Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Madonna’ Category

>Rock Yıldızlarının Paradoksu

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 15 Ağustos 2009

Son aylarda sık sık basında U2 ve Bono’ya methiyeler düzen yazılar görüyorum. Grubun 360° adlı dünya turnesinin ne kadar görkemli olduğunu anlatıyor herkes.

Bono’nun yaptığı tanıma göre, konserde kullanılan sahne, “Gaudi tarafından tasarlanan bir uzay istasyonunu” andırıyor. Bu turne için özel olarak tasarlanan sahnenin özelliği, şu ana kadar bir konserde kullanılan en büyük ve dönüştürülebilir ilk LED ekranına yer vermesi…

U2’yu performansı sırasında 360 derece çevreleyen ekran, görüntüleri sürekli değiştirip toplam 500 bin piksellik bir video kalitesinde izleyicilere anında aktarıyor. Grubu böyle bir sahnede dinleyenler de mest oluyor…

O kadar ki, dev konser organizasyon şirketi Live Nation’a ödedikleri astronomik bilet fiyatlarını bile umursamıyorlar.

“Satan memnun, alan memnun” gibi bir durum olarak gözükse de, işin hoş olmayan bir yanı da var. U2’nun yaklaşık 400 milyon dolar kazanmayı garantilediği turne, gerçekte grubun “çevreci” tavırlarının nasıl göstermelik olduğunu da ortaya koyuyor.

Bono, bir yandan “Gezegenimizi gözetmek konusunda artık daha özenliyiz,” diyor; bir yandan da U2 konserlerinde salınan karbon miktarı, akıl almaz boyutlara ulaşıyor.

The Guardian gazetesinde çıkan bir habere göre, grubun bu turnesinde ortaya çıkan karbon miktarı, Mars’a gidiş ve dönüşü kapsayan bir seyahatte salınacak karbona eşit…

Ya da başka şekillerde ifade edilirse, şu sonuçlar bulunuyor: U2’nun Londra Wembley Stadyumu’nda verdiği bir konserde, 90 bin kişilik kalabalığın tümünü Londra’dan Dublin’e uçakla götürmeye yetecek kadar karbon salınıyor.

Grubun neden olduğu karbondioksit oranı, 6500 İngiliz’in bir yıl boyunca ürettiği ortalama karbondioksite eşit; ki bu da bir ampulün 159.000 yı boyunca hiç durmadan yanmasıyla ortaya çıkan karbondioksit miktarıyla aynı…

FIRST CLASS UÇUŞLA GETİRTİLEN ŞAPKA

U2 elemanları, eleştiriler karşısında, turne dolayısıyla meydana gelen karbon salınımını dengelemeye çalıştıklarını söylüyor. Ama çevreciler, bunun olanaksızlığını ortaya koyacak ilginç bir bilgi daha veriyor: U2’nun doğaya verdiği zararı yok etmesi için yılda 20.118 adet ağaç yetiştirmesi gerekli…

Aslında Bono’nun ikiyüzlü tavırları bu turne ile başlamadı… En sevdiği şapkasını British Airways’in 1. sınıf uçuşuyla İtalya’ya getirtmek için 1700 dolar verdiği biliniyor.

“Sana ne adamın parası varsa getirtir. Üstelik o dünyayı turlayan bir rock star,” diyenler çıkabilir. Rock yıldızlarının sürdüğü abartılı hayatların, çevreci yaklaşımlarla pek de uyum göstermediği doğru…

Ama Bono gibi, Afrika’daki açlığı sona erdirme iddiasında olan bir adamın o abartının boyutlarına dikkat etmesi beklenir. Üstelik kendisi, “şarkılarındaki ana hedefin, insan kalbinin ikiyüzlülüğü” olduğunu söylüyor…

Nitekim, Bono’nun bu davranışı, çoğu kişinin tepkisini çekmiş ve The Wall Street Journal’ın sitesinde, o 1700 dolarla Afrikalılara yardım için neler yapılabileceğine dair bir liste yayınlanmıştı: AIDS hastası 42 öksüz ve yetim çocuğun bir ay boyunca bakımını sağlamak da bunlardan biriydi…

LIVE EARTH’DEKİ İKİYÜZLÜLÜK

Bu yazıya turneleri güncel olduğu için U2 ve Bono ile başladım; ama eleştirilmesi gereken yalnızca onlar değil tabii. 2007’de düzenlenen ve yeryüzünün en “çevreci” etkinliği denilen Live Earth konserinde yaşanan skandalı da unutmamak lazım.

Etkinliği televizyonlardan canlı izleyen iki milyon insana, “Çevreyi koruyun, kullandığınız elektriği, benzini azaltın,” uyarıları yapan müzisyenler, bir yandan da bunun tam tersi davranışlar sergiliyordu.

Onlardan biri de Madonna’ydı. Son turnesinde de çevreye zarar vermek konusunda U2’dan aşağı kalmadı. Hâlâ yanında 100 teknisyen, dansçılar, kuaförler, aşçılar, menajerler, asistanlar ve ailesi ile büyük bir kalabalık halinde özel jetlerle seyahat ediyor, en fazla yakıt tüketen arabaları kullanıyor…

Anlaşılmaz olan da bu… “Büyük rock yıldızı olunca paradokslar görmezden gelinir,” diye mi düşünüyorlar acaba?

Öyleyse, turnelerinde karbon salınımını azaltmak için her türlü yolu deneyip, ekipmanı gemilerle taşıtan Radiohead grubu aptal mı? Hiç sanmıyorum. Çünkü onlar, dudak uçuklatan sahne tasarımları olmadan da, yaptıkları müzikle dünyanın en iyi rock grubu olmayı başardılar.

Ama kimbilir; belki de abartılı sahnelerin, dev sayıların arkasındaki neden, o karşı konulmaz egodur. O ego, “less is more” deyişinin güzelliğini hiç göremedi zaten…

Written by zülalk

16 Ağustos 2009 at 12:16

Bono, Live Earth, Madonna, Radiohead, U2 kategorisinde yayınlandı

>Dijital Çağda Müzik

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 28 Mart 2009

Bu hafta New York’tan müzik haberleri vereceğim. Günümüz müziğine yön veren en önemli kentlerden birisi olduğu için, New York’ta olup bitenleri izlemek gerekiyor.

Hip-hop’ın, punk rock’ın doğduğu bu kentte, birbiri ardına sürekli yeni gruplar çıkıyor, eğilimler belirleniyor…

Fakat müzik alanında öncülüğünü sürdürse de, son yıllarda bu sektörde yaşanan bazı gelişmeler, bu kenti de önemli ölçüde etkiledi.

New York’un merkezi Manhattan, özellikle müzik mağazalarıyla ünlüydü. Kimisi içinde ne ararsanız bulabileceğiniz bir süpermarket kadar büyüktü; kimisi belli müzik türlerine odaklanmıştı. Bazılarında bağımsız plak şirketlerinden çıkan, hiç kimsenin adını bile duymadığı albümler satılırdı.

Bu mağazalarda saatlerce zaman geçirirdi müzik tutkunları… Albümlerin satın alınmadan önce dinlenebildiği, yeni sanatçıların ya da grupların keşfedildiği yerlerdi buralar…

Ama, görüldüğü gibi, bu satırları geçmiş zaman kipiyle yazıyorum. Çünkü müzikseverler, son birkaç yıldır müziğin başkentinde bile bu zevkten mahrum kalmaya başladı. Müzik mağazaları birer birer kapanıyor… Önce bağımsız sanatçılara ağırlık verenler zincir vurdu kapıya… Ardından diğerleri geldi…

Times Meydanı’ndaki ünlü Virgin Megastore mağazasının girişinde bugünlerde bir duyuru asılı: “Kapanış Ucuzluğu”… Neredeyse bu meydanla özdeşleşen, gençlerin buluşma yeri olarak kullandığı, kocaman bir müzik market, gelişmelere direnemeyip bu ay elveda diyor.

Aynı zincirin Union Meydanı’ndaki mağazası ise, mayıs ya da haziran ayında kapanacak.

Bazı mağazaların kapısında da, iPod için dijital şarkı yüklendiğini duyuran bir yazı var. Dijital müzik çağında, modern insanın vazgeçilmezlerinden biri olarak günlük yaşama giren MP3 çalar gerçeğinin vardığı son nokta bu.

Artık CD almak yerine, MP3 satın alıyor insanlar. Bu gidişata ayak uydurmak zorunda kalan müzik mağazaları da, MP3 formatında şarkı satıyor…

MÜZİK SEKTÖRÜ VE PİYASA KOŞULLARI

Birkaç yıl önce kapanan New York’un en büyük müzik mağazalarından Tower Records ise, sadece internet sitesi üzerinden satış yapıyor. Tüm bunların nedeni, CD satışlarındaki büyük düşüş…

Bir yandan internete girebilen herkesin müziğe daha hızlı ve daha kolay ulaşabilmesi söz konusu… Çağın baş döndürücü hızına uygun bir gelişme kuşkusuz. Ama bir yandan da, içinde uzun saatler geçirip, dış dünyadan bir süreliğine kaçabildiğimiz, birçok kişi için bir tür sığınak işlevi gören müzik mağazaları yok oluyor…

Onların yerine belki de bundan sonra hamburgerciler açılır… İnsanoğlu yemeye hiç ara vermeyecek nasılsa…

Yine de 2000’li yıllar, yalnızca müzik dünyasında her şeyi alt üst eden bu kasırgalarla anılmayacak. Yaratıcılık, tarihin bu döneminde de sesini duyurmak için yeni yöntemler geliştirip çıkış yolu arıyor…

Larger-than-life rock star” denilen, kitleleri peşinden sürükleyen görkemli rock yıldızları dönemi artık sona erdi. Kimse, yeni bir John Lennon çıkmasını da beklemiyor… Kimse, Madonna gibi hırstan ne yapacağına şaşırıp, 50’sinde bile çıplak pozlar vermeyi sürdüren yeni megastarlar arayışında değil…

Bu gerçekleri göz önünde bulundurursanız, bir sanatçı olarak milyonlarca albüm satmasanız da, stadyum konserleri vermeseniz de, mutlu olabilmeniz olanaklı.

Bunun için de öncelikle, sanat ve piyasa koşulları ilişkisini sorgulamak gerekli. Tüm sanat dallarını ilgilendiren bu değerlendirme, CD satışı kriterinin ortadan kalkmasıyla müzik sektöründe belki de çok daha sağlıklı bir şekilde yapılabilecek…

Daha küçük ama sadık bir izleyici kitlesi” işin temeli. Bu nedenle, yeni sesleri duymak isteyenler blogları takip edecek, pazarlama yöntemlerine değil sanata odaklanılacak ve daha ufak salonlarda daha çok konser verilecek…

Gelecek yazılarda, bu konserlerde gördüğüm ilginç gruplardan söz edeceğim. Onlara ulaşmak bu çağda bir “tık” meselesi!

Written by zülalk

29 Mart 2009 at 13:44

John Lennon, Madonna, müzik endüstrisi kategorisinde yayınlandı

>O Bir Kasırga…

leave a comment »

>

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/15 Kasım 2008

Bir esinti kadar serin, yumuşak olabilirim. Ama ben ağaçları yerinden söken bir kasırga olacağım…

Grace Jones, yeni albümü “Hurricane”de böyle anlatıyor kendisini. Müzik dünyasında yılın en heyecan verici olaylarından birisi bu: 1980’lerin unutulmaz ikonu, 20 yıl aradan sonra yeni bir albümle yine sahnede!

Grace Jones ismi, çoğu kişinin aklına ilk anda muhteşem bir androjen imaj getirir. Biraz ürkütücü, ancak karikatürlerde görülebilecek kadar çarpıcı bir imajdır bu. Afrikalı kadının seksapelini sembolleştiren heykel gibi bedeni ve provokatif tavrı ile gerçekten bir örneği daha olmayan bir kişilik Grace Jones. Ama doğrusu, bu ismi duyunca benim aklıma ilk gelen şey, o etkileyici kontralto ses…

DİSKO KRALİÇESİ

Bugün 60 yaşında olsa da, bana göre, Disko Kraliçesi hâlâ Grace Jones’dur. Medyada bu ünvan hep çok satışlı Madonna’ya yakıştırılır, oysa Grace Jones’un yanında onun zayıf sesi de, artık klişeleşen performansı da sönüktür.

Bunun aksini düşünen varsa, Grace Jones’un son albümünü dinlemeli. Bir de tabii, bu yılki Meltdown Festivali’nde gerçekleştirdiği performansı internette izlemek gerekir. Grace Jones dışında kimsenin o yaşta öyle dinamik bir performans sunabileceğini sanmıyorum.

Vokal gücünü sorarsanız, o da en yüksek seviyesinde. Bazen buğulu bir sesle adeta konuşur gibi söylüyor, bazen de bir kadından duyabileceğiniz en sert sese ulaşıyor.

Grace Jones, “Hurricane”de ağırlıklı olarak bilinen müzikal tarzını sürdürüyor. Yine ritimlere tutsak; yine geçmişte birlikte albümler yaptığı reggae prodüktörleri Sly & Robbie ile çalışmış. Afrika reggae ritimlerinin disko ve new wave ile bütünleştirildiği electro-funk türünde şarkılar dikkat çekiyor.

Ayrıca albümde belirgin bir Massive Attack etkisi söz konusu. Trip-hop’u rock ile bir araya getiren “Corporate Cannibal”, bunun en iyi örneği. Massive Attack’ın eski üyelerinden Tricky’nin albüme katkı yapmış olması da, bu durumu yeterince açıklıyor zaten.

Bunların yanı sıra, albüme en önemli etkiyi prodüktör kuşkusuz Brian Eno yapmış. Gerçek bir yaşayan efsane Eno. Elini neye değse, sonuç mükemmel oluyor… Kanımca “Devil In My Life”, bugüne kadar klasik müzikle trip-hop’u en güzel şekilde buluşturan şarkı.

TİCARİ YAMYAMLARA ELEŞTİRİ

Albümün tema açısından en ilginç şarkısı ise “Corporate Cannibal”. Grace Jones, ancak korku filmlerinde duyulabilecek türden bir ürpertiyi yaratan ses tonuyla söylüyor şarkıyı. “Piyasada iş yaparım; erkek, kadın, çocuk, herkes hedeftir. Adı sanı olmayan bir yığın insan daha az yokluk için daha çok öder; ben tüketicilerimi tüketirim,” diyen bu dehşet verici ses, elbette 21. yüzyılın ticari yamyamlarından başkası değil…

Grace Jones’un kendi hayatı ve ailesiyle ilgili yazdığı şarkılar arasında “William’s Blood” öne çıkıyor. Sanatçının annesine adadığı epik ve elektronik bir gospel bu. Şarkının sonunda Jones’a bir gospel şarkıcısı olan annesi de eşlik ediyor.

Love You To Life”ı haftalarca komada kalan eski bir sevgilisi için yazmış Grace Jones. Daha önceki albümlerinde olmadığı kadar özel hayatından söz ediyor bu albümde. Başka birisi olsa, bunun nedeni, 60 yaşın getirdiği rahatlıktır derdik, fakat hiçbir zaman kimsenin ne düşündüğünü umursamadı o… Hayatı her zaman kuralların dışında yaşadı. Çıkardığı skandallar nedeniyle insanlar onu hep eleştirdi. Ama Grace Jones’un isyankarlığının gerisinde ne olduğuyla pek de ilgilenmedi kimse.

Çok dindar bir ailenin kızı olarak Jamaika’da doğdu Grace. Dedesi gibi babası da kilisede çalışan bir din görevlisiydi. 13 yaşına geldiğinde ailece New York eyaletine taşındılar. Burada gittiği okulda tek siyahi öğrenci oydu. Uzun boyu, aksanı ve afro saçlarıyla kendisini hep “öteki” olarak hissetti.

Şarkı söylemeyi seviyordu ama sadece kilise korosuna katılmasına izin vardı. Çünkü ailesinin bağlı olduğu kilise, insanların yeteneklerini sadece tanrı için kullanmaları gerektiğini söylüyordu. Syracuse Üniversitesi’nde tiyatro derslerine devam etti. Ama artık kilise korosuna gitmesi de yasaklanmıştı. Nedeni, erkek kardeşinin eşcinsel olduğunun ortaya çıkmasıydı. Sonunda bir gün kendi yolunu çizmek üzere motosikletli bir gruba takılıp evden ayrıldı…

70’lerin başında Paris ve New York’ta modellik ve oyunculuk yapmaya başladı. 70’lerin ikinci yarısında, New York’un hedonistik Studio 54 döneminde pop-art’ın yaratıcısı Andy Warhol ile tanıştı. Onun esin perisi olmuştu. Warhol sayesinde önemli prodüktörlere ulaştı.

1977’de ilk albümünü çıkardı. Bir dizi kalitesiz filmin yanı sıra, Conan ve James Bond gibi büyük filmlerde rol aldı. Fiziksel özellikleri nedeniyle, hep vampir, transseksüel, sado-mazo katil rolleri önerildi. Fotoğrafçı Jean-Paul Goude ile ilişkisi, hayatındaki dönüm noktalarından biriydi. Goude, Grace’in androjen imajını cilalayıp başka dünyadan gelmiş bir yaratığa dönüştürdü.

1989’a kadar toplam 9 albüm yaptı. Son 20 yıldır daha çok moda dünyasına daldığı için herkes bittiğini düşünüyordu. Ama şimdi tüm gücüyle yeniden esiyor. O yine bildiğimiz Grace; akıllara durgunluk veren ve önüne geleni savuran Grace…

O ayrıksı bir kasırga…

Written by zülalk

15 Kasım 2008 at 22:16

Andy Warhol, Brian Eno, Grace Jones, Madonna, Tricky kategorisinde yayınlandı

>Kylie İle Boğaz’da Bir Gece

leave a comment »

>

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/24 Mayıs 2008

Salı akşamı Turkcell Kuruçeşme Arena’daydık. Roger Waters ya da Depeche Mode konserleri kadar olmasa da, yine kalabalıktı mekan. İşten çıkıp gelenler, yiyecek satan yerlerin önünde uzun kuyruklar oluşturmuş, bazıları da yere atılan kocaman yastıkların üzerine yatmış dinleniyordu.

Gecenin merakla beklenen yıldızı, Avustralyalı şarkıcı Kylie Minogue’du. 40. yaşına İstanbul’da giren Minogue, pop müziğin en sevilen sanatçılarından birisi. Kısa bir süre önce göğüs kanserini yenip sahnelere geri döndü ve Advantage Card’ın 10. yıl kutlamaları kapsamında ilk kez Türkiye’ye geldi. Hem de kendisine eşlik eden 50 kişilik bir grup ve 12 tırla birlikte…

Kylie Minogue’un İstanbul konseri, kanımca, “Başarılı bir pop müzik konseri nasıl düzenlenir?” sorusuna iyi bir yanıt oluşturuyor. Yazıyı, daha çok bu bakış açısıyla yazdım.

Konser saati 21 olarak açıklanmıştı ve tam o saatte de başladı. Bu dakiklik nedeniyle Kylie’ye hemen bir artı verdik. Bu tür konserlerde, dünyaca ünlü müzisyenlerin sahneye geç çıkması, nedense bir tür gelenek olmuştur. Oysa teknik bir arıza olmadığı sürece, konser saatine uymak, sanatçının hem çalışma disiplinini, hem de kendisine olan saygısını gösterir. Üstelik de, ayakta bekleyenlerin sabrının tükenerek, konserden aldığı zevkin azalmasını önler.

Daha önce basına yapılan açıklamalarda, konser için üç asansörün yer aldığı üç katlı bir sahne kurulacağı ve hareketli dev ekranlar kullanılacağı söylenmişti. İzleyiciye sahneden yansıyan görsellik oldukça etkileyiciydi ama dev ekranlar yoktu. Bol ışıklı, bol danslı ve yine bol dumanlı bir konserdi. (Sigara dumanı ile yiyecek büfelerinden gelen dumanın oluşturduğu karışım, bir İstanbul konser klasiği ne yazık ki…)

Minogue’un konseri baştan sona farklı konseptlere göre düzenlenmiş. Bir baktık, “cheergirl” kıyafetleri içinde çıktı sahneye. Bu bölümde söylediği şarkıların hepsi, müsamerelerdeki çocuk şarkılarını anımsattı bana. Açıkçası, konserin en başarısız kısmını oluşturan bu amigo kız halini, unutmak ve hiç olmamış gibi düşünmek istiyorum.

Bir süre sonra, elektroniğin dozunun arttığı şarkılarda, sado mazoşist kıyafetler içinde vamp bir kadına dönüştü Kylie. Bu imaj, pop müzikte her zaman çok sattı. Madonna’nın da bundan bir türlü vazgeçememesinin nedeni budur. 50 yaşına da gelse, hala elinde kamçıyla deri kıyafetler içinde pozlar veriyor. Fakat Kylie’nin bunu, o üzerine yapışan “Şeker Kız Candy” imajı yüzünden, Madonna kadar çarpıcı hale getiremediğini belirtmek gerek.

Her bir konsept için farklı kıyafet giyen Minogue, eğer doğru saydıysam, konser süresince yedi kez kıyafet değiştirdi. İlginç olansa, konser boyunca fazla hareket etmemesiydi. Arkasındaki dans grubundan bağımsız bir halde, sahnenin bir soluna yürüdü, bir sağına. Fakat akıllıca bir çözüm bulunmuş ve müziğin zorunlu kıldığı hareket, daha çok sahnedeki perdelerin üzerinde yer alan görüntülere ve dansçılara kaydırılmıştı. Bir ara sahnede neredeyse 25 kişi vardı.

Kylie’nin dansçılara eşlik ettiği Barry Manilow’un “Copacabana” adlı şarkısı, en büyük alkışı alanlardan birisiydi. En beğenilen ve hemen herkesin birlikte söylediği bir diğer şarkı, Robbie Williams’ın “Kids”i oldu. İkisi de başkalarının meşhur ettiği şarkılardı, ama onları hakkını vererek söyleyince, alkışlar Kylie’ye gitti. Tam arkamda, “That’s Robbie” diye sürekli bağıran turist kızı saymazsak…

Ama Kylie en doğru seçimi, sahneye bis için tekrar geldiginde yaptı. Sürpriz bir şekilde konseri “I Should Be So Lucky” ile bitirdi. Sanatçının 1988 tarihli ilk albümünde yer alan ve onu tüm dünyaya tanıtan şarkıydı bu. O zamanlar 20 yaşındaydı. Şimdi hala çok güzel, ama herkes gibi o da gençlik izlerini kaybediyor.

Fakat gecenin ortaya koyduğu bir gerçek vardı. Bazı şarkıların hiç eskimediği bir kez daha kanıtlandı o akşam. Melodinin hatırlattığı anılarıyla heyecanlanan orta yaşlılar ve şarkıyla yaşıt olan gençler, hep beraber dans ederek noktaladı geceyi. Gördüğü ilgiden memnundu Kylie. “En kısa zamanda yine gelmeliyim,” diyerek veda etti İstanbul’a…

Written by zülalk

25 Mayıs 2008 at 20:43

>80’lerin ve 90’ların Müziği

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/24 Kasım 2007

Bu yazımda yeni yayımlanan iki mükemmel albümden söz edeceğim. Hani bazı albümler vardır; elinize alır almaz ön kapağa değil, sabırsızlıkla çevirip arka kapağa bakarsınız. Çünkü asıl merak ettiğiniz içinde yer alan şarkılardır. İşte “All Eighties” ve “All Nineties” adlı iki albüm de bu kategoride.

Albümlerin her ikisi de, 80’li ve 90’lı yıllarda ilk gençliğini yaşayanlar için heyecan verici. Her bir şarkı sizi alıp 10 yıl, 20 yıl öncesine götürüyor. Henüz insanın zaman içinde seyahat etmesini sağlayacak makine icat edilemedi, ama müzik bir anlamda bu işlevi görmüyor mu? Örneğin, ilk aşkınızı yaşadığınız sıralarda çok dinlediğiniz bir şarkıyı bugün yine dinlerken gözlerinizi kapatın bakın neler oluyor…

“All Eighties” ve “All Nineties” albümlerinde yer alan şarkılara değineceğim, fakat önce bir sorum var:1980’leri ve 1990’ları düşündüğünüzde aklınıza ne geliyor? Benim aklıma, ne yazık ki, İngiltere kaynaklı Thatcherizm ile Amerika’da türeyip dünyayı sarsan Reaganizm geliyor. Her ikisinin de uyguladıkları neo-liberal politikalarla geniş halk kesimlerini tam anlamıyla ezip geçtiği, zenginin daha zengin olduğu yıllar… O yıllarda ülkemizde ise, 12 Eylül darbesi sonrasında iş başına gelen Özalizm de aynı politikaları izliyor ve tam bir egemenlik sürdürüyordu. Hani “80 Gençliği” diye bir ifade vardır; bu, o dönemde yetişen sosyal bilinçten yoksun gençlerin durumunu anlatmak için kullanılan biraz acıklı, biraz da alaycı bir ifadedir. Kanımca, o yıllarda siyaset arenasında olup bitenlerin müzik dünyasına yansıması, üzerinde araştırma yapılabilecek ilginç bir konudur.

80’li yıllar, aynı zamanda pop müzik ikonlarının tüm dünya gençliğini adeta çılgına çevirdiği yıllardı. Michael Jackson’ın doruğa ulaşması da yine bu döneme rastlar. Tüm zamanların en çok satan albümü Thriller, 1982 yılında çıktığında büyük olay olmuştu. Artık hayatımızda pop müziğin kraliçesi diye adlandırılan, sansasyonlarıyla meşhur Madonna da vardı. Sonunda büyük oranda apolitik bir nitelik kazanan gençliğin yeni ilahları değişmişti. 60’lı ve 70’li yıllarda Bob Dylan, John Lennon, Joe Strummer, Jimi Hendrix, Bob Marley gibi müzisyenlerin yarattığı büyük devrimden sonra 80’lere gelindiğinde gerçek bir değişim yaşanıyordu. Fakat herşeye karşın bu dönemde, olanca gücüyle esen New Wave fırtınasının sayesinde müzik tarihinin en güzel şarkıları da ortaya çıktı. İstanbul ve Ankara gibi büyük kentlerde hala yalnızca 80’lerden şarkıların çalındığı partilerin düzenlenmesi boşuna değil.

UNUTULMAZ ŞARKILAR BİR ARADA

“All Eigthies” ve “All Nineties”, çoğu kişinin anıları nedeniyle bağlı olduğu şarkıları bir araya getirmenin ötesinde, aynı zamanda bir arşiv belgesi niteliği de taşıyor. Öncelikle, EMI Türkiye’nin Pazarlama Müdürü Arzu Güldiken’in hazırladığı her iki albümdeki şarkı seçimi gerçekten çok başarılı. Toplama albüm yapmak, sanıldığı gibi kolay bir iş değildir. Öncelikle, albümü belli bir plak şirketi adına hazırlıyorsanız, o zaman seçenekleriniz, o şirketin kataloğunda yer alan sanatçı ve gruplarla sınırlı demektir. Ayrıca, müzik tarihini iyi bilmeniz şarttır; iyi bir müzik zevkine sahip olmanız gerekir; şarkıların albümde hangi sıralama ile yer alacağını belirlemek ise ayrı bir uzmanlıktır.

Gelelim şarkılara… Her iki albüm de New Wave’in en başarılı grubu Depeche Mode’dan birer şarkı ile açılıyor! 80’lerde “Never Let Me Down Again”, 90’larda “Enjoy The Silence” var. O yıllarda yaygın olan ev partilerine gidip de Orchestral Manoeuvres In The Dark (OMD) eşliğinde dans etmemiş olan var mı? İki OMD klasiği bu albümlerde yerini almış: “Enola Gay” (All 80s) ve “Sailing On The Seven Seas” (All 90s). İki albümde de yer alan bir diğer ünlü grup Duran Duran: “Do You Believe In Shame?” (All 80s) ve “Come Undone” (All 90s). Bryan Ferry ise, “Slave To Love” (All 80s) ve “I Put A Spell On You” (All 90s) ile o dönemlerin vazgeçilmezlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Ve Yazoo! Kısa süren müzikal kariyerine karşın, birçok liste başı olan şarkısıyla unutulmayanlar arasına giren başarılı ikiliden “Don’t Go” 80’ler albümünde. Yine bu albümde bir şarkı var ki, listede adını gördüğünüzde kalbiniz daha hızlı atabilir: Billy Idol’dan “Eyes Without A Face”! Liste uzun, ben burada ancak bazı seçme şarkıları yazabiliyorum.

Ama kısaca diyeceğim şu ki, bu iki albüm, 80’lerin ve 90’ların melankolik sözlü muhteşem melodilerine özlem duyanlar için bire bir. Bir de, dünyanın neo-liberal politikalarla altüst olduğu dönemde apolitikleştirilmeye çalışılan bir kuşağın odalarına kapanıp neler dinlediğini merak edenler için de ilginç olabilir.

Written by zülalk

25 Kasım 2007 at 18:02

>Sitar ve Tabla Electronica ile Buluşursa…

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/17 Şubat 2007

Nasıl olur? “Olmaz” demeden önce iyi düşünün. Hint asıllı İngiliz DJ, prodüktör ve tabla üstadı Talvin Singh, geçtiğimiz hafta sonu İstanbul’un yeni mekanlarından Garajİstanbul’daydı ve bunun çok da güzel olabileceğini bir kez daha kanıtladı. Bu yıl ikincisi düzenlenen Shaman World Music Days kapsamında ülkemize gelen Singh’in performansı, son yıllarda dinlediğim en iyi DJ setlerinden birisiydi. Çok sayıda yabancının da aralarında bulunduğu İstanbullular, o gece tam anlamıyla coştu. Talvin Singh, Doğu ve özellikle Hint müziğine özgü aletlerle yaratılan geleneksel ritimleri, elektronik müzikle öylesine başarılı bir şekilde birleştiriyor ki, o çalarken yerinizde durmanız pek olanaklı değil.

90’lı yıllarda İngiltere’de ortaya çıkan Asian Underground akımının öncülerinden olan Singh’in, dans müziğine getirdiği yenilikçi boyut ile tanınması boşuna değil. Daha önce bir DJ’in miks setinde şarkıları çalmakla meşgulken, aynı anda kendi sesiyle doğaçlama yaptığını görmemiştim. Massive Attack, Madonna, Björk, Courtney Pine, Blondie, Siouxsie & the Banshees, Sun Ra, Indigo Girls, Morocco’s Master Musicians of Jajouka ve Dub Syndicate gibi isimlerle çalışan Talvin Singh’i bir gün bir yerlerde yakalarsanız, sakın kaçırmayın. Hatta bence, o zamana kadar beklemeyin; Talvin Singh’in albümlerini dinleyin, onun müziğine yabancı olanlar için özellikle “OK” adlı albümünü öneririm. Drum & bass sound’unun, tabla ve sitarın o sürekli değişen, kendilerine özgü rezonansıyla ve armonisiyle buluşması gerçekten ilginç ve bir o kadar da etkileyici.

POST-SEVGİLİLER GÜNÜ İÇİN ÖNERİLER

Geçen hafta dünyanın birçok yerinde 14 Şubat Sevgililer Günü kutlandı. Romantik yemekler yenildi, çiçekler verildi, dans edildi. Kimileri de bu özel günü yalnız başına atlatmak zorunda kaldı ya da diğerleriyle barlarda kadeh tokuşturup, “Bunlar zaten tüketim toplumunun dayatması!” şeklinde başlayan konuşmalar yaptı. Hemen hemen bütün medya organlarında armağan önerilerini içeren haberler yapıldı. Bugün ben de, bu özel gün sendromunu sağ salim aşıp kendisini bir armağanla ödüllendirmek isteyenler için birkaç yeni albüm önereceğim. Unutmayın; müzik dinlemek iyi bir terapi yoludur…

Excalibur II- The Celtic Ring
“Müzisyenlerin müzisyeni” olarak tanınan besteci ve piyanist Alan Simon’ın bütün şarkıları yazıp prodüktörlüğünü de üstlendiği bu albüm, efsanevi müzisyenleri bir araya getiriyor. Aralarında Alan Parsons, Yes’in sesi Jon Anderson, Supertramp’den John Helliwell, King Crimson’dan John Wetton, Jethro Tull’dan Martin Barre, The Moody Blues ve Flook’un da bulunduğu 20 dünyaca ünlü sanatçı ve grup ile 120 müzisyeni buluşturan albümde, folk, rock, senfonik rock gibi birçok müzik türünden 16 adet daha önce hiç yayımlanmamış şarkı yer alıyor. İngiliz pop-rock grupları, folk müziğin seçkin yıldızları, Prag Senfoni Orkestrası ve 20 farklı ülkeden müzisyenlerin hepsi, Alan Simon’ın yarattığı Celtic sound’unu seslendirmek için çalmış. “Excalibur II”, kaçırılmaması gereken önemli bir arşiv malzemesi niteliğinde.

Best Film Classics 100
EMI tarafından yayımlanan Best 100 serisinden muhteşem bir CD serisi daha! 2001: A Space Odyssey, Philadelphia, Amadeus, Shine, Eyes Wide Shut, The Godfather III, Harry Potter, Titanic, The Lord of the Rings, Cinema Paradiso, The Piano, American Beauty, Mission Impossible vb. gibi filmlerin unutulmaz müzikleri 6 albümde bir araya toplandı. Toplam 100 şarkı yalnızca tek CD fiyatına satılıyor. Klasik müzik sevenlerin olduğu kadar sinema tutkunlarının da kaçırmaması gereken bir toplama albüm. Ayrıca ilgilenenler için, Best 100 serisi içinde yayımlanan ve Mozart ile Bach’ın eserlerini toplayan 6 CD’lik toplama albümler de mevcut.

Jay Jay Johanson-The Long Term Physcial Effects Are Not Yet Known
Ülkemizde de hatırı sayılır bir hayran kitlesine sahip olan İsveçli müzisyen Jay-Jay Johanson’un yeni albümü, trip-hop ve modern caz’ı bir kez daha elektronik bir altyapıyla birleştiriyor. 2000 tarihli albümü “Poison”ın başarısını yakalayamasa da, kesinlikle dans müziğine yöneldiği bir önceki çalışması “Rush”tan çok daha iyi bir albüm. Yine o bildiğimiz kırılgan ses… Yine melankolik. Ve onun sesine bu melankolizm çok yakışıyor. Özellikle “Rocks In Pockets”, “Jay-Jay Johanson Again” ve “Tell Me When The Party’s Over/Prequiem” adlı şarkılar dikkate değer. Johanson, yeni albümünün tanıtım turnesi kapsamında, 14 Nisan’da İstanbul Balans’ta bir konser verecek.

Frank Sinatra- Songs From the Heart
Romantik şarkıların unutulmaz sesi Frank Sinatra’nın bu albümü aslında Sevgililer Günü için yayımlandı. Fakat yıl ister 1957 olsun, ister 2007, ister sevgiliniz olsun ya da olmasın, Sinatra klasiktir ve her zaman dinlenir. Albüm, 20. yüzyıla damgasını vuran müzisyenlerden biri olan Sinatra’nın, 1953-1961 döneminden 21 şarkıyı içeriyor. Aralarında “My Funny Valentine”, “I’ve Got You Under My Skin”, “I’ll Be Seeing You”, “All The Way”, “If You are But a Dream” gibi ünlü şarkıların yeni düzenlemeleriyle yer aldığı çalışmada, “Nice ‘N Easy”nin daha önce hiç yayımlanmamış bir versiyonu da bulunuyor.

Written by zülalk

17 Şubat 2007 at 21:29

>Cesaria Evora: "Deniz manevi güç kaynağıdır."

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/17 Haziran 2006

Hüzünlü Şarkıların Divası Cesaria Evora temmuzda Türkiye ve KKTC’de

Birçok kişi, Cesaria Evora ‘yı sahnede yalınayakla şarkı söylediği için müzik dünyasının Çıplak Ayaklı Divası olarak tanıyor. Portekiz fadolarından Küba ve Afrika müziklerine uzanan geniş bir yelpazeyi yansıtan şarkılar söylen sanatçı, bugün dünyada albümleri en çok satan sanatçılardan birisi. Grammy ödüllü şarkıcı, muhteşem sesiyle hayat verdiği hüzünlü şarkılarını doğduğu Cape Verde adasından tüm dünyaya yaymayı sürdürüyor ve yeni çıkan albümü ”Rogamar” ın Avrupa turnesi kapsamında gelecek ay ülkemize geliyor.

Cesaria Evora, şu anda turne öncesinde tatilini sürdürse de, sorularımı elektronik posta ile yanıtlamayı ihmal etmedi.

50 yaşındayken torun sahibi olduğunuz bir dönemde uluslararası üne kavuştunuz. Şu anda da 65 yaşındasınız ve yakında yine dünya turnesine çıkacaksınız. Bu nasıl bir his?

”Sadece yaşlanıyorum ve yaşadıklarımdan dolayı memnunum. Yeni albümüm çok başarılı bulunuyor ve hayranlarım da çok mutlu görünüyor. Şu anda Cabo Verde’de tatildeyim. Seyahat etmek bazen çok yorucu olsa da, Haziran sonunda yeniden tura çıkmak için kendimi oldukça hazır hissediyorum.”

Birçok sanatçı tura çıkmanın bir anlamda yıpratıcı olduğunu diğer yandan da sanatçının gelişimini sağladığını söylüyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

”Tura çıkmak, özellikle sanatçının yeni insanlarla ve hayranlarıyla buluşup tanışmasını sağladığı için besleyici ve zenginleştirici bir deneyim. Fakat ne yazık ki, gittiğim yerlerde çevreyi görmek için yeterince zamanım olmuyor.”

Söylediğiniz müzik doğduğunuz yerde ‘morna’ olarak adlandırılıyor. Bu bir çeşit o bölgeye özgü ulusal blues. Bu müzik, daha çok hangi konular üzerinde yoğunlaşır? Morna’nın Cape Verde’de yaşayan insanlar için anlamı nedir?

”Ben Cape Verde’de doğup gelişen ‘morna’ ve ‘coladera’ diye adlandırılan müzik türlerini icra ediyorum. Bu müzikleri dinleyerek büyüdüm, hala da onları dinliyorum. Morna, tamamen Cape Verde’ye özgü bir terim ve diğer dillere tam bir tercümesini yapmak mümkün değil. Aşk, neşe, nostalji, buluşma ve ayrılık gibi konuları işler daha çok.”

1991 yılında, Fransa’nın önde gelen gazetelerinden Le Monde, sizin bar şarkıcılarının aristokrasisi içinde yer aldığınız şeklinde bir yorumda bulundu. Bu yorumu okuduğunuzda ne düşündünüz?

”Kariyerimin çok güzel bir dönemiydi o. Barlarda şarkı söylediğim yıllarda çok şey öğrendim ve o barlar benim gelişimime büyük katkıda bulundu.”

Müziğinizin tüm dünyada bu kadar çok insanı etkilemesini neye bağlıyorsunuz?

”Müziğin sınırları yok. Çok sayıda hayranım konserlerden sonra gelip bana, şarkılarımı dinlerken ne kadar etkilendiklerini anlatıyor, bazıları müziğimi dinledikten sonra hayatlarında ilk kez aşık olduklarını, hatta kimisi yakınlarının cenaze töreninde ‘Sodade’ adlı şarkımı çaldıklarını söylüyor. Bu anıları hayatım boyunca saklayacağım.”

Şarkılarınızı Portekizce ile Afrika dillerinin bir karması olan Creole adlı bir dilde söylüyorsunuz ve dünyada birçok insan o dili anlamadığı halde şarkılarınızı hissedebiliyor. Bunun nedenini neye bağlıyorsunuz? Müziğinizin yansıttığı melankolik havaya mı, sesinizin özelliğine mi?

”Cape Verde’nin müziği çok ahenkli, akılda kalıcı bir müziktir. Taşıdığı melankoli ve yansıttığı his herkesi etkiler. İnsanlar az rastlanan bir sesim olduğunu söylüyorlar. Belki de bunun doğru olduğuna inanmalıyım.”

Bazı sanatçılar yaratıcı olmak için acı çekmek gerektiğini; çünkü keder, yalnızlık ve acının yaratım sürecini beslediğini söylüyorlar. Bu konuda hemfikir misiniz?

”Bilmiyorum. Fakat bir sanatçının söylediği, yaptığı ya da ilgisini çeken her şey, özellikle daha önceden yaşadıklarına bağlıdır.”

Müzik kariyerinizde işbirliği yapmak istediğiniz bir sanatçı var mı?

”Birçok sanatçı ile işbirliği yaptım ve daha başkalarıyla da yapmak isterim. Fakat bu tür şeyler kendiliğinden ortaya çıkıyor.”

Hangi çağdaş müzisyenleri izleyip beğeniyorsunuz?

”Brezilya’dan Caetano Veloso , Marisa Montes , Angela Maria , Fransa’dan Charles Aznavour , Eddy Michel .. Madonna ve birçok diğer sanatçı..

Blues ve soul şarkıcılarının çoğu, kilisedeki gospel müzikten etkilendiklerini söyler. Siz bu tarz müzikten etkilendiniz mi?

”Kilisede çok şarkı söyledim. Çünkü bir zamanlar manastırdaydım. Fakat benim müziğim de gospel gibi keder ve acıyla dolu olsa bile, bu tarz müzikten etkilendiğimi düşünmüyorum. Söylediğim her şarkıdaki esin kaynağı kalbimin derinliklerinden geliyor.”

Fransa’da kaydettiğiniz yeni albümünüzün adı ‘Rogamar’ , ‘rogar’ (dua etmek) ve ‘mar’ (deniz) kelimelerinin birleşmesinden oluşuyor. Deniz sizi ne yönde etkiliyor?

”Cape Verde’de doğan herkes için deniz manevi bir güç kaynağıdır, kendimize olan güvenimizi denizden alırız. Denizciler ve annelerimiz ona sahip olduğumuz için dua ederler. Deniz rahatlatıcıdır ve sanatçılar ona yakın olduklarında ilham alırlar.”

Cesaria Evora, 8 Temmuz’da Bodrum Antik Tiyatro’da, 9 Temmuz’da İstanbul’da ve 10 Temmuz’da 10. Magusa Kültür ve Sanat Festivali çerçevesinde Salamis Antik Tiyatro’da müzikseverlere ve denize merhaba diyecek.

Written by zülalk

18 Haziran 2006 at 19:21