Zülal Kalkandelen / Müzik Yazıları

Archive for the ‘MGMT’ Category

>Daha rock’n roll bir Groove Armada

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 17 Haziran 2010

Dans müziğinin başarılı gruplarından Groove Armada, 19 Haziran’da Efes Pilsen One Love Festival’ın ana grubu. İngiliz ikili, 20007’de Radar Live’da unutulmaz bir konser vermişti. Bu kez yeni albümleri “Black Light”ın turnesi kapsamında geliyorlar.

“Black Light”, benim en çok beğendiğim Groove Armada albümü oldu. Gruptan Andy Cato’yu telefonla Paris’te yakalayıp hoş bir sohbet yaptığımda, albümün ana esin kaynaklarından birisinin David Bowie’nin Berlin dönemi, hele de “Low” albümü olduğunu öğrenince bunun nedenini daha iyi anladım. Çünkü bir Bowie hayranı olarak “Low” benim için çok ayrı bir değere sahip.

“Black Light, bugüne kadar yaptığımız en iyi albüm” diyorsunuz. Bence de öyle ama nedenini sizden duymak isterim.

Eski albümlerimizden çok daha fazla rock’n roll, daha şarkı bazlı bir albüm. Sahnede bu şarkıların yarattığı atmosferden gerçekten çok memnunuz. Elektronika ile rock’n roll’un birleşimini çok güzel yansıtıyor. Canlı çaldığımızda albümün ruhunu sahneye tam olarak taşımayı isteriz. Yeni şarkıları bu konuda hiçbir endişe duymadan çalabiliyoruz.

Vokalist olarak dört müzisyenle çalıştığınız bu albüm, farklı tarzları da buluşturuyor. Bu tercihlerin nedeni neydi?

Aslında farklı tarzları buluşturmakla birlikte, bu albümde eskilere göre daha bütünlüklü bir sound var. Sahnede de albümü kaydettiğimiz insanlarla beraber çalıyoruz. Bu da daha belirgin bir grup soundu yarattı. Vokalistler konusunda ise, geçmişte kaybettiğimiz şeyi bu albümde yeniden yakalamak istedik. Yeni yetenek arayışına girdik ve sonunda SaintSaviour yeni vokalistimiz oldu. Konserlerde bize eşlik ediyor ve muhteşem bir performans çıkarıyor.

Albümü yaparken başlıca esin kaynaklarınızdan birisinin David Bowie olduğunu biliyorum. Peki hangi Bowie diye sorarsam?

Özel olarak Berlin dönemi. Olağanüstü güzellikteki “Low” ve “Heroes” albümleri.

House müzikten koptunuz mu?

Canlı performanslarımız bir süredir o akımdan farklı bir şekilde seyrediyor. DJ setlerimizde çaldığımız house müzik ile albüm turnesindeki performanslarımız iki ayrı şey. Ama istersek o tür müziğe yoğunlaşacağımız ayrı bir albüm de yapabiliriz. Ama şu anda ikisi ayrılmış durumda.

Müziğinizdeki farklı yönelişlerin hayranlarınızın bazılarını uzaklaştırmasından çekindiğiniz oldu mu?

Her şeyin hep aynı şekilde devam etmenizi isteyenler her zaman vardır. Bunlar hayal kırıklığına uğramış olabilir. Ama albüm çıktığından bu yana gelen tepkilere göre, çoğunluk bunun yaptığımız en iyi müzik olduğu konusunda hemfikir.

Berlin döneminden etkilendiğinize göre, 1970’lerin sonu ve 80’lerin başına doğru bir yolculuk yapmışsınız. Eski dönem müziklerinin yeniden popülerleşmesini nasıl karşılıyorsunuz?

Bu çok normal. Eski fikirler yıllar sonra yeniden yorumlanabilir. Son dönemde 90’ların müziğinin yeniden canlanması, DJ’ler açısından da çok eğlenceli. Ben de 90’larda DJ’lik yapıyordum. Şimdi de o günlerden kalma plaklar arasından birisini çekip rahatlıkla çalabilirim. Bu geriye dönüşlerin bizi ilgilendiren bir diğer yönüyse, müziğimizde yarattığı bileşim. Bu albümde de, Gary Numan, Roxy Music gibi 70’lerin sonu, 80’lerin hemen başında müziği etkileyen isimlerin yansıması var.

Benim albümdeki favorim Bryan Ferry’nin söylediği “Shameless”. Nasıl gerçekleşti bu işbirliği?

Avustralya’da bir plajda çalıyorduk. O sırada konser fotoğraflarını çeken bir fotoğrafçıyla tanıştık. Bize Bryan Ferry’nin arkadaşı olduğunu söyledi. Daha sonra bir yemekte Bryan Ferry’le tanıştırdı. Ama ancak dört kez birlikte akşam yemeği yedikten sonra, işbirliği yapabileceğimize dair bir işaret geldi Ferry’den. İlk kez böyle bir çalışma yapacağını söyledi. Bu bizim için büyük bir onur. Böyle bir efsane ile çalışmak müthiş bir şey.

Gruptaki ortağınız Tom, bir keresinde, müzikte pop tavrını sürdürüp hem de kendinizi zorlamayı hedeflediğinizi söylemişti. Bu albümde ikisini de başardığınızı düşünüyor musunuz?

Geçmişte birçok defa Tom’la işimizi nasıl yapacağımız ve insanların yaptıklarımız hakkında ne düşüneceği üzerine çok kafa yorup tartıştık. Ama bu ikisi arasındaki ilişki ne kadar zor olursa olsun, sonunda bir çıkış yolu bulduk. Her zaman belli bir tarzı seçip onu farklı yaştan farklı insanların hoşlanabileceği bir hale getirmeye çalıştık. Kendimizi bu şekilde yeniledik. Ben bu yönümüzle hep gurur duydum. Bu albüm için de zor bir yıl geçirdik, ama geldiğimiz noktadan mutluyum.

Artık büyük bir plak şirketine bağlı değilsiniz. Bunun albüme yansıması nasıl oldu?

Bu kesinlikle her şeyi değiştiriyor. Bir kere single çıkarma fikrine takıntılı olmaktan kurtuluyorsunuz. Bu albümün tek bir parçaymış gibi bütünlüklü bir sounda sahip olma nedeni de bu. Çünkü baştan o şekilde yazdık, kendimizi baskı altında hissetmedik. Yaptığımız her şeyi daha hızlı yaptık, çalışma düzenimizi istediğimiz gibi değiştirdik. Yeniden bu tempoya dönmek çok güzel.

Müzik sektörünün son yıllarda geçirdiği radikal değişimlerden sonra, sizce artık neyin popüler olacağına dinleyiciler karar verebilecek güce sahip mi?

Şu anda internet üzerinde müziği yaymak için çok büyük olanaklar var. Dünyanın her yerinden binlerce şarkıya aynı anda ulaşılabiliyor. Ama şu da var ki, büyük radyo istasyonları daha fazla önem kazanıyor. Çünkü insanlar, bu kadar büyük bir müzik akışı karşısında eleme yapılmasına ihtiyaç duyuyor. Fakat ne yazık ki, birçok ticari kurum hiçbir müzik değeri olmayan şarkıları öne çıkarıyor. Bugün gelinen noktada, ticari radyoları dinleyen insanların sonuçta daha iyi olanı seçeceklerine dair biraz daha fazla inanç duymamız gerekiyor.

Son yıllarda İngiltere’den çok sayıda başarılı indie dance-rock grupları çıkıyor. Bu trend hakkında ne düşünüyorsunuz?

90’larda gitarı olan birinin asla bir DJ miksine elini sürmediği bir dönem vardı. Artık durum farklı. Bazı müzisyenler buna karşı isyan bayrağını çekip dans kulüplerinde ikisini bir araya getirebildi. Biz, çok uzun süre canlı performanslarda house müzik çalmış bir grup olarak, elbette bu tarzın yayılmasından çok memnunuz.

Groove Armada, kendisinden sonra gelenler için esin kaynağı olmuş bir grup. Benim merak ettiğim, siz esinlenmek için yeni gruplarla ilgileniyor musunuz?

Sürekli ilgileniyoruz. 2002’den bu yana Lovebox festivalini düzenlediğimiz için zaten yeni grupları takip ediyoruz. Bu albüme başlamadan önce de Friendly Fires’ı birkaç kez canlı dinledik ve çok beğendik. O dönemde canlı olarak çok fazla kimseyi görmedik ama MGMT’nin ilk albümü gerçekten muhteşemdi.

İstanbul’daki performansınız nasıl olacak? Bu turnede daha yalın bir tarzınız olduğunu duydum.

Evet, öyle denebilir. Yine lazer şovumuz var. Ama elektronik öğelerle canlı vokalin, SaintSaviour’un ön planda olduğu daha farklı bir performans. Eminim seveceksiniz.

Tom’la 90’ların ortalarından beri birlikte çalışıyorsunuz. Bunca yıldır bir tek aynı insanla bu kadar yakın çalışıp hala devam edebilmenin sırrı ne?

Bilmiyorum, herhalde oldukça şanslıyız. Özellikle 10 yılı aşkın bir süredir bu kadar yakın çalıştığımızı düşünecek olursak… 7 yıl önce bir tartışmamız oldu; herkes gibi ciddi şekilde kavga ettik. Ama sonuçta ikimiz de Groove Armada’ya kendimizi bütünüyle vermiş durumdayız. Aradaki ilişkiye sen ya da ben olarak değil, grup kimliğiyle yaklaşıyoruz.

Son olarak, bütün dünyada çok sayıda kişinin ve eleştirmenin beğenisini kazanan bu albüm sizin için neden özel?

Çok sayıda insanın beğenmesi önemli elbette. Bana göre özel bir albüm; çünkü, en çok yapmak istediğim müzikleri bir CD’de toplamak isteseydim, o ancak bu albüm olurdu.

Written by zülalk

17 Haziran 2010 at 07:58

>Vitrindeki Albümler 19:

with one comment

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet/ 21 Mayıs 2010

MGMT-Congratulations (Sony Music)

Bu yıl şu ana kadar çıkan albümler içinde müzikseverleri en çok şaşırtan albüm “Congratulations” oldu.

21. yüzyılın hippileri olarak anılan MGMT ikilisi, üç yıl önce çıkardıkları “Oracular Spectacular” ile, tüm dünyada indie rock dinleyicilerinin kalbini fethetmişti.

Psychedelic pop, retro glam, electro-rock arasında tür geçişlerini başarıyla yansıtan o albüm, melodik şarkılarıyla yılın en sevilen albümlerinden birisiydi.

Ama “Congratulations”, gruptan aynı tarzda yeni bir çalışma bekleyenlerde önce şaşkınlık, sonra da hayal kırıklığı yarattı. O şaşkınlık aşamasını ben de yaşadım; ancak bu hayal kırıklığına dönüşmedi.

MGMT, yeni albümde, müziklerinde daha önce pop adına ne varsa çıkarıp, psychedelic rock unsurlarını öne çıkarmış.

Bunda en önemli etken, albümün prodüktörlüğünü, 80’li yıların ünlü psychedelic rock grubu Spacemen 3‘den “Sonic Boom“la (Peter Kember) paylaşmaları.

1960-70’lerin rock müziğinden yansımaların mistik sözlerle donatıldığı albümün kaotik bir havası var. Bazı şarkılar, birkaç farklı türün bütünlüksüz bir şekilde bir araya sıkıştırıldığı izlenimi yaratıyor.

Ama tekrar tekrar dinlendiğinde, “I Found a Whistle“, “Siberian Breaks” ve “Brian Eno” gibi şarkılara ısınmak hiç de zor değil.

MGMT, sonuçta popüler beklentileri dikkate almadan, deneysel bir yaklaşımla farklı bir albüm yapmış; radyolarda çalınacak hitler çıkarma amacını gütmemiş. Bence o kadar tutan ilk albümden sonra rotayı değiştirip, yeni bir maceraya atıldıkları için bile tebriği hak ediyorlar.

Albümden yayımlanan ilk single, “Flash Delirium“a çekilen videoyu aşağıda izleyebilirsiniz. Bence bu parça, albüm hakkında tam bir fikir vermiyor. Bu nedenle ilk single olarak seçilmesi kanımca çok da parlak bir fikir olmamış…

http://www.dailymotion.com/swf/video/xd6zjg

_

Written by zülalk

23 Mayıs 2010 at 19:15

MGMT, Peter Kember, Spacemen 3 kategorisinde yayınlandı

>2008’in En İyileri

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/27 Aralık 2008

Bazı okuyucular, neden en çok satan albümler listesi yayınlamadığımızı soruyor. Benim kişisel görüşüme göre, çok satanlar listesi her zaman en iyi olanları içermez. Bu listeler, genel eğilimi gösterse de, çoğunlukla, piyasa koşulları içinde en çok reklamı yapılan ve dolayısıyla satışı çok olan ürünleri kapsar.

O nedenle, en çok satanlar listesi yerine, yıl içinde yeni albümleri tanıtıp, yıl sonunda da en iyiler listesi vermek daha faydalı bana göre. Bu amaçla, bütün bir yıl ağırlıklı olarak, yabancı indie rock/elektronik müzik türünde alternatif albümleri tanıtmaya çalıştım. Şimdi sıra yılın en iyileri listesinde!

Albümleri yıl içinde ayrıntılı olarak anlattığım için, bugün yalnızca çok kısa bilgiler vereceğim.

20- Autechre- Ouaristice: Intelligent Dance Music denilen elektronik müzik türünün temsilcisi Autechre’nin son albümü. Kolay dinlenilebilir bir müzik olmadığını belirtmek gerek. Özellikle bu türü sevenler için…

19-Vampire Weekend- Vampire Weekend: 2007’den beri en çok konuşulan gruplardan birisi. Punk ve afrobeat’i karıştırıp dans edilebilir melodiler yarattılar ve indie rock’ın gözdesi haline geldiler.

18-The Last Shadow Puppets- The Last Shadow Puppets: 1960’ların orkestral pop melodilerini dinleyip o romantik döneme geri dönmek için bire bir. Arctic Monkeys’den Alex Turner ve The Rascals’dan Miles Kayne’in kurduğu grubun müzikleri, Ennio Morricone ve Scott Walker’ı hatırlatıyor.

17-British Sea Power- Do You Like Rock Music? : İngiliz grup, “Do You Like Rock Music?” adlı albümüyle indie rock çevrelerinden tam not aldı. The Pixies’i anımsatan müzikleri ve şarkı sözleriyle dikkat çekici.

16-Coldplay- Viva La Vida or Death and All His Friends: Coldplay’in yazın çıkardığı albüm, efsanevi müzisyen Brian Eno’nun prodüktörlüğündeki ilk albümleri olduğundan beklentiler yüksekti. Evrensel temaları işleyen daha yavaş ve karanlık bir albüm yaptılar ama beklentileri de boşa çıkarmadılar.

15-Hercules and Love Affair- Hercules and Love Affair: Antony and the Johnsons grubundan Antony Hegarty ve DJ/Prodüktör Andrew Butler’ın önçülük ettiği bir proje. Melankoli ve Afrika ritimleri soslu disco/house eşliğinde dans etmek isterseniz kaçırmayın.

14-Moby- Last Night: Dinleyeni, 1970’lerin Diana Ross’lu disko dönemine götüren, ambient ve house’un müstesna örneklerini içeren başarılı bir albüm. Bu yıl, En İyi Dans Albümü kategorisinde Grammy için yarışıyor.

13-Fennesz- Black Sea: Minimalist elektronikanın saygın ismi Fennesz, kendisine özgü elektro-akustik bir teknikle yaptığı müzikle büyüleyici bir uyum yaratıyor. Yılın en yaratıcı albümlerinden biri ve tabii ki en çok satanlar listesinde yok…

12-Hot Chip- Made in the Dark: Hot Chip’in, electropop’u akıllıca yazılmış şarkı sözleriyle birleştiren albümü, bu yıl çok sayıda insanı dans pistine çekti.

11-MGMT- Oracular Spectacular: Hippi görüntülü ikilinin indie rock, psychedelic rock ve elektropop esintili çalışması “Oracular Spectacular”, yıla damgasını vuran albümlerden biriydi.

10-Nick Cave and the Bad Sees- Dig!!! Lazarus, Dig!!! : Nick Cave’in, The Bad Sees ile yaptığı bu 14. albümde her zamankinden daha sert bir rock soundu var. Cave’in yeni bıraktığı görkemli bıyığı ve bariton sesiyle de müthiş uyumlu…

9-Goldfrapp- Seventh Tree: Goldfrapp, 60’ların Amerikan folk’u ve ambient müzik ile pastoral bir dinginlik yarattı Seventh Tree’de. İlk albüm “Felt Mountain”ı sevenler için ideal.

8-Foals- Antidotes: Dans-rock’ın son keşiflerinden biri Foals. Franz Ferdinand ya da Klaxons dinleyicileri için yeni bir heyecan.

7-Glasvegas- Glasvegas: Yine 50’li, 60’lı yılları anımsatan, sosyal gerçekçi melodramatik pop şarkıları.The Jesus and Marry Chain’den sonra Glasgow’dan çıkan en iyi grup olarak görülüyorlar. En çok da Roy Orbison’u hatırlatıyorlar.

6-David Byrne & Brian Eno- Everything That Happens Will Happen Today: İki büyük müzisyenin 27 yıl aradan sonraki ilk ortak çalışması. Müzikal olarak ilk albümlerinden çok farklı; kendilerinin deyişiyle bir tür “elektronik gospel”.

5-Grace Jones- Hurricane: Yılın en çarpıcı geri dönüşlerinden birisini Grace Jones yaptı. Albümde, Afrika reggae ritimlerinin disko ve new wave ile bütünleştirildiği elektro funk türünde şarkıların yanı sıra, trip-hop etkisindeki şarkılar da var.

4-Kings of Leon- Only by the Night: Kings of Leon, vokal ağırlıklı rock şarkıları ve hareketli gitar riff’leriyle donattığı 4. albümüyle oldukça iddialı.

3-Portishead- Third: Trip-hop’ın dev ismi Portishead’in 97’den beri yayımladığı ilk albüm. Psychedelic rock’ın başucu albümlerinden biri olmaya aday. Yine uçuruyor…

2-Sigur Ros- Med sud I Eyrum Vid Spilum Endalaust: İzlandalı Sigur Ros’un, müzikal kalitesinden ödün vermeden daha dinlenilebilir olmayı başardığı mükemmel bir post-punk albümü.

1-TV on the Radio- Dear Science: Brooklyn’li art rock beşlisinin kariyerindeki en güzel albüm. Post-punk, funk, rap, electro, drum & bass, caz, shoegaze, akapella, soul; hepsinin özgün bir karışımı.

>Yeni Binyılın Yeni “Hippileri”

leave a comment »

>© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Hafta Sonu/6 Aralık 2008

Müzik dünyası, 2008’in başından beri MGMT’yi konuşuyor. New York, Brooklyn’de yaşayan iki arkadaşın (Ben Goldwasser ve Andrew VanWyngarden), Wesleyan Üniversitesi’nde sanat okurken kurdukları grup, kuşkusuz yılın en dikkat çekici albümlerinden birine imza attı. “Oracular Spectacular” adlı bu albümü ilginç kılan birçok özellik var. Ama en önemlisi, eğlenirken üzerinde düşünebileceğiniz, dans ederken dinlenebileceğiniz bir deneyim vaat etmesi…

Amerika’da ocak ayında yayımlanan albüm, ülkemizde ancak kasım sonunda piyasaya çıktı. Yıl başından bu yana bütün Avrupa’yı etkisi altına alan MGMT’nin yaptığı müziği tanımlamak kolay değil. Mutlaka bir tanım yapmak gerekirse, indie rock, psychedelic rock ve electro pop’un karışımı diyebiliriz.

Buradan yola çıkarak, bunun yeni bir şey olmadığını savunabilir ve MGMT’nin neden müzik dergilerinin kapaklarına taşındığını sorabilirsiniz. Öncelikle, MGMT, yaşadığımız dönemin acı ama gerçek, garip ama komik yanlarını çarpıcı bir ironi ile aktarıyor.

Kendilerinden önce aynı rotayı izleyenlere göre, çok daha dinlenebilir, akılda kalıcı ve melodik bir müzik yapıyorlar. Perküsyon, bas, klavye, synthesizer ve gitar temelli, dinamik ve çok boyutlu bir müzik…

Biraz fütüristik, biraz da retro bir tavır söz konusu. Belli ki, David Bowie, T-Rex, The Flaming Lips, Fleetwood Mac, Suicide ve 70’lerin disko müziğinden ilham alıyorlar. Ama bununla birlikte, Radiohead tarzı psychedelic rock deneyimlerinin ve minimalist electronica’nın etkisi de seziliyor.

Onları yeni hippiler olarak adlandıranlar var. Basına dağıtılan fotoğraflarda hippileri andıran kıyafetler içinde ormanda gezinen ikilinin, mistik pagan havayı yansıtan şarkı sözleri bu imajı destekliyor gerçekten. Ama bir zamanlar, öğrencilerin kurduğu bağımsız bir plak şirketi ile çalışan grup (o dönemde isimleri The Management idi), artık dev Columbia Records ile anlaşmalı… Küresel kapitalizmin egemenliğindeki 2000’lerde hippilik de bu kadar oluyor herhalde…

ROL KESME DÖNEMİ

“Oracular Spectacular”, ilk single olarak çıkan “Time To Pretend” ile açılıyor. 70’lerde “uyuşturucu-mankenler-lüks arabalar” sarmalında dünyayı unutan rock yıldızlarının görkemli yaşantısına bir tür eleştiri bu şarkı. Yapay zevk alemlerinde mutluluk numarası taslayanların, sonunda kendi kusmuklarının içinde boğulduğunu hatırlatıyor. Yaşadığımız döneme de uygun aslında… Çünkü günümüzde rock tanrılarının devri bitti. Hâlâ krallığını ya da kraliçeliğini sürdürmek isteyenler olsa da, küresel ısınmayı tetiklediği için, artık dev limuzinlerle dolaşmak bile eleştiri konusu…

Hani bazı şarkılar vardır; dinlerken içinizden bisiklete atlayıp hızla sürmek gelir. “Time To Pretend”in müziği öyle enerjik ki, tam da böyle mutlu bir his yaratıyor. Oasis grubundan Noel Gallagher’a göre, yılın en iyi şarkısı… Tartışılır, ama en güzellerinden birisi olduğu kesin.

Albümün kapanışını yapan “Future Reflections”da ise, dünyanın içinde bulunduğu kaotik ortama ilişkin yansımalar var. Gelecekte yeniden ilkel insan yaşantısına yapılacak dönüşten söz ediyor şarkı. Koloniler halinde deniz kenarında yaşayıp, doğanın keyfine varmaya karşı duyulan özlem, 21. yüzyıl kent insanının bir çeşit hippi fantazisi olsa gerek…

MGMT’nin tahminlerin ötesinde bir popülariteye ulaşmasında, “Electric Feel” adlı şarkının payı büyük. Damarlarından elektrik akan ve dolayısıyla karşısındaki insanı çarpan hayali bir kadın anlatılıyor şarkıda. Albümde öne çıkan varsanılardan birinin kahramanı bu kadın… Gerçekte böyle bir kadın yoksa bile, şarkının yaydığı elektrik hissiyle çarpılmak olanaklı…

DAVID BOWIE VE PINK FLOYD KARIŞIMI

Sözünü etmeden geçmeyeceğim bir diğer şarkı “Kids”. Birbirine karışan çocuk ve kuş sesleri ile başlıyor şarkı. Parkta koşuşan çocukları anımsatıyor; geçmişe dönük bir nostalji ve idealizm, üzüntü ile neşe iç içe geçiyor. FIFA 09 bilgisayar oyununun müziklerinde de yer alan bu parça, özellikle ikinci yarısındaki klavye ve güçlü bas sesleri ile unutulacak gibi değil. Yine bir bisiklet şarkısı… Bisikletiniz ya da ona uygun bir yol yoksa, kendinizi bir dans pistine de atabilirsiniz.

Albümde kullanılan bütün aletlerin kayıt sırasında canlı çalındığını belirtmek gerek. İkiliye konserlerinde de bir grup müzisyen eşlik ediyor. Bugünlerde MGMT’nin canlı performansının ne kadar etkileyici olduğu efsane gibi anlatılıyor. Beck, Radiohead gibi büyük isimlerin turnelerinde ön grup olarak MGMT’yi seçmiş olması boşuna değil tabii. Grubu bir konserde izleyen The Sunday Times yazarı Dan Cairns’in, “David Bowie ile Pink Floyd karışımı” yorumu oldukça heyecan verici. Böyle bir karışımın hayali bile müthiş!

Written by zülalk

06 Aralık 2008 at 22:55