byrne’ün 10 yıl önce New York’ta bir grafikerin stüdyosunda eski bir org bulmasıyla başlıyor. Bedava alıp eve götürebileceği söylenince de tutuyor bir kamyonet, taşıyor orgu kendi stüdyosuna. Yıllarca sadece Halloween’de “Phantom of the Opera”yı çalmak dışında pek de dokunmuyor bu alete…

Birkaç yıl önce aklına bir fikir geliyor ve bir binayı org aracılığıyla müzik çalan bir enstrümana çevirme işine girişiyor. Önce Stockholm’deki eski bir fabrika binasının ortasına yerleştiriyor orgu…

Sonra, aletin arka kısmından tuşlarına bağlanan plastik kablolar, binanın tavanına doğru uzatılarak kalorifer borularına ulaştırılıyor. Orgun tuşlarına basınca, hava kompresörleri aracılığıyla borulara dolan hava farklı sesler çıkarıyor.

Binanın çelik ve metal borularına, sütunlarına çarparak titreşen bobinler ve kocaman birer flüte dönüşen kalorifer boruları, bütün sistemi devasa ve karışık bir örümcek ağı görüntüsüne sokuyor.

Hiçbir elektronik aletin, amplifikatör ve hoparlörün kullanılmadığı bu düzenek tamamen mekanik. Ve en önemlisi de, sistemi harekete geçirmek için profesyonel bir müzisyene ihtiyaç yok. Ses çıkarıp müzik yapmak istiyorsanız, oturuyorsunuz orgun önündeki sandalyeye ve başlıyorsunuz tuşlara dokunmaya…

TÜKETİCİNİN ÜRETİCİYE DÖNÜŞÜMÜ

David Byrne, projenin en can alıcı kısmının bu noktada olduğunu söylüyor. Çünkü dokunmazsanız hiçbir şey duymayacaksınız…

Bu durumda, para verip projeyi deneyimlemek isteyen bir insan, artık tüketici değildir; tuşlara dokunduğu andan itibaren binanın müziğini çalacak olan yaratıcıdır.

Byrne, müzik yapma eylemini herkes için eşitlediği için, bunun çok demokratik olduğunu söylüyor. 5 yaşındaki bir çocuğun da bu işte kendisi kadar iyi olabileceğini; piyano çalmayı bilmenin, burada herhangi bir yarar sağlamadığını belirtiyor.

Bu sistemle Bach çalınamıyor elbette, ama her binanın yapısına bağlı olarak farklı sesler çıkarılabiliyor…

Peki, Byrne, bu proje ile ne söylemek istiyor? Enstrümanları bir kenara bırakıp arabalarımızı ya da evlerimizi çalalım mı diyor? Hayır, ama bir ürün olarak düşünüldüğünde, müziğin yalnızca profesyoneller tarafından üretilme düşüncesinden vazgeçilebileceğini söylüyor.

Bu düşünce, elit kültür/popüler kültür tartışması çerçevesinde bazıları tarafından hoş karşılanmayabilir. Fakat bu projeyle verilmek istenen asıl mesajı göz ardı etmemek gerek.

Byrne’ün anlatmak istediği şu: Bütün dünyada popüler müziğin kontrolünü elinde tutan büyük plak şirketlerinin çöküşü, müziğin geleceği açısından hayırlıdır. Çünkü böylece kültür üreticileri ile kültür tüketicileri (izleyici, dinleyici) arasındaki kesin ayrışma azalacaktır.

David Byrne, böylesine ilginç bir proje gerçekleştirerek, sanatseverlere yine farklı bir bakış açısı sunuyor.

Londra’daki gibi bir yerleştirmeyi keşke ülkemizde de görebilsek… İstanbul, çalınacak muhteşem binalarla dolu!

Written by zülalk

30 Ağustos 2009 at 06:31

>Yeni Yıl Müzikleri

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/20 Aralık 2008

Yeni yıl yaklaşırken garip bir umut doğuyor insanın içine… Nasıl kapanan her kapının ardından bir yenisi açılabilirse, biten yılın ardından da belki her şeyin daha iyi olabileceği günler gelir… İnsanoğlunun zamanı izleyebilmek için pratik nedenlerle kendi yarattığı takvime böylesine bir anlam yüklemesi ilginç. Bir bakıma da iyi; hiç değilse bir süre yeni bir umut için hayal kuruyor insanlar…

Yeni yılın gelişi, hemen her ülkede benzer şekillerde gösteriyor kendisini. Büyük ikramiyeler dağıtan piyangolar çekiliyor. Caddeler, evler ışıklandırılıyor. Vitrinlerini rengârenk süsleyen mağazalar, bu ekonomik krizde pek şansları olmasa da, yılbaşı indirimleri yapıyor. Müzik sektöründe ise, yeni yıl albümleri dikkat çekiyor.

Bir araştırma yapılıp yeni yıl müzikleri belirlenmek istense, sonuç ne çıkar emin değilim; ama yayımlanan albümlere bakılırsa, dönemin taşıdığı umuda en uygun düşeni klasik müzik. Sakinleştirici etkisinden olsa gerek… Aşağıda bu tür albümlere örnekler verdim. Ayrıca bu albümlerin her biri, yılın bu döneminde güzel birer yılbaşı hediyesi olarak da düşünülebilir.

SARAH BRIGTMAN- A WINTER SYMPHONY (EMI)

2008, dünyanın en tanınmış sopranolarından Sarah Brightman için özel bir yıl oldu. Önce ocak ayında “Symphony” adlı çok başarılı bir albüm yayımladı. İspanyolca, Fransızca, İtalyanca ve Almanca söylediği şarkılarda vokal ustalığını bir kez daha kanıtladı. Sonra Pekin Olimpiyatları’nın resmi açılış gösterisindeki muhteşem performansıyla bütün dünyada takdir kazandı. Şimdi de, kariyerinin ilk noel albümünü yayımlayarak, “Müziğin Meleği” ünvanını pekiştiriyor.

Brightman’ın Kış Senfonisi, bilinen noel şarkılarından oluşuyor ama bazı sürprizlere de yer verilmiş. Albüm, ABBA’nın “Arrival” adlı şarkısının farklı bir versiyonuyla başlıyor. Son yıllarda yeniden gündeme gelen ABBA fırtınası, Brightman’ı da etkilemiş olmalı. Albüm satışı açısından bir taktik olarak planlanmış olsa bile, şarkıyı Sarah Brightman’dan dinlemenin zevkine diyecek yok.

Albümün en güzel parçası ise, Arjantinli müzisyen Fernando Lima ile seslendirdikleri “Ave Maria”. Brightman’ın masalsı sesinin Lima’nın tenor vokaliyle birlikteliği, gerçekten dört dörtlük.

“MUSIC FOR” SERİSİ

Sony BMG, yeni yıl öncesinde bir dizi toplama albüm çıkardı. Özellikle klasik müzik sevenlere hitap edebilecek olan bu serinin “Music For Dinner Parties”, “Music For Romance” ve “Music For Christmas” gibi çeşitleri bulunuyor. Dünyanın en önemli bestecilerinin hiç eskimeyen eserlerini bir arada dinleme olanağı sunan bu albümler, insanı yeni bir başlangıca hazırlıyor sanki…

“Music For Christmas”, doğal olarak daha dini motifli bestelere yer verirken, romantik anlara soundtrack olan büyüleyici melodiler “Music For Romance”da… Albümdeki 11 eser, Liverpool Kraliyet Senfoni Orkestrası, Viyana Filarmoni, Londra Telefilmonic Orkestrası ve Frankfurt Radyo Senfoni Orkestrası tarafından çalınmış.

Albümün bana göre tek kusuru, adını kapakta ilk gördüğümde irkilmeme neden olan bir şarkıyı da içermesi… Titanic filminden “My Heart Will Go On”… Gerçi Celine Dion’un o bıktıran yorumu değil albümdeki… Londra Telefilmonic Orkestrası’na flüt sanatçısı James Galway’in eşlik ettiği bir yorum var, ama ne yazık ki Celine Dion’la öyle özdeşleşti ki bu şarkı…

“Music For Dinner Parties”, kokteyller ve akşam yemekleri sırasında çalınabilecek eserleri bir araya getirmiş. Ama bence, yeni yıla hazırlandığımız günlere en uyanı da, serinin bu albümü olmuş. Çünkü neşe ve umudu en çok bu albümdeki parçalar hissettiriyor.

Bach’ın E Majör Keman Konçertosu ile başlayan albüm, Schubert’in Forellenquintett (Alabalık Beşlisi) adlı eseri ile sona eriyor. Tüm CD boyunca da, Liszt’ten Haydn’a, Kreisler’den Brahms’a uzanan güzel bir müzikal yolculuğa çıkarıyor dinleyeni.

RELAX VOL.3 SMOOTH CLASSICS

Klasik müzik konusunda uzman gazeteci Mark Pappenheim’ın, albüm kitapçığında yer alan yazısında bir ifade dikkatimi çekti. “Bu klasik parçalar, sakin bir şekilde akıp gidebilir, ama gerçek aşkın rotası hiç de öyle olmadı.” Albümdeki eserleri dinlerken pek de fark edilmeyen bir noktaya dikkat çekiyor Pappenheim. “Ne hoş, ne rahatlatıcı” diye dinleğimiz müziklerin önemli bir kısmının esin kaynağı, aslında büyük hırslar, kıskançlıklar ve aldatmacalar.

Örneğin Mozart’ın “Cosi fan tutte” adlı eseri, iki kızkardeşin oyuna gelerek, savaşa gittiklerini düşündükleri erkek arkadaşlarını aldatmalarını konu alan bir komik opera için yazılmış. İşin ilginci, bu hikayeyi bilmeden dinlerseniz, farklı duygular yaratabiliyor.

Üç CD’lik albümde Bach, Beethoven, Debussy, Vivaldi, Chopin, Puccini, Ravelgibi 18., 19. ve 20. yüzyılın büyük bestecilerinin yanı sıra, film müzikleriyle ünlenen John Barry’den de bir eser var. “Out of Africa” filminin unutulmaz müziği albümün yansıttığı hava ile uyumlu bir seçim olmuş. Toplam 31 eserin yer aldığı üç saatlik bir macera bu albüm!

Written by zülalk

20 Aralık 2008 at 22:18