Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Kasabian’ Category

>Yenilerden Seçmeler

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 8 Ağustos 2009

Son aylarda festival sezonundaki konserlere odaklanınca, yeni çıkan müzik ürünlerini biraz ihmal ettim. Bu hafta sıra onlarda…

ROXY MUSIC’İN GÖRSEL TARİHİ

Birkaç yıl önce New York’ta ikinci el müzik CD’leri satan bir dükkanda bulduğum bir albüm beni çok sevindirmişti. Roxy Music’in konser kayıtlarını bir araya getiren o toplama albümü mücevher bulmuş gibi kapıp, hemen kasaya yöneldim.

Benden önce ödeme yapan yaşlı adam, elimdekini görünce, “Genç bir bayan Roxy Music albümü alıyor. Şaşırtıcı!” yorumunu yaptı. Onun şaşırması da beni şaşırtmıştı…

Bir grup olacak, birbirinden farklı türlerde ama mükemmel albümler yapacak; üstelik o albümler deneysellik ile sanatı, esprili bir romantizm ile entelektüel bakış açısını bir araya getirecek ve bir müzik sevdalısı ilgilenmeyecek… Akla aykırı bir durum…

Müzik tarihini en çok etkilemiş gruplardan birisidir Roxy Music. 80’li, 90’lı yıllarda doğanların ne kadarı Roxy Music’i tanıyor bilmiyorum. Ama eğer müzik tarihi ile ilgililerse, grubu bugün de keşfedebilirler.

Yeni yayımlanan “The Thrill of It All: A Visual History 1972-1982” adlı DVD, bunun için iyi bir olanak sunuyor. İki diskten oluşan DVD, grubun hayranları içinse tam bir arşiv malzemesi.

Rock tarihinin en esin verici gruplarından Roxy Music, punk hareketinin yanı sıra, New Wave ve deneysel müziğe de büyük katkılar yaptı.

İngiltere’de bir sanat okulunda seramik dersleri veren Bryan Ferry’nin Phil Manzanera, Brian Eno, Andy Mackay, Eddie Jobson, Paul Thompson ve Graham Simpson ile kurduğu grup, 70’li ve 80’li yıllarda müzikte devrim niteliğinde işler yaptı.

Solist Bryan Ferry’nin karizması, kadınları etkileyen bir faktördü; ama esas olarak Roxy Music’in şarkıları dinleyicilerinin yalnız kulağına değil aklına da hitap ediyor, dans ettirirken düşündürüyordu.

Müziğin yanı sıra, sahne şovlarına ve albüm kapaklarına da ayrı bir tarz getirdiler. Hiçbir zaman modanın takipçisi olmadılar ve hep kendi stillerini yarattılar.

1972-76 yıllarını kapsayan 1.disk, 70’li yıllarda BBC için yapılan çekimlerin yanı sıra, Royal College of Art ve Montreux The Golden Rose Festival konserlerinden daha önce yayımlanmamış canlı performansları içeriyor. 1979-82 dönemini kapsayan 2. diskteyse, konser kayıtlarına ek olarak, yedi şarkının video klibi bulunuyor.

KASABIAN-West Ryder Pauper Lunatic Asylum

Çıktı çıkıyor derken, sonunda Brit rock’ın ünlü grubu Kasabian’ın 3. albümünü elimize aldık. Yeni albümün ismi oldukça ilginç: “West Pauper Lunatic Asylum”, 1800’lerde İngiltere’de bulunan bir akıl hastanesinin adından geliyor.

Albüm hakkında şimdi yazacaklarım, henüz dinlemeyenlerin kafasını biraz karıştırabilir. Çünkü Kasabian, bu albümünde türler arasında ilginç bir karışım yapmış.

İlk şarkı “Underdog”, Brezilyalı futbolcu Kaka’nın rol aldığı Sony reklamının müziği olduğu için çok tanındı. Öne çıkan bas riffleriyle iyi bir giriş olmuş ama buna aldanmamak lazım; albümün tümünü dinleyince bilinçli bir şekilde güçlü bas seslerden kaçınılmış olduğu ortaya çıkıyor.

Birinci şarkının ardından Ray Davies esintili “Where Did All the Love Go?” gelince insan iyice şaşırıyor. Onun arkasından krautrock etkisindeki enstrümantal “Swarfiga” gelince de, ne olduğunu anlıyorsunuz: Kayıt stüdyosunun kapısı, Kasabian üyelerinin sevdiği her tür müziğe açık tutulmuş.

Take Aim” ve “Thick As Thieves” adlı yavaş ritimli iki şarkı, enstrüman kullanımıyla Doğu müziklerini, hem de Tom Meighan’ın vokalleriyle Oasis’i andırıyor.

“FIFA’09” adlı video oyununda kullanılan “Fast Fuse” ve “Vlad the Impaler”, yaydıkları yüksek enerjiyle albümün en dikkat çeken şarkıları.

West Ryder Silver Bullet” adlı şarkıda, Tom Meighan’a vokalde ünlü oyuncu Rosario Dawson eşlik ediyor. Pink Floyd esintili balad “Ladies and Gentlemen”in ardından, John Barry tarzı orkestrasyonla dikkat çeken “Secret Alphabets” geliyor.

Akıl hastanesinin adını alan bir albüm de ancak böyle çoban salatası gibi olur,” diyenler çıkabilir. O karışımın asıl sorumlusu, bana sorarsanız, prodüktör Dan the Automator.

Özellikle Gorillaz ve DJ Shadow ile yaptığı çalışmalarla tanınan, ünlü bir hip-hop ve elektronik müzik prodüktörü kendisi. Kasabian, bu defa onun kontrolünde sıkı bir maceraya atılmış.

Reklamlar

Written by zülalk

09 Ağustos 2009 at 10:13

>Bu Kasabian Başka!

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/31 Mart 2007

Kasabian’ı bilir misiniz? Hayır, 60’lı yılların sonunda Amerika’nın en karanlık isimlerinden Charles Manson’ın kurduğu hippi komününün içinde yer alan Linda Kasabian’dan değil, ismini ondan alan İngiliz rock grubu Kasabian’dan söz ediyorum.

Grup üyeleri, sadece kelimenin telaffuzunu beğendikleri için bu ismi seçmişler. Açıkçası, bir grup için biraz garip bir isim tercihi, ama belki de istedikleri bu yolla dikkat çekmekti ve bunu fazlasıyla başardılar.

Onları hala hatırlamadıysanız, bir ipucu daha: Geçen yaz Rock ‘N Coke Festivali kapsamında konser veren ve solistleri Tom Meighan’ın belirgin İngiliz aksanıyla sürekli “İstanbul” diye bağırdığı grup vardı ya? İşte o.

Son yıllarda parlak bir çıkış yapan Leichesterlı ilginç bir grup Kasabian. Müzik dünyasının ünlüleriyle girdikleri polemiklerle sık sık müzik dergilerinde gündeme geliyorlar. Neyse ki, Oasis’in tam onayını almış durumdalar. Hatta Noel Gallagher, bir konserde sahnede gruba eşlik bile etti. Kendilerinden bahsederken hiçbir zaman alçakgönüllü olmadılar. Bu tavırları, kimilerince ukala bulunup eleştirilse de, onlar hiç geri adım atmadılar.

Üstelik, “Empire” adlı yeni albümlerinin, Oasis’in 1994’te yayımladığı “Definitely Maybe”den bu yana yapılmış en iyi albüm olduğunu bile söylediler. Nasıl tepki çektiklerini tahmin edersiniz herhalde.

FARKLI TÜRLERDE DENEYSEL BİR MACERA

Bir milyona yakın satılan ilk albümlerinin getirdiği başarının ardından yayımladıkları bu ikinci albümleri şubat ayında ülkemizde de satışa çıktı. Kasabian, acid rock ile electronica’yı karıştıran tarzı nedeniyle benim de ilgi alanıma giriyor. Müzikleri sık sık Primal Scream’e de benzetilen grubun, hayranları arasında Bobby Gillespie’nin de olması boşuna değil demek ki.

Müziklerindeki benzerliğin yanı sıra, müzik üretimine yaklaşımlarındaki tercihin de aynı oluşu dikkat çekici. Kasabian da Primal Scream gibi, farklı müzik türlerini denemekten hiç kaçınmıyor. “Neden tek bir müzik türüne takılıp kalalım ki? Farklı türleri bir araya getirmekten ya da farklı davul seslerini kullanmaktan korkmuyoruz” diyorlar. Bana çekici gelen de bu. Nedense, genellikle müzisyenlerin bir albüm yaparken tek bir tür içinde kalması sanki daha uygun görülür. Oysa, iyi bir müzisyenin çeşitliliği denemesi çoğunlukla olumlu sonuçlar yaratıyor.

“Empire”ı dinlediğinizde, hem Led Zeppelin, Oasis ve Primal Scream ve John Lennon’dan, hem de DJ Shadow, Chemical Brothers, Fatboy Slim, New Order ve Muse’dan izler buluyorsunuz. Her şarkının ayrı bir havası var.

Daha önce Editors ve Arctic Monkeys gibi gruplarla çalışmış olan Jim Abbis’in prodüktörlüğü üstlendiği albüm, 70’leri anımsatan rock şarkılarını, akustik baladlar ve techno müziğe özgü vuruşlarla dengeleme başarısını gösterebilen, deneysel bir çalışma olarak tanımlanabilir.

Tabii, bu farklı müzik denemelerini, “grubun henüz kendi tarzını bulamadığı” şeklinde yorumlayanlar da var, ama bence tam tersi; bu bir arayış değil, grubun bilinçli olarak tercih ettiği bir yol.

SAVAŞI DURDURUN! HEPİMİZ HARCANIYORUZ!

Kasabian, bana kalırsa, John Lennon’ı anımsatan “British Legion” gibi baladlardan daha çok, “Stuntman” gibi indie rock ile acid house tınılarını birleştiren enerjik şarkılarda daha başarılı. Nitekim, albümün bir diğer dikkat çekici şarkısı, bas gitarın vurucu seslerini elektronik seslerle bütünleştiren “Sun Rise Light Flies”. Tam bir kitle coşturma şarkısı. Kralların gelip geçici olduğunu haykıran, “Shoot The Runner” da özellikle gitar seslerinin öne çıktığı aynı türden bir şarkı.

Albüme adını veren “Empire” ise, içindeki tempo değişiklikleri nedeniyle, ancak birkaç kere dinlenildiğinde oturuyor. İlk single olarak yayımlanan bu şarkı, savaş karşıtı sözleri ve grup elemanlarının Kırım Savaşı’ndaki askerler gibi gözüktükleri video klibiyle de çok konuşuldu.

Çünkü, habercilik yapan küçük çocuğun vuruluşuyla başlayan klip, meydana gelen yıkıma ve ölümlere karşı “Durun! Hepimiz harcanıp gidiyoruz!” diyerek savaşmayı reddeden askerin kendi komutanı tarafından öldürülüşüyle devam ediyor ve en sonunda ekranda “Dulce et decorum est pro patria nori” yazısı beliriyor.

Bu, Romalı şair Horace’in “Odes” adlı şiirinin bir mısrası. Türkçe’de “Vatan için ölmek tatlı ve yüce bir şeydir” anlamına geliyor. 1. Dünya Savaşı sırasında asker olan ve ateşkese bir hafta kala meydan savaşında ölen İngiliz şair Winfred Owen, bir şiirini bu sözün koca bir yalan olduğunu söyleyerek bitirmişti.

Bütün şarkıları, gruba gitar, synth ve arka vokallerde eşlik eden Sergio Pizzorno’nun yazdığı albümün tek konusu savaş değil elbette; yalnızlık, korkular, aşk ve gözyaşları da var.

Kasabian, henüz yedi yıllık genç bir grup ama bu ikinci albümüyle indie rock gruplar arasındaki yerini sağlamlaştırdı. “Empire”, cesaretle, farklılıkları denemekten korkmadan yapılmış, dinamik ve eklektik bir albüm. Kim ne derse desin, onlar diyor ki, “Bizi sevebilir ya da nefret edebilirsiniz ama bizi görmezden gelemezsiniz.” Bilmem siz ne dersiniz?

Written by zülalk

31 Mart 2007 at 20:17

>Primal Scream’den Bu Defa Blues Rock

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/7 Ekim 2006

Doksanlı yıllarda İngiliz rock tarihinin en iyi albümlerinden biri olarak tarihe geçen “Screamadelica” ve 2000’li yıllarda “XTRMNTR” adlı albümleriyle müzik dünyasını etkileyen Primal Scream grubu, dokuzuncu stüdyo albümünü kısa bir süre önce yayımladı.

“Riot City Blues” adını taşıyan albüm, grubun 2002 tarihli “Evil Heat”teki elektronik soundunu geride bıraktığının kanıtı. Solist Bobby Gillespie önderliğindeki grup, dans müzik etkisindeki rock’tan ilk yıllarındaki blues etkisindeki rock’a dönmüş. Farklı müzik türlerini denemekten hiç kaçınmayan grup, bugüne kadar psychedelic funk’tan glam rock’a, electro-punk’tan klasik rock’a kadar her türde örnekler verdi. Primal Scream’in beni en çok çeken özelliklerinden biri de müzikteki bu deneysel anlayışları.

Her ne kadar grubun elektronik müzikle flörtünün etkisiyle ortaya çıkan tarzı tercih ediyor olsam da, Riot City Blues’u da önyargısız bir şekilde dinledim ve diyorum ki; Rolling Stones sevenler bu albümü kaçırmasın. Özellikle albümün ikinci şarkısı “Nitty Gritty” çalarken, sanki gerçekten Rolling Stones’u dinlediği duygusuna kapılıyor insan.

Hayranları bilir; Primal Scream hiçbir zaman şarkı sözleri için dinlenen bir grup olmamıştır. Bu albümde de sözler özel bir dikkat gerektirmiyor. Hatta fazlasıyla basit ve sıradan denilebilir. Fakat iddiasız bir şekilde “sadece rock and roll yapmak adına” yapılan şarkılar bir o kadar da ilginç.

Adını, Dr. Arthur Janov’un psikoterapide acının tartışılarak değil yeniden yaşanılarak tedavi edilmesini öneren yöntemi “Primal Therapy”den esinlenerek alan grup, ilk başlardan bu yana her zaman müziklerinin de içlerinden geldiği gibi olmasını amaçladı. O nedenle, sözlerde ya da müzikte bir şeyleri kanıtlama adına hiçbir zorlama yapılmaması rastlantı değil. Kimileri ciddiye almayacak olsa da, onlar içlerinden geldiği gibi söylüyor, istediklerini çalıyor.

Britanya adasının bu sivri dilli grubu, 20 yılı aşan kariyerleri boyunca her zaman merakla izlendi. “Swastika Eyes” adlı o ünlü şarkılarında Amerika’daki aşırı sağ tehlikesinden söz eden, “Kill All Hippies” gibi şarkılarda sosyal konulara eğilen Primal Scream’in bu albümünde politik mesajlar ön planda değil. Eğer bu tür şarkılar bekliyorsanız, hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz.

Fakat yine de sendikacı babasından otoriteye baş kaldırmayı miras aldığını söyleyen Bobby Gillespie’nin bu konulara az da olsa bulaşmaması pek olanaklı değil gibi görünüyor. Örneğin, albümde yer alan favori şarkım , “When The Bomb Drops”, molotof kokteyllerini anlatıyor. Bu şarkıda özellikle mükemmel çalınan gitarlara dikkat etmenizi önereceğim. Zaten müziğe duyarlı kulaklar hemen yakalayacaktır bunu. Eh, ne de olsa gruba burada Echo and the Bunnymen’den gitarist Will Sergeant eşlik etmiş.

Will Sergeant’ın yer aldığı bir diğer şarkı ise, Doğu müziğinden etkiler taşıyan “Little Death”. Bu şarkı ayrıca, Primal Scream’in deneysel çalışmalardan öyle kolay kolay vazgeçmeyeceğini de gösteriyor. Albümün diğer ünlü konuk müzisyenleri ise, Nick Cave & The Bad Seeds’den kemancı Warren Ellis ve The Kills’in vokalisti Alison Mosshart.

Müzik dünyasının en ilginç gruplarından Primal Scream girintili çıkıntılı, inişli çıkışlı yoluna, bu defa eğlenceli albümleri “Riot City Blues” ile ve yine Bobby Gillespie’nin çığlıklarıyla devam ediyor.

Written by zülalk

07 Ekim 2006 at 21:31