Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘Martin Gore’ Category

>Ne eskiyor, ne de yaşlanıyor

with 5 comments

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/17 Ocak 2010

New Wave’in efsane grubu Depeche Mode (DM), 30. kuruluş yıldönümünü kutladığı 2010 yılında ilk konserini Berlin’de verdi. Geçen hafta sonu O2 Arena’da gerçekleşen muhteşem konseri ben de yerinde izledim. Yetkililerden öğrendiğime göre, tamamen dolu olan salonda, o akşam 18 bin kişi vardı.

Grubu daha önce Amerika’da ve İstanbul’da canlı dinleme olanağı bulmuştum. Ancak bu son konserden sonra şunu söylemeliyim ki, Depeche Mode’u Berlin’de görmek, kesinlikle bambaşka bir deneyim!

Son teknolojiyle donatılan O2 Arena’nın büyüklüğü değildi bu farkı yaratan; çünkü daha önce New York’ta da Madison Square Garden konserine gitmiştim. Berlin’in farkı, dinleyicinin konsere katılımdaki coşkusuydu.

O çoşku, konseri, 18 bin kişinin her şarkıya hep beraber eşlik ettiği dev bir partiye dönüştürdü. Herhalde ömürlerinin 30 yılını sahnede geçiren müzisyenler için bundan daha güzel bir kutlama olamazdı.

SADIK HAYRANLAR

-5 derecedeki dondurucu soğukta evlerinden çıkıp konsere gelenler, yalnızca Almanlar değildi. Berlin, geçen hafta sonu, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gelen DM hayranlarıyla doluydu.

Bilenler bilir; çok sadık bir hayran kitlesi vardır Depeche Mode’un. Konserden önceki gün, fan kulüplerinin Fritz Club’da düzenlediği partiye katıldığımda, buna bir kez daha tanık oldum.

Özellikle Dave Gahan’ı hem görüntüsüyle hem de sahnedeki danslarıyla taklit etmeye çalışanlar çoğunluktaydı. Hep birlikte şarkılar söylendi, duvardaki dev ekrandan grubun videoları izlendi, dans edildi. Artık herkes asıl şova hazırdı!

KONSER ÖNCESİNDE GRUP ÜYELERİYLE BULUŞMA

Ertesi akşam, konserden önce grup üyeleriyle tanışma amacıyla yapılacak kısa buluşmaya davetliydik. EMI Music Türkiye Pazarlama Müdürü Arzu Güldiken’le birlikte katıldığımız bu davette şunu bir kez daha fark ettim: Bizde de örnekleri görülen bu tür organizasyonlar, diğer ülkelerde tam amacına yönelik bir şekilde uygulanıyor.

Türkiye’de, “meet and greet” denilen bu davetlere, nedense magazinel bir yaklaşımla, konuyla ilgisiz birtakım ünlüler çağrılır. Oysa DM için yapılan ve 18 kişinin katıldığı buluşmada, radyo programcıları, müzik yazarları ve sektörün temsilcileri vardı.

Dave Gahan, Martin Gore ve Andrew Fletcher, sahne arkasına birlikte geldiler, herkese tek tek merhaba deyip el sıkıştılar. Anı fotoğrafları çekildi ve sonra konsere geçildi.

30 YILDIR AYNI CANLILIK

Biz sahne arkasındayken konserin açılışını yapan Nitzer Ebb performansına başlamıştı. İngiliz endüstriyel dans grubunu ilk kez konserde izledim. Çok başarılı bir performans gerçekleştirdiler.

Depeche Mode’un ise, dünyanın en iyi konser gruplarından biri olduğuna hiç kuşku yok. Berlin konseri de, grubun 30 yıl önceki kadar canlı ve güçlü olduğunu bir kez daha kanıtladı. İnanılmaz ama, ne Martin Gore’un yazdığı şarkılar eskiyor, ne de Dave’in o müthiş sesi yaşlanıyor…

Grup, “Sounds of the Universe” adlı 12. stüdyo çalışması için çıktığı turneyi sürdürdüğü için, şarkı listesini de bu albümle eskilerin bir karmasını yaparak oluşturmuş. Berlin konserinin açılışını yapan şarkı, son albümden “In Chains”di. Arkasından yine aynı albümden “Wrong” ve “Hole to Feed” geldi.

Walking in My Shoes”, “It’s No Good”, “Policy of Truth”, “World in My Eyes”, “Stripped”, “In Your Room”, “Personal Jesus” elbette çalındı.

Konserin en heyecanlı dakikaları ise, her zamanki gibi “Enjoy the Silence” ve “Never Let Me Down”da yaşandı. Binlerce kişinin kollarını havaya kaldırıp Dave’e eşlik ettiği anlar, sanırım salondaki herkesin hayatının en unutulmaz anları arasındaki yerini aldı.

KONSER SONRASINDAKİ PARTİ VE PARLAYAN MARTİN

Beni en mutlu eden şarkılardan biriyse, Martin’in söylediği “Home” oldu. Belki Martin’in sesini de sevdiğim için, belki konsere ayrı bir hava getirdiği için,,,

Konserden sonra O2 Arena’daki Blue Room’da düzenlenen partide Martin’in kendisine de söyledim bunu. Sahneye çıkarken yüzüne ve boynuna sürdüğü pırıltılara atıf yapıp, her zaman parladığını söyledim. Güldü. Elbette pırıltı, olağanüstü performansı için bir metafordu…

Martin’e şubat ayından sonra turneye devam edip etmeyeceklerini de sordum. Aslında amacım, Dave’in sağlık sorunları yüzünden iptal edilen İstanbul konseri için ufak da olsa bir şans var mı, onu anlamaktı. Türk hayranları üzülecek ama, turnenin devamı için “Sanmıyorum,” dedi; zaten çok uzun zamandır sürdüğünü söyledi…

O akşamki partiye Dave katılmadı, Andrew Fletcher da kendisini pek iyi hissetmediği için gelemedi. Sonuçta, bütün gece herkesle konuşup tanışma görevini Martin üstlendi.

İki saatlik konserin ardından yeniden sokağın ayazına çıkan müzikseverler, sanki daha az üşüyor gibiydi. Depeche Mode’un sahnedeki yüksek enerjisi herkesin içini ısıtmıştı.

Ama grubu ayakta tutan da hayranların coşkusuydu. Geçirdiği onca kaos dolu yıla, bütün çekişmelere, krizlere, Dave’in sağlık sorunlarına karşı, 30 başarılı yılı geride bıraktı Depeche Mode. Nice yıllara diyoruz!

Written by zülalk

18 Ocak 2010 at 08:13

>Konser Öncesi Yeni Depeche Mode

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/ 2 Mayıs 2009

İstanbul’da yazlık konser mevsimi, 14 Mayıs’ta Binboamania ile başlıyor. Üstelik açılışı yapan da, new wave akımının en başarılı grubu Depeche Mode!

Birçok müziksever, aylardır santralistanbul’daki konseri sabırsızlıkla bekliyor. Bu heyecanlı bekleyiş sürerken, geçen hafta Depeche Mode’un yeni albümü “Sounds of the Universe” yayımlandı.

Kısa bir süre sonra 30. yılını kutlayacak bir new wave grubu için büyük bir başarı grafiği izliyor Depeche Mode. 1980 yılının mayıs ayında ilk kez bir okul etkinliğinde Depeche Mode olarak sahneye çıktılar. O günden beri, birçok diğer grup gibi zor günler geçirdiler, zaman zaman dağılmanın eşiğine geldiler…

Beraber yola çıktıkları şarkı yazarı/klavyeci Vince Clarke, 1981’de ilk albümün yayınlanmasından hemen sonra gruptan ayrıldı. Ertesi yıl onun yerine Alan Wilder gruba dahil oldu.

Vokalist Dave Gahan, uyuşturucu yüzünden ölmek üzereyken, grubun da sonunun geldiğini düşündü herkes. Fakat Dave tedavi olup hayata dönünce, Depeche Mode yeniden doğdu. Grubun daimi şarkı yazarı Martin Gore ile Dave’in ego savaşı ise hiç bitmedi…

Bütün bu güçlükleri zaman içinde aşsalar da, bana göre, bir şeyi pek atlatamadılar… Klavyeci/prodüktör Alan Wilder’ın 1995’te ayrılışı, Depeche Mode’un müziğini ciddi şekilde etkiledi. Bazı Depeche Mode hayranlarını kızdıracağımı biliyorum; ama Wilder’ın yerinin doldurulabildiğini düşünmüyorum…

BİR OLGUNLUK DÖNEMİ ALBÜMÜ

Hatırlayanlar vardır; Depeche Mode’un daha önceki albümü piyasaya çıkmadan önce internete düşmüş ve plak şirketi zor durumda kalmıştı. Bu defa böyle bir durum yaşanmaması için çeşitli gizlilik önlemleri aldılar.

Örneğin, önceden gazetecilere dağıtılan kopyaların başkalarının eline geçip internete sızdırılmasını önlemek için, grubun adının yerine başka bir kod adı kullandılar: “Tea and Biscuits”; yani “Çay ve Bisküvi”…

Bu ismin özel bir mesajı olmasa da, Dave’in bir röportajda buradan hareketle verdiği bir yanıt ilginç: “Bu albümün yapım aşamasında işin içine bir miktar çay ve bisküvi karıştı gerçekten! Muhtemelen yaptığımız en disiplinli çalışmaydı. Her gün stüdyoda buluşup sabahtan akşama kadar çalıştık, herkes işini ciddiyetle yaptı.

Martin Gore ise, alkol bağımlılığı ile mücadelesini kazandı ve üç yıldır içkiden uzak duruyor. Dave, bu arada iki solo albüm yaparak kendisini şarkı yazarlığında da kanıtlamış olmanın rahatlığı içinde… Sonuçta, grup içinde Martin ile Dave arasındaki çekişmenin dozu epeyce düşmüş gözüküyor.

Bir önceki albümde olduğu gibi, bu albümde de üç şarkısı var Dave’in: “Hole To Feed”, “Come Back” ve “Miles Away/The Truth Is”. Kendi solo albümlerinde de çalıştığı ekiple birlikte yazmış bu şarkıları. Üçü de, gitarın öne çıktığı, psychedelic etkinin hissedildiği şarkılar.

“ESKİNİN GELECEĞİ”Nİ DİNLEYİN

Yeni albümün, Depeche Mode’un 1990’daki “Violator” günlerine dönüşünü temsil ettiğini söyleyenler var. Grubun yaptığı en başarılı albümdü “Violator”; “Sounds of the Universe”i onunla ayrı yere koyamasak da, son iki albümden farklılaşma olduğu açık…

Bunun nedeni de büyük ölçüde, alkolü bırakan Martin Gore’un bu arada geliştirdiği başka bir bağımlılık: Son yıllarda, eBay’de bulduğu eski analog synthesiser ve perküsyon aletlerine merak sarmış Martin. Bu sağlıklı bağımlılık, albümdeki ses değişikliğini de beraberinde getirmiş.

Fakat ben bu değişikliği, müzik basınında yaygın olarak kullanıldığı gibi “retro” olarak tanımlamaktan yana değilim. “Sounds of the Universe”, bu analog aletleri yeni teknoloji ile buluşturduğu için, belki bir “retro-fütüristik” bileşimden söz edebiliriz. Ya da en doğrusu, Martin’in yaptığı “eskinin geleceği” tanımını benimseyebiliriz…

Son haftalarda televizyonlarda yayınlanan videosuyla çok konuşulan “Wrong”, albümde öne çıkan şarkılardan birisi. Depeche Mode’un stadyum konserlerinde akıldan çıkmayacak dakikalar, bu elektro-rock tarzındaki şarkıyla yaşanacak kuşkusuz.

Yeni albümün temaları da, bildiğimiz Depeche Mode tarzıyla aynı… Yine erişilemeyen sevgili, yine ayrılıklar, yine kırık kalpler, yine pişmanlıklar… Bunların arasında, bu defa yok olup giden dünyaya yazılmış bir ağıt gibi duran “Fragile Tension” da var.

Adını anmak istediğim bir şarkı da, Martin ile Dave’in adeta bir düeti andırır şekilde birlikte söyledikleri “Peace”. Martin, bu şarkının en sevdiği şarkılarından birisi olduğunu söylüyor. Kim bilir; belki de 80’lerdeki synthpop tarzını en çok andıran parça olduğu içindir…

Written by zülalk

02 Mayıs 2009 at 22:01

Alan Wilder, Dave Gahan, Depeche Mode, Martin Gore, Vince Clark kategorisinde yayınlandı

>Recoil’in Muhteşem Dönüşü

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/7 Temmuz 2007

Alan Wilder’ın yeni albümü “subHuman” (insanlık dışı) sonunda yayımlandı! Depeche Mode’un eski üyelerinden Wilder’ın gruptan ayrılmadan önce1986 yılında solo proje olarak başlattığı Recoil’den yedi yıldır ses çıkmıyordu. Fakat onca bekleyişe değdi. Electro-blues, rock, ambient ve jaz esintileri taşıyan subHuman, özellikle düzenlemelerdeki farklılığıyla dikkat çeken muhteşem bir albüm.

Recoil’in bu beşinci stüdyo albümünde vokalistliği iki güçlü ses, Lousianalı blues sanatçısı Joe Richardson ve İngiliz şarkıcı Carla Trevaskis üstleniyor. Aynı zamanda gitar ve armonika çalan Joe Richardson, kendi adını taşıyan üçlü grubuyla albümün tümünde varlığını hissettiriyor. Recoil’in şarkılarını ticari radyolarda duymayabilir, albümlerini her yerde bulamayabilirsiniz. Arayıp sormanız, bulmak için çaba harcamanız gerekebilir. Ama bu albümü dinlediğinizde, kuşkusuz Alan Wilder’ın yaratıcı dehasına bir kez daha hayran kalacaksınız. Seslerle takıntılı bir ilişkisi var Wilder’ın; onlarla oynayarak deneysel ve zor albümler yapmayı seviyor. Yazının devamında Alan Wilder’la yaptığım röportaj yer alıyor. Umarım subHuman hakkında biraz daha ayrıntılı bilgi verebilir.

Birkaç yıl sessiz kaldıktan sonra çok etkileyici bir albümle geri döndünüz. Yine o bilinen rutine girmekten, örneğin röportajlar yapmaktan memnun musunuz?

Evet, bir albümü bitirmek her zaman çok mutlu eder. Projeye başladığınız andan yayımlanana kadar geçen zaman da müthiş heyecan verici. Sonunda albüm dinleyicilere ulaştığında ise büyük bir rahatlık hissediyorsunuz. Ben 18 aydır subHuman’la yaşıyorum ve artık onu bir daha hiç duymadan kaldığım yerden devam etmeye hazırım!

Albümü yapmak için stüdyoda geçirdiğiniz o uzun dönemi nasıl tanımlarsınız? Ne kadar yıpratıcı ve aynı zamanda ne kadar zevkli olabileceğini hayal edebiliyorum.

Albümün son hali hakkında önceden kafamda bir plan olmadığından, ilk birkaç ayı gerçekten karanlıkta avlanmakla geçirdim diyebilirim. Sadece yeni teknolojilere alışmaya değil, aynı zamanda kafamda yeni gelişen bazı fikirleri nasıl kullanacağım konusunda da ilerleme kaydetmeye çalışıyordum. Sanırım en heyecanlı dönem, 2006 yılının Mayıs ayında Teksas’ta Joe Richardson ile eski ve yeni teknolojileri buluşturduğumuz kayıtlardı. Joe’nun grubu yalnızca 60’lardan kalma eski aletlerle, Dolby sistem olmadan kayıt yaptı. ProTools (digital ses kayıt programı), yalnızca en son aşamada devreye girdi ve böylece bir hafta boyunca yaptığımız bütün kayıtları avuç içi büyüklüğünde bir sabit diske aktararak İngiltere’ye götürme olanağı buldum.

Bir mükemmeliyetçi olarak, belli sesleri ve birlikte çalıştığınız vokalistleri nasıl seçtiniz?

Genellikle gerekli olan vokali müziğin kendisi belirler ve ben de doğru olan kişiyi aramaya başlarım. Vokalistlerde öncelikle ses kalitesine, sonrasında ise şarkı sözleri konusundaki potansiyeline bakarım. Şarkının bütünü üzerinde karar verilip kayıt yapıldıktan sonraki aşama benim için çok heyecan vericidir. Bütün sahnelerin çekimini tamamlayıp kurguya hazır olan bir film yönetmeni gibi hissederim. Bu noktada artık görevim, albümde bir bütünlük sağlamaktır. Kısaca söylersem, çok karışık bir yapboz oyununun parçalarını bir araya getirmeye çalışmak gibi zaman alan bir süreçtir.

Albümde öne çıkan ana temalar, acı, ölüm, mücadele ve hayal kırıklığı. Çok dramatik ve belirgin bir öfkeyi yansıtıyor. Neye ya da kimlere karşı? Albümü yaparken bugün dünyanın içinde bulunduğu siyasi ortam, savaşlar, dini çatışmalar sizi etkiledi mi?

Son albümümü yayınladığım zamandan bu yana, 11 Eylül’ü yaşadık, Irak ve Afganistan’da savaşlar, Londra ve Madrid’de bombalama olayları oldu, Filistin sorunu derinleşti ve diğer pek çok çatışma yaşandı. Bunların çoğu da din adına ve saptırılmış ideolojiler kullanılarak yapıldı. Modern teknolojinin sağladığı olağanüstü olanaklara karşın, sözüm ona uygar dünyada kültürel ayrışmalar her zamankinden daha kötü bir hal aldı ve birçok insan gibi bundan ben de etkileniyorum. Albümü yaptığımız sırada özel olarak bunlara yoğunlaşmamıştım belki ama son aşamada, “insanlıktan uzaklaşma düşüncesi”, albümün tümünü simgeleyecek anlamlı bir ana tema olarak ortaya çıktı. Ama bu özel olarak bir belli gruba yöneltilmiş değil; burada hedeflenen, ırkçılık, eşcinsel düşmanlığı, sınıflar ya da politika gibi konularda karşılığını bulabilir. Aslında bu yeni bir fikir değil ve temel nokta da tam burada. Çünkü tekrar tekrar ortaya çıkan bir insan davranışına dikkat çekiyor. İnsanlar sürekli birbirlerini ezmeye, diğerlerinin üzerinde üstünlük kurmaya çalışıyorlar; bu çoğunlukla trajik sonuçlar verse ve kimileri bu uğurda harcanıp gitse bile…

Sizce albümdeki şarkılar konserde çalınsa müthiş olmaz mı? Aslında sormaya çalıştığım, yakınlarda canlı performansınızı görmeyi umabilir miyiz?

Hayır. Canlı bir Recoil performansı olacağını düşünmüyorum. Konser vermeye karşı pek istekli değilim. Ama Joe ve grubunun konserlerinde bu şarkıları çaldıklarını görebilirsiniz.

Günümüzde daha fazla grup olmasına ve internet sayesinde müziğe daha kolay ulaşılabiliyor olmasına karşın, müzik sanki artık insanların hayatında eskiden olduğu kadar büyük rol oynamıyor. Ticari hırsların yönettiği klişeler dünyasında yaşamanın bir sonucu dersiniz?

Zamanla eğilimler değişiyor ve bunu kabul etmek zorundayız. Fakat acı gerçek şu ki, her şeyin çok çabuk tüketildiği, basitliğe ve sıradanlığa giderek daha fazla değer verilen bir toplumda yaşıyoruz. İnsanların ticari radyolarda ve MTV’de yayınlanan çoğu döküntüye karşı bir seçenek oluşturabilecek başka müziklerin de olduğunun farkına varmaları için Recoil’in internet üzerindeki varlığını geliştirmeye çalışıyorum. Gerçek zanaatkarlığa önem verilmesini arzulayan çok sayıda insan olduğuna inanıyorum.

Written by zülalk

08 Temmuz 2007 at 20:08

>New York Doğumlu Brazilian Girls

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/10 Mart 2007

Gelecek hafta sonu İstanbul’da oldukça renkli konserler var. Müzikseverler olarak yine tercihte zorlanacağımız anlaşılıyor. Bir yanda Ankara, İstanbul ve İzmir illerini kapsayan bir turne için ülkemize gelen Pink Martini, diğer yanda ise dub, punk, funk, reggae, electronica, jazz ve bossa nova karışımı dinamik müziğiyle Brazilian Girls.

Neyse ki Brazilian Girls, İstanbul’un Beyoğlu’nda yeni açılan mekanı Ghetto’da 16 ve 17 Mart tarihlerinde iki gece sahneye çıkacak. Onları daha önce izlemeyenlere önerim; ne yapıp edip bu konserlerden birisine gitsinler. Çünkü sahne performansı bu kadar başarılı az grup izledim. Onları ilk kez birkaç yıl önce caz müzisyeni İlhan Erşahin’in New York’taki mekanı Nublu’da gördüm. Zaten grup da, 2003 yılında orada doğaçlama bir şekilde çalarken kurulmuş. Brazilian Girls, New York’un en iyi canlı müzik mekanlarından biri olarak görülen Nublu’nun küçüklüğünü avantaja dönüştürebilen gruplardan biriydi. Çılgınca dans eden seyirciler ile aralarında yarım metre bile olmadan, adeta yan yana durup, göz göze gelerek performans sergilemek, her müzisyenin yapabileceği bir şey değil. Nitekim, sahne şovları giderek öylesine ünlendi ki, Nublu’da mekanın tıka basa dolduğu haftalık konserler vermeye başladılar.

TEATRAL SAHNE PERFORMANSI

Brazilian Girls’ü 2005’i 2000’ya bağlayan yılbaşı gecesi, yine New York’ta yeni açılan bir başka kulüpte izleme şansım oldu. Bu defa, seyircilerin bulunduğu sahne dans pistinden yukarda ve uzaktaydı. Nublu’ya göre çok daha büyük bir mekandaydık, ama onlar herkesi, hatta yeni yıla eğlenceden tavana vurup sonra da bayılana kadar dans ederek girme beklentisi içinde olanları bile eğlendirmeyi yine başardılar.

Sahne performansı bakımından değerlendirecek olsam, Brazilian Girls, 10 üzerinden 10 verebileceğim az sayıda gruptan biri. Bunda caz vokalisti olarak müzik kariyerine başlayan ve Almanca, İspanyolca, Fransızca, İtalyanca ve İngilizce olmak üzere beş farklı dilde şarkı söyleyen Sabina Sciubba’nın rolü büyük. Bir İtalyan-Alman çiftin kızı olarak Roma’da dünyaya gelen Sciubba, Münih ve Nice’te büyümüş. Sabina Sciubba’nın tek özelliği, şarkı söyleme yeteneği değil; aynı zamanda o yeteneğini sahnede ortaya koyduğu teatral görsellikle birleştirerek çok ilginç bir hale getirebiliyor. Maskeler ve çarpıcı dekolte kıyafetler, seksi şarkı sözleri ile bir araya gelince gerisini siz düşünün artık… Sadece düşünmekle yetinmek istemezseniz, grubun internet sitesine girip, “Jigue” adlı şarkıya çektikleri klibi izleyin.( http://www.braziliangirls.info ) Tarzı Alison Goldfrapp’ı andırsa da, Sabina sahnede çoğunlukla gözlerini bantla kapatıp şarkı söylediği için sanki başka bir dünyadan gelmiş gibi duruyor. Bana kalırsa bu oldukça akıllıca… Kim uzaylıları merak etmez? Üstelik öyle güzel şarkı söylüyorlarsa! Sciubba, gözlerini kapamasının nedenini, “biraz şaka olsa da, biraz da politik” diye açıklıyor: Sokakta kimse onu tanımazsa ne isterse onu yapabileceği için. Öyleyse, koca bir alkış Sabina’ya!

BREZİLYALI KIZLAR BREZİLYALI DEĞİL

Grubun pop kültürünü alaya alan tavrı, isimlerine de yansımış. Çünkü, Brazilian Girls adını taşıyorlar ama grup elemanlarının hiçbirisi Brezilyalı değil, hepsi New York’ta yaşıyor. Üstelik solist Sabina dışında diğerleri de erkek. Didi Gutman keyboard, Jesse Murphy bas, Aaron Johnston bateri çalıyor. Ama itiraf edin, adı “Brezilyalı Kızlar” olan bir grup kimin dikkatini çekmez ki?

Seksi şarkı sözleri deyince, bütün şarkılarının yalnızca bu konuya odaklandığını düşünmeyin. Aristokratlara karşı çiftçilerin savaşını anlatan “Die Gedanken Sind Frei” (“Thoughts Are Free”) ya da ünlü şair Pablo Neruda’nın “Me Gustas Cuando Callas” (“I like you when you’re silent”) adlı şiirinden esinlenen romantik şarkıları da var. Burada biraz konuyu saptırıp, Neruda’nın şiirinin güzelliği kadar sarsıcılığını da belirtmeden geçemeyeceğim. Neden Neruda sevgilisini o sessizken sever? Yaşasaydı ve olanağım olsaydı sormak isterdim ona. Neden Martin Gore (Depeche Mode) sözcüklerin gereksiz olduğunu söyleyip “Enjoy The Silence” (Sessizliğin Keyfini Çıkar) der? Neden Gabriel Garcia Marquez aşık olduğu genç kızı o uyurken seyretmeyi sever ve konuşmasını istemez? Üzerinde düşünmeye değer…

Konuya geri dönersek, 2005 yılında grupla aynı adı taşıyan ilk albümle dikkatleri çeken Brazilian Girls, geçtiğimiz sonbaharda ikinci albümleri “Talk To La Bomb”u yayımladı. Gösterdikleri başarı onları David Letterman’ın şovuna bile taşıdı. Bu şov, Amerika’da üne kavuşmanın en iyi yollarından biri olduğuna göre, sanırım bundan sonra onların adı müzik dünyasında çok daha fazla duyulacak. Zaten Amerikalılar, grubun İngilizce olmayan şarkılarını bile sevip beğendiğine göre bu işte var bir iş…

Brazilian Girls’ün bu yılki turne planı oldukça yoğun. Dünyanın her yerinde verdikleri konserlerin yanı sıra, en önemli müzik festivallerinden Coachella ve Bonnaroo’ya katılacakları da kesinleşti. İstanbul’daki konserden hemen sonra Miami’deki meşhur elektronik müzik festivali Ultra’da sahneye çıkacaklar. Bu koşuşturma içinde onları ilk Avrupa turneleri kapsamında hemen yanı başınızda yakalamışken kaçırmayın derim. Eğleneceğiniz garanti.

Written by zülalk

10 Mart 2007 at 21:48

>Depeche Mode’un İstanbul Seferi

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/15 Temmuz 2006

1980’lerde başlayan elektronik new wave akımının en başarılı grup larından Depeche Mode ‘un İstanbul’daki ikinci randevusuna çok az kaldı. Kuruçeşme Arena 30 Temmuz’da bu yılki en önemli konuklarından birini ağırlayacak. Ben 2001 yılındaki ilk randevuyu o dönemde yurtdışında olduğum için kaçırdım. Fakat aynı yılın haziran ayında grubu New York’un ünlü konser mekânlarından Madison Square Garden’da izleme fırsatı bulmuştum. O günkü heyecanımı bugün aynen hissediyorum.

MÜTHİŞ ŞARKILAR, KARİZMA VE…

Uluslararası üne sahip müzisyenlerin ya da grupların Atina’ya kadar gelip İstanbul’a uğramadan dünya turnelerini tamamladıkları yıllarda, birçok kişi gibi ben de bu duruma üzülür, hatta kimi zaman öfkelenirdim. Bu nedenle Depeche Mode’un Abdi İpekçi Spor Salonu’nda verdiği konserde bulunamadığıma ayrıca üzülmüştüm. Sonradan arkadaşlarımdan duyduğuma göre konser muhteşemmiş.

Kimi grup vardır, albümleri çok iyidir ama sahnede aynı başarıyı gösteremez. Depeche Mode ise, albümlerindeki başarıyı canlı performanslarına aynen taşıyan ender gruplardan biri. Kanımca bu başarıda üç temel unsur rol oynuyor: Martin Gore ‘un yazdığı ve her biri ezbere söylenen artık klasikleşmiş şarkılar, solist Dave Gahan ‘ın güçlü sesine sahnede eşlik eden müthiş karizması ve grup elemanlarının performansları sırasında sergiledikleri profesyonellik.

1980 yılında İngiltere’de kurulan ve 25 yıldır müzik dünyasında kalmayı başaran Depeche Mode’un bugüne kadar dünya çapında 72 milyon albüm sattığı belirtiliyor. Grubun bu büyük başarısının ardında yatan bir diğer önemli etken de, son derece sadık ve kemikleşmiş bir hayran kitlesine sahip olmaları. Bugün dünyanın birçok ülkesinde, grubun hayranları tarafından kurulan fan kulüpler ve hemen her dilde internet siteleri bulunuyor; Depeche Mode nerede konser verirse versin biletler derhal tükeniyor; grubun müziğine bir tutulan bir daha bırakamıyor. ”Violator” albümü çıktıktan sonra grup elemanlarının Los Angeles’ta bir mağazada imza günü yapacaklarının duyurulmasıyla, mağazaya 17 bin kişinin akın etmesi ise, müzik tarihinin unutulmaz olaylarındandır.

HER ZAMAN UMUT

Bütün bunlardan sonra, ”Peki nedir bu Depeche Mode tutkusunu yaratan?” diye sorulabilir. Yanıt cümlem biraz uzun olacak: Aşkın yarattığı hüsranı, ilişkilerdeki çaresizliği ve karanlık ruh hallerini yansıtan depresif şarkı sözlerinin, synth-pop’un elektronik sesleriyle sağladığı mükemmel ritmik ve melodik birliktelik.

Şarkı sözleri ve yakışıklı solist Dave Gahan ‘a duyulan hayranlık nedeniyle Depeche Mode’u ”kız grubu” olarak değerlendirenler vardır. New York’taki konserde de yakından gözlemlediğim kadarıyla Dave’in kadın hayranları azımsanacak gibi değil, ama benim gözüm hep o olağanüstü şarkıları yazan Martin Gore ‘da. Üstelik, grubun müziği hüzünlü olarak algılansa da, Martin Gore’un söylediği gibi, aslında her zaman bir umut ve dinamizme de sahip. Bunun en güzel örneği, 1989 tarihli hit şarkıları ”Personal Jesus” . Elvis Presley ‘in eşi Priscilla Presley ‘in yazdığı ”Elvis and Me” adlı kitaptan esinlenen şarkı, bir ilişkide sürekli karşısındakini düşünüp onu mutlu etmeye çalışan, o kişi için adeta peygamber gibi davranan insanı anlatır.

Depeche Mode’un 25 yıllık tarihi boyunca elde ettiği bunca başarıya karşın, grup içinde her şey her zaman yolunda gitmedi. 1995 yılından sonra grup elemanlarından Alan Wilder ile Andrew Fletcher arasındaki sorunlar nedeniyle Wilder’ın gruptan ayrılması, kazanılan uluslararası başarıdan sonra grup içinde beliren görüş ayrılıkları, Dave ile Martin arasındaki gerginlik, Dave’in uyuşturucu bağımlılığı nedeniyle ölümden dönmesi, hem Martin’in hem de Dave’in solo çalışmalara yönelmesi gibi birçok olumsuzluk yaşandı. Fakat Depeche Mode yılmadı, Dave tedavi olup hayata döndü ve grup hala yoluna devam ediyor.

Müzik çevrelerinde, Depeche Mode’un her yaptığını 1980’de yayımlanan ”Violator” adlı albümle kıyaslama eğilimi vardır. Çünkü bu albüm, çıtayı grup için o kadar yükseltti ki, sonradan ne yaparlarsa yapsınlar hep o nokta referans gösterildi. 2001 tarihli albümleri ”Exciter” fazla iyi eleştiriler almadı. Fakat geçen yıl yayımlanan 11. albümler i ”Playing The Angel” , grubun daha sert ve gitar ağırlıklı müzikal formuna dönüşü olarak yorumlanabilir.

Bu albümde, 21 yıl sonra ilk kez Dave Gahan’ın yazdığı oldukça başarılı üç şarkı da yer alıyor. İstanbul konserinde Depeche Mode’un kitleleri ayağa kaldıran hitlerinin yanı sıra, mutlaka bu albümden de şarkılar çalınacak. Benim gibi yılmaz bir Depeche Mode hayranı değilseniz bile, onların şarkıları hiçbir zaman sizin en yakın dostlarınızdan biri olmadıysa da, olanağınız varsa müzik dünyasının bu en uzun soluklu gruplarından birini sahnede izleme fırsatını kaçırmayın. Onlar bir efsane.

Written by zülalk

15 Temmuz 2006 at 22:30

Dave Gahan, Depeche Mode, Martin Gore kategorisinde yayınlandı