Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Leonard Cohen’ Category

>Vitrindeki Albümler 45:

with one comment

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 21 Kasım 2010

LEONARD COHEN- Songs from the Road (Sony Music)

2009 yazının İstanbul’daki en güzel konserini Leonard Cohen vermiş, dinleyicileri mutluluktan uçurmuştu.

İstanbul’un da dahil olduğu o muhteşem turnenin albümü “Songs from the Road” adıyla yayımlandı; içinde farklı kentlerde çalınan 12 şarkının canlı kayıtları bulunuyor.

Lover, lover, lover”, “Bird on a Wire”, “Chelsea Hotel”, “Suzanne”, “Famous Blue Raincoat”, “Hallelujah” gibi artık klasikleşen bu şarkılar, daha önce yayımlanan çok sayıda albümde de yer aldı.

“Öyleyse neden alalım bu albümü?” diyorsanız, şunu söyleyebilirim; albüm, 20 dakikalık bir DVD ile birlikte çıktı.

Turne sırasında Cohen’ın kızı Lorca, ünlü müzisyene sahnede eşlik eden grupla ve sahne arkasında görev yapan ekiple röportajlar yapmış. The Webb Sisters, Sharon Robinson, Bob Metzger, Javier Mas, Neil Larsen’le yapılan röportajlar, Cohen’ın turne sırasında nasıl bir atmosferde konserlere hazırlandığına ilişkin çok önemli ipuçları veriyor.

The New Rebuplic’in editörü Leon Wieseltier, albüm kitapçığı için yazdığı notta “Yol, iki yer arasında bir hat değildir; iki yer arasında ayrı bir yerdir” diyor. Bu yolun Leonard Cohen için ne anlama geldiğini ancak DVD’yi izleyip anlamak mümkün. Bu yönüyle tam arşivlik bir çalışma.

Cohen’ın her konser öncesi ekibindeki bütün müzisyenlerin bileklerine kendi elleriyle rahatlatıcı esans sürmesi, gerçekten görülmeye değer. Belli ki turne yolu, Cohen için bir ruhi arınma yolu…

2009 turnesinin Lizbon konserinden “Famous Blue Raincoat”:

Written by zülalk

22 Kasım 2010 at 21:33

>Ay, Cohen’ı Kıskandı…

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 7 Ağustos 2009

Aylardır beklenen Leonard Cohen konseri, çarşamba akşamı saat tam 9’da başladı.

Açıkhava Tiyatrosu’nu tıklım tıklım dolduran dinleyiciler, ünlü ozan-şarkıcıyı öyle coşkuyla alkışladılar ki, ay bile kıskandı…

Dolunay vardı o gece ama nafileydi; ayın ne parlaklığı ne de güzelliği yetti dikkat çekmeye…

Sahneye yansıtılan daire şeklindeki ışığın ortasında bir efsane duruyordu. Ayın ışığı, onun yanında sönük kaldı…

Binlerce kişi adeta nefesini tutmuş, Cohen’ı dinliyordu. Fakat ay yılmayınca, gökyüzü tum unsurlarıyla destek verdi ona…

Bir ara vokalist Sharon Robinson, mükemmel sesiyle “Boogie Street”i yorumlarken, gökte bir yıldız kaydı. O estetik hareket bile, Robinson’ı şapka çıkararak dinleyen Cohen’ın zarafetini geçemedi…

Ay, baktı olacak gibi değil; dünyanın çevresinde hızla dönüp ozanla aynı hizaya geldi.

İnanılması güç ama mucize gibi bir şey oldu. O sırada “I’m Your Man”i söyleyen Cohen, şarkıda “Ay, çok parlak,” diyordu…

Rastlantısal olarak muhteşem bir ironi doğmuştu. Çünkü o gece İstanbul’da hiçbir şey, “Karanlıklar Prensi” Cohen’dan daha aydınlık değildi.

Kendisine eşlik eden 9 müzisyeni tam üç kere tanıtıp alkış aldı; sahne arkasında çalışan teknisyenleri, tur görevlilerini tek tek isimleriyle andı; sonra da dizlerinin üzerine çöküp şapkasını eline aldı ve konsere gelen herkese teşekkür etti.

30’lu yaşlarındayken geçim derdi nedeniyle müziğe atılan bir romancı/şairdi Cohen. Bugünse 74 yaşında ve çok tanınan bir müzisyen.

Fakat ne ilginç ki, menajeri tarafından dolandırılınca yine para ihtiyacı yüzünden çıktı turneye…

Yine küçük adımlarla, bir çocuk gibi seke seke geldi sahneye… “Dance Me To the End of Love” ile başladığı konserde, “Famous Blue Raincoat” dahil en sevilen şarkılarını seslendirdi.

Zaman zaman şarkı sözlerini değiştirip esprilerle süsledi; yeteneği, bas bariton sesi ve kibarlığıyla dokundu ruhumuza…

Gecenin en güzel dakikaları, bana göre, “If It Be Your Will” adlı şarkının sözlerini şiir gibi okuduğu anlardı.

Üç kere bis yaptı ve sonunda ısrarlı alkışlara “I Tried To Leave You”dan şu sözlerle yanıt verdi:

İyi geceler sevgilim, umarım tatmin olmuşsundur,
Yatak biraz dar gibi ama kollarım geniş,
Ve hala senin gülüşün için çalışan bir adam var…

Dinleyiciler elbette tatmin oldu; ama sanırım Cohen de mutluydu.

Bir kalabalığın önüne çıkıp kendini kanıtlamak zorunluluğunu duymadan, sıcak bir şekilde karşılanmanın her müzisyenin rüyası olduğunu söylemişti bir keresinde…

O rüya, İstanbul’da bir kez daha gerçekleşti…

Written by zülalk

08 Ağustos 2009 at 08:09

Leonard Cohen, Sharon Robinson kategorisinde yayınlandı

>Üç Derleme Üç Ayrı Dünya

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/14 Temmuz 2007

Her biri müzikseverlere ayrı bir fantastik dünya sunan üç derleme albüm!

JEFF BUCKLEY-SO REAL: SONGS FROM JEFF BUCKLEY

10 yıl önce Mississippi Nehri’nde bir adam boğuldu. Gece vaktiydi, kıyafetleri üzerinde olduğu halde denize girmişti, radyoda Led Zeppelin’in “Whole Lotta Love” adlı şarkısı çalıyordu. Bir süre sonra denizde kayboldu, günlerce aradılar ama izine rastlayamadılar. Bir hafta sonra cesedi bulundu. Ölen kişi, ünlü şarkıcı, besteci ve gitarist Jeff Buckley’di. Henüz 30 yaşındaydı. Görgü tanığının ifadesinden ve otopsiden sonra genç sanatçının tamamen kaza sonucu boğulduğu anlaşıldı. Alkol ya da uyuşturucu almamış, intihar etmemişti…

6 yaşında gitar çalmaya başlamış, 12 yaşında müzisyen olmaya karar vermiş, yıllarca barlarda çalıp söyledikten sonra 1994 yılında yayımladığı “Grace” albümüyle büyük ün kazanmıştı. Hem çok yetenekli bir şarkı yazarı ve gitaristti, hem de ilk dinleyişte insanı çarpan etkileyici bir sesi vardı. Kimi zaman bir blues şarkıcısını, kimi zaman Led Zeppelin’in solisti Robert Plant’i andıran dokunaklı yorumuyla bir döneme damgasını vurdu.

10. ölüm yıldönümünde Jeff Buckley’i anmak için yayımlanan “So Real: Songs From Jeff Buckley” adlı albüm, sanatçının şarkılarından bir derleme sunuyor. Toplam 14 şarkının yer aldığı albümde, Buckley’in “Grace”, “Eternal Life”, “Lover, You Should Come Over”, “Last Goodbye”, “Mojo Pin” gibi kendi şarkılarının yanı sıra, diğer grup ve müzisyenlerin şarkılarını yorumladığı farklı versiyonlar da yer alıyor. Leonard Cohen’in “Hallelulaj”, Edith Piaf’ın “Je N’en Connais Pas La Fin” (I Don’t Know The End Of It) ve The Smiths’in “I Know It’s Over” adlı unutulmaz klasiklerini böylesine muhteşem bir sesten dinlemek gerçek bir zevk.

Albümün bir özelliği de, daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış iki şarkıya (“So Real” ve “I Know It’s Over”) yer vermesi.
David Bowie, ıssız bir adaya yanında götüreceği 10 albüm arasında “Grace” i de saymıştı. Jeff Buckley, yaşadığı kısa dönem içinde yalnızca bir albüm yapabildi ama bar günlerinden kalan canlı kayıtları hala albümler dolduruyor. Şarkılarıyla konuşan genç bir adamı dinlemek isterseniz, bu albümü kaçırmayın.

THE CLASH-THE SINGLES

Punk rock’ın efsanevi grubu The Clash’ın single’larını toplayan yeni bir albüm var elimde. Albüm kitapçığını açıyorum ve okuyorum. “Albümlerini almak için yemekten kısıp para piriktirdiğim ilk grup The Clash’tı” diyor The Beastie Boys’dan Mike D. Müzikle ilgilenen her insanı bu kadar derinden etkileyen bir grup vardır mutlaka. Ama 1970’lerin sonuna doğru çıkış yapan The Clash, o dönemde ilk gençliğini yaşayanların çoğunun hayatını değiştirdi. Öyle ki, kendilerinden sonra gelen müzisyenlerin birçoğu, onları ilk kez sahnede gördükleri an müzisyen olmaya karar verdiklerini açıkladılar. Grup, solist Joe Strummer öncülüğünde, pasif gençliği politik olarak aktif olmaya yönlendiren şarkıları ve aristokrasiye karşı görüşleri ile müzikte devrim yarattı. The Sex Pistols’ın nihilist yaklaşımına karşın, toplumsal ve politik mesajlar veren şarkı sözleri ile oluşturdukları protest tavırla punk akımına yeni bir boyut getirdiler.

The Clash’ın grupla aynı adı taşıyan ilk albümü yayımlandığından bu yana tam 30 yıl geçti ama şarkıları hiç eskimedi. “London Calling”, “Rock The Casbah”, “I Fought The Law”, “Know Your Rights”, “White Riot”, “Should I Stay Or Should I Go” gibi şarkılar hala her yaştan insan tarafından dinleniyor; yeni kurulan gruplar hala onların şarkılarını yorumluyor. Müzik dünyasında böylesine iz bırakan The Clash’ın en sevilen şarkılarını bir araya getiren bu CD, müzik arşivi yapanlar ve grupla henüz yeni tanışanlar için gerçekten çok iyi bir derleme.

14. ULUSLARARASI İSTANBUL CAZ FESTİVALİ ALBÜMÜ

14. Uluslararası İstanbul Caz Festivali tüm hızıyla devam ediyor. Dünyaca ünlü müzisyenler ardı ardına sahneye çıkarak İstanbul’u dev bir konser mekanına dönüştürüyor. Caz ruhu şehrin her tarafına yayıldı ve bu arada festivalin yeni albümü de piyasaya çıktı. Festival için ülkemize gelen sanatçılardan seçme şarkıların yer aldığı toplama albüm, EMI ile İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın ortak projesi. Norah Jones’dan “Thinking About You”, Bryan Ferry’den “The Times They Are A-Changin’ ”, Wynton Marsalis’den “These Are Those Soulful Days”, Robert Plant and the Strange Sensation’dan “Freedom Fries”, Antony and the Johnsons’dan “Man Is The Baby” adlı şarkıların dikkat çektiği derlemede toplam 14 şarkı bulunuyor. Şarkı seçkisi bakımından alıp dinlemeye değecek güzellikte bir festival anısı…

>Yeni Müzik Yeni Heyecan

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/5 Mayıs 2007

Yaz yaklaştıkça ardı ardına birçok yeni albüm yayımlanıyor. İşte yeni müzikleri takip etmek isteyenler için, raflara henüz yerleşen dikkate değer albümlerden birkaçı…

The Bird and The Bee

Los Angeleslı müzisyenler Greg Kurstin ve Inara George, birkaç yıl önce tanışmışlar ve caz müziğine karşı aynı standartlarda bir yaklaşımı paylaştıklarını keşfetmişler. Bildikleri bütün şarkıları çaldıktan sonra, birlikte şarkılar yazmış ve sonra da stüdyoya kapanıp ilk albümlerini kaydetmişler. Sonuçta ortaya, bossa nova ve cazı elektro-popla bir araya getiren, dinlenmesi kolay bir albüm çıkmış. Adı da grupla aynı: The Bird and The Bee. Tahmin ettiğim gibi, “kuş” olan dişi (Inara), “arı” olan da erkek (Greg).

Daha önceleri Beck, The Flaming Lips, Lilly Allen, Peaches gibi isimlerle çalışan Inara, vokallerde ve basta eşlik ederken, yine Beck ve Red Hot Chili Peppers ile çalışmalar yapmış olan prodüktör Greg, keybord ve gitar başta olmak üzere birçok aleti çalıyor. Kendi müziklerini, “Brezilya’da kurulan 1960’ların fütüristik Amerikan film seti” olarak tanımlıyorlar. Dinlerken herkes aynı etkiyi hisseder mi bilmem ama bana göre uygun bir tanımlama. Grubun ilk single’ı “Again and Again” radyolarda sık sık duyuluyor, fakat “Fucking Boyfriend” de albümün en ilginç şarkılarından biri; özellikle erkek arkadaşlarına sakince kızmak isteyenlere salık verilir…

ANJANI-Blue Alert

Honolulu doğumlu şarkıcı/söz yazarı/piyanist Anjani Thomas, hayatının büyük kısmını, yakasını bir türlü bırakmayan depresyon nedeniyle, büyük sıkıntılar çekerek geçirmiş. Fakat sonunda şans ona gülmüş ve Leonard Cohen gibi efsanevi bir müzisyenle çalışma olanağı bulmuş. İlk olarak Cohen’in 1985’teki ünlü “Hallelujah” kaydı sırasında geri vokallerde yer almış. O zamandan bu yana Cohen’e hem klavyede hem de vokalde eşlik etmeyi sürdüren Anjani, aynı zamanda onun sekiz yıldır hayat arkadaşı. Anjani’nin buğulu sesinden ve yeteneklerinden etkilenen Cohen, onun bu üçüncü albümünün prodüktörlüğünü üstlenmiş. Ama bununla da kalmamış; daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış el yazmalarından Anjani’nin faydalanmasına izin vermiş. Bunun hikayesi de ilginç. Anjani, bir gün Leonard Cohen’in masasında duran karalama defterinde birkaç satır görür: “There’s perfume burning in the air/ bits of beauty everywhere”. Genç sanatçı bu satırlardan aldığı ilhamla yaptığı şarkıya kendi şarkı sözlerini yazar. İşte albüme de adını veren “Blue Alert” adlı şarkı böyle doğar.

Albümdeki on şarkı da ikili tarafından birlikte yazılmış, düzenlemeler ise Anjani’ye ait. 73 yaşındaki müzik dehası Leonard Cohen’in, hayatını paylaştığı 48 yaşındaki bir caz şarkısıcıyla yaptığı ortak bir albüm, elbette ilk anda kulağa ilginç geliyor. Cohen’in esin perisinin nasıl şarkı söylediğini kim merak etmez ki? Albüme karşı merak dürtüsünü harekete geçiren ilk faktör bu olsa da, dinleyince iyice anlıyorsunuz ki, Anjani, etkileyici bir caz yorumcusu. “Blue Alert”, özellikle romantik caz baladlarını sevenlerin hoşlanabileceği başarılı bir albüm.

LCD Soundsystem-Sound of Silver

Punk, funk ve disco house karıştırılırsa nasıl olur? Dinamik ve eğlenceli olur. New Yorklu prodüktör James Murphy’nin projesi LCD Soundsystem’in “Sound of Silver” adlı albümü de aynen öyle. Akıllıca yazılmış şarkı sözleri, dans etmeye uygun, hareketli ve enerjik bir müzikle bir araya gelmiş. DFA Records’ın kurucularından olan James Murphy’nin kendi plak şirketinden çıkan bu ikinci albümü, son günlerde oldukça popüler. LCD Soundsystem, aslında ilk olarak kendi adını taşıyan 2005 albümle uluslararası alanda dikkat çekmişti. “Daft Punk Is Playing at My House” adlı şarkı, FIFA O6’nın yanı sıra, birçok video oyununda da kullanıldı. 2005 yılında bu şarkıyla “En İyi Dans Kaydı” dalında, albümle de “En İyi Elektronik/Dans Albümü” dalında Grammy ödülüne aday gösterildiler.

LCD Soundsystem’in bir diğer ilginç projesi, Nike firmasının isteği üzerine yazdıkları “45:33” adlı müzik parçası. Parça, adından da anlaşılabileceği gibi, 45 dakika 33 saniye sürüyor.

“Sound of Silver”, 80’lerin new wave akımını, disco electro house ile başarılı bir şekilde birleştiren bir albüm. Herhangi bir elektronika albümünden beklenebilecek olanın üstünde bir yaratıcılık taşıyor. Piyano, klarnet, organ, keman, viyolonsel, çan, kalimba gibi aletler de kullanılarak zengin bir müzik yaratılmış. Bu albümün listeleri zorlayacak şarkısı ise “North American Scum”. Şarkı, George W. Bush yüzünden, kendilerini dünyadan özür dilemek zorunda hisseden Amerikalılar hakkında. Benim için şarkının en önemli özelliği ise, açılıştaki Young Marble Giants etkisi. Eh, üzerine bir de “Get Innocuous!”adlı şarkıdaki Brian Eno etkisini eklerseniz, bu albüme neden kayıtsız kalınmamasını önerdiğim daha iyi anlaşılır.

Written by zülalk

06 Mayıs 2007 at 20:22

>26 Ocak’ta Hangi Konsere Gideceksiniz?

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/20 Ocak 2007

Karar vermekte zorlandığınız ama bu durumdan hoşlandığınız anlar var mıdır? “İnsan bundan neden hoşlanır ki?” diye düşünebilirsiniz. Fakat söz konusu kararı zorlaştıran neden eğer seçenek çokluğu ise, bu bir açıdan sevindirici bir durum olarak da görülebilir. İşte 26 Ocak günü İstanbul’da yaşayan müzikseverler için böyle bir gün olabilir. Çünkü aynı saatlerde hem Gotan Project hem de Stuart A. Staples konseri var. Soru şu: Hangisine gideceksiniz?

Ben birkaç yıl önce, New York’ta Central Park yaz konserleri kapsamında her ikisini de izleme olanağı bulduğum için kendimi şanslı sayıyorum. Ama yine de, o karar vermekte zorlandığım ve bu durumdan hoşlandığım anın keyfini çıkarıyorum. Çünkü bu bana İstanbul’un giderek bir kültür metropolü olma yolunda ilerlediğini hissettiriyor. Son yıllarda özellikle müzik alanında yaşanan gelişmeler, oldukça umut verici. Müzisyenler ve gruplar yeter ki ülkemize gelsinler, ben hangi konsere gideceğime karar vermek için zorlanmaya çoktan razıyım! (Bunu söylüyorum ama sakın ha David Bowie ile Brian Eno aynı gün gelmesin. Öyle bir durumda ne yaparım bilmiyorum…)

Tophane-i Amire’de Buluşan Tango ve Elektronik Müzik

Öyleyse, konserler arasında seçim yapmayı belki kolaylaştırabilir umuduyla, 26 Ocak günü güzel İstanbul’u daha da güzelleştirecek olan müzisyenlerin kimler olduğuna bakalım.

Tophane-i Amire gibi son derece etkileyici tarihi bir mekanda sahneye çıkacak olan Gotan Project, tango ve Latin Amerika ezgilerini elektronik müzikle buluşturuyor. Grubun isminde yer alan “Gotan” kelimesi de Buenos Aires sokak dilinde “tango” anlamına geliyor. 2000 yılında kurulan grup, 2001’de yayımlanan “La Revancha del Tango” adlı albümle büyük çıkış yapıp, tüm dünyada tanındı. Dünyanın pek çok kentinde 200’den fazla konser veren Gotan Project, geçen yılın mart ayında çıkan “Lunatico” adlı albümle de elde ettikleri başarıyı pekiştirdi.

Tangonun modern yüzü olarak görülen grup, konserlerinde akordeon, gitar, keman, piyano ve vokali bir arada kullanıyor. Onlar sahnedeyken, kendinizi konserden daha çok, sanki bir şenlikte hissediyorsunuz. Central Park’taki konserlerinde dev bir video ekran ve sahnedeki dansçıların ekrana yansıyan o kusursuz görüntüleri eşliğinde izleyenlere unutulmaz dakikalar yaşatmışlardı. Müzikleri öylesine tutkulu ve coşkun ki, kendinizi sahneye atıp dans edesiniz geliyor. Fakat dansçıların profesyonelliği karşısında, yerinizde dans eder gibi yapmanızın kendiniz ve herkes için çok daha iyi olduğunu fark ediyorsunuz. Elektronik müzikle harmanlanan tangonun ruhunuzu İstanbul’dan alıp Arjantin sokaklarına taşımasını istiyorsanız, 26 Ocak günü Tophane-i Amire’de olun.

Tindersticks’in Karizmatik Sesi

Aynı gecenin diğer önemli konseri, Stuart A. Staples tarafından Beyoğlu’ndaki Yeni Melek’te verilecek. Kimdir Stuart A. Staples? 90’lı yıllarda efsaneleşen ünlü İngiliz topluluk Tindersticks’in karizmatik sesidir. O öyle bir sestir ki, bir kere duyduysanız hayatınız boyunca unutmanız olanaklı değildir. Aşk ve ayrılık hikayelerini anlatan melankolik şarkıların mimarıdır o. Adı Leonard Cohen, Tom Waits ve Nick Cave gibi dev sanatçılarla birlikte anılır. Müzikal çizgisinden hiçbir ödün vermeden ticari başarıya ulaşabilen Tindersticks’in güçlü sesidir o. Bob Dylan, Neil Young, Lou Reed gibi ozan şarkıcıların geleneğini izler. Duruşu, sesi ve giyimiyle Tindersticks efsanesinin sembolüdür.

Stuart A. Staples, son birkaç yıldır solo çalışmalarına ağırlık veriyor. Yann Tiersen, Terry Edwards ve Tiger Lillies’den Adrian Huge’dan yardım alarak çıkardığı ilk solo albümü “Lucky Recordings”den sonra, 2006 yılında olgunluk albümü olarak nitelendirilen “Leaving Songs”u çıkardı. Staples, bütün Tindersticks albümlerinde olduğu gibi, solo albümlerinde de o içinize işleyen mükemmel karanlığı yansıtmayı başardı.

Central Park’taki Tindersticks konserinin yarattığı duygu selinden henüz çıkmamış bir halde eve doğru yürürken arkadaşımın, “Bu adamlar dünyanın en depresif müziğini yapıyor olmalı. İyi de bu melankoli neden bu kadar çekici, onun yanıtını bulamıyorum,” dediğini hatırlıyorum. Belki de yanıt Staples’ın sesinin büyüsünde ya da o sesin yansıttığı kelimelerin anlamında…

Ben 26 Ocak için kararımı verdim. Yeni Melek’in bir konser için taşıdığı tüm olumsuzluklara karşın, Stuart A. Staples’ın güçlü sesinin cazibesine karşı duramıyorum.

>Karanlık Romantizmin İmge Cambazı

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/14 Ekim 2006

“Ne diyeyim sana kardeşim, katilim,

Ne diyebilirim sana?

Galiba özledim seni, galiba affettim

İyi oldu çıktın yoluma.

Bir gün gelirsen buraya,
Jane için ya da bana,

Düşmanın uyuyor olacak, kadınıysa özgür,

Teşekkürler yok ettiğin için sıkıntıyı onun gözlerinden,

Hiç geçmeyecek sanmıştım, bu yüzden dokunmamıştım hiç.”

Bu sekiz mısrada koskoca bir roman yatıyor. Kim bu kadar az sözcükle bu kadar çok şey anlatabilir? Elbette Leonard Cohen.1971 tarihli “Famous Blue Raincoat” adlı şarkının sadece bir bölümü bu.

Bugün büyük bir heyecanla Kanadalı şair/yazar/besteci Leonard Cohen hakkında yazıyorum; çünkü İstanbul’da dün başlayan Film Ekimi kapsamında gösterilecek bir belgesel filme dikkat çekmek istiyorum. İstanbul’da yaşıyorsanız ve 16 Ekim Pazartesi saat 11:00’de ya da 18 Ekim Çarşamba 19:00’da vaktiniz varsa, Beyoğlu Emek Sineması’ndaki bu filmi kaçırmayın derim. (Tabii eğer hala bilet kalmışsa… Film Ekimi’nde gündüz seanslarının biletleri bu yıl da 2.5 YTL!)

Lian Lunson’ın yönettiği 2005 yapımı “Leonard Cohen: I’m Your Man” adlı belgesel, hayatı, aşkı, hüznü ve sosyal adaleti eşsiz bir şekilde anlatan bu alçakgönüllü, vakur sanatçının etkileyici bir portesini çiziyor. Film hem Cohen’le yapılan röportajlarla birlikte, kendi çizimlerini ve arşivinden fotoğrafları yansıtırken, aynı zamanda Sydney’de onuruna verilen bir konserde ünlü sanatçıların Leonard Cohen şarkılarını seslendirdikleri performansları da içeriyor. Bu sanatçıların arasında, başta Nick Cave, U2 grubu, Rufus Wainwright, Martha Wainwright, Beth Orton, Jarvis Cocker ve Antony and the Johnsons grubundan Antony olmak üzere müzik dünyasının birçok başarılı ismi var. Çağımızın en büyük ozanlarından Leonard Cohen’in şarkılarını dinlemek bile tek başına bu filmi görmek için yeterli bir neden. Nick Cave’in seslendirdiği “I’m Your Man” ve “Suzanne”, U2 grubunun Leonard Cohen’e eşlik ettiği “Tower Of Song” ve Beth Orton’un yorumladığı “Sisters Of Mercy” en dikkat çekici performansların başında geliyor. Fakat en çarpıcı ve dokunaklı olanı, “If It Be Your Will”i söyleyen Antony’e ait. Bugüne kadar bir şarkının böylesine içten söylenişine çok ender rastladım.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın hazırladığı Film Ekimi broşüründe şöyle yazıyor: “1960’ların karşı kültür hareketinin simgelerinden, günümüzün en etkili ve saygın sanatçılarından Leonard Cohen, çok fazla göz önünde olmaktan hoşlanmayan, neredeyse içine kapanık bir kişiliğe sahip.” Belgeselin önemini bu cümle oldukça iyi özetliyor aslında.”I’m Your Man”, teknik ya da kurgusal açıdan üstün bir çalışma değil; önemi Leonard Cohen’e odaklanmış olmasından geliyor. Artık yaşayan bir efsane haline gelen bu ender yetenek, filmde merak edilen birçok soruyu kendi ağzından yanıtlıyor.

Leonard Cohen’i akustik folk’tan elektro pop’a kadar uzanan farklı tarzlardaki şarkılarından tanıyor olabilirsiniz. Birçok kişi onun “Dance Me To The End Of Love” adlı şarkısı eşliğinde sevdiğiyle veya bir başkasıyla ama kalbindeki gerçek sevgiliyle dans etmiş olabilir. Ya da Cohen’in bir aşk üçgenini anlattığı 1966 tarihli “Beautiful Losers” (Görkemli Kaybedenler) adlı etkileyici romanı okumuş olabilirsiniz. Müzisyen olarak tanınmadan önce sözcüklerle oynadığı şiirleri okudunuz belki de.

Fakat onun neden 1960’larda Yunanistan’ın Hydra adasında 1500 dolara bir ev alıp orada yaşadığını biliyor musunuz? Evde elektrik yoktu, su akmıyordu. Bütün bir yıl sadece 1000 dolar harcayarak yaşamını sürdürüyor, sonra parası bitince yine Kanada’ya gidiyor, yazılarıyla yeterli parayı toplayınca da yine adaya dönüyordu. Neden?

Hayatı boyunca manik depresif ruh halinden sıyrılamayan Cohen, neden New York kulüplerindeki yıllarından sonra kendisini Los Angeles’taki bir zen manastırında buldu ve orada beş yıl boyunca yaşadı?

“The Future” adlı şarkısında dediği gibi geleceğin katliamla dolu olduğunu mu görmüştü gerçekten?

Yeni bir din arayışında olmadığı halde neden Budizm’i öğrenmeye çalıştı?

Birçok kadının tanışmak için peşine düştüğü müzisyene “Ladies’ Man” denildi. Öyleyse neden o, bunu yalnız geçirdiği binlerce gece boyunca gülmesine neden olan bir şaka olarak niteliyor?

Kimilerinin dediği gibi, yalnızca “kötümserliğin, umutsuzluğun şairi” mi Leonard Cohen?

Onun yazdıklarındaki sözcük oyunları, belirsizlik ve alaycılık unsuru kimi zaman da güldürüp zevk vermiyor mu insanlara?

Bono neden onun “karanlığın içinde çeşitli tonlar yakaladığını ve bunların da renk hissi verdiğini” söylüyor?

Son bir soru daha: O muhteşem “Suzanne” adlı şarkısında neden, “Senin kusursuz bedenine aklımla dokundum” dediğini biliyor musunuz?

Yanıtlar belgeselde.

Written by zülalk

14 Ekim 2006 at 21:20