Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘LCD Soundsystem’ Category

>Vitrindeki Albümler 14:

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 11 Nisan 2010

PANTHA DU PRINCE-Black Noise (Rough Trade Records)

Modern elektronik müziğin önde gelen isimlerinden Pantha du Prince, son dönemde bu türün en dikkat çekici albümlerinden birine imza attı.

Asıl adı Hendrick Weber olan Alman DJ/Prodüktör, “Black Noise” isimli bu üçüncü albümünde, akustik ile sentetiği birbirinden ayrılması mümkün olmayan bir doğallıkla buluşturuyor.

Bunun sırrı, İsviçre Alpleri’ndeki doğal ortamdan sesleri aktaran kayıtların yeniden kurgulanması.

Pantha du Prince ve iki müzisyen arkadaşının, bu kayıtları yaptıkları sırada kaldıkları ev, İsviçre Alpleri’nde heyelan sonucu yerle bir olan bir köyün enkazına bakıyormuş.

“Black Noise”, yıkımdan sonra geriye gürültü ve enkaz kalsa da, orada yine de bir umudun yeşereceğini müzikle anlatıyor. “Siyah gürültü” anlamına gelen albüm adı, heyelanı simgelerken; kapakta görülen resim, köyün önceki halini temsil ediyor.

Minimal tekno ve Detroit teknosunun yanı sıra, İngiliz shoegaze gruplarından ve avangard folk müziğinden de izler taşıyan albüme önemli isimler katkıda bulunmuş.

Bunlar arasında, Animal Collective’in kurucularından Panda Bear olarak tanıdığımız Noah Lennox, !!! ve LCD Soundsystem’da yer alan Tyler Pope‘u saymak lazım.

Tematik ve teknik anlamda türlü karşıtlıkları buluşturan “Black Noise”, hem eskiye hem de yeniye dönük bir çalışma; romantik, dramatik ve gizemli anlarla dolu enfes bir albüm.

O anlara canlı tanıklık etmek isterseniz, 7 Mayıs’ta Babylon’daki Pantha du Prince performansını kaçırmayın derim.

Albümün tümünü soundcloud üzerinden dinlemek için buraya tıklayın.

Benim favorim, dinlerken insann adeta başını döndüren “Es Schneit“.

Albüm için hazırlanan tanıtım filmini aşağıda izleyebilirsiniz:

http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=8911301&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1

Pantha Du Prince – Black Noise album trailer from Rough Trade Records on Vimeo.

Panda Bear’in vokalde yer aldığı “Stick To My Side” adlı şarkı için çekilen garip ama ilginç video aşağıda:

http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=9080918&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1

Pantha du prince (feat Panda Bear) – Stick to my side (Official video) from Amaury Riega on Vimeo.

Reklamlar

Written by zülalk

11 Nisan 2010 at 13:37

>TV on the Radio’dan Akla Çağrı

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/18 Ekim 2008

2003 yılında Brooklyn’in Williamsburg adlı bölgesinde The Stinger Club’dayız. Mekân ufacık ama yeraltı kültüründe ünü büyük… Daracık kapıdan girince kırmızı loş ışıklar altında bakımsızlığı gizlenmeye çalışılmış, salaş bir yer buluyoruz. İçerde adım atacak yer yok ve ortam havasız. Ama o gece için bunların fazla önemi yok. Çünkü farklı kültürlerin müziklerini dinlemek için bulunmaz bir yerdeyiz.

Meksikalılar’ın heavy metal’ini, Kübalılar’ın rap’ini ya da henüz kimsenin keşfetmediği yetenekli grupları mı dinlemek istiyorsunuz? The Stinger Club’a gidiyorsunuz. Roman kahramanı olabilecek nitelikte garip tiplerle mi karşılaşmak istiyorsunuz? Soluğu orada alıyorsunuz. Barın hemen arkasında “Soyun ve Al Bedava İçkiyi” yazan bir tabela duruyor…

Artık kapalı olan o barda bedava içki için soyunan hiç kimseyle karşılaşmadım, ama günümüzün en iyi gruplarından birini orada keşfettim. Brooklyn’in ünlü art rock beşlisi TV on the Radio’dan (TVOTR) söz ediyorum. Onları ilk kez The Stinger Club’ın ufacık sahnesinde çalarken dinledim. O dönemde daha çok, turntable, electronika ve hip-hop ağırlıklı bir müzik yapıyorlardı.

Aradan geçen yıllar, dördü siyah, birisi beyaz ırka mensup beş müzisyenden kurulu grubu, kendilerinin bile düşünmediği yerlere taşıdı. 2003 tarihli albümleri “Desperate Youth, Blood Thirsty Babes” çıktığında, yılın en çok konuşulan albümü oldu. 2006’da yayımlanan “Return to Cookie Mountain”, çok olumlu eleştiriler aldı. O albümde David Bowie ile işbirliği yapmış olmaları nedeniyle ayrıca dikkat çektiler.

ÖFKE VE DANS

Yeni çıkan üçüncü albümleri “Dear Science” ise, kanımca, hem kariyerlerinin en iyisi, hem de yılın en güzel albümlerinden birisi. İlk iki albümlerini de çok severek dinleyenlerden biriyim. Ama grubun bu defa daha geniş bir kesime hitap edebilecek bir albüm ortaya çıkardığını söylemek gerek.

Slant dergisi, “hiper-analitik bir müzik eleştirmeninin dışında herhangi bir insanın da hoşlanabileceği bir albüm” tanımlamasını yapmış. Karışık ve biraz zor bir müzik yaptıkları doğru ama o kadar da değil…

Post-punk, funk, rap, electro, drum & bass, caz, shoegaze, akapella, soul, hepsinin bir tür karışımı TVOTR’nun müziği. “Dear Science”da perküsyonu öne çıkarıp dans ağırlıklı bir albüm yapmışlar. Prince’i andıran gitar riff’leri LCD Soundsystem’i çağrıştıran dans ritimleriyle, çelik nefesliler Afrobeat vuruşlarıyla müthiş bir dinamizm içinde bir araya getirilmiş.

Ama dans deyince, sözlerin neşeli olduğunu düşünmeyin. Müzik hareketli olsa da sözler havadan sudan bahsetmiyor. Çözümü şöyle bulmuş grup: Kızgınlıklarınızı anlatırken dans etmenizi ve dans ederken de gülmenizi öneriyorlar… İçinde yaşadığımız sorunlara gömülmüş dünya düşünülecek olursa, pek de fena bir yöntem değil aslında…

TVOTR, bu albümde de yaşam, aşk, hayaller ve ölüm konularının etrafında dolanıyor. “Love Dog” adlı şarkıda, “Sabır bir değerdir/Sessizliği seni yakana kadar” diyorlar…Yine eleştirel hava seziliyor şarkılarda. Albümün herkesi dansa davet eden şarkısı “Dancing Choose”, kâr peşindeki medyanın haber bombardımanı altında kalan sokaktaki adamdan söz ediyor. Dönen planlarda hiçbir rolünün olmadığını ve görüşlerinin önemsenmediğini bir türlü anlayamayan adamdan…

Albümde yine politik yaklaşımlar var, yine kızgın ve eleştirel, ama Bush döneminin son günlerini yaşayan Amerika’da ortalıkta gezen umudun izleri de seziliyor. Bunun en iyi örneği, “Golden Age” adlı parçadan yansıyan iyimserlik. Mucizeler çağının yaklaşmakta olduğunu duyuran şarkının klibi de bu havayı yansıtıyor. Dans eden polislerin üniformalarının altından kalp motifleri ve gökkuşağı renkleriyle bezeli tişörtler çıkar mı? Şarkının videosunda öyle yapmışlar. Olur mu olur…

Belki fazla analitik olacak, ama bana göre “Dear Science”, 21. yüzyılın saçmalıklar silsilesi halinde gelişen toplumsal ve politik olayları karşısında akla bir çağrı. Albümün adının, grup elemanları stüdyoda çalışma halindeyken, gitarist/prodüktör Dave Sitek’in bir kağıda yazdığı nottan geldiğini düşünürsek, haksız da sayılmam. O notta şöyle yazmış Sitek: “Sevgili Bilim, lütfen sorunları çözmeye ve hastalıkları iyileştirmeye başla ya da kapa çeneni.

Written by zülalk

18 Ekim 2008 at 18:04

>2007’nin En İyi Albümleri

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/29 Aralık 2007

Aralık ayı gelince “Yılın En İyileri” listesi yapmak adettir. Ben de buna uydum ve 2007’nin en iyi 10 albümünü sıraladım. Ama listeye geçmeden önce belirtilmesi gereken dört husus var: 1-Bu liste, temel olarak yabancı alternatif/rock (indie rock)/elektronik müzik albümlerini kapsıyor. 2-Liste yapılırken satış rakamları dikkate alınmadı. 3-Elbette adı sayılabilecek başka albümler de var, ama bu yazının fiziksel sınırları ilk 10 albümü yazmaya olanak veriyor. 4-Bu yazıyı yazarken müziğin önemini bir kez daha duyumsadım. Bana göre, müzik dünyayı güzelleştiren ve onu yaşanmaya değer kılan en önemli şeylerin başında geliyor. Onca itiş kakışın sürdüğü dünyada bu albümler olmasaydı, 2007 kesinlikle daha sıkıcı geçerdi. 2008’in de bol müzikli geçmesi dileğiyle mutlu yıllar…

1-Radiohead-In Rainbows: Radiohead’in müziği öylesine kendine özgü ki, başka hiçbir grubun müziğine benzemiyor. Grubun uzun süredir yaptığı en melodik şarkılardan oluşan “In Rainbows”da şarkı sözleri de daha açık. Radiohead, birkaç yıl önce karmaşık yapılı şarkılarıyla kimilerinin aklını epeyce karıştırmıştı, ama o aklı karışanlar da bu albümdeki minimal soundun etkisiyle grubun müziğine yeniden sevdalandılar.

2-Arcade Fire-Neon Bible: Kanadalı art-rock grubu The Arcade Fire, ikinci albümü “Neon Bible”da ruhani temalarla uğraşırken eğlenceli olmayı başararak yine büyük takdir topladı. Gümbür gümbür perküsyonlar, yaylılar, akordeon, gitar, mandolin, piyano, armonika ve flüt ve saksofon… İnsanın dinlerken yerinde sabit durmasına olanak bırakmayan, dinamik bir albüm.

3-LCD Soundsystem- Sound of Silver: Biraz punk, biraz indie-rock, biraz disco-house karışırsa ne olur? Dance-rock olur. Ya da Brian Eno, David Bowie, New Order ve Young Marble Giants’ı bir arada düşünün. LCD Soundsystem olarak da bilinen James Murphy’nin bu albümü yaparken kullandığı formül bu yazı içinde böyle kısaca özetlenebilir belki ama bu işler bir tek formülle olmuyor tabii; önce yetenek lazım.

4-Recoil-subHuman: Depeche Mode’un eski klavyecisi Alan Wilder’ın elektro-blues, rock, ambient, caz esintileri taşıyan albümü, özellikle prodüksiyon ve düzenlemelerdeki başarısıyla dikkat çekiyor. Yılın en iyi çalışmalarından biri olmasına karşın medyada görmezden gelinen albüm, Wilder’ın ticari kaygıya kapılmadan yaptığı deneysel çalışmalardan birisi.

5-Nick Cave-Warren Ellis-The Assassination of Jesse James Soundtrack: Yaylıların ve piyanonun bazen ağladığını, bazen de birbirleriyle tatlı tatlı konuştuklarını düşünmenize yol açıp, hayal kurmanıza neden olacak etkileyici bir soundtrack albümü. Müzik öylesine güzel ki, hayalimdeki imajları yok etmesinden çekindiğim için, filmi görmekten bile vazgeçtim.

6-The Good, The Bad & The Queen-The Good, The Bad & The Queen: Blur ve Gorillaz projeleriyle tanıdığımız Damon Albarn’un, Paul Simonon, Simon Tong ve Tony Allen’dan oluşan rüya gibi bir ekiple yarattığı son mucize. Blair yönetimindeki İngiltere’nin ve Bush idaresindeki dünyanın sorunlarına odaklanan melankolik, nostaljik ve dramatik şarkılar.

7-Amy Winehouse-Back To Black: 2007 boyunca neredeyse her gün gazetelerde onunla ilgili skandalları okuduk. Ama Winehouse’un beni ilgilendiren yönü ise, yılın en iyi albümlerinden birisine imza atmış olması. 60’ların retro vokal soundunun günümüz müziğiyle çok başarılı bir şekilde harmanlandığı bu albüm, genç sanatçının aşk acılarının bir ürünü. Orijinalitesi ile çoğu müzisyeni kıskandıran “Back To Black”, The Guardian gazetesi tarafından da, “21. yüzyılın soul klasiği” olarak tanımlandı.

8-Apparat-Wallls: Alman prodüktör/DJ Sascha Ring, elektronik müzik sevenlerin yakından tanıdığı, IDM (Intelligence Dance Music) ekolünü izleyen isimlerden birisi. IDM, alışılmadık seslerin farklı ritmik düzenlemerle kurgulandığı, dinlenilmesi kolay olmayan ve dans etmeye pek de uygun bulunmayan bir müzik türü. Apparat’ın müziği ise ilginç bir şekilde, “dans müziğinde duygu arayanlar için” diye tanımlanır. Son albümü “Walls”, bu tanımı tam anlamıyla hak ediyor. Yılın en yaratıcı albümlerinden birisi.

9-The National-Boxer: Solistleri Matt Berninger için New York’un yeni Leonard Cohen’i diyorlar ama bana daha çok Ian Curtis’i hatırlatıyor. Depresif ruh hallerini ve modern insanın yalnızlığını anlatıyorlar. Akustik gitarlara eşlik eden zarif piyano ve keman sesleriyle insana derinden dokunan ve akla takılıp kalan bir müzik.

10-Bat For Lashes-Fur And Gold: Pakistanlı bir baba ile İngiliz bir annenin kızı olan Natasha Khan’ın öncülüğünde kurulan Bat For Lashes, alternatif müziğin son dönemde en iyi çıkış yapan gruplarından birisi. Tamamen kadın müzisyenlerden kurulu grubun müziği Björk, Tori Amos ve Kate Bush’u andırıyor. Perküsyon, harpsikord, keman ve elektronik seslerin birlikteliği ilginizi çekiyorsa ve piyano baladlarını seviyorsanız kaçırmayın.

>Yeni Müzik Yeni Heyecan

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/5 Mayıs 2007

Yaz yaklaştıkça ardı ardına birçok yeni albüm yayımlanıyor. İşte yeni müzikleri takip etmek isteyenler için, raflara henüz yerleşen dikkate değer albümlerden birkaçı…

The Bird and The Bee

Los Angeleslı müzisyenler Greg Kurstin ve Inara George, birkaç yıl önce tanışmışlar ve caz müziğine karşı aynı standartlarda bir yaklaşımı paylaştıklarını keşfetmişler. Bildikleri bütün şarkıları çaldıktan sonra, birlikte şarkılar yazmış ve sonra da stüdyoya kapanıp ilk albümlerini kaydetmişler. Sonuçta ortaya, bossa nova ve cazı elektro-popla bir araya getiren, dinlenmesi kolay bir albüm çıkmış. Adı da grupla aynı: The Bird and The Bee. Tahmin ettiğim gibi, “kuş” olan dişi (Inara), “arı” olan da erkek (Greg).

Daha önceleri Beck, The Flaming Lips, Lilly Allen, Peaches gibi isimlerle çalışan Inara, vokallerde ve basta eşlik ederken, yine Beck ve Red Hot Chili Peppers ile çalışmalar yapmış olan prodüktör Greg, keybord ve gitar başta olmak üzere birçok aleti çalıyor. Kendi müziklerini, “Brezilya’da kurulan 1960’ların fütüristik Amerikan film seti” olarak tanımlıyorlar. Dinlerken herkes aynı etkiyi hisseder mi bilmem ama bana göre uygun bir tanımlama. Grubun ilk single’ı “Again and Again” radyolarda sık sık duyuluyor, fakat “Fucking Boyfriend” de albümün en ilginç şarkılarından biri; özellikle erkek arkadaşlarına sakince kızmak isteyenlere salık verilir…

ANJANI-Blue Alert

Honolulu doğumlu şarkıcı/söz yazarı/piyanist Anjani Thomas, hayatının büyük kısmını, yakasını bir türlü bırakmayan depresyon nedeniyle, büyük sıkıntılar çekerek geçirmiş. Fakat sonunda şans ona gülmüş ve Leonard Cohen gibi efsanevi bir müzisyenle çalışma olanağı bulmuş. İlk olarak Cohen’in 1985’teki ünlü “Hallelujah” kaydı sırasında geri vokallerde yer almış. O zamandan bu yana Cohen’e hem klavyede hem de vokalde eşlik etmeyi sürdüren Anjani, aynı zamanda onun sekiz yıldır hayat arkadaşı. Anjani’nin buğulu sesinden ve yeteneklerinden etkilenen Cohen, onun bu üçüncü albümünün prodüktörlüğünü üstlenmiş. Ama bununla da kalmamış; daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış el yazmalarından Anjani’nin faydalanmasına izin vermiş. Bunun hikayesi de ilginç. Anjani, bir gün Leonard Cohen’in masasında duran karalama defterinde birkaç satır görür: “There’s perfume burning in the air/ bits of beauty everywhere”. Genç sanatçı bu satırlardan aldığı ilhamla yaptığı şarkıya kendi şarkı sözlerini yazar. İşte albüme de adını veren “Blue Alert” adlı şarkı böyle doğar.

Albümdeki on şarkı da ikili tarafından birlikte yazılmış, düzenlemeler ise Anjani’ye ait. 73 yaşındaki müzik dehası Leonard Cohen’in, hayatını paylaştığı 48 yaşındaki bir caz şarkısıcıyla yaptığı ortak bir albüm, elbette ilk anda kulağa ilginç geliyor. Cohen’in esin perisinin nasıl şarkı söylediğini kim merak etmez ki? Albüme karşı merak dürtüsünü harekete geçiren ilk faktör bu olsa da, dinleyince iyice anlıyorsunuz ki, Anjani, etkileyici bir caz yorumcusu. “Blue Alert”, özellikle romantik caz baladlarını sevenlerin hoşlanabileceği başarılı bir albüm.

LCD Soundsystem-Sound of Silver

Punk, funk ve disco house karıştırılırsa nasıl olur? Dinamik ve eğlenceli olur. New Yorklu prodüktör James Murphy’nin projesi LCD Soundsystem’in “Sound of Silver” adlı albümü de aynen öyle. Akıllıca yazılmış şarkı sözleri, dans etmeye uygun, hareketli ve enerjik bir müzikle bir araya gelmiş. DFA Records’ın kurucularından olan James Murphy’nin kendi plak şirketinden çıkan bu ikinci albümü, son günlerde oldukça popüler. LCD Soundsystem, aslında ilk olarak kendi adını taşıyan 2005 albümle uluslararası alanda dikkat çekmişti. “Daft Punk Is Playing at My House” adlı şarkı, FIFA O6’nın yanı sıra, birçok video oyununda da kullanıldı. 2005 yılında bu şarkıyla “En İyi Dans Kaydı” dalında, albümle de “En İyi Elektronik/Dans Albümü” dalında Grammy ödülüne aday gösterildiler.

LCD Soundsystem’in bir diğer ilginç projesi, Nike firmasının isteği üzerine yazdıkları “45:33” adlı müzik parçası. Parça, adından da anlaşılabileceği gibi, 45 dakika 33 saniye sürüyor.

“Sound of Silver”, 80’lerin new wave akımını, disco electro house ile başarılı bir şekilde birleştiren bir albüm. Herhangi bir elektronika albümünden beklenebilecek olanın üstünde bir yaratıcılık taşıyor. Piyano, klarnet, organ, keman, viyolonsel, çan, kalimba gibi aletler de kullanılarak zengin bir müzik yaratılmış. Bu albümün listeleri zorlayacak şarkısı ise “North American Scum”. Şarkı, George W. Bush yüzünden, kendilerini dünyadan özür dilemek zorunda hisseden Amerikalılar hakkında. Benim için şarkının en önemli özelliği ise, açılıştaki Young Marble Giants etkisi. Eh, üzerine bir de “Get Innocuous!”adlı şarkıdaki Brian Eno etkisini eklerseniz, bu albüme neden kayıtsız kalınmamasını önerdiğim daha iyi anlaşılır.

Written by zülalk

06 Mayıs 2007 at 20:22