Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘John Scofield’ Category

Yeni Sezonda Salon Heyecanı

leave a comment »

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 16 Haziran 2011

Müzikseverlere güzel haberlerimiz var. Geçen sezon iddialı ve alternatif isimleri İstanbul müzik sahnesine taşıyan Salon, sonbaharda yeni sezonu başlatıyor. 15 Eylül’de İstanbul Bienali açılış partisiyle kapıları açılacak mekan, yine bol alkış toplayacak isimleri ağırlayacak.

Salon’un Direktörü Bengi Ünsal, salı akşamı birkaç müzik yazarını davet ettiği özel toplantıda sonbahar ve kış aylarında canlı dinleyeceğimiz isimleri açıkladı.

23-24 Eylül’de ünlü caz gitaristi John Scofield, grubuyla birlikte konuk oluyor Salon’a.

30 Eylül-1 Ekim’de trip-hop’ın en başarılı temsilcilerinden İngiliz elektronik müzik ikilisi Lamb’in konserleri var. Sekiz yıl aradan sonra bu yıl beşinci stüdyo albümü “5”ı kaydeden Lamb, doğrusu en heyecanla beklediğim gruplardan. Yeni albümleri de konser için sabırsızlanmayı haklı çıkaracak kadar iyi.

Ekim ayının konuklarından bir diğeri John Abercrombie Quartet. Progresif caz / füzyon caz tarzındaki çalışmalarıyla tanıdığımız caz gitaristi Abercrombie, caz dinleyicisinin kayıtsız kalmayacağı bir isim.

Yeni kurduğu beşlisiyle 70 yaşında dünyayı turlayan bas gitar ustası, besteci ve prodüktör Stewe Swallow, 31 Ekim-1 Kasım’da iki konser verecek. Beşlinin içinde, 1960’ların Free Jazz (Özgür Caz) akımının önde gelen figürlerinden besteci, org ve piyanonun özgün müzisyeni 75 yaşındaki Carla Bley de var.

2-3 Kasım’da Grammy adayı, Amerikalı çağdaş caz dörtlüsü Fourplay, 23-24 Kasım’da ise ülkemizde çok sayıda hayranı olan caz şarkıcısı Stacey Kent Salon’u renklendirecek.

Norveçli indie folk şarkıcısı, gitarist Ane Brun, 25 Kasım’da Salon sahnesinde yer alıyor. Şu anda Peter Gabriel’e dünya turnesinde eşlik eden Brun, sezonun en ilginç isimlerinden birisi.

Modern caz dinleyicileri için de iyi bir haber var. Özgün sounduyla hayranlık uyandıran Portico Quartet, 2 Aralık’ta Salon’da olacak.

Bütün bunların dışında henüz kesinleşmeyen ama bize fısıldanan heyecan verici konserler var Salon’un yeni sezonunda. Ülkede bazı şeyler ters gitse de, mutluluk müzik ve sanat alanında!

Written by zülalk

17 Haziran 2011 at 11:02

>İnsanlara müzikle ulaşmak

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 30 Haziran 2010

İstanbul, bu hafta caz dinleyicilerinin yakından tanıdığı bir konuğu daha ağırlıyor. Ünlü İsveçli cazcı Lars Danielsson, bu akşam Beyoğlu’ndaki Akbank Sanat’ta bir konser verecek.

Yaklaşık 20 yıldır caz vizyonunu geliştirerek uluslararası alanda başarı kazanan müzisyen, yaptığı 15 solo albümün yanı sıra, Jack DeJohnette, John Abercrombie, John Scofield, Mike Stern, Charles Lloyd, Randy ve Michael Brecker’ın da aralarında bulunduğu efsane cazcılarla projeler gerçekleştirdi.

Kontrbas kadar viyolonselde de başarısını kanıtlayan ve besteci kimliğiyle de tanınan sanatçıya İstanbul’da piyano ve davulda Stavros Lantsias, gitarda John Parricelli eşlik edecek. Lars Danielsson, konserden önce sorularımızı yanıtladı.

Sizi kontrbasa çeken ne oldu? Üzerinizde etki bırakıp bu müzik aletine yönelmenizi sağlayan etkileyen ünlü isimler var mı?

Yıllar önce televizyonda Oscar Peterson ve Niels-Henning Ørsted Pedersen’in verdiği bir konseri izlediğimde kontrbas çalmaya karar vermiştim. İlk esin kaynaklarım ise, Hendrix, Santana ve Beatles’dı. Benim için “Abbey Road” hala başyapıttır. Ayrıca ilk dönemlerde Palle Danielsson ve Gary Peacock’u çok dinledim. İlk başta çello, piyano ve gitar çalıyordum. Bas gitar çalmaya 20 yaşımda başladım. Akustik basın sesini her zaman çok sevdim.

Bası seçmenize yol açan özel bir albüm ya da belli bir parça var mı?

Benim için o, Palle Danielsson’un “My Song” adlı albümüdür. Ama ben, sadece bas sesine odaklanmaktan ziyade daha çok orkestral bir bütün olarak düşünüyorum müziği. Bu bas çaldığım anlarda da böyle.

Size göre bas soundu müzikte hangi rolde? Her zaman ailedeki büyükbaba rolünü mü üstlenir?

Müziğe göre değişebilir. Ben kendi rolümün müziğe ritim ve tonla ilgili derin bir ses katmak olduğunu düşünüyorum. Bu bazen emprovizasyonda tek bir bas notası çalmamak anlamına da gelebilir.

Melodiyi zenginleştirerek basta yarattığınız romantik, hassas ve duygulu sound ile tanınıyorsunuz. Bunu açıklamak zor olabilir ama bu hissi yaratmak için bir şarkıya nasıl yaklaşıyorsunuz?

Sanırım bu, çok genç yaşta klasik müzik ve kilise müziği çalmayı öğrenmemle ilgili. Müziği daima melodi olarak düşünüyorum.

Kariyeriniz boyunca caz müziğinin çok önemli müzisyenleriyle birlikte ortak çalışmalar yaptınız. O dönemlerden size kalan en önemli katkı ne oldu?

Kendi kahramanlarımla genç yaşta çalabilmek benim için çok anlamlıydı. Doğaçlama yeteneğimi geliştirmemde ve müzik formlarını öğrenmemde büyük katkıları oldu. Özellikle caz perküsyoncusu Jon Christensen’in adını saymam gerekir. Müziğin akışı, zamanlaması ve gelişim süreci hakkında onlardan çok şey öğrendim.

Bugün İskandinav cazının önde gelen isimlerinden birisiniz. Müzikal kariyeriniz boyunca, ilerlemeniz için size cesaret veren desteği en çok ne zaman hissettiniz?

Bu destek, hayranlık duyduğunuz bir müzisyenden geldiğinde çok etkili oluyor. Meslekte saygı duyduğunuz birisi, yaptığınız şeyden hoşlandığını söylediğinde size cesaret veriyor. Sanırım bütün insanlar için aynıdır bu…

Caz da, klasik müzik gibi, belli bir kesimde daha çok seçkinlerin müziği diye algılanıyor. Bu konuda sizin görüşünüz ne?

Müzik insanlar arasındaki iletişimdir. Benim için önemli olan, insanlara, onların kalbinden yansıyan duygularla oluşturduğum sanatla ulaşmak. Ritim ve akort hakkında bilginiz varsa elbette daha farklı olabilir tabii; ama müzik güçlüyse, eğitimli olsun ya da olmasın, çok sayıda insana ulaşabilir.

Written by zülalk

30 Haziran 2010 at 20:27